Safure Nermin Öz –

Bu yazı “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Bağlamında Sezai Karakoç ve Diriliş Dergisi” adlı yüksek lisans tezimden hareketle hazırlanmıştır. Sezai Karakoç’un burada özetlenmeye çalışılan düşünceleri, 1960-1992 yılları arasında çıkardığı Diriliş dergisindeki düşünce yazılarını kapsamaktadır. Düşünceleriyle, duruşuyla Türkiye’de İslami düşüncede etkin bir isim Sezai Karakoç. Onun düşünce dünyası, savunduğu fikirler, özellikle seksenlerdeki İslami camiada önemli bir yer tutar. Bu bağlamda günümüzün muhafazakâr kesim olarak adlandırılan, dindar entelektüel kesimin fikir dünyasının temelinde ciddi bir role sahiptir. Düşünce dünyasında olduğu kadar edebiyat dünyasında da etkili bir isim olan Karakoç’un adı, öğretisi olan Diriliş ile özdeşleşmiştir. Karakoç diriliş kavramını “Basübadelmevt”, yani öldükten sonra dirilme kavramından hareketle kullanır ve diğer tüm düşüncelerini bu öğretisi üzerine bina eder. Bu kavramı kullanmasındaki düşüncesi, insanoğlunun öldükten sonra dirilme ile yeni bir başlangıç yapacağı gibi özüne, aslına, arı haline döndüğü zaman da yeniden doğmuş gibi bir başlangıç yapacaktır. İşte bu başlangıcın adı diriliştir.

İçinde bulunduğumuz çağda İslam dünyası bir kargaşa içerisindedir. Bu kargaşanın sebebi Batı kaynaklı olduğu kadar, İslam dünyasının birlik ve beraberliğini kaybetmesi, bir takım sebepler dolayısıyla pasif bir toplum haline gelmesidir. Karakoç, bu pasiflikten, kargaşadan kurtulmak için yeni bir diriliş gerçekleştirmek zorunda olunduğunu savunur. Bu sebeple İslam ülkeleri birlik ve beraberlik içinde olmalı, ekonomik güçlerini birleştirmeli ve kendi pazarlarını oluşturmalıdır. Sahip oldukları yer altı zenginliklerini, madenlerini, kendi kaynaklarını, Batı’nın ve Avrupa’nın güdümüne bırakmak yerine kendileri kullanmalı-işletmelidir. Batı, İslam dünyasının yeniden bir araya gelip birlik olmasını, büyük bir güce ulaşması istemez. Bunun olmaması için de elinden geleni yapmaktadır. Amacı dünyanın hâkim gücü olmaktır. İslam ülkelerinin birlik olması, onun bu amaca ulaşmasını engelleyen bir unsurdur. Bundan dolayı İslam ülkelerinde çıkan problemleri destekleyerek daha da büyümesini sağlar. Zaman zaman da Müslümanların birbirine düşmesi için uygun ortamı oluşturur. Bu bağlamda Müslümanların birlik ve beraberliğine vurgu yapan Karakoç, İslam Ortak Pazarı ve İslam Paktı düşüncelerini ortaya atar. Buradan mülhem bir dönem yoğun olarak gündemde olan Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme çabalarını onaylamaz ve karşı çıkar. Bu konunun ayrıntılı bir şekilde düşünülmesini önerir. Çünkü ona göre AB’ye girmek bir nevi Avrupa’ya teslim olmaktır ve bu kabul edilecek bir durum değildir. Bunun yerine Türkiye, Müslümanlara önderlik ederek İslam birliğini kurmalı ve İslam toplumlarını bir çatı altında toplamalıdır.

İslam dünyasının son umudu olan Osmanlının kendini toparlayıp yeniden ayağa kalkamaması sonrası birçok toprağı Avrupa’nın eline geçer. Bu durum İkinci Dünya Savaşına kadar sürer. İkinci Dünya Savaşı sonrası birçok İslam ülkesi bağımsızlığını kazanırken, Afrika’da da birçok yeni İslam ülkesi kurulur. Bu bağlamda Karakoç, Rusya’nın güdümünde olan İslam ülkeleri dışındaki İslam dünyasının siyasi bağımsızlığını kazandığını ve ekonomik bağımsızlık dönemine geçildiğini belirtir. Ancak burada bir problemle karşı karşıya kalınır: İktisadi olarak nasıl bir yol izlenecek, hangi sistem kullanılacaktır? Kültür ve ideolojik bağımsızlıklarını kazanamayan İslam ülkeleri demokratik, sosyalist programlar ve onların çözümleri arasında bocalar. Bu durum sosyalist doktrin, Batı doktrini ve halkta yaşayan İslami öğreti olarak üçlü bir çatışmaya sebep olur. Türkiye ile birlikte bazı İslam ülkeleri sosyalist rejimin ne manaya geldiğini bildiğinden Batı tipi çözüm ağır basar.

Oysa yapılması gereken şey toplumun kendisi olması, medeniyetini diriltmesi, üstün ahlakını yeniden kazanarak, bilim adamları, matematikçiler, tarihçiler, fizikçiler ve sosyologlar yetiştirmektir. Bununla birlikte geçmişle ve gelenekle bağ kurup, eserleriyle dünyayı etkileyecek, kendine hayran bırakacak şairler, mimarlar, musikişinaslar, yazarlar, film yönetmenleri çıkararak, öngörü sahibi devlet adamlarının zuhur edeceği politika ve toplum ortamını hazırlamaktır. Bunun yanı sıra Karakoç eğitimi, özellikle de üniversite eğitimini önemser. İslam toplumlarının içinde bulundukları durumdan kurtulmaları için kendi fikir ve düşünce dünyalarını oluşturmaları gerekmektedir. Çünkü düşünce ve fikir olmadan sanayiye, ticarete ve ziraata sahip olmak toplumların varlığını sürdürmesinde yeterli değildir. Bunun için üniversiteler önemlidir. Üniversite bir toplumun beyni ve düşünce yuvasıdır. Beynin sağlıklı ve güçlü olması ise bedenin, yani toplumun sağlıklı ve güçlü olması demektir.

Kurtuluşu Batılılaşmakta gören İslam ülkeleri bilmelidir ki asıl kurtuluş İslam âleminin bir araya gelerek yeniden büyük bir devlet kurmalarıdır. Batının etkisinde olan Türkiye ilk olarak kendisi bu etkiden sıyrılmak, sonrasında ise farklı sebeplerle birbirinden uzaklaşan bu kitleleri bir araya getirecek çözümü bulmak durumundadır. İslam ülkeleri içlerindeki bölünmeler dolayısıyla bir bütünlük sağlayamaz ve ayakta kalmak, yaşamak için büyük olmak zorunluluğunu göz ardı eder. Bu bağlamda İslam ülkelerindeki fikir hareketleri geçmiş ile gelecek arasında köprü olamamış, bu köprüyü oluşturacak kapsamlı dünya görüşünü edinememiş ve ülkelerini felaketlerden koruyacak seddi çekememişlerdir.

Batılılaşma hareketleri İslam ülkelerine hiçbir zaman fayda getirmeyecektir. Bunun sebeplerinden biri Batı’dan devşirilen hiçbir şey bizim gelenek, kültür ve medeniyetimize uymadığı için bizim problemlerimize de çözüm olmayacaktır. Bir diğer sebep ise biz ne kadar Batılılaşma çabasına girip, Batılaştığımızı düşünsek de Batı hiçbir zaman bizi kendisinden kabul etmeyecektir. Batının İslam ülkeleriyle ilgilenmesinin sebebi kendi menfaatleri dolayısıyladır. Aynı şekilde dışarıdan getirilen devlet modeli de bu topluma uymaz ve problem çıkarır. Bu bağlamda devlet, dışarıdan getirilecek modeli temel almak yerine, toplumun değerleriyle bağdaşan devlet modelini geliştirmek durumundadır. Devletin ve toplumun sağlıklı olması için aralarında uyum olması gerekmektedir. Bu sebeple devlet toplumun ihtiyaçlarına, özelliklerine ve karakterine göre vücut bulmalıdır.

Bir toplumun, ülkenin var olması yeterli değildir. Bununla birlikte varlığını sürdürebileceği unsurlar olmalıdır. Bu bağlamda sanayi, ziraat, ticaret gibi ekonomik unsurların yanı sıra kültüre, onunda fikir dünyasına sahip olması gerekir. Karakoç, fikir dünyasına sahip olanların yücelmiş ve yükselmiş ülkeler olacağını vurgularken, mahrum olanların da zamanla kısırlaşıp, küçülmelerinin kaçınılmaz olduğunu belirtir. Fikir dünyasının aracılığıyla, düzenlemesiyle inançlar, siyasal, sosyal ve ekonomik hayat, sanat anlaşılır ve birbiriyle uyum sağlar. Ayrıca fikir dünyasında inanç ve bilim çatışmaz. Fikir, toplumları taklitten ve putlaştırmalardan da alıkoyar. Bunun için vahyin ışığında şekillenmiş, derin bir bilgi birikimi, entelektüel düşünce ve ince bir fikir işçiliğine ihtiyaç vardır. Öyle ki bunalım içinde olan ve bir kurtuluş bekleyen halkın, toparlanıp kendine gelmesi ve yeniden başlaması, yükselişe geçmesi buna bağlıdır. Karakoç, toplumun güçlülüğünü kültürle bağdaştırır. Güçlü bir kültüre sahip toplumların ekonomisinin de güçlü olacağı, kültürü zayıf olan toplumların ekonomi olarak da güçsüz olacağı kanaatindedir. Ona göre hafif kültürle ağır sanayi oluşturulamaz. Bu bağlamda Müslümanlar da kendi ekonomik güçlerini oluşturmalı ve bunu da kültür ile özdeşleştirmelidirler. Bu ekonomi ile kültürü de iman ve ahlak ile beslemelidirler.

Bitmeyen bir kaos içerisinde olan İslam ülkelerinin devamlı savaşlara itildiğini söyleyen Karakoç, bunun bir rastlantı olmadığı düşüncesindedir. Ona göre İkinci Dünya Savaşı sonrası bir üçüncü dünya savaşı yerine bölge bölge çıkarılan savaşlar zamanla İslam ülkelerine kaydırılmıştır. Batı’nın ve süper güçlerin yapmak istediği, İslam’ın yeniden gün yüzüne çıkmaya başlayan gücünü büyümeden kontrol altına almak, gücünü kaybettirmek ve zamanla da yok olup gitmesini sağlamaktır. Savaşa sürüklenen İslam ülkelerinde aynı zamanda bir medeniyet de yok edilmektedir. Yani bu ülkelerdeki saraylar, kütüphaneler, camiler ve nice eserler yok edilerek geçmişin izleri silinmeye çalışılır. İslam şehirlerinde yapılan bu tahribat, gelecek neslin bunlardan bihaber yetişmesi girişimidir. Bu bağlamda Karakoç, İslam dünyasındaki problemlerin sadece devletin, toplumun ve memleketin değil, bir medeniyetin, yani İslam medeniyetinin de problemi olduğuna dikkat çeker. Zamanında bu problemin kaynağına inmenin ve ona göre çözüm üretmenin sağlıklı bir gelişim için şart olduğuna vurgu yapar. Karakoç, geçmişte probleme çözüm bulunamamasını da buna bağlar ve medeniyet sarsıntısının, devlet sarsıntısı olarak algılandığını ifade eder. Yanlış teşhis yanlış çözümü getirmiş, bu sebeple de sorun çözülememiştir.

Karakoç, İslam medeniyetini önemser ve onu evrensel medeniyet olarak görür. Ona göre Doğu ve Batı medeniyeti evrensel olma özelliğine sahip değildir. Çünkü Doğu medeniyetlerinde şiir, sanat gibi medeniyetin incelikleri ve zarifliği mevcutsa da hâlâ ilkel dinler ve putperestlikler söz konusudur. Batı medeniyeti ise şiir, sanat gibi medeniyetin inceliklerine sahip olmadığı gibi çıkarcılık, tahakküm ve hegemonya düşünceleri mevcuttur. Elbette Batı’nın teknolojisi, bilimi ve insanlığın ihtiyacına göre yeni şeyler icat etmek gibi bazı seçkin yönleri de vardır. Karakoç bunu da göz önünde bulundurur, ancak diğer olumsuz yönlerinden dolayı evrensel olamayacağını belirtir.

Problemleri belirleyip çözüm olanakları da sunan Karakoç, sadece içinde bulunduğu toplumu esas almaz, tüm İslam ülkelerini göz önünde bulundurur. Bunun yanı sıra tüm insanlığın kurtuluşunu ister. Bu kurtuluşu gerçekleştirecek zümre ise dirilişini gerçekleştirmiş Müslüman toplumlar olacaktır. Bu sebeple Müslümanların önemli bir misyonu, sorumluluğu vardır. Müslüman bir kimse kendine, çevresine, topluma karşı sorumludur ve bu sorumluluklarını yerine getirmek durumundadır. İslam, insana sorumlulukları bağlamında ihtiyacı olan tüm vasıfları en iyi şekilde sağlamak açısından yeterlidir. İslam’ın özünü kavrayan, hayatında idame ettiren kişinin, erdemli bir hayat sürmesi kaçınılmazdır. Bunu da çevresine ve topluma yansıtır. Ancak İslam toplumlarının içinde barındırdığı bir takım problemleri aşması gerekmektedir. Bu bağlamda Karakoç, İslam toplumlarında var olan koşulsuz inancı eleştirir. Karakoç’un vurguladığı bu inanç, toplumun, şeyh, lider, öncü rolü üstlenen kişilere gereğinden fazla üstünlük atfetmeleridir. Bu kişilerin her söylediğini ve yaptığını sorgusuz-sualsiz kabul ederek onlar diyorsa-yapıyorsa doğrudur düşüncesini doğru bulmaz. Bu yapıyı fikir üretmeyi engelleyen bir unsur olarak görürken, bu kişileri gereğinden fazla büyütmenin de toplumu buhrana ittiği görüşündedir. Bununla birlikte mistik inançlar, yani şeyhin bir hareketiyle her şeyi düzeltebileceği inancı da toplumları pasifliğe ve tembelliğe iter. Bununla da kalmaz bu pasiflik ve tembellik ile Allah’tan yardım bekleme gafleti içerisine girilir. Karakoç, ilahî bir yardımın var olduğunu, ancak bunun için Müslümanların dua ile birlikte azim ve sebatla çalışmaları gerektiğine vurgu yapar. Çünkü Allah çalışana yardım eder, Müslüman olup olmadığına bakmaksızın. Eğer ilahî yardım gelmiyorsa bu Müslümanların yeterli gayreti göstermediğinden ve istemeyi bilmediğindendir.

Dinin, yani İslam’ın toplumları ve bireyleri çağın gerisine ittiği düşüncesinin mantıklı bir izahı yoktur. İslam, şuur ve aydınlığı daima hakikate yönelik bir araştırma ile düşünmeyi öğütlemenin yanı sıra ilme, bilime, sanata, edebiyata ve fikre en çok önem veren ülküdür. Bu bağlamda Karakoç’a göre başlıca hedef aydın bir kadro yetiştirmek olmalıdır. Çünkü diğer ideolojilerin aksine İslam’da aydın ile halk arasında bir bütünlük vardır. Bu durum İslam aydınının daha verimli olmasını sağlar. İslam’ın yeniden canlanması için buna ihtiyaç vardır. İslam aydınının gelmesi, düşüncedeki dirilişi başlatır. Düşüncenin dirilişi, inançta dirilişi geliştirir. Bununla birlikte edebiyat ve sanatta diriliş başlar. İslam dünyasında kurtuluş adına kendi özüne-aslına köklü bir dönüş yolu haricinde tüm yollar denenmiştir. Karakoç, dirilişi dönüşümün başlangıcı olarak gördüğü kendine dönmenin derin kişilik özünden, toplum dokusuna kadar gerçek anlamda insanileşmeyi, kendi medeniyet toprağında yeşertme anlamına geldiğini belirtir. Bu düşünce dönüşümü bu aydınlar vasıtasıyla olacaktır. Bu bağlamda Karakoç aydın kesime ciddi bir görev yükler. Bunun için aydın kadrolar kendilerini her alanda, yani ilim, sanat, edebiyat, bilim teknoloji gibi alanlarda en iyi şekilde yetiştirmesi, bununla birlikte gençlerin yetişmesi için bu alanları da oluşturması gerekmektedir.

Karakoç, bozuluşun temelini Rönesans’a dayandırır. Ona göre Rönesans’ın temelinde yeni oluşta bulunması gereken yeterli orijinal bir öz yoktur ve İslam’ı da gerektiği gibi değerlendirememiştir. Rönesans’ın İslam’a ilgisizliği onun metafizik temelini zayıflatmış, dünyaya ve insana sağlıklı bakmasına engel olmuştur. Bir başka açıdan Rönesans, Batı’nın İslam’a karşı çıkışıdır. Bunu dile getiremeseler de dikkatli inceleyince anlaşılır. Yani Rönesans bir nevi Hristiyanlığın İslam’a karşı eski Batı medeniyetini, bir anlamda eski-antik çağı yardıma çağırmasıdır. Bu bağlamda Rönesans, Hristiyanlığı yok olmaktan, İslam’ın içinde erimekten kurtarır. Ancak yok olmaktan kurtulurken, bir daha kendi başına var olma özelliğini yitirir.

Rönesans sonrası metafizikten kopan Batı, fiziğe bağlanır. Doğu ise tam tersi bir yoldadır. Bu durum metafizik ve fizik arasındaki dengeyi bozar. Oysa insanlık bu dengeyi yitirmemelidir. Karakoç’a göre bu dengeyi tekrar sağlayacak olan diriliş insanıdır. Varoluşun temeli Tanrı inancı olan diriliş insanı kendisini tanrılaştırmaz ve gücünün nerede bittiğini bilir. Sorumluluklarının farkındadır ve yaptığını Tanrı adına yapar. İnsanın Tanrı adına aldığı bu sorumluluk ona gerçek özgürlüğü verir. Sadece Tanrı’ya karşı sorumlu olan insanın başkalarına karşı sorumluluğu bu sorumluluktan doğar. Aklı tanrılaştırmazken, maddeye değil ruha üstünlük tanır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliğin akıl olduğu yaygın görüşünün yanında Karakoç, akıl ile birlikte inancı da bu kategoriye alır. Varoluş hikmetini vahiyden alan inanç, akıl ile güçlenir, şuur ile de kaynaşır. Düşünce ile güçlenen inanç şiirle, sanatla kendisini ifade ederek zenginleşir. Bu bağlamda Karakoç inancı tek bir şeye indirgemez, hayatın her alanına dâhil eder. Yani Karakoç’a göre metafizik ve fizik birbirinden bağımsız değildir. İki âlem mevcuttur ve bu iki âlem birbiriyle güçlü bir ilişki içerisindedir. Ancak bunlar kendi alanlarında kullanılmalıdır. Metafizik fizik gibi fizik de metafizik gibi alınmamalıdır.

Karakoç’a göre toplumların bozuluşunda etkin olan bir diğer unsur da kendi alanı dışına çıkıp, araç olması gerekirken amaç olan politikadır. İslam tarihinde bozuluşun ölçüsü de bu olmuştur. Kriz anında ilk olarak derdin çaresi olarak öne sürülse de sonrasında ortalığı karıştırıp, anarşi ve terör bulutuna sarmalayıp, olması gereken alanını yitirir. Bu politikanın yapısıdır, yani her kalıba girip, onun şeklini alabilir. Bu anlamda düşüncenin, ahlakın, inancın ve estetiğin yerini almaya kalkar. Politikanın bu kadar hâkim olduğu toplumlarda din ilkel bir görüş olarak nitelendirilirken, ahlak da saflığa indirgenir.

Son olarak Karakoç hakkında belirtmek istediğim konu, onun Afrika ile ilgili görüşleridir. Karakoç’un bu yönü çok fazla ele alınmaz, ancak birçok kesimin yönünü Batı’ya döndüğü bir dönemde Karakoç, Afrika’daki potansiyeli görmüş ve yazılarında buna yer vermiştir. Yorulmamış bir ırk olarak adlandırdığı Afrika’nın, içten içe bir diriliş içerisinde olduğu, yeterli güç ve kuvvete sahip olması halinde dünya karşısında büyük bir güç olabileceği kanısındadır. Avrupa da bundan korkmaktadır, bu sebeple Afrika’da ve İslam ülkelerinde İslami partilerin iktidara gelmesini istemez. Karakoç’a göre Türkiye Afrika’ya kapılarını çok geç açmış, Avrupa karşısında Afrika’yı yalnız bırakmış ve Batı’ya yaranma adına bir zamanlar kardeş olduğu Afrika ile ilişkilerini sekteye uğratmıştır. Karakoç’a göre, Asya’sı, Afrika’sı ile birlikte İslam devletleri birlik ve beraberliği sağlayabildikleri taktirde içinde bulundukları kaos ortamından kurtulacak, kendileriyle birlikte tüm insanlığın da kurtuluşunu sağlayacaklardır.

Safure Nermin Öz
+ diğer makaleler

Konya'nın Seydişehir ilçesinde dünyaya geldi. İlkokulu burada tamamladıktan sonra uzun bir süre eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Sonrasında orta okulu ve liseyi açık öğretimden bitirdi. Lisansını Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde (2016), yüksek lisansını İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Lisanüstü Eğitim Enstitüsünde Sosyoloji Anabilim Dalında (2021) tamamladı. Şimdilerde doktoraya hazırlanıyor.