Ünal Çamdalı –

A Millî Futbol Takımı, Avrupa Futbol Şampiyonasında grubundaki tüm maçları kaybetti. Oynadığı üç maçta sekiz gol yedi, ancak bir gol atabildi. İtalya’ya 3-0, Galler’e 2-0 ve son maçında da İsviçre’ye 3-1 yenilip grup sonuncusu olarak şampiyonaya veda etti. Hâlbuki turnuvaya çok büyük umutlarla ve hayallerle gitmişti. Pek çok kişi Millî Takımın final oynayacağına bile inanmıştı. Fakat sonuç hiç beklendiği gibi olmadı, tam bir hayal kırıklığı yaşandı.

Daha önce yazmış olduğum bir yazıda (A Milli Futbol Takımı ve Türk Futbolu’nun Genel Yapısı, Kayseri Haber, 19.06.2021) ifade ettiğim üzere, 83 milyonluk Türkiye’nin, İtalya gibi ekol oluşturmuş bir takım karşısında yenilmesi, (3-0’lık skor çok olsa da) hadi olabilir diyelim. Ancak yaklaşık 3 milyonluk Galler ile 8 milyonluk İsviçre karşısında, hem de Bakü’de aldığı yenilgiler, oldukça acıdır. Ortaya konulan oyun ise futbol bakımından düşündürücüdür. Konuya ülkelerin nüfus sayısı açısından bakıldığında niceliğin hâkimiyetinin futbolda geçerli olmadığı, nicelik kadar niteliğin de önemli olduğu görülmektedir. Tüm bunlara karşın niteliğe bakarken niceliği de göz ardı etmemek gerekir.

Türk Millî Takımı şampiyonada maalesef varlık gösteremedi; daha doğrusu mücadele edemedi. Daha çok savunma yapan bir oyun sergiledi. Özellikle İtalya karşısında çok çekingendi. Oyuncularımız sahaya çıkarken sanki maçı zihninde kaybetmiş, mağlubiyeti de kabul etmiş bir psikoloji içerisindeydi. Birinci yarıyı 0-0 tamamlamış olması, sanıyorum büyük başarı şeklinde algılandı. Bu durum sadece futbolcular için geçerli değil gibiydi. Maçın devre arasında, bir Türk TV kanalında, yorumcuların İtalya’yı yere göğe sığdıramayarak 0-0’lık skoru, Millî Takım açısından büyük bir zafer olarak sunmaları da manidardı. Kendi kendime iyi ki bizim futbolcularımız bunları duymuyor demiştim. Ancak ikinci yarıda, onlar da bunları duymuşçasına daha pasif bir oyun ortaya koyarak İtalya’nın 3 gol atmasına engel olamadı.

Takımımız benzer oyun sistemini Galler ve İsviçre maçlarında da gösterdi. Atak yapmaktan ziyade savunma yaptı ve top çevirdi. Rakibe hücum ederken tekrar savunmaya çekildi. Maç izlerken zaman zaman kalemizin yerini şaşırdım(!). Hele Galler maçında son dakikaların bizim kalede geçmesi, ikinci golü göz göre göre getirdi. Son maçta ise Millî Takım İsviçre karşısında başta iyi oynamasına rağmen ilk golden sonra tüm iddiasını ve ümidini kaybetmiş, bir ruh haline büründü. Adeta dağıldı ve akıbet de kaçınılmaz oldu. Attığımız tek gol, şampiyonada elde ettiğimiz en büyük başarı ve avuntu kaynağımız oldu.

Futbol oyununun geçmişinin milattan önceki yıllara dayandığı belirtilmektedir. Türklerin de çok eski devirlerde futbola benzeyen tepük adı verilen oyun oynadığı, bilimsel çalışmalarda dile getirilmektedir. Ancak modern futbol kurallarının 19. yüzyılın ortalarında, İngiltere’de ortaya çıktığı bilinmektedir. Kuralların belirlenmesinde, kültürün de mutlaka etkisi vardır. Dolayısıyla örneğin Brezilya ve Arjantin gibi başarılı Güney Amerika Kıtasının ülkelerini saymazsak günümüzde futbolu daha çok Avrupa oyunu olarak kabul etmek, pek de yanlış olmayacaktır. Zira eski bir İngiliz futbolcusuna göre futbol “bir topun 90 dakika boyunca 22 kişi tarafından kovalandığı fakat sonunda hep Almanların kazandığı bir oyundur”. Ayrıca İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya, İspanya vb. takımların oyun tekniği ve başarıları, önermeyi desteklemektedir. Türkiye, Macaristan, Finlandiya, Kuzey Makedonya gibi ülkeler Avrupa’da olmalarına karşın futbol tekniği açısından onlardan farklı oyun sergilemektedir. Dolayısıyla Türk ve akraba kavimlerin bu oyuna olan ilgi ve yetenekleri, Avrupalılara benzememektedir. Bize ve bize benzeyen milletlere mahsus olarak futbolda yeni bir teknik mi geliştirmek gerekir? Bunu uzmanlar değerlendirmelidir.

Son zamanlarda futbol ülkemizde çok rağbet gören bir spor dalı olmuştur. Eskiden dinî hassasiyetler yüzünden bu oyuna soğuk bakılırdı. Anne ve özellikle de babalar çocuklarının futbol oynamasına asla müsaade etmezdi. Futbol adeta onlardan kaçamak oynanırdı. Şimdi ise koşullar çok değişti. Ebeveynler çocuklarının futbol oynaması ve profesyonel olması için çok yoğun çaba sarf etmektedir. Zira günümüzde futbolcuların kazançları hatırı sayılır seviyelerdedir. Kaldı ki ülkemizde en fazla yatırım, sanırım futbola yapılmaktadır. Son yıllarda yapılan sahalar ve teknik altyapılar, bu alanda yapılan ciddi yatırımlar olarak göze çarpmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen Türk futbolu istenen seviyeye bir türlü çıkamamaktadır. Ortada ciddi sıkıntıların ve sorunların olduğu düşünülmektedir. Türk futbolunun kaotik bir yapısı ve entropi düzeyinin de yüksek olduğu bellidir. Konuyla ilgili basında pek çok haber ve yorumlar da yapılmaktadır. Eski bir futbol teknik adamının ifadesiyle Türk futbolu entropi hastalığına yakalanmıştır. Sorunlar ve hastalıklarla ilgili genel bir değerlendirmeyi, yukarıda belirttiğim yazımda ortaya koymaya çalışmıştım.

Takım oyunlarında başarı nasıl ki bir kişiye indirgenemez ve salt onunla açıklanamaz ise başarısızlık da benzer şekilde bir kişiye indirgenemez ve açıklanamaz. Fazla başarılı olamayan oyuncuları sahada tutmasındaki ısrarlı tavrı, doğru oyuncu değişimi yapmaması gibi eleştiriler alsa da tüm sorumluluğu sadece Şenol Hoca’ya yüklemek, adil olmayacaktır. Hatta haksızlık olacaktır. Şampiyona, hangi hataların yapıldığını göstermesi açısından değerlendirilebilir. Millî ve diğer ulusal takımların lehine çevrilebilir. Fakat genel olarak hatalar da şu şekilde sıralanabilir: Daha tecrübeli futbolculara yer verilmeyerek tamamen genç oyunculardan oluşmuş bir takım kurmak sanki yanlıştı. Takımda, genç oyunculara liderlik ve ağabeylik yapacak eski oyunculardan Galatasaraylı Hacı’ya, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu’na veya Konya Sporlu Ali Çamdalı’na benzer en az bir oyuncunun olması, galiba gerekiyordu. Zira genç oyuncuları, oyun esnasında koordine ve isteklendirecek (motive edecek) bir isim sahada yoktu. İsteksiz oynadıkları gözlendi. Takımda isteklendirme (motivasyon) problemi vardı. Oyun taktiğinden ve stratejisinden uzaktılar. Dağınık bir yapı da sergilediler.

Bununla birlikte başarılı Avrupa takımlarında olup da bizde olmayan nedir? Bilimsel eksiklik mi, teknik altyapı yetersizliği mi, kendimize has tarzımızın ve stratejimizin olmaması mı gibi soruların yanıtları da objektif ve tarafsız hem de bilimsel şekilde belirlenmelidir. Bunlar belirlenirse faydalı dersler elbette çıkartılacaktır.

Günümüz dünyasında uluslararası müsabakalar ülkelerin ekonomik, teknik ve bilimsel altyapılarının düzeyinin gösterimi açısından da önemlidir. Aynı zamanda bunlar dünyaya bir mesaj niteliği de taşımaktadır. Soğuk savaş döneminde, özellikle ABD ile Sovyetler Birliği’nin ezeli rekabeti, sadece ekonomik ve askerî alanda değil spor alanında da kendini hissettirirdi. Dolayısıyla konuya salt oyun açısından bakmak doğru değildir. Ayrıca sporun ciddi ekonomisi de söz konusudur. Bugün pek çok ülkenin spordan elde ettiği gelir çok yüksek seviyelerdedir. Bizde ise kulüplerin borçları hep gündemdedir.

Taşıma suyla değirmen dönmeyeceği gibi dışardan gelen sporcuların başarılarına dayanan Türk sporu da ilerleyemez. Çoğunluğunu yabancı futbolcuların oluşturduğu futbol takımlarının ulusal liglerde maç kazanmaktan öteye gidemeyeceği bellidir. Kaldı ki yabancı oyuncuların pek çoğunun yaş ortalamalarının da yüksek olduğu ve diğer ülkelerdeki başarılı takımlarda yer bulamayanlardan oluştuğu belirtilmektedir. Hatta birkaç yıl önce basında yayınlanan bir habere göre Avrupa ülkelerinin futbol liglerinde oynayan oyuncuların yaş ortalamasının en yüksek olduğu ülke Türkiye olarak tespit edilmiştir. Aynı haberde, takımlarda altyapıdan yetişerek gelen oyuncuların en az sayıda olduğu ülke yine Türkiye olarak verilmiştir.

Millî takım kadrosunun önemli bir kısmını, yurt dışındaki kulüplerde oynayan gurbetçi çocuklar oluşturmaktadır. Ülkemiz futbolu yabancı oyuncular olmasa ulusal takımlar, gurbetçi çocuklar olmasa da millî takım oluşturulamayacak şeklindeki bir yapıya dönüşmüştür. Gelinen noktanın bilimsel olarak sorgulanması ve analizinin yapılması, Türk futbolunun geleceği açısından önem ifade etmektedir. Konu yalnız futbolu değil diğer spor dallarını da ilgilendirmektedir.

Şenol Hoca’nın da basın toplantısında ifade ettiği gibi başarısızlıklardan daha çok dersler çıkartılabilir. Umuyorum! Elde edilen sonucun değerlendirilmesi yeterince yapılır ve konuyla ilgili önlemler mutlaka alınır. Aksi takdirde ülke ve millet olarak daha çok benzer sıkıntılar yaşamamız, entropi yasası gereği muhtemeldir. Kaldı ki tüm bunlar sadece ülkemizin spor ile ilgili geleceğini değil gençliğinin geleceğini de ilgilendirmektedir.

Not: Şampiyonada ölüm grubu olarak tanımlanan F Grubu’ndan çıkamamasına karşın gösterdiği üstün başarımdan (performanstan) dolayı Macaristan Millî Takımını yürekten kutluyorum.

Ünal Çamdalı
+ diğer makaleler

Kayseri’de doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesinden; önce makina mühendisi sonra da yüksek mühendis ve doktora derecelerini aldı. 2006 yılında doçent ve 2011 yılında da profesör oldu. Endüstriyel Elektrik Ark Fırınlarında, termodinamiğin birinci ve ikinci yasa analizleri ve ısı transfer analizi ile Endüstriyel Sistemlerin değişken çevre koşullardaki, termodinamik analizleri konularında ve diğer enerji ile ilgili konularda, çalışmalar yaptı. Türkiye Kalkınma Bankasında da pek çok endüstriyel projenin değerlendirilmesinde görev aldı. Uşak Seramik A.Ş.’de yönetim kurulu üyeliği yaptı. Bilimsel dergiler yanında yerel ve ulusal gazetelerde düşünce yazıları yazdı. Halen Ankara Yıldırım Beyazit Üniversitesi makine mühendisliği bölümünde, öğretim üyesi olarak görev yapıyor.