Ömer Çaha –

Dört yıl önce Tatvan Devlet hastanesinde tedavi gören kuzenimin sağlık durumu kötüye gidince İl Sağlık Müdürlüğü hemen harekete geçti, kendisini bir ambulans helikopterle İstanbul’a gönderdi. Helikopter İstanbul’a iniş yapar yapmaz hazır bekleyen bir ambulansla Cerrahpaşa’ya götürülerek tedavi altına alındı.

Kuzenimi hastanede ziyaret ettiğimde, bu olayı devlete minnet duygusu içinde anlatırken gözleri sulanmıştı.

Türkiye’nin yakın tarihini az çok bilen biri için duyduklarım inanılır gibi değildi: Devletin, kendi halinde ortalama bir vatandaşını özel tahsis edilmiş bir helikopterle İstanbul’a göndermesi, orada bir ambulansı hazır bekletmesi, hastanede yerini ayırtması, indiği yerden şimşek hızıyla taşıyarak tedavi altına alması. Türkiye tarihine aşina olanlar için bu durum ayarlanmış bir mizansen, bir kurgu ve ancak bir hayal gibi!..

Yüz yıllık tarihimizde, devletin vatandaşıyla kurduğu ilişkiyi düşündüğümüzde bunun ne denli köklü bir değişime, dönüşüme, hatta zihniyet devrimine işaret ettiğini anlayabiliriz.

Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı tebaa anlayışını eşitlik temelinde vatandaşlığa dönüştürdü. Ancak eşitlik temelindeki vatandaşlık uzun süre sadece sözde kaldı, hayata geçemedi. Devlet, vatandaşını olduğu gibi kabul edip hizmet etmek yerine, ona buyurgan bir otorite olarak hükmetti, ezdi, büzdü, belirlenmiş ideale doğru adam etme çabasına girdi. Bu süreçte devletle vatandaş arasında doğan dikey ilişki, halkı aşağılayıp horlayan bir seçkinler zümresinin beslenme kaynağı oldu.

Kuzenimin yaşadığı olay, daha düne kadar dilinden ve/veya inancından dolayı horlanan, aşağılanan, dışlanan, kamu kurumlarından kovulan vatandaşın gerçek anlamda hak ettiği değere kavuştuğunu gösteriyor. Kıyafetinden dolayı bırakın eğitim hakkından, sağlık hizmetinden bile mahrum bırakılma hadisesi, sanki asırlar öncesine ait bir hayal gibi duruyor zihnimizde! Oysa şunun şurasında üzerinden daha on beş yıl bile geçmedi. Toplumların hayatında bir nefes kadar kısa bir süre …

Verdiği hizmet, devletin vatandaşına takdir ettiği değerin yanında ona karşı hissettiği sorumluluğu da gösterir. Çağımızda devlete ilişkin ana paradigma haline gelen sosyal devlet anlayışı, devleti vatandaşın temel sosyal ihtiyaçlarından sorumlu tutar. Eğitim ve sağlık hizmeti bunların başında gelir.

Bu iki alanda da Türkiye son yirmi yılda devrim niteliğinde bir değişim ve dönüşüme imza attı. Eğitim imkânını ülkenin en ücra köşesine kadar yayarken, yaptığı sağlık reformuyla da tüm vatandaşlarını sağlık güvencesi kapsamına aldı.

Son yirmi yılda yaşanan zihniyet değişimiyle birlikte “Efendi devlet-aşağılık vatandaş” mantalitesi yerini “Efendi vatandaş-hizmetçi devlet” anlayışına bıraktı. Devlet, bu dönüşümle birlikte topluma her alanda önemli hizmetler sundu; bu zemin üzerinde kuzenim gibi ortalama vatandaş, makbul vatandaşa dönüştü.

Korona süreci, Türkiye’nin geçirdiği sessiz devrimi gözler önüne bir kez daha serdi. Devlet bunun ilk adımını, korona bulutlarının bize fersah fersah uzak olduğu bir tarihte, Çin’in Wuhan kentinde bulunan vatandaşlarını tahliye ederek attı. Ocak ayının sonlarına doğru Çin’den gelen korkunç görüntüler ülkemizde de şok ve şaşkınlığa yol açarken, Türkiye oradaki vatandaşlarını tahliye etmek için harekete geçti.

Milli Savunma Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ortak girişimiyle Koca Yusuf adlı askerî kargo uçağı ambulansa dönüştürüldü, içine altı sağlık elemanı bindirildi, getirilecek vatandaşlar için tulum, maske, eldiven ve koruyucu tıbbî malzemeler yerleştirildi ve uçak 31 Ocak akşamında Wuhan’a hareket etmek üzere havalandı. Tek tek muayene edilip ateşleri ölçülen 32’si Türk, 10’u da başka ülke vatandaşı 42 kişi İstanbul’a getirildi.

Mart ayının ortalarından itibaren Avrupa’nın koronaya teslim olması, eğitim kurumlarının kapatılması ve sokağa çıkma yasaklarının baş göstermesi üzerine Türkiye, vatandaşlarını buradan tahliye etmeye başladı. Arı çalışkanlığıyla gidip gelen uçaklarımız çok sayıda vatandaşımızı Türkiye’ye taşıdı. Getirilen vatandaşlar yurdun değişik yerlerindeki öğrenci yurtlarına yerleştirildi. Devlet, yurtlarda karantinaya aldığı vatandaşlarına ondört gün boyunca el bebek gül bebek baktı.

Birçok ülkede uçuşların yeniden başladığı Haziran ayının başına kadar 126 ülkeden 75 bin vatandaş bu şekilde ülkeye transfer edildi.

Devlet, bir yandan değişik ülkelerden vatandaşlarını topluca ülkeye taşırken, bir yandan da gelen kişisel talepleri karşıladı.

Takvimler 18 Nisan tarihini gösterdiğinde medyada yer alan haberlerden biri Fransa’dan tahliye edilen bir vatandaşla ilgiliydi. Fransa’nın Lyon kentinde yaşayan 33 yaşındaki Zekeriya Kılınç, çalıştığı yerinde kalbi durunca kaldırıldığı hastanede yoğun bakım servisine alınıp yaşam destek ünitesine bağlandı. Ancak Fransız doktorlar beyin ölümünün gerçekleştiğini ileri sürerek fişini çekmek için aileden izin istedi. Ailenin Türk Konsolosluğu ile irtibata geçmesi üzerine çalışmalar başlatıldı. Türkiye’den gönderilen ambulans uçakla tahliye edilen Kılınç, Konya’ya getirilip burada tedavi edilerek hayata döndürüldü.

26 Nisanda, sosyal medyaya da düşen dünyalar tatlısı genç ve masum bir kız çocuğunun imdat çığlıkları televizyon kanallarında haber konusu oldu. İsveç’te yaşayan ailenin genç kızı Samira, sosyal medyada paylaştığı yardım çığlığında şunları söylüyordu:

“Ailemle birlikte İsveç’te yaşıyoruz. Babam onbir gün önce ateşi yükselip nefes darlığı yaşamaya başladı. Endişe edip hastaneyi aradık ama maalesef gelmediler ve bizleri geçiştirdiler. Her gün defalarca aradık ama bize dönüş yapmadılar. Ülkemizden bize sahip çıkması adına yardım talep ediyoruz. Ne yaparız, nereye başvururuz bilmiyoruz. Lütfen sesimizi duyurmamıza yardımcı olun. Babamın durumu çok kötü, bir an önce müdahale edilmeli, lütfen!..”

Bu çığlıkların medyada yer alması üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Samira’yı arayıp kendisiyle konuştu ve babasının en kısa zamanda Türkiye’ye getirilip tedavi edileceği haberini verdi. Erdoğan Samira’yla konuşuyorken tam donanımlı bir ambulans uçak çoktan havalanmıştı. İsveç’ten tahliye edilen 47 yaşındaki Emrullah Gülüşken Ankara’da tedavi altına alındı.

Göğüsleri kabartan bu tahliye karşısında muhalif medya, işi sulandırmak, hatta bulandırmak üzere yalan haberleri üst üste gazete sayfalarından ve televizyon ekranlarından servis etti. Bu işin peşine özel olarak düşen muhabirin bir televizyon kanalına verdiği röportaj bugün bile gözlerimin önünde. Başarılı muhabir “söz konusu ailenin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın köylüsü ve hatta akrabası olduğu bilgisine” ulaşmıştı. “Aslında Bakanlık devletin imkânlarını kullanarak Bakanın akrabasına iltimas geçmişti.”

Bu yalan haber üzerine yönetimin müşfik ve cömert hizmetlerinden çok Emrullah Gülüşken’in kim olduğu sorusu ön plana çıktı. Medyamız işi gücü bırakıp günlerce bu ailenin kimliğinin peşine düştü. Ailenin seneler önce Batman’ın Gercüş ilçesinden İsveç’e göç ettiği bilgisi ortaya çıkıncaya kadar, ne yazık ki ortaya atılan yalan perdesi gerçeğin üstüne gölge gibi yayıldı; hatta bazılarının gerçeği olmaya devam etti.

Yönetim, koronayla mücadele sürecinde başarılı adımlar attıkça muhalif medya kameralarını armudun sapına üzümün çöpüne odakladı. Sağlık Bakanı Koca’nın basın toplantılarında söz alan bazı gazeteciler tuzak sorularla Türkiye’nin başarılı hizmetlerini gölgeleme yoluna gittiler. Son derece kibar ve zarif olan Bakan, sonunda dayanamadı, bir defasında kibarlık sınırları içinde patlayarak, “kendi ülkenizle gurur duymalısınız!” demek zorunda kaldı.

Gülüşken’in tahliyesinden bir gün sonra bu kez Rusya’dan tahliye edilen bir öğrencinin haberi medyaya düştü. Moskova’da akciğerinde hava birikmesi sonucu tedavi altına alınan 24 yaşındaki Haluk Hasan Seyithanoğlu, Sağlık Bakanlığının gönderdiği ambulans uçakla Türkiye’ye getirilip tedavisine burada devam edildi.

Türkiye’nin başarılı tahliye operasyonlarından bir başkası medyaya “Dışişleri’nin Tahliye Destanı” başlığıyla düştü. Gerçekten de destansı bir kurtarma ve tahliye hikâyesi. Dışişleri Bakanlığını Bolivya’dan arayan bir Türk vatandaşı, turist olarak bulunduğu ülkede böbreklerinden rahatsız olduğunu, korona yasaklarına yakalandığı için bulunduğu şehirden dışarı çıkamadığını ve tedavi imkânı bulamadığını belirterek yardım istiyor. Bunun üzerine Bakanlık Bolivya’daki Türkiye Büyükelçiliğini harekete geçirerek destansı tahliye operasyonunu gerçekleştiriyor.

Olanları Büyükelçi Serap Özcoşkun’dan dinleyelim:

“Vatandaşımızı aldığımız şehir Cochabamba. La Paz’a yaklaşık 400 kilometre uzaklıkta. Ama burada yollar öylesine dar ve virajlı ki, 8 saatte ancak ulaşabildik. Başkâtip arkadaşımla birlikte hemen Büyükelçilik aracını yola çıkarttım. Sıkı kurallar olması nedeniyle kordiplomatik araca bir vatandaşımızı kurtarmaya gittiğini gösteren yazı da astık. Vatandaşı bulunduğu yerden alıp hiç beklemeden Büyükelçiliğimize getirdik. Kendisini bir süre ağırladıktan sonra özel bir uçakla önce Sao Paulo’ya, oradan da Türkiye’ye gönderdik.”

Türkiye kendi vatandaşlarına bunları yaparken diğer ülkelere de el uzatarak sağlık malzemesi gönderdi. Birçoğu Avrupa’dan olmak üzere bu süreçte yüzden fazla ülkeye yardım elini uzattı. Bu ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Türkiye’nin Amerika’ya yardım göndermesi üzerine, Maryland Eyalet Valisi Lary Hokan, 30 Nisan’da, ihtiyaç duydukları malzemelerin listesini yaparak Türkiye’den kendilerine de yardım edilmesi talebinde bulundu. İki gün sonra Türkiye’den kalkan dolu uçak Maryland’daki havaalanına iniş yaptı.

Avrupa, ondokuzuncu yüzyıldan beri gözlerimizi kamaştıran bir dünya. İhtişamıyla, devlettoplum ilişkisiyle, sosyal devlet anlayışıyla, vatandaşına verdiği değerle bizde hem hayranlık uyandırıyor hem de kendimize olan güvenimizi sarsıyor, aşağılık kompleksine yol açıyor. Ne var ki, korona süreci, bu dünyanın içten içe ne kadar çökme sürecine girdiğini gözler önüne serdi. Sağlık sistemi çöken, birbirinin sağlık malzemesine el koyan, başkasının çığlığına kulaklarını tıkayan, dezavantajlı grupları ölüme terk eden, üzerine gelen virüs sağanağı altında ezilip büzülen, hatta yer yer darmadağın olan bir Avrupa!..

Korona süreci, Avrupa’nın dağınıklığını gözler önüne sererken, Türkiye’nin ise ne denli güçlü, büyük, müşfik ve iyi organize bir devlet yapısına sahip olduğunu gösterdi.

Devletlerin yönetim anlayışı ve becerisi, kendisine hâkim olan kültüre göre şekillenir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesi, bu felsefeyi taşıyan insanlarla birlikte kültürel bir kod olarak devlete hâkim oluyor. Türkiye’nin bu süreçteki başarı hikâyesi, esas itibariyle bunun hikâyesi.

Salgın sürecinde bir devletin performansını iki şey üzerinden ölçmek lazım: Virüse yakalananlar ve virüsten ölenler.

Virüse yakalanma düzeyi, devletin toplumuna hükmetme beceresini ortaya koyan bir resim. Bu, devletlerin en kolay yapabildiği şey. Sokağa çıkma yasağı ilan edersiniz, kimse evinden çıkmaz, o zaman nüfusunuzu virüsten büyük ölçüde korumuş olursunuz. Kapalı, otoriter sistemler için bu eften püften bir şey. Çin, bir düdükle altmış milyon insanını karantinaya aldı, virüsü bir bölgede hapsetti, böylece onunla kolayca baş edebildi.

Ekonomisi üretime dayanmayan ülkeler için de bu kolay bir . Nüfusun üretim alanlarında olması gerekmiyorsa o zaman onu içeri tıkmanın fazla maliyeti olmaz. Avrupa Birliğinden akan fonlara ve turizme dayanarak ayakta kalan Yunanistan bunun tipik örneği. Uzun süren sokağa çıkma yasağıyla Çin gibi işin üstesinden gelebildi.

Önemli olan bir yandan ekonominin çarklarını çevirirken bir yandan da nüfusun hareketliliğini belli ölçüler içinde disipline ederek dengeli bir politikayla sorunun üstesinden gelmek. Türkiye süreci böyle yönetti ve bulaş konusunda Avrupa’daki emsal birçok ülkeden daha başarılı bir performans ortaya koydu. Sağlık Bakanlığı, Kasım ayı ortalarına kadar günlük vaka sayılarını hastalar üzerinden vererek kafaları bulandırmış olsa da Türkiye’nin ekonomi çarkını durdurmaksızın koronayla mücadelesi akranlarına göre başarılı olmuştur.

Bir ülkenin salgın sürecinde esas performansını ortaya koyan, salgına yakalananları hayatta tutma becerisidir. Bu durum, bir yandan ülkelerin sağlık alt yapısının, bir yandan da sağlık politikalarının resmini ortaya koyar.

6 Ocak 2021 tarihi itibariyle İtalya’da koronaya yakalananların yüzde 3,50’si ölüme giderken, bu oran Belçika’da 2,88, İngiltere’de 2,75, İspanya’da 2,59, Fransa’da 2,47, Almanya’da 2,05, Hollanda’da ise 1,42’dir. Türkiye’de koronaya yakalanan hastalar içinde kaybedilenlerin oranı yüzde 0,96 düzeyindedir. Bu ülkelerin bir kısmıyla aramızda o kadar büyük fark var ki, mukayeseye kalkışmak zül sayılır.

Türkiye, korona sürecini dünyada en başarılı sürdüren/yöneten birkaç ülkeden biri olmuştur. Japonya, Güney Kore, Hong Kong ve Çin gibi başarılı Asya ülkelerinin yanında yer alabilen Avrupa kıtasındaki ender ülkelerden biri Türkiye.

Peki, Türkiye’nin başarısında rol oynayan faktörler nelerdir?

Türkiye, her şeyden önce, Çin’de vakaların görülmesiyle birlikte Sağlık Bakanlığı bünyesinde uzmanlardan oluşan bir Bilim Kurulu oluşturarak sürece hazırlıklı girdi. Bilim Kurulunun önerisi üzerine Bakanlık tedavide kullanılacak büyük miktarda ilacı toplayarak stokladı. Böylece eli tetikte virüsü bekledi. Süreç boyunca da Bilim Kurulu aktif bir pozisyon alarak yönetime yol gösterici tavsiyelerde bulundu.

Başarının diğer bir sırrı alınan önlemlerdedir. Türkiye’de ilk vakanın görülmesinin hemen ardından ciddi önlemler alındı. İlk vaka 11 Mart 2020 Çarşamba günü görüldü. Yönetim ertesi gün bir dizi karara imza attı. Alınan kararlarla 16 Mart’tan itibaren okullar kapanırken, birkaç gün sonra spor müsabakaları askıya alındı, kuaförler kapatıldı, restoran, pastane ve kafeler sadece paket yoluyla hizmet vermeye başladı. Yönetim, 3 Nisan’da yeni kararlar alarak önlemleri ileri noktaya taşıdı. Bu kapsamda 30 büyükşehir ile Zonguldak ili giriş çıkışlara kapatıldı, 65 yaş üstü ve 20 yaş altındaki nüfusun dışarı çıkması kısıtlandı, pazar yerleri ve marketlerde maske takma zorunluluğu getirildi. Bir kaç gün sonra da hafta sonlarında ve bayram tatillerinde sokağa çıkma kısıtlamaları getirildi. Haziran ayında gevşetilen önlemler, Kasım ayında vakaların artmasıyla birlikte yeniden sıkılaştırıldı.

Avrupa’daki akranlarımız 2020 yılının Ocak ayında koronayla tanışmalarına rağmen ciddi adımları ancak Mart ayının ortalarında atmaya başladılar.

Türkiye’nin başarısında rol oynayan faktörlerden biri de İl Pandemi Kurullarının kurulması oldu. Yönetim, ulusal düzeyde alınan önlemlerin yanında, şartlara göre her tür ilave önlemi alma yetkisini bu kurullara bıraktı. Bu da virüsle mücadeleyi hem yerel yönetimler üzerinden ülke düzeyine yaydı hem de şartlara göre adım atılmasına zemin hazırladı.

Türkiye’nin başarısında en önemli pay hiç kuşkusuz ülkedeki sağlık alt yapısına aittir. Son yirmi yılda sağlık konusunda attığımız devrim niteliğindeki adımların semeresini bu süreçte topladık. Devasa şehir hastaneleriyle, herkese sağlık güvencesi sağlayan politikalarıyla, neredeyse her ilçede dikilen modern hastanelerle, özel sağlık kuruluşlarıyla, yoğun bakım üniteleriyle, bu ünitelerdeki solunum cihazlarıyla Türkiye bu tür bir savaşa yıllar öncesinden aslında hazırlık yapmış oldu. Yoğun bakım yatak kapasitesi bakımından Türkiye’nin sadece Avrupa’nın değil dünyanın en iyi birkaç ülkesinden biri olduğunu bu süreçte öğrendik.

Devletlerin, sorunların üstesinden gelme beceresi zor zamanlarda ortaya çıkar. Son bir yılda yaşadığımız korona süreci, dünyadaki devletlerin büyük sorunlar karşısındaki performanslarını test etme imkânı sağladı. Yönetime hâkim olan zihniyet, heyecan ve ruh sayesinde Türkiye’de devlet bu süreçte vatandaşının göğsünü kabartan bir performans ortaya koydu.

Ömer Çaha
+ diğer makaleler

Ömer Çaha, lisansını tamamladığı Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün ardından Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde araştırma görevliliğiyle akademik hayata atılan Çaha, halen Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Çaha’nın ikisi İngilizce olmak üzere otuzu aşkın kitabı yayınlanmıştır. Çalışmaları genel olarak sivil toplum, demokrasi, siyasi düşünce, din ve siyaset, kadın, siyasal partiler gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Yazarın edebiyatla ilgili yayınlanmış üç romanı, bir seyahatnamesi, iki de şiir kitabı bulunmaktadır.