Ensar Küçükaltan –

1. Giriş

Afrika kıtası, çoğunlukla yapılan yanlış çıkarımların aksine, bir milyarı aşan nüfusu ile homojen bir yapıya sahip değildir. Böylesine büyük bir nüfusu ve kültürel farklılığı içerisinde barındıran bir kıta ile ilgili olarak genellemeler üzerinden yapılan çıkarımların isabetli olması pek mümkün değildir. Kuzeyindeki baskın Arap nüfusu, güneyindeki farklı kültür, batı ve doğusunda benzer olarak görülen fakat farklılıklar barındıran sömürü geçmişi gibi unsuların hesaba katılmadığı genellemeler ile oluşturulan “tek bir Afrika” imajı yanıltıcıdır. Bu yöntemle yapılan tek tipçi değerlendirmeler, bağımsızlıklarını kazanan ülkeler arasında gerilime, çatışmaya ve hatta savaşa yol açan farklılıkları anlamlandıramamaktadır.

Afrika ülkeleri arasındaki çatışmaların sebeplerine baktığımızda en başta gelen sebebin sınır anlaşmazlıkları olduğunu görmekteyiz. Kıtanın sömürü güçleri, bazı bölgelerde karşı karşıya kaldıkları güçlü direniş hareketleri, bazı bölgelerdeki sömürü maliyetinin hazinelere oluşturduğu yük ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminin de dinamikleri sebebiyle sömürdükleri bölgelerden çıkmak zorunda kalmışlardır. Bu geri çekilişin etkileri ile çizilen çoğu sınırın, demografik ve sosyolojik şartlar göz önüne alınmadan oluşturulması bu çatışmaların ana etkeni olmuştur. Öyle ki bugün bazı bölgelerde aynı kabileye mensup insanların farklı ülkelerde yaşadığını ve onları ayıran tek şeyin ülke sınırları olduğu görülmektedir.

Sınır anlaşmazlıklarının maddi sebepleri olduğu gibi manevi sebepleri de bulunmaktadır. Maddi sebepler çoğunlukla Afrika’nın pek çok bölgesinin yer altı zenginlikler ile donanmış olmasının yol açtığı paylaşım kavgalarıdır. Bunun dışında yine maddi getiriye etki eden deniz sahanlığı anlaşmazlıkları da bulunmaktadır. Manevi sebeplerin başında kimlik çatışmaları gelmektedir. Kimlik çatışmalarının maddi sebeplerden tamamıyla ayrı olduğunu iddia etmek doğru olmaz. İç ve dış kimlik krizleri genellikle Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde din, Etiyopya, Ruanda gibi ülkelerde etnisite, Kamerun’da ise dil üzerinden olmuştur. Elbette bu krizlerin hepsini besleyen başka nedenler ve güçlendiren farklı dallar da bulunmaktadır. Örneğin Somali’deki terör saldırılarını yalnızca dinin farklı yorumu üzerinden okumak yanlıştır. Bulunduğu konumda istikrarlı bir yapıya kavuşan bir Somali’nin körfezde hangi konuma geleceğine bakıldığında iç içe geçmiş sebepler bir arada görülebilir.

Kamerun’daki problem de benzer şekilde dil üzerinden başlayan ve benzer etnik grupların farklı batı dilleri üzerinden nasıl farklılaştığını gösteren ilginç bir durumdur. Öncelikle Afrika’nın pek çok ülkesinde yerel dillerin sayısının yirmiden fazla olduğunu belirtmek gerekir. Bu sayının kıta genelinde iki bin civarında olduğu tahmin edilmektedir (Bamgbose, 1991).1

Dil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kimlik oluşumu aracıdır. Bir ülkede dil, topluluk üyelerinin karşılıklı ilişkilerinde en önemli etken olduğu için ulusal yaşamın her alanına nüfuz eder; ulusun varlığını sürdürmesi ve ilerlemesi için bir kimlik haline dönüşür. İletişimsel işlevinin yanı sıra dil, ulusun kültürü, dinî faaliyetleri, idari ve yasal sistemleri, siyasi ve coğrafi yapılanmasıyla da yakından bağlantılıdır (Opeibi, 2012: 272). 2

Kamerun özelinde bakıldığında iki yüz farklı dilin konuşulduğu bir coğrafyada dil ile ilgili anlaşmazlıkların olabilme ihtimalinin düşük olmadığı açıktır. Hatta bu kadar fazla dilin konuşulduğu bir ülkede ortak dilin ne olması gerektiği, ortak dil üzerinden nasıl bir ulus kimliği oluşturulabileceği gibi sorular da akla gelmektedir. Kamerun’un bir kısmında yaşanan kimlik krizi de tam bu sorularla ilgilidir. Fransızca’nın baskın dil olarak kabul edildiği ülkenin bir kısmı Fransızca bilmemekte, kendini bu dil ile tanımlayamamakta ve son gelinen süreçte dil üzerinden sağlanamayan aidiyet duygusu sebebiyle bağımsızlık talep etmektedir. Bugün daha fazla gündeme gelen bu problemin kaynağı aslında daha eskiye dayanmaktadır. Sorunun kaynağının daha iyi anlaşılması adına bölgenin bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde hangi süreçlerden geçtiğine odaklanmak gerekmektedir.

2. Kimlik Krizinin Başlangıcı

Batı Afrika kültürel açıdan olduğu kadar yer altı kaynakları yönünden de zengin bir bölgedir. Bu zenginlik bölge halkı için değil, daha çok bölgeyi işgal eden güçler açısından bir refah aracı olmuştur. Farklı devletlerin sömürü süreci, bölgede yalnızca maddi kayıp değil, aynı zamanda insani bir dram da bırakmıştır. Bir Alman sömürgesi olan Kamerun, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanların yenilgisiyle beraber İngilizlerle Fransızlar arasında paylaşılmıştır.

Berlin Konferansından beri (1884) Almanlar tarafından yönetilen bölgenin diğer iki güce devri sonrasında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. 1919 yılında Kamerun, Fransız ve İngiliz yönetimlerince idare edilecek şekilde ikiye bölünmüştür. Almanların idare ettiği bölgelerin çoğunluğunu Fransızlar almış, İngilizler de geri kalan bölgeleri ve Nijerya’dan bazı yerleri kontrolü altına almıştır. Kuzey Kamerun olarak adlandırılan bölge Fransızların iken, Güney Kamerun İngilizlerde kalmıştır.

İki bölge de altmışların öncesindeki bağımsızlık rüzgarıyla beraber bağımsızlık sürecine girmiş, Fransızların kontrolündeki Kuzey Kamerun 1960 yılında bağımsızlığını almıştır. Güney Kamerun da bir yıl sonra ona katılarak (Le Republique du Cameroun) bağımsız olmuştur. 1961 yılında düzenlenen Foumban Konferansı birleşmenin temellerinin tartışıldığı konferanstır. Güney Kamerun, 17-21 Temmuz 1961’deki Foumban Anayasa Konferansına Britanya önderliğinde ve BM garantisi altında katılmıştır. Foumban’daki delegeler, Kamerun Federal Cumhuriyeti için Kamerun Cumhuriyeti sloganını, millî marşını ve bayrağını kabul ettiler (Madde 1, 1961). 1972 yılına kadar olan süreçte Anglofonların vaat edilen çeşitli haklarından yararlanamadıkları görülmektedir. 20 Mayıs 1972’de yeni bir anayasa kabul edilerek federal yapıdan üniter devlete geçilmesi kararlaştırılmıştır. Federal Kamerun Cumhuriyetinin adı Birleşik Kamerun Cumhuriyeti halini almıştır. Anglofon bölgedeki itirazların gölgesindeki gelişmeler 1984’teki anayasa değişikliğini getirmiştir. Bugün (2021) hâlâ ülkenin başındaki Paul Biya liderliğinde yapılan anayasa değişikliği ile birlikte Birleşik Kamerun Cumhuriyeti ismi de yerini Kamerun Cumhuriyetine bırakmıştır. Simgesel bir değişiklikten öte olan bayrak değişikliği ise ülkenin bulunduğu durumu ve bundan sonrasında gelişecek inkâr politikasına dair fikir vermektedir. Biya değişiklik sonrası şu açıklamayı yapmıştır:

“Federal cumhuriyetten birleşik cumhuriyete, ondan da sonunda Kamerun Cumhuriyetine geçiş Kamerun devletinin sömürgecilerin sebep olduğu ve çeyrek asırdır süren siyasi sorunu çözme yönündeki arzusunu göstermektedir” (Awasom, 2020: 17).3

Bağımsızlık, federal devlet ve üniter devlete dönüş süreçlerine bakıldığında ulus olmak için gerekli olan ortak paydanın oluşturulamadığı görülmektedir. On bölgeye ayrılan ülkenin İngilizce konuşan iki bölgesi, bugünkü nüfus üzerinden hesaplandığında yaklaşık sekiz milyon insan, kendini bu ulus harmonisi içerisinde görememektedir.

Bağımsızlıklar sonrasında pek çok ülkenin merkezî üniter sistem üzerinden yeni bir siyasi, eknomik ve sosyal politika tercihi yaptığını görmekteyiz. Kamerun da benzer şekilde merkezin güçlendirildiği bir yapıyla kurulmuştur. Aslına bakılırsa yeni kurulan yapı bir elitler ittifakı olarak değerlendirilebilir. Çoğu Afrika ülkesinde etnisiteye dayalı kabileciliğin önemi göz önüne alındığında bu sürecin başka ülkelerle benzer izler taşıdığı söylenebilir. Ülkenin ilk başkanı Ahidjo’nun kurguladığı sistemdeki elitler, yalnızca siyasiler ve adamları değil, aynı zamanda bölgesel anlamda güçlü kabile şefleridir. Böylece hem ulusal hem de bölgesel düzeyde bir elit koalisyonu oluşturulduğu söylenebilir.

Elitler koalisyonuna dayanan bu sistem, farklı etnik grupların temsil edilmesinin zorunlu olduğu bir bölgede ulus kimliğinin daha kolay yerleşmesi ve merkezî yönetimin daha güçlü kalması adına kabul edilebilir olabilir.

Ahidjo’nun sisteminde üç farklı etnik kimliğin temsili görülmektedir. Bunlardan ilki, Ahidjo’nun kimliğinin de temsil edildiği Fulbe etnik grubudur. Müslümanlardan oluşan bu grup Garoua bölgesini kontrol etmektedir. İkinci grup, Hristiyan bir etnik kimlik olan Betilerdir. Kamerun’un güneydindeki Frankofonlardan oluşan bu grup, Fulbelerle koalisyon halinde ülke yönetiminde etkili poziyona gelmişlerdir. Üçüncü grup ise, bugün Kamerun’un batı bölümünde yaşayan Bamilekelerdir (Warnier, 1993). 4 Sistemin sunduğu bir avantaj olarak bu grupların temsilcileri, başkana itaatleri oranında tüm ayrıcalıklardan yararlanmışlardır. Devlet kaynaklarına erişim, geri ödenmeyecek banka kredileri, geri kalan Kamerunluların kazançları ile karşılaştırıldığında şişirilmiş maaşlar, ücretsiz evler gibi pek çok imkân, oluşturulan bir rant monopolisi dahilinde kullanılmıştır (Konings & Nyamnjoh, 2003: 5). 5

1982 yılına gelindiğinde Ahidjo’nun koltuğunu Paul Biya devraldığında, kendisi de bir Beti olduğu için bu grubun daha etkin bir hale geldiği söylenebilir. Başkanın değişmesinin haricinde, ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmaz da bağımsızlıktan beri süregelen elit koalisyonuna zarar vermiştir. Tüm bu denge içerisinde Anglofon bölgelerinde Anglofon kimliği ile var olmak isteyen kesimler Biya’nın iktidarının ilk yıllarında verilen reform sözleri ile umutlanmış ancak çatırdayan koalisyonun içinde bulunduğu krizin çözümü daha fazla merkezîleşme olmuştur. Merkezîleşme oranı yükseldikçe ülkenin İngilizce konuşan kısmı ile merkez arasındaki sorunlar da artmıştır. Beti hakimiyetinin meydana getirdiği rahatsızlığın da etkisiyle oluşan siyasi çalkantı ikliminde Frankofonların çoğunluğunun gözünde ikinci sınıf vatandaş muamelesi ile karşı karşıya kalan Anglofonların da haklarını savunmak adına Sosyal Demokrat Cephe kurulmuştur (Konings, 2004). 6 Partinin kurucusu John Fru Ndi, 26 Mayıs 1990’da, Martin Luther King’in meşhur “I have a dream!” konuşmasını yaptığı günde Bamenda’daki Ntarikon Park’ta kısa bir konuşma yapmıştır:

“Bugün Kamerun için demokrasi mücadelesinin en önemli günü. Demokrasi halka hiçbir zaman altın tabakta verilmedi. Kamerun toplumunu, insanları özgür olmaktan mahrum eden veya özgürce düşünmeye cüret ettikleri için cezalandıran bir sistemden kurtarmayı hedeflerimizden biri olarak belirledik, barışçıl ve özgürce bir araya gelin. Sizi ayağa kalkmaya ve demokratik idealimizi paylaşanlar arasında olmaya çağırıyoruz. Özgür doğmuş vatandaşlar olarak, giydiğiniz düz ceketten başka kaybedecek bir şeyiniz yok” (Gwellem, 1996: 12). 7

Konuşmanın ardından çıkan çatışmalarda yirmi altı kişi hayatını kaybetmiştir. Anglofonların gösterileri, iktidar partisi tarafından Kamerun’da Nijerya propagandası olmakla suçlanmıştır. (Konings, 2004). 8

Parti ilerleyen süreçte Frankofon üyelerden de destek almış ancak yönetim kadrosu üzerinde oluşan Anglofon ve Frankofonlar arasında taraf olma zorunluluğu sebebiyle bazı noktalarda iktidarın gerisinde kalmıştır. 1992 seçimlerindeki iyi performans, çoğu destekçisinin hile ile iktidar fırsatlarının ellerinden alındığını düşünmesine neden olmuştur. Tüm bu siyasi hamleler, iktidar kanadında gerekli dönüşümü gerçekleştirememiştir. Muhalif kanadın eleştirileri o dönemde Biya yönetimi tarafından dikkate alınsaydı, ulusal kimlik krizinin çözümü için önemli bir mesafe katedilebilirdi.

Abiem a Tchoy, sorunun kaynağını altı madde üzerinden açıklamaktadır. Ona göre problemler merkezî devlet, karar alma merkezlerinin Anglofonlara uzak olan Yaounde’ye taşınması, taahhütlere uyulmaması ile kültürel ve geleneksel yetki alanlarının ihlali, gerçekleştirilmesi mümkün olmayan vaatler, ülke isminin değişimi ve kamuda iki dilli sisteme gösterilmeyen saygıdır (Okereke, 2018). 9

Tüm bu sebepler Kamerun devleti tarafından kabul edilmemektir. Devlet aklına göre Anglofon krizinin temel sebebi sömürgecilerin oluşturduğu düzenin bugüne sirayet etmesidir. Bu bakış açısı dâhilinde İngilizce konuşan halkın doğrudan devlet karşıtı olarak sınıflandırılması çok kolaylaşmaktadır. Sorunun oluşum sürecinde, Fransızların Frankofon Kamerun için verdiği destek, bağımsızlık sonrasında da sürmüştür.

3. Şiddet Olaylarının Başlaması

Günümüzde toplumsal olayların birçoğu yazılı veya görsel medyadan önce sosyal medyada yer almaktadır. Aslına bakılırsa, Kamerun’daki krize dair görüntüler de haber ajanslarında zaman zaman yer bulmuştur. Ancak bu konuda en fazla ses getiren materyal, Twitter’da dolaşıma giren ve yayılan, bir anne ile bebeğinin asker üniforması giyen bir grup tarafından silahla vurularak katledilmesi olmuştur. Görüntüler hâlâ erişilebilir olmakla beraber, yetkililer tarafından önce yalanlanmıştır. Sonrasında ise orduyu Boko Haram ile mücadelesinde güçsüz hâle getirmek için planlı yapıldığı iddia edilmiştir.

2018 yılında Uluslararası Af Örgütü, iki tarafın da yaptığı eylemlerin sivillere verdiği zarar konusunda bir rapor yayınlamış ve en az dört yüz sivilin katledildiği bilgisini vermiştir (Amnesty International, 2017). 10

9 Mayıs 2015 tarihinde avukatlar, ülkenin içinde bulunduğu sorunu dile getirmek adına Devlet Başkanı Biya’ya uyarı göndermiştir. Mektup cevapsız kalmış ve bir yıl sonra bu kez Beua’da ikinci bir konferans için toplanmış ve taleplerini tekrar dile getirmişlerdir. 2016 yılının sonunda aktivist avukat Felix Agbor Balla öncülüğündeki Kamerun Anglofon Sivil Toplum Konsorsiyumu taleplerini maddeler halinde açıklamıştır. Yaounde’nin müdahaleci eğiliminin ve marjinalleşmenin önlenmesi çağırısı yapılmıştır. Özellikle kamu işlerinin geleceği adına iki devletli federasyona dönüş istenmiştir ki, bu 1961 yılındaki plana dönüş anlamına gelmektedir. Bununla bağlantılı olarak Anglofon Kamerun’un hukuk ve eğitim sistemlerinin korunması istenmiştir. Protestolar sırasında tutuklanan yüz kadar kişinin serbest bırakılması bir diğer taleptir. Konsorsiyumun son talebi de Anglofon Kamerun’daki internet sorununun bir an önce düzeltilmesidir (Tchoyi, 2017). 11 Özellikle son talep, neredeyse her toplumsal olayda ve seçim sonrası protestolarında pek çok Afrika ülkesinin internet kısıtlaması ile birlikte düşünüldüğünde, bölgedeki çatışmaların sosyal medyaya yansımaması adına alınmış bir karara itiraz olarak değerlendirilebilir. Böyle bir talebin gündemde olmasının, olaylara dair yapılan çift taraflı açıklamaların şeffaflığının sağlanması adına önemli olduğu söylenmelidir. Cevapsız kalan çağrılar sonrasında barışçıl gösteriler ve oturma eylemleri başlamıştır. Sonrasında Frankofon yargıçların ve öğretmenlerin Anglofon mahkeme ve okullara gönderilmesine yönelik yapılan protestoların alanı genişlemiştir. Devlet tarafından ilk aşamada bazı reformların yapılacağına dair açıklamalar yapılmış fakat akabinde ılımlı muhaliflerin tutuklanması ve bazı protestocuların öldürülmesi ile talepler başka bir aşamaya yönelmiştir.

Tutuklamalar ve ölümler ayrılıkçılar için uygun bir zemin sağlamıştır. 1 Ekim 2017’de Anglofonları ifade eden Güney Kamerun, Ambazonya (Ambazonia) adıyla Kamerun’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. Elbette bu durum her iki tarafın da meseleye bakışını daha radikal bir hale getirmiş ve şiddet olayları karşılıklı olarak artmıştır.

2018 yılındaki çatışmalarda ayrılıkçılar Kamerun ordusuna yönelik saldırılar düzenlemiş, ordu karşılık vermiş ve Anglofon halk adeta iki ateş arasında kalmıştır.

4. Sonuç

Kamerun’daki anlaşmazlık ve çatışmalar yalnızca bir kimlik meselesi olarak algılanmamalıdır. Elbette yeni ulus oluşum sürecinde ortak bir kimlik etrafında yeni bir yapı inşa edilmesi ve bu inşa sürecinde çeşitli alt kimliklere dair sorunlar yaşanması diğer ülkelerde de görülen ve benzer özellikler taşıyan süreçlerdir.

Afrika özelinde bakılacak olursa, altmışlar boyunca esen bağımsızlık rüzgârına hazırlıksız yakalanan bazı bölgelerde bağımsızlığa geçişin sancısı çok fazla hissedilmiştir. Bu geçiş dönemi sancısı, uzun sürelerdir bağımsızlık hayali kuramayan, tamamıyla başka başkentlerde alınan genel kararların yansımaları ile yönetilen bölgelerde sadece kimlikle de açıklanamaz. O güne kadar tüm hak ve zenginliğinden mahrum kalmış bölgelerin bağımsız devletlere dönüş sürecinde kimlik kadar önemli derecede ekonomik sorunları olmuştur. Hatta kimlik probleminin ve alt-üst kimlik ikileminin pek çok ülkede ekonomik darboğazın bir çıktısı olduğunu söylemek doğru olacaktır.

Bağımsız ülkeler ekonomik anlamda iki farklı sorunla baş etmek zorunda kalmışlardır. Bunlardan ilki, resmî olarak kazanılan bağımsızlıklar sonrasında gayrı resmî sömürünün yeni sömürgeci biçimde sürdürülmesidir. O güne kadar kıtanın her türlü imkânından faydalanan sömürü güçlerinin bağımsızlığın sonraki gününde bulundukları ülkelerden öylece çıkıp gitmeleri, sömürü düzeninin bittiği anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla yeni bağımsız ülkeler pek çok açıdan bağımlı olarak doğmuştur. Bu durum ülkelerin iç siyasi meselelerinin hâlâ dolaylı olarak eski sömürü güçlerine atıf yapılmadan çözülemediği gerçeğini beraberinde getirmektedir. Yani kimlik krizi doğrudan bir sömürü dönemi mirasıdır.

İkinci husus, yeni kurulan devletlerde kimin pastadan ne kadar pay alacağı sorunudur. Bu sorun bölgesel anlamda değişiklik göstermiş, din, etnisite, dil veya kabile üzerinden dağılımla çözülmeye çalışılmıştır. Bu tip bir dağılımın günü kurtarması muhtemel olsa da yarınlara dair sağlam bir sistem kurmaya yardımcı olmayacağı açıktır. Nitekim ilerleyen yıllarda darbelerin, darbeler veya batı ayarlı demokratik seçimler ile iktidar değişimlerinin sonucu ülkelerdeki kaynak paylaşımının baştan yapılması anlamına gelmiştir.

Ulus kimliğinin oluşumu ve homojen kimlik arayışı süreçleri, ekonomik çıkarlar doğrultusunda, çoğu zaman hak arayışlarının batı emperyalizmi ile ilişkilendirilmesi sonucunda sekteye uğramıştır. Kamerun’daki krizde de sayılan sebeplerin tamamından belli parçalar görmek mümkündür.

Toplumda dil üzerinden ayrışma ve dil üzerinden oluşturulan ulus algıları dışında kalan ötekilere karşı olumsuz bakış, günlük hayattaki basit eylemlerden, kamu kurumlarındaki olağan işleyişe kadar uzanmaktadır. Frankofonlar diğerlerini hainler olarak damgalarken, Anglofonlar ise Frankofonları Fransa yardımı olmadan bir şey yapamayan kesim olarak değerlendirmektedirler (Konings ve Nyamnjoh, 2003). 12 Sorunun başlangıcı Kamerun’un bağımsızlık tarihine kadar götürülmektedir. Anglofonların o dönemdeki bağımsızlık arayışına sunulan iki çözüm önerisi bulunmaktadır. Anglofonlar ya Nijerya’da Igboların hakimiyetinde otonomiye sahip olacaktı ya da Kamerun ile birleşecekti. Nijerya kontrolü altında olmaktansa Kamerun ile federal bir yapı kurmanın kabul edildiği plebisit ile beraber sorun da başlamıştır. Geçmiş dönemlerde değinilen sözlerin tutulmaması ve anlaşmazlığın çatışmaya dönmesi ile birlikte, ulusal birliğin sağlanması yönündeki iyimser düşünceler yerini devlet merkezci baskıya ve diğer tarafta da ayrılıkçı şiddete bırakmıştır.

Zaman içerisinde ayrılıkçı hareketlerin güç kazanmasının iç siyasi ortamdaki sebebi sivil toplumun hamlelerinin değersizleştirilmesidir. Bunun dışında kıtadaki başka benzer örneklerde uygulanan ve başarı kazanan metotların genellikle askerî zaferlere dayalı olması da bu ayrılıkçılık hareketlerini fikrî anlamda güçlendirmiştir. Eritre örneği Afrika’nın farklı bölgelerindeki ayrılıkçı hareketler için referans olmayı sürdürmektedir. Eritre’nin Etiyopya’dan ayrılma isteği, kendi kendini yönetebilme kapasitesi ve uluslararası anlaşmalara uygun talepleri sebebiyle sivil hareketlerin sesini yükseltmesiyle başlamıştır. Uluslararası kurumların bu taleplere dair tutumu sonrasında sivil hareketin yerini askerî hareketlilik almıştır. Eritre, Addis Ababa yönetimine karşı kazandığı askerî zafer sonrasındaki referandumla bağımsız olmuştur. Başlangıcı açısından Kamerun’daki federasyona benzeyen Etiyopya-Eritre krizi bu şekilde çözülmüştür.

Bu şekilde savaşla değil anlaşmaya çözülen benzer bir mesele de Senegal ile Gambiya arasında olmuştur. Gambiya konumu itibarıyla Senegal’in içerisinde kalan bir anklavidir. Kamerun’daki iki grup gibi Senagal Frankofon, Gambiya ise Anglofon toplumdan oluşmaktadır. İki ülkenin ticari faaliyetleri artırmak ve güçlenmek amacıyla 1982 yılında Senegambiya Federasyonu adı altında birleşmişlerdir. Frankofon Senegal tarafının ilerleyen süreçte benzer talepleri ve tümüyle Senegal devleti altında birleşilmesini savunması sebebiyle Gambiya 1989’da federasyondan ayrılmıştır. Elbette bu örneğin Gambiya’nın federasyondan önce bağımsız olması yönüyle Kamerun’daki Anglofonlara tamamıyla uymadığı görülebilir. Böyle bir ayrılmanın daha önce bağımsız olmayan bir bölgenin yeni bir devlet olarak bağımsız olması ile sonuçlanması, yalnızca Kamerun ile alakalı değil, bölgedeki diğer bir etken olan Nijerya için de sorun olabileceği hesaplanmaktadır. Kamerun’daki değerli yer altı kaynaklarının sahibi Anglofon bölgelerinin uluslararası kurumlar üzerinden otonomi talebine devam edeceği öngörülmektedir. Kamerun devletinin ve Anglofon tarafının radikal görüşlerinin elimine edilmesinin sorunun çözümünün ilk aşaması olduğu söylenebilir. İkinci aşama, sivil toplumun tekrar harekete geçirilmesi ve iki tarafın da çözümü sivil toplumun atacağı adımlarda araması olacaktır. Yüzbinlerce kişinin yerinden edildiği bir sorunda aradaki gerginlik azaltılmadan çözüme ulaşmak ne kadar imkânsızsa, sivil inisiyatifler olmadan gerginliğin azaltılması da bir o kadar imkânsızdır. Sürecin Balkanization şeklinde sonuçlanması aslında çözüme yönelik değil, sorunun daha büyük ve içerisinden çıkılmayacak bir hâl olmasına doğru giden bir adım olacaktır. Bu sebeple, uluslararası kurumların uluslararası alanda yeni bir başarısızlık riski yüzünden atmadığı her adımın bölgeyi daha çalkantılı bir hâle getireceği unutulmamalıdır. Aynı zamanda Kamerun sorununun çözümü, kıtanın farklı bölgelerindeki çeşitli kimlik krizleri için bir örnek sunma şansının da değerlendirilebileceği bir krizdir. Daha önce silahlar ve askerî mücadelelerle çözülmeye çalışılan kimlik krizlerinin barışçıl bir yol ve yeni sömürgeci müdahalelerden bağımsız şekilde çözülmesi, Somali’den Etiyopya’ya, Nijerya’dan Orta Afrika’ya kadar geniş bir yelpazedeki sorunların çözümü için yol haritası olacaktır.

Ensar Küçükaltan
+ diğer makaleler

Ensar Küçükaltan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği İlişkileri lisans bölümü mezunudur. 2012 yılından beri çeşitli sivil toplum kuruluşlarında profesyonel olarak görev almış, bu kapsamda Afrika ülkelerinde bulunarak hem sivil toplum projeleri hem de akademik çalışmalar yürütmüştür. Doktora çalışmasını Sabahattin Zaim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde tamamlamıştır. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarına danışmanlık yapmakta ve bir araştırma merkezinin Afrika direktörlüğünü sürdürmektedir. Çalışmaları genel olarak Afrika-Çin ilişkileri, Afrika’da yumuşak güç, diplomasi, kalkınma, sivil toplum ve siyasi yönelimler üzerine yoğunlaşmaktadır.


  1. Bamgbose, A. (1991). Language and the Nation: The Language Question in Sub-Saharan Africa. Edinburgh: Edinburgh University Press.

  2. Opeibi, T. (2012). Investigating The Language Situation in Africa. P. Tiersma, & L. Solan içinde, The Oxford Handbook for Language and Law (s. 272-292). Oxford: Oxford University Press.

  3. Awasom, N. F. (2020). The Anglophone Problem in Cameroon Yesterday and Today in Search of a Definition. Journal of the African Literature Association, 1-28.

  4. Warnier, J. P. (1993). L’esprit d’entreprise au Cameroun. Paris: Karthala.

  5. Konings, P., ve Nyamnjoh, F. B. (2003). Negotiating an Anglophone Identity. Leiden: Koninklijke Brill NV.

  6. Konings, P. (2004). Opposition and Social-Democratic Change in Africa: The Social Democratic Front in Cameroon. Commonwealth & Comparative Politics, 42(3), 1-23.

  7. Gwellem, J. F. (1996). Fru Ndi and the SDF Revolution. Bamenda: Unique Printers.

  8. Konings, P. (2004). Opposition and Social-Democratic Change in Africa: The Social Democratic Front in Cameroon. Commonwealth & Comparative Politics, 42(3), 1-23.

  9. Okereke, C. N.-E. (2018). Analysing Cameroon’s Anglophone Crisis. Counter Terrorist Trends and Analyses, 10(3), 8-12.

  10. Amnesty International (2017). Cameroon: A Turn For The Worse: Violence And Human Rights Violations in Anglophone Cameroon. London: Amnesty International.

  11. Tchoyi, A. a. (2017). Anglophone Marginalisation: Cold Hard Facts. The Rambler, 37 (18).

  12. Konings, P., ve Nyamnjoh, F. B. (2003). Negotiating an Anglophone Identity. Leiden: Koninklijke Brill NV.