KUDÜS, MESCİD-İ AKSA VE FİLİSTİN’E YARDIMCI OLMANIN DAHA ETKİLİ YOLLARI ÜZERİNE

Mustafa Acar –

İsrail, hiç de şaşırtıcı olmayacak biçimde, geçmişte birçok defa örneği yaşanmış olan yeni bir terör-dehşet manevrasıyla son haftalarda yeniden sahneye çıktı ve infial yaratan eylemlere imza attı. Müslümanlar için kutsal Ramazan ayının son günlerinde eften püften gerekçelerle Müslüman dünyanın (Kâbe ve Mescid-i Nebevi’nin ardından) üçüncü en kutsal mabedi olan Mescid-i Aksa’ya saldırdı. Olayın yarattığı infial üzerine başlayan çatışmalarda Kudüs ve Gazze başta olmak üzere Filistin’in çeşitli kentlerinde çok sayıda kadın ve çocuk dâhil 200’ü aşkın sivil masum insan öldü, öldürüldü; bombalı saldırılarda evler yıkıldı, şehirler tarumar oldu. Türkiye başta olmak üzere bazı ülkeler tepki göstermeye, dünya kamuoyunu harekete geçirmeye çalışmışsa da, bu çabalar fazla etkili olmadı. İsrail yine bildiğini yaptı, göstericileri ve Hamas’ın fırlattığı füzeleri bahane ederek terör estirdi, yaktı, yıktı. Maalesef dünya kamuoyu bu saldırganlık ve terör karşısında geçmişte olduğu gibi bu defa da yeterince tepki ver/e/medi.

Bu yazıda İsrail’in kurulduğu günden bu yana Filistin toprakları ve Kudüs’te gerçekleştirdiği işgal, tedhiş ve mezalim karşısında dünya kamuoyundan neden etkili ve caydırıcı tepki gelmediği, İsrail saldırganlığının neden bir türlü sona erdirilemediği konusu üzerinde durulmaktadır.

İsrail 1948’de kurulduğundan beri işgal, tedhiş ve terörle ayakta kalmaya çalışan bir devlettir. Bölge haritasının zaman içindeki seyrine bakıldığında İsrail’in kurulduğu günden bugüne, en çok da 1967 altı-gün savaşı ve 1973 yılında yaşanan çatışmalar olmak üzere İsrail’in işgal altındaki toprakları nasıl genişlettiği ve Filistinlileri adım adım gettolaşmaya ittiği rahatlıkla görülebilir. İsrail’in Filistinlileri kendi vatanlarında esir ve sığınmacı durumuna düşüren bu pervasızlıkları, orantısız güç kullanımı ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarını hiçe sayan işgalci tutumunda üç belirleyici etkenden söz edilebilir: 1) Yahudi soykırımının Avrupa topraklarında yaşanmış olmasının Avrupa ve Batı dünyasının bilinçaltında yarattığı utanç, mahcubiyet ve eziklik hissi, 2) Bugün dünya sisteminin en büyük oyun kurucu gücü olarak ABD’nin İsrail’e verdiği kayıtsız şartsız destek, 3) İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu, bütünlük ve dayanışmadan, caydırıcı ekonomik-siyasi-askerî-diplomatik güçten yoksun, dağınık ve perişan durum. Bunların her biri üzerinde kısaca duralım.

Yahudi soykırımının Avrupa topraklarında yaşanmış olmasının Avrupa ve Batı dünyasının bilinçaltında yarattığı utanç, mahcubiyet ve eziklik hissi

Tarihin kaydettiği en ırkçı ve kan dökücü diktatörlerden biri olarak Hitler, II. Dünya Savaşı sırasında ‘bütün iğrençlik ve kötülüklerin kaynağı birer kan emici’ olarak gördüğü Yahudilerin soyunu kurutmaya çalıştı. Almanya ve Polonya’da toplama kamplarına sürülen Yahudiler türlü eziyet ve işkencelere maruz kaldılar. Tahminen milyonlarca insan sırf Yahudi oldukları için katledildi. Çok geçmedi, Hitler, ordusu Moskova önlerine kadar varmışken geri püskürtüldü, adım adım geriledi, savaşı kaybetti. Kaçınılmaz akıbetini gören Hitler, intihar ederek kendi eliyle hayatına son verdi. Avrupa topraklarında yaşanmış, uluslararası literatürde bugün Holokost olarak anılan bu soykırım özelde Avrupalılar, genelde Batı dünyasının bilinçaltında büyük bir eziklik, mahcubiyet ve utanç yaratmıştır. Avrupa’daki Yahudilerin Filistin’de toplanıp bir devlet kurmalarına izin verilmesinde bu utanç ve ezikliğin belirleyici bir rolü olsa gerektir. Ancak Avrupa ve ABD’nin kendi topraklarında işlenmiş bir cinayetin bedelini, yine kendileri ödemek yerine Filistinlilere ödetmeyi seçmesi, gerçekten de yaman bir çelişkidir. Yahudi soykırımı daha sonraki dönemde bilimsel, sanatsal ve kültürel ortamlarda, kitaplar, filmler ve belgesellerde o kadar güzel işlenmiştir ki, bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde Yahudi soykırımını inkâr etmek suçtur. Kanaatimizce kurulduğu günden bu yana Filistin topraklarında İsrail’in gerçekleştirdiği işgaller ve işlediği zulümlerin görmezden gelinmesi veya göstermelik cılız tepkilerle geçiştirilmesinin en önemli sebeplerinden biri Avrupa ve Batı dünyasının bilinçaltındaki bu eziklik ve utanç duygusudur. Denebilir ki, Holokost, İsrail’in sonraki politikalarının otomatik meşrulaştırma aracı olarak kullanılmış, suiistimal edilmiş bir olaydır. Soykırım elbette hiçbir şekilde hoş görülmemesi, lanetlenmesi gereken bir olaydır. Ancak dünya tarihinde soykırıma uğrayan yegâne halk da Yahudiler değildir. Bütün Filistinlilerin uğradığı da dâhil bütün kıyım, soykırım ve katliamlara karşı aynı derecede duyarlı olmamız gerekir.

Bugün dünya sisteminin en büyük oyun kurucu gücü olarak ABD’nin İsrail’e verdiği kayıtsız şartsız destek

İkinci önemli sebep, II. Dünya Savaşından bu yana dünya egemenlik tahtında oturan, parası uluslararası rezerv para olan, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde yirmisine sahip, en ileri teknolojileri üreten, dünyanın en büyük piyasa değerine sahip şirketlerin anavatanı ve kendisinden sonra gelen on ülkenin toplamından daha fazla savunma harcaması yapan bir ülke olarak ABD’nin İsrail’e karşı verdiği kayıtsız-şartsız destektir. ABD’nin İsrail’e verdiği bu kayıtsız-şartsız destek olmasa İsrail’in bu kadar pervasız, müdanasız, başına buyruk hareket etmesi mümkün olmazdı. Çoğumuz ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin ta en baştan beri böyle olduğunu sanırız, ancak bu doğru değildir. 1900’lü yılların başlarında herhangi bir ABD Başkanı Yahudi asıllı bir danışman veya bir bakan atayacak olsa şiddetle karşı çıkılırdı. Oysa bugün ABD yönetim kademelerinde çok sayıda Yahudi asıllı bakan, danışman ya da üst düzey yönetici bulunmaktadır.

ABD’nin özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında İsrail’e giderek yakınlaşması ve bir noktadan sonra hararetle desteklemesinin başlıca üç sebebinden söz edilebilir: 1) 1950’li yılların sonlarında yaşanan Süveyş krizi ve soğuk savaş döneminde Arap dünyasının büyük çoğunlukla SSCB’nin yanında yer alması sonucunda ABD’nin Ortadoğu’da kendine güvenilir, sadık müttefik bulma ihtiyacı, 2) ABD’de yaşayan Yahudilerin zamanla siyaset ve iş dünyasında, basın ve finans alanında etkili bir baskı grubu haline gelmesi, 3) Daha çok Cumhuriyetçi Partiye destek veren, İsa’nın dönüşü, Armagedon ve Evanjelist-kıyametçi inanışlar üzerinden İsrail’in aslında Tanrının iradesine uygun davrandığına ve her bakımdan desteklenmesi gerektiğine inanan büyük bir kitlenin varlığı. Grace Halsell’in Forcing God’s Hand (Tanrıyı Kıyamete Zorlamak) adlı eserinde çok çarpıcı biçimde analiz ettiği üzere, ABD’de Evanjelist papazlar öncülüğünde ve kitle iletişim araçlarının yardımıyla, cennete gitmek için İsa’nın yeryüzüne dönmesi, bunun için de yeryüzü sahnesinin onun dönüşüne hazır hale getirilmesi gerektiği; esasen (Yahudi devletinin kurulması, Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yerde Süleyman Mabedinin yeniden inşası vb.) gibi İsrail kaynaklı girişimlerin Tanrının iradesine uygun girişimler olduğuna dair kıyametçi inanışların propagandası yapılmakta, milyonlarca insan bu inançları paylaşmaktadır. İsrail’in BM kararlarını bile göz ardı eden müdanasız tutumunda Holokostun psiko-sosyal etkisinin yanı sıra bu inanışların da azımsanamayacak bir rolü olsa gerektir.

İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu, bütünlük ve dayanışmadan, caydırıcı ekonomik-siyasi-askerî-diplomatik güçten yoksun, dağınık ve perişan durum

Nihayet İsrail’in işgal ve saldırıları karşısında etkili bir tepki verilememesinin üçüncü önemli sebebi ise, İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklık, dayanışma ve bütünlükten yoksunluk, askerî ve ekonomik güçsüzlüktür. İslam dünyasının en üst dayanışma teşkilatı olan İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) üye 57 Müslüman ülkenin toplam dünya nüfusu içindeki payı yaklaşık %22, petrol ve doğalgaz rezervleri içindeki payı %50’nin üzerinde olduğu halde, bu ülkelerin dünya ekonomisi içindeki payı %10 bile değildir. Teknolojik, askerî, siyasi, ekonomik ve diplomatik güç bakımından İslam dünyası ne yazık ki caydırıcı bir güce sahip olmaktan uzaktır. Dahası halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkelerin bir kısmı birbiriyle kavgalıdır. Bazıları sınır anlaşmazlıkları, bazıları siyasi rejim farklılıkları yüzünden birbiriyle savaşmış, ilişkileri gergin, birbirleri arasında yaşadıkları anlaşmazlıkları çözmesi için dış güçlerin müdahalesini istemiş ülkelerdir. Yine Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı kişi başına geliri düşük, temel hak ve özgürlüklerin garanti altında olmadığı, siyasi otoriteleri ve rejimleri kendi halkıyla kavgalı, savunması başka güçlere emanet ülkelerdir.

Müslüman dünyada uluslararası krizlere ortak ve etkili tepki verme konusunda öncülük yapabilecek bir ülke konumundaki Türkiye’nin Ortadoğu ve Arap dünyasının üç kilit ülkesi olan Mısır, İran ve Suudi Arabistan’la ilişkileri böyle bir kriz sırasında birlikte hareket etmeye imkân vermekten uzaktır. Arap Baharı sürecinde uyguladığı politikalar, gücüyle orantısız risk alma iştahı, Suriye krizi bağlamında izlediği –uluslararası sistemin ana aktörleriyle birlikte hareket etmek yerine- başına buyruk hareket ve rejim değiştirmeye odaklı çatışmacı siyaset, NATO üyesi olduğu halde NATO’nun en büyük rakipleri ve potansiyel düşmanlarından savunma sistemleri alma girişimleri, Mısır ve Libya sorunları konusunda iç ve dış dengeleri gözetmekten uzak hesap hataları sonucunda Türkiye uluslararası alanda son yıllarda giderek yalnızlaşmış, uluslararası toplumdan izole hale gelmiştir. Barışa ve diplomasiye odaklı politikalar izlediği, komşularla sıfır sorun hedeflediği, Avrupa Birliği (AB) üyeliğini stratejik hedef olarak koyup ev ödevlerini ciddiyetle yerine getirdiği 2000’li yıllarda BM Güvenlik Konseyine geçici üye olacak ve İİT’nin Başkanlığını devralacak kadar uluslararası toplumdan kabul gören Türkiye, bugün ne yazık ki BM, NATO, AB ve ABD başta olmak üzere uluslararası toplumun etkili aktör ve kurumlarını harekete geçirme konusunda manevra kabiliyeti büyük ölçüde zayıflamış bir durumdadır.

Etkili olabilmek için

Gerek bölgesel, gerekse küresel sorunlarda İslam dünyasının menfaatlerini gözeten politikalar uygulayabilmek, son Kudüs ve Mescid-i Aksa saldırıları gibi krizlerde dünya kamuoyunu daha ekili biçimde harekete geçirebilmek ve caydırıcı tedbirler alabilmek için İslam dünyasının içinde bulunduğu dağınıklığa ve iç çatışmalara son vermek, sorunlara diplomatik ve barışçı yöntemlerle çözüm aramak, dünya kamuoyunu harekete geçirme konusunda manevra kabiliyetine sahip olmak gerekmektedir. Uluslararası alanda caydırıcı askerî, teknolojik, siyasi ve ekonomik güce sahip olabilmek ise ancak kaynakların iç ve dış çatışmalara değil, hızlı büyümeyi ve teknoloji üretmeyi mümkün kılacak alanlara tahsis edilmesi halinde mümkün olabilir. İhtiyaç duyulduğunda uluslararası kamuoyunu harekete geçirebilmek için sistemin oyun kurucuları ve büyük aktörleriyle dengeli, dostane, barışçı diplomatik ilişkilerin tesis edilmiş olması büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, her sorunda olduğu gibi Kudüs, Mescid-i Aksa ve Filistin sorununda da kalıcı çözüm sebeplerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bu ise sokak gösterilerinin çok ötesine gidecek, uzun vadeli ve soğukkanlı entellektüel, ekonomik-teknolojik, siyasi ve diplomatik hamleler gerektirmektedir. Uzun vadede dünya güçler dengesinde etkili birer aktör haline gelebilmek için demokratikleşme, sivilleşme, hukuk devletinin tesisi, temel hak ve özgürlüklerin garantisi ve her türlü keyfiliğin önlenmesi bugün bütün İslam dünyasının her tarafında ihtiyaç duyulan reformlardır. Siyasi ve diplomatik gücün devşirilmesi ve gerektiğinde devreye sokulabilmesi için ekonomik ve teknolojik gücün desteği şarttır. Ekonomik ve teknolojik güç hızlı ekonomik büyüme ve teknolojiye yatırım yapmakla mümkündür. Bunun için ülkelerin yatırım ortamının iyileştirilmesi, iç ve dış yatırımcıyı ürkütmeyen barışçı ve kucaklayıcı söylem ve eylemlerin devreye sokulması, militarist-çatışmacı yaklaşımlardan uzak durulması, öngörülebilirliğin sağlanması ve risklerin azaltılması elzemdir. Teknoloji üretimi de zeki beyinlerin batılı ülkelere kaptırılmak yerine ülkede tutulmasına, bu da insanların yarınından emin olduğu, temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alındığı bir ekonomik ve siyasi ortamın yaratılmasına bağlıdır.

Mustafa Acar
+ diğer makaleler

1986 yılında ODTÜ İktisat Bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktorasını ABD Purdue Üniversitesi’nde tamamladı (2000). İktisadi gelişme ve uluslararası iktisat alanında 2004’te doçent, 2009’da profesör oldu. Kırıkkale üniversitesi (2000-2011) ve Aksaray üniversitesinde çalıştı (2011-2015). 2015 yılından bu yana Konya N. Erbakan üniversitesi iktisat bölümünde görev yapmakta olan Prof. Acar’ın akademik ilgi alanları arasında genel denge analizi, bölgesel iktisadi bütünleşmeler, AB, tarım ve tarımsal politikalar, ekonomik özgürlükler, küreselleşme ve serbest piyasa ekonomisi bulunmaktadır.