Alim Yılmaz –

Giriş

Covid-19 veya coronavirus olarak adlandırılan küresel salgının varlığı (pandemi) 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından ilan edilerek kabul edilmiştir. 1 Sonrasında ortaya çıkan ve pandeminin tehdidi altında yaşanan tartışmaların içeriğinde tıbbi çözüm çabalarını gölgede bırakan düşünsel, ideolojik, sosyal, siyasal ve nihayetinde ahlaki tartışmalar dikkate değer argümanlar ortaya koymaktadır. Hadisenin yarattığı yeni insani durum, bireysel düzeyde olduğu kadar sosyal, siyasal ve iktisadi sorunların da derinleşmesine neden olmuştur. Bu minvalde çözüme dair değerlendirmeler de gündeme gelmeye devam etmektedir.

Farklı boyutlara sahip olan pandemi tehdidi, doğal olarak farklı disiplinler ve bakış açıları tarafından değerlendirilmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, bu kısa makalenin konusunu etik değerlendirmeler kadar siyasal mülahazalar da teşkil edecektir. Zira insanın değer yargıları ve buna göre oluşan eylemleri pandemi sürecinin anlaşılması, yorumlanması ve ortaya çıkan anlayışın tatbiki bakımından mühim etkiler ortaya koymaktadır.

İnsanı temel değer ve varlık hiyerarşisinin saygın, özerk ve sorumlu varlığı olarak algılayan yaklaşımla buna muarız görüşler arasında özsel farklılıklar bulunmaktadır. Nihayetinde önerilecek çözüm yoları ve başvurulacak tedbirler insana dair bu tür etik kavrayışların sonucunda vücut bulmaktadır. Örneğin ihtimam/zarar, kutsallık/aşağılama, saygı/ihmal gibi insanın değerine dair karşıt değerlendirme setlerinden belli bir tarafı tercih eden siyasal, dinî, ideolojik ya da geleneksel değerlendirmeler, kendi bağlamlarında yapılması ve yapılmaması gerekenleri listeleyerek somut uygulama önerilerinde bulunmaktadırlar. Bu bağlamda siyasal otoritenin sert yaptırımları talep edildiği gibi, bireysel tercihlerin önemini vurgulayan ve sorumluluğun bu çerçevede hatırlatılmasının daha doğru ve anlamlı olduğunu düşünen perspektifler de mevcuttur.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bu bağlamda ortaya çıkan ayrışma veya farklı bakışlar, keskin fikrî çatışmaları su yüzüne çıkarmaktadır. Nitekim benimsenen değer yargılarına göre önerilen eylem ve çözüm önerileri, siyasal otorite tarafından pragmatik, ideolojik ya da sosyal gerekçelerle belli formda yorumlanmakta ve karşılık bulmaktadır. Demokratik hassasiyetin gereği olduğu kadar iktisadi nedenlerin zorladığı çözüm yolları, mevcut sağlık sorununun bilimsel çözümlerini görmezden geldiğine dair iddiaları da dile getirmektedir. Pandemi gibi büyük tehdidin bulaşıcı özelliğinden dolayı izolasyon, sosyal veya fiziksel mesafe gibi tabirler sıradan dil kullanımı kapsamından çıkarak daha çok etik ve politik bağlamlar oluşturmaya başlamıştır.

Pandemi sürecinin yarattığı sorunlar etik-politik düzeyde nasıl değerlendirilebilir?

Etik ve politik kodlar, dilin gramerinde yer alan kurallar gibi hayatın temelinde yer alır. Farklı boyutlarıyla etkileşim içinde olan insan davranışlarını yönlendirir, düzenler ve sonuçlandırır. Siyasal değerleri, eğilimleri ya da kararları etiğin kapsamını oluşturan ahlaktan ayırt etmek zor olduğu kadar anlamsızdır. Nitekim etiği politiğin kapsamı, çerçevesi olarak değerlendirmek yerinde bir tutum olacaktır. Zira politik, sosyal ya da iktisadi ve hukuki ya da sağlık ve diğer hizmetlerle ilgili her eylem ve karar, etik çerçevede yer alır ve bu bakımdan doğru ya da yanlış, iyi veya kötü, adil veya hakkaniyetsiz olarak nitelendirilebilir.

İnsan hayatının biyolojik değeri, doğal seyri ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorunların ortadan kaldırılması gibi hususlar kaçınılmaz olarak etik ve politik değerlendirmeler gerektirmektedir. Bireyden başlayarak toplumsala gönderme yapan her mülahazanın içeriğinde, insan davranışının farklı veçheleri değerlendirme konusu olmaktadır. Bu yönüyle bireysel ve sivil hayatın vazgeçilmez düzenleyici ve mana teşkil edici değer yargılarını içeren ahlakı, rasyonel ve belli hukuki kodların meşruiyetine dayanan siyasal ve kamusal karar alma süreçlerinden ayırmak imkânsızdır. Mamafih, bireysel talepler, görüşler ve tercihler sosyal yapı içinde ahlaki olmak bakımından kendi meşruiyetini oluşturur. Mezkûr meşruiyet zemininde yükselen siyasal yapı, ontolojik zemini olan ahlak ve ahlakiliği dikkate almadan varlığını sürdüremeyeceği gibi, sosyal çatışmaların kapısını da aralayabilir.

Tüm bu noktalardan hareketle oluşan ve insan eylemini esas alan ahlaki ve politik değerlendirmeler, genel yapısını eğilimlerin doğal mecrası kapsamında geniş zeminde oluşturmaktadır. Bu husus sağlık ve sağlıkla ilgili sorunların çözümü noktasında da geçerlidir. Tarihte vuku bulan salgınlar “pandemi” nosyonu nazarından dikkate alındığında, zorunlu olarak genel etik değerlendirmelerin ve siyasal karar ve müdahalelerin dâhilinde yer almaya başlar. Tam da burada gündeme gelen husus, son bir yıllık süreçte küresel düzeyde yaşanan ve sosyal, psikolojik, iktisadi, ahlaki, politik ve benzeri tüm boyutları meşgul eden pandeminin sadece tıbbi bir mesele olmadığı, sosyal ve siyasal değerlendirmeleri gerektirdiği, ortaya koyduğu sonuçlar bakımından kabul görmüştür. O halde yaşanmakta olan pandemi sürecinin sosyal boyutunu farklı açılardan değerlendirmek önem arz etmektedir.

Zikredilen amaca matuf olmak üzere, pandeminin (covid-19) etik ve politik boyutu, etik gramer ve siyasal kodlar açısından değerlendirilme gayretini anlamlı kılmaktadır. Bireyin hayatında yer alan, sosyal ilişkilerin niteliğini oluşturan ahlaki değer yargıları, sosyal ve psikolojik ihtiyaçların giderilmesine yönelik davranışların tezahürü olduğu kadar, ahlaki sorumluluğun yerine getirilmesi olarak da değer kazanır. Bireyin kendisine karşı olan sorumluluğunun gereği olarak başkasına, ötekine kayıtlı kalması, etik bilincin tezahürüdür. Aksi durum yine farklı bir tercih olarak ortaya çıkacaktır. Bu durumda mutlak, objektif etik doğruların içeriğinin ne olduğu tartışması, belli bir soruna işaret etmek bakımından anlamlı olacaktır. Ancak kültürel kodlar, tarihsel olarak ortaya çıkan sosyal yapılar, dinî inançlar ve en nihayetinde geleneğin yarattığı ve verili kodlar olarak maruz kalınan toplumsallık üzerinde uzlaşılan bir tür nesnelliğin ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Özgürlük ve Sorumluluk

Bireyin kendi kararları çerçevesinde hayatına yön vermesi, tercihlerini dilediği gibi oluşturması sorumluk dâhilinde anlamlı ve arzu edilen husustur. Eylemler ya da eylemsizlikler pozitif ve negatif sorumluluğun içeriğini oluşturur. Mevcut durumda yararı gözeterek belli davranışların sonucunda ‘iyi’ olanı ortaya koymak pozitif sorumluk bilincin gereği olarak düşünülebilir. Ancak her durumda eylem ve davranış gerekli ve arzu edilir sonuçları doğurmayabilir. Bu durumda negatif sorumluluk çerçevesinde eylemsiz kalmak temel tercih olacaktır. Negatif sorumluluk özsel olarak zarar vermeme durumuna işaret eder. Buna mukabil ‘sadece zarar vermeme’ kendi başına ahlaki davranışın yeterli koşulunu sağlamayabilir. Zira pozitif sorumluluk, gerekli durumlarda müdahaleyi, eylemde bulunmayı gerektirir. Yardım etmemekle etmek arasında yer alan negatif ve pozitif sorumluluk, ahlaki sorumluluğun iki ayrı boyutunu teşkil eder. Zor durumda olan, örneğin salgının yarattığı işsizlik sonucunda işsiz kalmış bireye maddi destekte bulunmak pozitif sorumluluk bilincinin ifadesidir.

Bu bağlamda cevaplandırılması gereken soru şudur: Eylemsiz kalmak ahlaksızlık mıdır? Negatif sorumluluk sadece zarar vermemeyi içeriyorsa, yardım etmemek zararı engellemediği için ahlaki davranışın dışında değerlendirilebilir mi?

Negatif sorumluluk, eylemsizlik bağlamında zarar ilkesinin dışavurumu olarak negatif özgürlük kapsamında anlam kazanır. Engelle karşılaşmamak, cebrî tutum ve engellerden ari olmak manasını haiz negatif özgürlük, failin pasif tutumunu da içermekle beraber belli bir zorunluluğa işaret etmediği gibi “eylemsizliğin” kendisini bizatihi “ahlaki”, “iyi” ya da “adil” sıfatlarıyla tasnifine yol açmaz. Zira ahlaken doğru veya iyi eylemin ne olduğuna veya olacağına dair mülahazalar, bireysel tercihin yarattığı ve dâhilinde yer aldığı değerler bağlamında yorumlanmak durumundadır. Öte yandan bireyselliğin atomik varoluşunu aşan pandemi gibi bulaşıcı hastalıklar somutunda yapılacak moral ve politik tercihler ve bu bağlamda alınacak kararların yaratacağı uygulamaların yansız ve müdahalesiz perspektiften hüsnü kabul bulması da gerçeği yansıtmaz.

Bu durumda sorumluluk iddiası, moral bir kod olarak siyasal karar alıcıların elinde tahakküm aracı olarak varlık bulması mümkün olduğu gibi, pratik hâlin meşru müdafaası olarak da kitleler tarafından kabul edilebilir. Bu durumda sorumluğa yapılan her gönderme, beraberinde cebrî tutumları temellendirmeye yönelik argümanın iç mantığına dönüşme ve bu şekilde dışa doğru aktarılan kısıtlayıcı, baskıcı ve müdahaleci niyetin eylemle sonuçlanmasını sağlayabilir. Sorun şu ki toplumsal hayatı bireye bir elbise olarak giydirmeye yönelik çabaların politik tercih ve uygulama zemininde değer kazanması, ahlaki kodların yaratacağı otoriterleşme eğiliminin meşru ama yıkıcı temelini oluşturabilir. Beklemek, bir edim olarak bireysel tercihin tezahürü olduğunda, metafizik mana atfıyla yorumlanabilir. Ancak beklemek sonucu ortaya çıktığında, gerekçe covidden korunmak veya covidi yaymamak olabilir, kaçınılmaz olarak siyasalın hareket alanını tartışmaya açacaktır.

Etik Kodlar

Pandemi sürecinde yaşanan sağlık tehdidinin bertaraf edilmesine yönelik tıbbi öneri ve tartışmalar, sosyal ve ahlaki değerlendirmelerin ve siyasal söylemin içeriğini oluşturmaktadır. Sosyal mesafe, izolasyon, saygı, dayanışma, hayat hakkı, adalet gibi değer içeren kelime setleri, covid sonrası yeni ahlakın kodları olarak siyasal taleplerin meşru zeminini de tahkime hizmet etmektedir. Negatif sorumluk talebi olarak ortaya çıkan mezkûr değer diyagramı zamanla “maddi destek” talebi olarak pozitif sorumluluğun hatırlatıcı ögesi olarak da değerlendirilmeye başlanmış ve hükümetlerin sosyal ve iktisadi dayanışma siyasasının bir vizyonu haline gelmiştir. Özellikle Türkiye, bu konuda belli hassasiyetleri harekete geçirerek geleneksel değerlerin yaşanmakta olan soruna çözüm aracı olarak değerlendirilmesi konusunda özgün bir tarz geliştirmektedir. Bu bağlamda fakir, ihtiyaç sahibi ve sosyal olarak dezavantajlı kesimin sorunlarının çözümüne yönelik dayanışma arzusunu tetikleyen ve anılan ahlaki kodları yeni siyasalın grameri olarak kullanma çabası belirginleşmektedir.

İzolasyon talebi insan etkileşimini sınırlamaya yöneliktir. İnsan davranışını sınırlamaya yönelik ahlaki, politik ve nihayetinde hukuksal çağrı, kamu sağlığını muhafaza etme hedefine matuf bir dizi zorlayıcı eylemi de içermektedir. Burada eylem ve eylemin sınırlandırılmasına yönelik zorlamaya da işaret edilmektedir. Daha açık bir ifadeyle karantina uygulaması, izolasyon ve talep edilen “sosyal mesafe” kodifikasyonu, değer önerisi ve icbarın ifadesi olarak, etik manasını haiz hukuki ve politik dayatma olarak da yorumlanabilir. Sosyal faydanın oluşmasına yönelik olarak arzu edilen mezkûr hal, bireysel otonomiye müdahale olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu zorlamanın ya da ahlaki talebin rasyonalitesi, gerekçesi ve meşruiyeti daima tartışmalı olacaktır. Aksi durumda sorumluğun reddi ya da ihmali suçlamasının kamu otoritesine olduğu kadar bireyin iradi eylemine yönlendirilmesi de en azından muhtemel olumsuz sonuçlar bakımından anlamlı olacaktır.2

Bu ikilem nasıl aşılabilir? Bir yandan bireysel hakların meşru kullanımı ahlaki temellendirmeye dayanırken, öteki yandan toplumun iyiliğini koruma sorumluluğu yaşanan çelişkiyi açık kılmaktadır. Bu yönüyle sorun daha çok siyasal niteliğe bürünmektedir. Toplumun sağlığını korumanın beraberinde zorlayıcı sınırlamaların gerektirdiğini iddia eden anlayış, bireyin sağlığının korunmasının bu şekilde mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Bunun yanında belli yaşın üstünde olan insanlar, etnik gruplar veya engelli insanlara yönelik sınırlayıcı uygulamaların da ahlaki doğruluk zeminine dayanması gerektiği söylenebilir.

Sosyal mesafenin gönüllü olarak kabul edilmesi, izolasyon psikolojisinin aşılabilmesi, dayanışma gibi başka ahlaki kavramların değerlendirilmesini gerektirmektedir. Nitekim aile gibi sosyolojik birlikteliklerin bireye sağladığı sosyal olanaklar çerçevesinde ortaya çıkan dayanışma olgusu, aile dışında hayatlarını sürdüren bireylerin toplumla olan ilişkisinde anlamlı bir kategori olabilir. Bununla birlikte dayanışma arzu ve talebinin de kendi içinde zorlayıcı mantık taşıdığı ve elenmesi gereken negatif bir tutum olduğu da açıktır. Bu durumda dayanışmanın zorunlu olması ahlaki temellendirmeyi ortadan kaldırma tehdidini barındırmaktadır. Zira sorumluğun negatif olarak algılanması bireyi eylemsiz bırakacak, buna karşılık zarar verme potansiyelini de ortadan kaldıracaktır. Bu noktada müracaat edilecek kavramın, ahlaki sorumluluk kavramının, felsefi olduğu kadar, tarihsel, dinî ve geleneksel referansları da mevcuttur. Şüphesiz ahlaki sorumluluk bilinci doğru ve yanlış davranış ölçüsünün geleneksel ifadesi olarak da değer kazanacaktır.3 Benzer şekilde hizmet, kontrol, haklar ve özgürlük, otoriteryan eğilimler gibi siyasal değerlendirmeleri içeren kavramlar birey, toplum ve devlet arasında ortaya çıkan yeni ilişki türünün niteliğini belirlemektedir.

Alim Yılmaz
+ diğer makaleler

1997 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 1993 lisans, 1996 yüksek lisans  ve doktorasını da 2001 yılında aynı üniversitede Felsefe bölümünde tamamladı. 2014 yılında doçent, 2020’de profesör unvanını alan Yılmaz, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Siyasal düşünceler, çağdaş siyaset felsefesi ve etik, siyasal ideolojiler ve bilim felsefesi gibi konularda çalışmalarını yürütmektedir.