Ömer Çaha –

Pozitivizmin fikir babası Auguste Comte “Zihnimiz aydınlandıkça Tanrı’nın var olma alanı daralır” derdi. Geliştirdiği üç hâl yasasında insan zihninin gelişimini üç evreye ayırıyordu: Teolojik, metafizik ve pozitivist aşamalar. Teolojik aşamada insanlar her şeyi bir teo, yani Tanrı ile açıklarlardı. Bu, insanların karanlık çağına denk gelir. İnsan zihni zamanla biraz daha aydınlanınca bu kez metafizik, yani felsefeyle dünyaya baktı. Pozitivizmle birlikte insan artık her şeye bilim yoluyla bakacaktır. Bundan sonra dine de felsefeye de artık gerek yok.

Comte’un yolundan gidenler ondokuzuncu yüzyıl boyunca sadece dine değil, felsefeye karşı da büyük tafralar attılar. Bilimi felsefenin karşısında konumlandıranlarla felsefeciler arasındaki çatışma yirminci yüzyılın başında ayyuka çıktı. Dünyadaki birçok felsefeci Viyana’da kafelerde bir araya gelir, günler, geceler boyunca tartışmaya girişirlerdi. Bilimcilerde müthiş bir güven duygusu vardı. Çünkü bilim, Newtoncu fizik sayesinde maddi dünyanın sırrını çözmüştü. Maddenin en küçük birimi olan atomun içyapısı çözülmüştür. Atomun içindeki proton, nötron ve elektron arasındaki ilişkiden enerji, ondan hareket, ondan da varlık doğar. Atom, varlık âleminin son kertesi olup bilim oraya kadar inmiştir. Artık bilinmeyen kalmadığı için felsefeye ihtiyaç yoktur. Din zaten aydınlanmayla birlikte ömrünü tamamlamıştı. Şimdi sıra felsefedeydi; onun da defterinin dürülme zamanı gelmişti.

Bilimcilerin iddiaları güçlü, kendilerine güven duyguları yüksekti. Onların meydan okuyuşları karşısında sersemleyen felsefe sahneden çekilmek üzereydi ki, Atom Altı ya da Quantum Fiziği felsefecilerin imdadına Hızır gibi yetişti. Atomun içinde bilinmeyen altı parçacığın keşfiyle birlikte atom maddi varlığın en küçük birimi ya da maddi dünyanın son kertesi olmaktan çıktı. Varlığın en küçük zerresinde bilinmeyen yeni pencereler açıldı. Her bilinenin açıldığı kapının ardında karanlık bir labirent gibi derinleşip giden bilinmeyenler dünyası. Bu da bilimcilerin balon gibi şişkin benini söndürdü. Bu durum, bir yandan izafiyetçi fizik anlayışının gelişmesine, bir yandan da felsefenin yeniden bilinmeyenin peşinden hayat bulmasına yol açtı.

Comtecu bilimciler, bilimi bir yaşam biçimi olarak kabul ederler. Onlara göre bilim sadece bir konuya belli bir yöntem içinde ışık tutmaz, aynı zamanda insana bir yaşam biçimi, bir dünya görüşü sunar. Bilim bir mürşittir, bir rehberdir, bir kurtuluş reçetesidir; insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin yolu sunan emredici bir otoritedir. Bilim, aynı zamanda bir meşruiyet kaynağıdır. Bir şey bilime uygunsa doğrudur; aykırı ise yanlıştır. Bilimin emir ve buyruklarını takip edersek insan yaşamındaki tüm sorunların üstesinden geliriz. Bilim, tek tek insanların olduğu gibi toplumların da kurtuluşunu sağlayacak yegâne referanstır.

Bilim böylece insana hizmet eden bir araç olmaktan çıkar; bir amaca dönüşür. İnsanın ulaşmak, erişmek istediği nihai amaç.

Bilim bize iki şey verir: Neden-sonuç ilişkisine dayalı bir yöntem ve sürekli genişleyen bilgi birikimi.

Bilimi dinden ayıran birkaç husus var. Her şeyden önce bilim, neden-sonuç ilişkisi içinde bir olgunun nedenini bir başka olguda arar. Oysa din, her şeyi neden-sonuç ilişkisine dayandırmaz. Tüm sonuçların temel nedeni Tanrı’dır. Her şey onun “ol” demesiyle oluverir. İlahiyatçılar bu konuda farklı görüşlere sahiptir. Kimisi varlığı, sınırsız neden-sonuç ilişkisi içinde götürüp Tanrı’ya dayandırır, kimisi de araya hiç neden koymaksızın O’na dayandırır. Her halükarda tüm dinler, varlığın temeline Tanrı’yı koyarlar. Varlık, sebepler dahilinde veya sebepsiz olarak ondan neşet etmiştir.

Bilim, neden-sonuç ilişkisi içinde her şeyin cevabını bulabilir mi? Islaklığın nedeni sudur, yanmanın nedeni ateştir, hastalığın nedeni mikroptur, ölümün nedeni hastalıktır. Öyle mi? Bu kadar basit mi? Şayet ölümün nedeni hastalık, onun nedeni mikrop, onun nedeni mikrobu besleyen kaynak ise o zaman kaynağı kuruttuğumuzda ölümü de yok ederiz! Korona virüsünün kaynağı yarasalar olduğuna göre, tüm yarasaları yok edersek korona denen virüsü de yok ederiz; böylece insan evladını korona tehdidinden kurtarmış oluruz.

Basit, sade, yalın ve naif bir mantık.

Peki ya yarasalar ekosistem içinde işlevsel bir varlıksa? Onu yok ettiğimizde ekosistem zincirinin bir halkasını aradan çıkardığımız için yeni sorunlarla karşılaşırsak?

Her neden-sonuç ilişkisi içindeki varlık bizi bu şekilde sonsuz sorularla karşı karşıya bırakabilir.

Bu, işin ekosistemle ilgili boyutu. Aynı çıkmaza varlığın kaynağı konusunda da düşeriz. Islaklığın nedeni su, suyun nedeni yağmur, yağmurun nedeni atmosferdeki buhar, buharın nedeni okyanuslar, okyanusların nedeni bir teoriye göre bir zamanlar dünyaya çarpan meteor, onun nedeni uçsuz bucaksız uzay boşluğundaki varlıklar. Ya onların nedeni? Bu birkaç halkadan oluşan basit zincir içinde bile cevabını bulmaya muhtaç binlerce soru var. Mesela su neden buharlaşır; şayet dünyamız güneşe şimdikinden on kat daha yakın ya da uzak olsaydı aynı şey olur muydu? Peki, dünyamız güneşe neden biraz daha uzak ya da yakında değil, yaşama kaynaklık edecek şekilde mevcut mesafede?

Demek ki, bilim en azından şu aşamada neden-sonuç ilişkisi içinde tüm varlığı açıklamaktan uzak. Ancak imkânlar dâhilinde sınırlı bazı soruların cevabını bulabiliyor.

Hakikat içinde hakikat; her hakikatin ardında yatan binlerce bilinmeyen. Dinin de felsefenin de varlık zemini işte burası.

Bilimin diğer bir özelliği, test edilebilen, ölçülebilen olgularla sınırlı oluşudur. Onun ötesine gitmez, zaten gidemez de. Öğrenciyken Kayhan Mutlu hocamızın sık sık verdiği bir örnek vardı: “Karadenizliler karalahana dolmasını neden sever?” diye sorar, sonra da “Bu konu değerlerle, tercihlerle, zevklerle bağlantılıdır; bilim bununla ilgilenmez” derdi. Rahmetliyle seneler sonra karşılaştığımızda bana “Derslerimden aklında ne kaldı” diye sorduğunda gülerek, “Karalahana dolması” diye cevap vermiştim. Kahkahaya boğulmuştu. Daha sonraki her görüşmemizde karalahana üzerinden şakalaşırdık.

Bilim, inançlar, değerler alanına girmez. İnsanlar bir inanca sahip olmalı mıdır olmamalı mıdır sorusu bilimin işi değildir. Bu, insanın kendi tercihi olup değerleriyle, dünya görüşüyle, inanç sistemiyle bağlantılıdır. Bilim, inanan bir insanla inanmayan bir insanın belli şeyler karşısındaki davranışlarını karşılaştırabilir. İnancın insanın ruh sağlığı üzerindeki etkisini belli imkânlar dâhilinde test edebilir. Ya da namaz, oruç gibi ibadetlerin insanın beden sağlığı üzerindeki etkisini bilimsel yöntemleri ve teknikleri kullanarak anlamaya çalışabilir. Bilim, bilimsel yöntemler dâhilinde bunları araştırır, analiz eder, anlar ve orada bırakır. Söz gelimi, namaz kılmanın insanın adale yapısı ve kıkırdakları üzerinde pozitif etkisi var diye bilim bize namaz kılmayı emredebilir mi? Alkolün insan sağlığına olumsuz etkisini tespit ettiği için alkolü yasaklayabilir mi?

Bilim, neden-sonuç ilişkisi dâhilinde bir eylemin sonucunu tespit eder; orada bırakır. O eylemi hayata geçirip geçirmeme konusunda inançlar, kültürler, alışkanlıklar, dünya görüşleri devreye girer.

Bilimin ulaştığı bilgiler evrensel, genel geçer ve mutlak bilgiler midir? Şayet öyle olsaydı atomla ilgili yüz yıl önceki teorimiz mutlak teori olurdu ve bilim orada donup kalırdı. Oysa böyle olmuyor. Bir konudaki bilgimiz, aynı konuyla ilgili yeni bir bilgi gelinceye kadar geçerli; yeni bilgi geldiğinde eski bilgimiz değişir. Demek ki bilim bize değişken, geçici bilgiler verir. İbn-i Sina tıbbı, bir zamanlar geçerli olan hâkim paradigmaydı. Fakat tıpta yeni gelişmelerin, buluşların ortaya çıkmasıyla birlikte onun yerini yeni tıbbi bilgiler aldı. Bilimin kendi içinde aynı konuyla ilgili yüzlerce teze, hipoteze, teoriye sahip oluşu bundandır. Hiçbir bilimsel bilgi mutlak olmadığı gibi, ilanihaye doğru da değildir.

Bu durum bilimsel bilginin hem izafi hem de yanlışlanabilir oluşuna işaret eder. Bilim, hattı zatında gücünü buradan alır. Onun sürekli kendini yenileyerek gelişmesinin gücü buradadır. Bilimsel bilgi kuşkuya dayanır, bilim insanı da her daim kuşku içindedir. Bilim bir bilgiye mutlak doğru olarak yaklaştığı zaman o bilgi üzerinde donup kalır.

Bilimi dinden ayıran bir özelliktir bu. Dinin belli kabulleri vardır; bu kabuller şartlara göre değişmez. Kabullerin sınırları, içeriği yeni boyutlar kazanabilir, ama kabul kabuldür. Tanrı’ya inanç böyledir mesela.

Bilim, öte yandan geliştirdiği teknikler sayesinde bilgi dağarcığımızın gelişmesine katkıda bulunur. Bugün evren hakkındaki bilgilerimiz önceki çağlara göre çok farklı bir boyut kazanmıştır. Eskiden gökyüzü dendiğinde dünyanın tepesinde asılı duran bir tepsiyi anlardı insanlar. Felsefe literatürü, yedi kat göğün katmanlarıyla ilgili dünya kadar tezle doludur. Hâlbuki bugün gökyüzü dediğimizde başka bir şey anlıyoruz. Galaksilerin, yıldızların, gezegenlerin ve daha bilinmeyen nice varlığın içinde yer aldığı uçsuz bucaksız bir evreni anlıyoruz. Bundan bin yıl önce evren güneş sisteminden ibaretti. Ama bilimsel bilgi sayesinde bugün güneş sisteminin, uçsuz bucaksız evren içinde bir zerre kadar olduğunu biliyoruz.

Bilim, dinî bilginin mahiyeti ve sınırları konusunda dine yardımcı olabilir. Mesela gaybın niteliği bilimsel bilgiyle farklı bir boyut kazanabilir. Dünkü insan için yarınki hava koşulları gayba girerdi; Allah’ın ilmi altındaydı, onu insan evladı bilemezdi. Ama bugün meteoroloji sayesinde bir yıllık hava hareketlerini öngörebiliyoruz. Demek ki bilim bazı dini bilgilerimizin mahiyetini değiştirebiliyor. Ama onu tümüyle ortadan kaldıramaz; çünkü o inanç meselesidir. İnanç olduğu sürece gayba inanç da hep var olacaktır. Ama niteliği, sınırları, içeriği değişebilir.

Peki ya din? Din ana hatlarıyla üç şeye kaynaklık eder: İnanç, değerler ve ameller. Dinler insanlara Tanrı’yla başlayan bir inanç verir, bu inançtan neşet eden değerler kazandırır ve insanı, hayatına yön veren amellerle yükümlü kılar. İnsanı bu üçlünün bileşiminde kâmil, olgun, ahlaklı, erdemli, güvenilir bir varlık haline getirmeye çalışır. İyi bir toplum veya siyasal yapı, iyi insanlardan oluşur; dinlerin temel düsturu budur. Din, tersine çevrildiğinde, yani toplumsal ve siyasal sisteme şekil veren bir kaynağa dönüştürüldüğünde başka bir şeye evirilir.

Muhasebeye ve siyasete tahvili, dini din olmaktan çıkarır.

Muhasebeci din anlayışında mümin tüm eylemlerini iyi-kötü, sevap-günah, faydalı-faydasız bir anlayış üzerine bina eder. Önünde bir terazi var; işlediği her iyi eylemi terazinin bir kefesine, kötü eylemleri de diğer kefesine koyar. İyi kefeye koyduğunu gözeterek diğer kefeye bir şeyler koymayı kendisinde hak görür.

Bu tarz bir din anlayışı, insanı, sonuca odaklanan pragmatist, oportünist, nihayetinde de ahlaksız bir varlığa dönüştürür. İnsanı, Tanrı’yla pazarlık yapan bir cambaz haline getirir. Tüm eylemleriniz bir sonuca yöneliktir. Hattı zatında sonucu elde etmek için bir ibadeti yapar ya da yapmazsınız. İbadet, sizi aşkın bir hazzın, bir lezzetin peşinden götürüp ruhunuzu katman katman zenginleştirmekten ve sizi kâmil, erdemli bir insan kılmaktan çok, cennette somutlaşmış bir yarara götürür. Bu sonuca giderken çift kefeli teraziniz hep elinizin altında olduğu için zaman zaman günah kefesine bir şeyler doldurmaktan çekinmezsiniz.

Bugün Müslüman toplumların en temel sorunu ahlak sorunudur. Adalet, liyakat, erdem, güven gibi değerlerin anası ahlak. Ahlakta tökezlediğinizde tüm bu değerlerde de tökezlersiniz. Bunun da temelinde muhasebeci bir mantığa dayalı din anlayışı yer alır.

Öte yandan, siyasi bir proje olarak tasarlandığı zaman da din, din olmaktan çıkar. Din, bu yoldan iktidarın veya devletin dinine dönüşür; bireyin değil. Bu da kitleleri temsil mekanizması üzerinden dinden soğutur. Aydınlanma ve hümanizmin din karşıtlığı, kilisenin bin yıl boyunca devletle bütünleşmesinden kaynaklandı. Protestanlık, dini, siyasi emellerinden vazgeçirerek kendi alanına çekti. Böylece Protestan toplumlarda daha sağlıklı bir din anlayışı gelişirken, dindarlık da Katolik toplumlarla karşılaştırılmayacak kadar yaygınlaştı. Çünkü din buralarda bireyin kendi özgür iradesiyle tercih ettiği bir yaşam biçimidir. Özgür iradeyle seçilen şey devlet eliyle dayatılan şeyden her zaman hem daha etkili hem de daha sağlıklıdır.

İran’a ilk kez Ocak 2008’de gitmiştim. Tahran’da bir strateji merkezi tarafından düzenlenen bir konferans vermiştim. Konferansın konusu AK Parti ve Türkiye modeliydi. Konferansta eski bakanlar, üst düzey siyasetçiler, bürokratlar, insanları, akademisyenler ve medya mensupları vardı.

Konuşmam bittikten sonra geleneksel kıyafetler içinde molla olduğunu sandığım birisi soru sormak üzere el kaldırdı. Kendisine söz verilince de şunları söyledi: “İran’da otuz senedir teokratik bir rejimden neler çektiğimizi ancak biz biliriz. Türkiye’de sahip olduğunuz seküler sisteminizin kıymetini bilin!” Bunları söyledikten sonra bana Türkiye ile ilgili bir soru sordu.

Acaba İngilizceden dolayı yanlış mı anlıyorum diye düşündüm önce. Sonra düşüncelerini ifade edince yanlış duymadığımı anladım. Salonda onun gibi söz isteyip soru soran veya yorum yapanların istisnasız tümü, İran’ın siyasi rejimine karşı hissettikleri bezginliği ve Türkiye’ye karşı duydukları hayranlığı dile getirdiler. Özellikle İslami bir gelenekten gelip demokrasi ile İslam sentezini yapan, Türkiye’yi Avrupa Birliğiyle müzakere sürecine götüren AK Partinin, İranlı elitler üzerinde müthiş bir heyecan uyandırdığını o atmosferde gördüm.

Bir grup araştırmacıyla İran’da birkaç ay sonra yapılacak seçimlerle ilgili gözlemlerde bulunmak üzere bulunuyorduk. O vesileyle toplumun değişik kesiminden insanlarla görüşmeler yaptık. Görüştüklerimizin çoğunda konferans esnasında tanık olduğum hava vardı. Eğitimli genç kuşakların, özellikle de genç kadınların sadece İran rejiminden değil, İslam’ın kendisinden de fersah fersah uzaklaştığını gözledim. O geziden İslam adına, Müslümanlık adına ve İran halkı adına çok kötü izlenimlerle dönmüştüm.

Sonraki yıllarda İran’a iki kez daha gittim. Birinde birkaç şehri arabayla dolaşma imkânı da buldum. İran’daki gözlemlerim sonucunda diyebilirim ki, laik Türkiye’deki dindarlık, İslami yönetimin altındaki İran’dan hem daha sağlıklı hem de daha derinlikli.

Din, devlet eliyle topluma bir gömlek gibi giydirildiği zaman toplum tepki koyarak devletten de dinden de uzaklaşıyor. Laik sistemlerde din, bireyin kendi tercihine bırakıldığı için buralarda daha sağlıklı bir dindarlık gelişiyor. İnsan, dinini ve onu yaşama biçimini, sınırlarını kendi özgür iradesiyle seçme imkânına sahip olduğunda, din ılımlı bir karakterde gelişiyor, toplum da bu ılımlı atmosferde dine daha fazla rağbet gösterebiliyor.

Ömer Çaha
+ diğer makaleler

Ömer Çaha, lisansını tamamladığı Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün ardından Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde araştırma görevliliğiyle akademik hayata atılan Çaha, halen Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Çaha’nın ikisi İngilizce olmak üzere otuzu aşkın kitabı yayınlanmıştır. Çalışmaları genel olarak sivil toplum, demokrasi, siyasi düşünce, din ve siyaset, kadın, siyasal partiler gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Yazarın edebiyatla ilgili yayınlanmış üç romanı, bir seyahatnamesi, iki de şiir kitabı bulunmaktadır.