Ömer Demir –

Ülkemizde en çok reform yorgunluğu olan alan hangisi diye sorarsanız alacağınız ilk cevap muhtemelen eğitim olur. Birçok reform denemelerinin yapıldığı, birikmiş birçok sorunun çözüldüğü, her konuda önemli mesafelerin alındığı ama şikâyetlerin bir türlü durulmadığı bir alan eğitim. Hatta reform kelimesinin etki ve önemini büyük ölçüde kaybettiği, artık cazip olmak bir yana tepki çekmeye başladığı, yeni göreve gelenlerin öncekilerin yaptıklarını görmezden geldiği, bozduğu hatta zaman zaman tersini yaptığı algısının oluştuğu alanlardan biri haline geldiği bile söylenebilir.

Son yirmi yıl içinde farklı farklı alanlarda yetenekleri olan bakanlar getirildi işin başına. En son olarak da akademik birikimi fevkalade (eğitim alanında profesör), bürokratik deneyimi oldukça iyi (Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı yapmış), özel sektör uygulaması olan (özel orta öğretim kurumu ve vakıf üniversitesi kurmuş) ve camia ile iletişim sorunu yaşamayan bir Bakana teslim edildi büyük bir huzuru kalp ile ama şikâyetlerin sonu hâlâ bir türlü gelmedi, gelecek gibi de görünmüyor.1

Hangi vasıflarda yeni bir bakanın olması halinde eğitimde beklenen “kurtuluşun” sağlanacağı konusunda üzerinde uzlaşılabilen yeni bir profil de yok maalesef. Çünkü kanaatimizce sorun, sadece işin başına işi bilen bir bakan atama ile çözümlenebilecek gibi değil. İşin çok farklı yönleri var dikkate alınması gereken. Bu yazıda bu yönlerden birine işaret edeceğiz.

Tuzu Kuru veya Islak Olmak

Bu yazıya da bir YÖK anısıyla devam edelim: Yıl 2009. Yükseköğretim sistemimizde bazı yeni yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyordu. Hükümet tarafından önerilen yasal değişikliklerin TBMM gündemine gelmesi, Millî Eğitim Bakanlığı yoluyla gerçekleşir. Dolayısıyla önce YÖK’ün Millî Eğitim Bakanını yapılacak düzenlemelerin gerekliliğine ikna etmesi lazım. Mecliste yasal düzenlemeyi hükümet adına o savunacağından, içeriğine de gerekçelerine de ana hatları ile hâkim olması ve düzenlemeleri savunulur bulması gerekiyor.

Böyle bir toplantı için YÖK Başkanının başkanlığında bir heyet ile Milli Eğitim Bakanımızın makamındayız. Bakanımız da kurmaylarıyla hazır, bizi dinleyecek. Taslağı önceden gönderdiğimiz için üzerinde çalışılmış, gerekli notlar Sayın Bakana iletilmiş bilgisi var bizde. Bu toplantıda son rötuşları yapacağız. Toplantıda, ihtiyaç duyulan bu yeni yasal düzenlemelerin gerekçelerini YÖK adına ben açıklayacağım. Ondan fazla farklı alanda düzenleme önerimiz var, bir kısmı değişiklik bir kısmı da tümüyle yeni hüküm niteliğinde.

Bakanımız, bizim önereceğimiz maddeler çok farklı alanlarda düzenlemeler içeren bir “torba kanuna” ekleneceği için madde sayısının az olmasını, bu yüzden en acil ihtiyaçların çözümüne odaklanılmasını istiyor. Hepimizin bildiği gibi her bir maddenin alt komisyon ve esas komisyonlarda görüşülmesinin rutin bir zaman tüketimi var. Hükümet adına, iktidar ve muhalefet grupları adına ve milletvekilleri tarafından şahısları adına belirli sürelerle söz alınıyor, o madde ile ilgili olmasa da o süreler konuşma olarak kullanıldığı için madde sayısı arttığında, Mecliste gerekli olan süre de arttığı için mümkün olduğunca az madde önermemiz isteniyor. Biz de önerilerimizi, çok sayıda alt bendi olan ama madde sayısı az olacak şekilde sunuyorduk. Yani bizler de taslak hazırlarken zaman ekonomisini gözetiyorduk.

Toplantıya, gerekçesi ve izahatının en kolay olduğunu düşündüğüm maddeden başlayacaktım. Meslek liselerinden üniversiteye geçişte sınavın yeniden uygulamaya konulmasıydı düşündüğüm ilk ısınma maddesi. Meslek Yüksekokulu (MYO) müdürlerinin ve YÖK’te oluşturulan bu amaçlı komisyonun ortak önerisiydi bu. Hatta Komisyon Başkanının bu konuyla ilgili açıklamaları basında da yer bulmuştu. Konu kısaca şuydu: Sınavsız geçiş nedeniyle bir soru dahi doğru cevaplamadan meslek liselerinden çok düşük motivasyonlu öğrenciler üniversitelerin meslek yüksekokullarına geldikleri için, eğitim kalitesini iyileştirmede bir türlü mesafe alınamıyordu. Mezun oldukları meslek lisesi esas alınarak çoğunlukla en yakın MYO’ya yerleştirildikleri için, liseden belirli bir arkadaş grubu olarak aynı sınıfa yerleşiyor, sınıflarda çeteleşmeler oluşuyor, yeterli eğitim motivasyonu olmadığı için de derslere yönlendirmede ciddi sorunlar yaşanıyordu. Bize ulaşan tespitler bu yöndeydi ve aksini söyleyen hiç kimse yoktu. Yani üniversitelere sınavsız geçişin kaldırılması, neredeyse tartışmasız üzerinde uzlaşılan bir sorundu ve bir an önce gerçekleştirilmeliydi. Bu yüzden benim gözümde de gerekçesi en kolay açıklanabilecek yasa maddesi, 10 maddelik paketin sınavsız geçişin kaldırılmasını öngören maddesiydi. O sebeple çay faslından sonra Sayın Bakanımız “gündeme geçelim” dediğinde bu maddeyle başlayayım diye düşünmüştüm.

“İlk maddemiz, sınavsız geçiş, Sayın Bakanım” dedim. “Beklenen sonucu vermediği gibi …” diye söze girdiğimde Sayın Bakanımız “Ömer bey, o maddeyi geçiniz, o katiyen olmaz” dedi, kesin bir dille. Moda tabirle “ben şok”. Önce Sayın Bakanın şaka yaptığını sandım. Gülümseyerek “Sayın Bakanım ben yine de açıklayayım” dedim. “Hiç zahmet etmeyin, o maddeyi ben iyi biliyorum, doğrudan ikinci maddeye geçiverin” dedi Sayın Bakan kararlı bir sesle. Sadece ben değil tüm YÖK heyeti hiç bu tür bir tepki beklemediğimiz için şaşkınca Sayın Bakanın yüzüne bakıyoruz. “Siz” dedi Sayın Bakan “YÖK olarak kendi yetkiniz dâhilinde Meslek Yüksekokullarının sorunlarını nasıl çözebiliyorsanız çözün ama bana Mecliste savunmak üzere sınavsız geçişi kaldırmayı öneren bir yasa teklifi ile gelmeyin.” Biz “bunda ne var savunulamayacak” tavrıyla Bakanın açıklamasının devamını bekliyoruz. “Önümüzde seçimler var,” dedi Sayın Bakan “ben sokak sokak, ev ev dolaşıp ‘sizin çocuklarınız daha iyi yetişsin diye onlara üniversiteye girişte daha önce olmayan sınav barajı koydum’ diyerek kaç kişinin gönlünü ve tabii ki oyunu alabilirim? Bu teklifi bana getirirken bunu hiç düşündünüz mü? YÖK olarak sizin vatandaşın ayağına gitmek gibi bir durumunuz olmadığı için tuzunuz kuru” diye devam etti Sayın Bakan. Biraz da bu teklifi getirmemizi kınar bir tonla “Tabii, siz oy için kapı kapı dolaşmıyorsunuz. Bilimsel gerekçeleriniz makul ama meydanlarda oyu ben topluyorum. ‘Sınavsız girişleri sınavlıya çevirdim’ diyerek mi oy toplayacağım” diye sitemine devam etti. Derin bir sessizlik oldu. Hiçbir şey diyemedik. Kem küm bile edemedik. Sitemkâr bu gerekçeyi dinleyince tuzu kuru olmak bile yumuşak bir niteleme gibi gelmişti bana.

Evet, bizim üniversiteye giren öğrencinin bu amaçla birkaç soru cevaplamasının hem lise başarısına hem de meslek yüksekokulu öğrenciliğine katkı sağlayacağı konusunda hiç şüphemiz yoktu. Sayın Bakan da buna ters bir şey söylememişti. Biz bu yasal değişikliğin doğru olduğundan emindik ama işin sınava girecek öğrenciler ve onların velileri tarafından oy davranışı biçiminde nasıl değerlendirileceği tarafını hiç düşünmemiştik. Biz temel olarak ne oy getirir veya götürür hesabının yapıldığı yerden bakmıyorduk.

O toplantıda Sayın Bakanın dediği gibi sınavsız geçiş maddesini hiç müzakere etmedik ve diğer maddeleri ve gerekçelerini açıklayarak paketimizi hazırlayıp Bakanlığa ilettik. Sınavsız geçişe son veren bu düzenleme ise ancak yedi yıl sonra 2016 yılı Aralık ayında dönemin olağanüstü koşullarında hayata geçirilebildi.

Kıssadan hisse: Doğru olanı yapmak herkesin idealidir ama bunun için karar vericiler için uygun zamanı da bulmak gerekir ki, bu bazı alanlarda çoğunlukla imkânsız denecek kadar zordur. İşte bu zor alanlardan biri de eğitimdir. O yüzden iyi bir eğitim programı içeriği hazırlayıp, onu hayata geçirecek iyi öğreticiler yetiştirip, gerekli idari organizasyon ve mali altyapıyı oluşturup etkili bir eğitim reformu yapma konusunda bütün toplum kesimlerinin hemfikir olmasına rağmen, uygulamaya geldiğinde beklentilerin gerçekleşmediğini görüyoruz. Bunun sonucu olarak adeta bir “reform yorgunluğu” havasının oluşmasının sebepleri üzerinde, hemen bir suçlu bulup faturayı ona yıkmadan sakin sakin düşünmemiz gerekiyor.

Niçin toplumun büyük ekseriyetinin üzerinde uzlaşmış olduğu görünen bu reform talepleri bir türlü istenilen etkinlikte hayata geçirilemiyor? Çok yönden ve boyuttan ele alınması gereken bir soru. Bu boyutlardan biri, eğitime dair herkesin bir fikrinin olması ve sorunların herkese çok açık ve seçik görünmesidir. Sorun ve çözüm önerileri çok basit görülünce, çözümler de pek tatmin edici olmuyor. Ne mi demek istiyorum?

Herkesin Kafasında Kolay Bir Çözümün Olması, Sorunların Çözümü İçin Büyük Engel

Eğitimin her şeyin başı olması anlamında kaldıraç gücünün çok yüksek olması, sorunlarının derinliğinin ve çözümünün zorluğunun da ana sebebi aynı zamanda. Zira “her şey”i etkileyecek bir çözüm, kaçınılmaz olarak “her şey”den de etkilendiğinden, az şeyi etkileyenler kadar kolay vücuda getirilemiyor. Sorunların tespitinin ve çözüm önerilerinin “herkese” çok kolay görünmesi işin asıl zor yönü ve kalıcı çözüm üretmeyi engelliyor.

Eğitimin nasıl olması gerektiği konusunda neredeyse herkesin bir fikri vardır. İlk bakışta bir konuda sorunu çözmek için “herkes”in bir fikrinin olması iyi bir şeymiş gibi gelebilir ama bu durum eğitim alanında reform yapılmasında büyük bir dezavantaj haline geliyor.

Eğitim, tüm bireylere dokunan bir toplumsal faaliyet alanı. Hem herkesin bir çeşit deneyimi var hem de beklentisi. Deneyim daha çok geçmişte yaşananlara dayanır, beklenti ise şimdi ve gelecekte olması istenenlere işaret eder. Her evde genç ya da yaşlı ya bir öğrenen var, ya da öğreten. Ailede birincil bir yakın yoksa torun var, kuzen var, en azından tanıdık veya arkadaş var. Bir şekilde bir gözlem yapma imkânı ve deneyim aktarımı söz konusu. Bu işin bilgi ve deneyim tarafı. Bir de işin beklenti tarafı var.

Herkesin gözü doğrudan veya dolaylı biçimde eğitimin üzerinde. Bireylerin geleceğini büyük oranda eğitim şekillendiriyor. Eğitim her toplumun gençleri için hayata hazırlanırken karşılaşılacak fırsatların üzerinde bulunduğu anayol. Tabii ki, anayol olması herkes için aynı fırsatları sunduğu anlamına gelmez. Bazı gençler için bu yol bir otoban, bazıları içinse tozlu tali bir köy yolu mesabesinde. Ama sonunda fırsatların kenarlarında toplandığı en anayol da bu.

Eğitim ebeveynler için çocuklarının geleceğini şekillendiren en önemli fırsat penceresi. Bu yüzden eğitim bir ebeveynin çocukları için katlanabileceği en rasyonel ve kolay gerekçelendirilebilecek fedakârlık alanı. Çocuklarına iyi bir eğitim imkânı sağlamak, onları mümkün olduğunca köy yolundan otobana doğru yaklaştırmak en önemli öncelik onlar için.

Devlet için eğitim, topluma çeki düzen verebilmenin en temel aracı. Modern ulus devletin sert yüzü güvenlik güçleri ise, yumuşak yüzü de eğitimdir. Temel eğitim bireyler açısından bakıldığında vazgeçilemez bir temel hak, devlet açısından ise bireyi uyumlu bir vatandaşa dönüştürmek için en uygun ve düşük maliyetli bir araç. Onun için her ülkede süresi değişse de bir zorunlu temel eğitim var. Çünkü eğitim süreçlerinin dışında kalan, toplumda değerli olan birçok şeyin de dışında kalır, doğal olarak.

Eğitime ulaşamama yoluyla dışlanmanın oluştuğu durumlarda bireylerin hakları, topluma uyumsuzluk ve ayrışma gündeme geldiğinde de sorumlulukları öne çıkmaya başlar. Yeterli eğitim alamadığı için bazı haklardan mahrum olma birey yönünden, topluma uyum sağlayamama da toplum yönünden büyük sorun olarak görülür. Dolayısıyla her iki durumda da eğitim şart!

Öte yandan isteyen herkese istediği eğitim verildiğinde, istenen şeyden farklı bir durum ortaya çıktığı için beklentiler bir türlü gerçekleşemiyor. Çünkü eğitim, sonuçta onu alabilen ile alamayanı farklılaştırıcı bir işleve sahip. En önemli sorunlardan biri, herkes eğitim alınca farklılaşma herkeste meydana geliyor ama tam da bu nedenle eğitim, istenme gerekçesi olan farklılaştırıcı işlevini kaybediyor. Bu da herkese eğitim verilmesinin bireysel beklentilerle uyuşmayan toplumsal sonuçlar vermesine yol açıyor.

Başka bir deyişle “çocuklarımız iyi eğitim alsın” diyen, aslında bütün çocukların iyi eğitim almasının sonucunda ortaya çıkacak duruma hazır değil, onu beklemiyor. O bu temenniyi dile getirirken aslında kendi çocuğunu diğerlerinden farklılaştıracak eğitimi kastediyor. Herkese aynı imkân verilince, bireysel olarak beklenen değişim beklendiği şekilde sağlanamadığı için de reformlar bireysel beklentileri hiçbir zaman karşılayamaz hale geliyor. Bu, eğitim sorununun en zor fark edilen kısmıdır.

Eğitim sistemindeki diğer temel sorun alanlarını şu şekilde gruplandırabiliriz.

İlk sorun alanı ulusal eğitim sisteminin, çıkarları farklı hatta zaman zaman birbirine zıt olan çok paydaşlı bir yapıya sahip olmasıdır. Bu nedenle soyut çözümlerde görünen uzlaşının, aslında somut öneriler söz konusu olduğunda gerçekleşmediği görülüyor. Eğitimde kademeler çok ve her bir kademedeki paydaşların (öğrenci, veli, özel okul sahibi, siyasetçi vb.) sorun tespiti ve çözüm önerileri en soyut ve genel düzeyde aynı (iyi bir eğitim) ama ayrıntıda (nasıl gerçekleştirilecek?) ciddi farklılaşma ve karşıtlıklar içeriyor. Aslında genelde soyut sorun ve çözüm önerilerinde uzlaşı sağlanıyor görünse de somut önerilere gelince birinin iyi dediğine diğeri kötü demeye başlıyor. Genel söylemde elde edilen uzlaşma, tek tek uygulama alanlarına geldiğinde uzlaşmazlığa dönüşüyor.

Öğrenci Hızlı ve Düşük Maliyetli Olanı Sever

Eğitimin en önemli paydaşı hatta varoluş gerekçesi öğrencidir. O yüzden, meşhur deyişteki gibi, öğrenciler olmasa okulları yönetmek çok kolaydır. Eğitim toplum için çok önemli olmakla birlikte öğrenci, eğitim kademeleri ilerledikçe genelde diploma sonrası sahip olacağı statüyü düşünür. Özellikle üniversite aşamasında, bugününü mümkün olduğu ölçüde diplomanın gereklerine feda etmek istemez. Gelecekteki en büyük faydaya, bugün olabilecek en az gayretle ulaşmak ister. Bunun için gerekirse ailesiyle kötü olur, kopya çekmeyi göze alır, hatta sınıfta kalır veya okulu uzatır.

Okulu isteyerek uzatmak, bugün elde edeceği faydanın daha fazla olduğunu düşündüğündendir. Yoksa kısa sürede verilen diplomanın yerini başka bir şey kolay kolay tutamaz.

Öğrenci için illa da öğrenmek gerekiyorsa en az zaman ve gayret harcayarak öğrenmek esastır. Dolayısıyla gayret ve çabayı azaltacak ve eğitime ayırdığı zamanı kısaltacak her türlü reform öğrenciden yüksek puan alır. Kendisini sıkacak, bunaltacak uygulamaları hiç istemez. Bu yüzden öğreticiler ve yöneticiler karşı çıksa da öğrenci af kanunlarını, devam mecburiyeti olmamasını, mazeret veya bütünleme sınavı gibi sınavları veya yaz okulu uygulamalarını çok sever. Hepsi diplomaya ulaşmanın maliyetlerini öğrenci açısından düşürücü uygulamalardır.

Bunu bilen organizasyon sahipleri (okul müdürleri, rektörler, mütevelli heyeti başkanları, bakanlar vb.) de öğrenme ortamlarını cazip kılmaya, okuldan atılanlara belirli aralıklarla aflar getirip gönüllerini almaya çalışırlar. Kaynakların büyük kısmı öğrencilerin mutlu ve mesut vakit geçireceği yan hizmetlere kaymaya başlar. Zira öğrencilerin çoğu üniversite tercihini yaparken alacağı diplomanın değeri ilk planda olmak üzere sunulan “sosyal ortam”larına da bakarlar. Üniversitelerin web sayfalarında yeşil kampüsler, çok renkli hayatları olan öğrenci grupları, sosyal faaliyet veya spor müsabakalarında alınan dereceler ve kampüste yaşama imkânı bulan kuş, kedi, köpek başta olmak üzere evcil hatta yabani hayvanlar daha görünür biçimde ve geniş olarak yer alır. Üniversitenin eğitim kalitesinin bunlarla ilişkisi tali olmasına rağmen bunlar öğrencilere daha cazip gelir. Dolayısıyla “sıkı eğitim” öğrenciyi sıkar ve mümkünse her türlü reform girişiminde oyunu diğer yönde kullanmayı tercih eder.

Ebeveynler de çocuklarını, kendi sosyal statülerine uygun ya da daha üst statü sahibi yapacak eğitim kurumlarına kayıt yaptırmaya, oralardan dereceler almalarını sağlamaya çalışırlar. “Çocukları hep kolejlerde okuttuk” ebeveyn için sorumluklarını bihakkın yerine getirme konusunda önemli bir gayret gösterdiğinin ifadesidir.

Bu farklı paydaşların hepsinin ortak saygın sloganı “iyi bir eğitim”dir. Bu iyi eğitimi sağlayacak düzenlemelere paydaşların bakışındaki farklılıklar, üzerinde uzlaşılan bir eğitim reformu paketini uygulamayı zorlaştırır. Eğitim sisteminin yöneticileri fayda-maliyet dengesinden fazla sapılmamasını ve her hal-ü kârda sorun çıkmamasını; öğreticiler kendilerine ilave çıkarmayan düzenlemelerin yapılmasını ve kalite artacaksa bunun için öğrencinin daha çok gayret göstermesini gerektirecek şekilde görev bölümü yapılmasını; öğrenciler üzerlerindeki yükünün olabildiğince hafifletilmesini; ebeveynler de çocuğun okul ortamından memnun olup okulu uzatmadan işe yarar bir diploma ile bitirmelerini isterler. Bu istekleri optimal biçimde buluşturmayı başarabilen reformlar başarıya ulaşabilir ancak.

İkinci sorun alanı, eklemlenmiş alt alanlar arasındaki karmaşık ilişkidir. Her biri birbiriyle ilişkili ama birbirinden farklı birçok alt sorun alanı (kademeler arası geçiş, sınavlar, öğretmen yetiştirme vb.) var. Herkesin kolayca çözülebilir sandığı sorunların çözülememesinin nedenlerinden biri, görünüşte veya esasta üzerinde uzlaşma sağlansa da bir alt alanda çözüm olanın, başka bir alt alanda sorun yaratabiliyor olmasıdır. Bu alt alanlardan birine odaklanıldığında bazen üretilen ana çözümler öteki alanlarda sorunların büyümesine yol açıyor. Bu yüzden bir alanda yapılan iyileştirme, diğer alanlara rağmen yapıldığında, kısa süre sonra geri püskürtülüyor, durum eskisinden daha kötüye gidiyor. Dolayısıyla düzenlemelerin nihai ve net etkileri, işin başında bir türlü hesaplanamıyor ve o yüzden sürekli gel-gitler yaşanıyor. Bu tartışmayı başka bir müstakil yazının konusu yapacağız.

Üçüncü ve en zor sorun alanlarından biri de ölçek sorunudur. Eğitim camiası çalışanlarının, çeşitlilik ve sayısal büyüklük itibariyle bir yönde ve hedeflenen kısa sürelerde dönüştürülmesi oldukça zordur. Bu da birçok iyileştirmenin ancak görünürde yapılmasına imkân sağlıyor. Kalıcı iyileşmeler yıllara yayıldığı için ya yeterince fark edilemiyor ya da tam sonuç alınmadan başka adım atıldığından neyin neye yol açtığının tespiti zorlaşıyor.

Toplumsal açıdan olsun istediğiniz bazı şeyler kolayca olur, bazıları oluyormuş gibi olur, bazıları da olma ihtimali olsa da gerçekleşmek için yeterli zamanı bulamaz. Eğitimde altyapı iyileştirmeleri ilkine, öğretim kadrolarının yeni bir yapıya kavuşturulması ikincisine, tümden bir eğitim reformunun sonuçlarını almak da üçüncüsüne örnek olarak verilebilir.

Eğitim, bir toplumun varlığını sürdürme aracıdır. Bir yandan mevcut yetenek, bilgi ve deneyimi kullanma ve geleceğe aktarma, diğer yandan da onu değiştirme imkânı sunar. Yumurta-tavuk sarmalı eğitimin bu döngüsel yönünü çok güzel ifade eder. Toplumun dönüşümü eğitim ile olur ve eğitime dönüştürücü niteliğini toplum kazandırır. Yani eğitim kendiliğinden yenilikler getiren bir araç değildir. Modern ulus devletler bazı eğitimleri değişimi sağlamak, bazılarını da yönlendirmek, durdurmak veya dondurmak için verirler.

Eğitimin nasıl olması gerektiği konusunda yeni parlak fikir, yöntem ve araçların bu konuda karar vermeye yetkili kişilerin aklına gelmesi yeterli olmaz. O fikirlerin kabul ve destek görmesi, toplumdaki egemen kültürün bu fikirlerle ne oranda uyuştuğuna bağlıdır. Yani hukuken ve fiilen karar verme yetkisine sahip olmak ilk ve en önemli şart olmakla birlikte diğer koşulları dikkate almadan verilen kararlar, amaca ulaşmak için yeterli olmaz.

Öte yandan eğitimin bir eğitim bir de öğretim yönü var. Eğitim yönü tutum, beceri ve deneyim aktarımı; öğretim yönü de bilişsel beceri aktarımına daha çok vurgu yapar. Bu yüzden de zaman zaman meramı anlatmak için eğitimin mi yoksa öğretimin mi daha uygun bir kavram olduğu tartışmaları yapılır. Eğitim veya öğretimden hangisinin öne çıkarılacağı eğitim kademelerine göre farklılaşır. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve üniversite eğitiminde ağırlıklar değişir. Okul öncesinde tutum ve değer kazandırma ön plandadır. Burada bilgi aktarımı çok geri planda kalır. Çocuğun konuşma, uygun davranış biçimlerini benimseme, diyalog kurma ve arkadaşları ile ortak işler yapabilme becerilerinin geliştirilmesine çalışılır.

İlköğretimde tutumun yanına bilgi de eklenmeye başlar. Bu dönem okuma-anlama-yazma, kendini yeterli ve düzgün biçimde ifade etme, kısaca sahip olduğu sözel ve sayısal becerilerini keşfetme evresidir. Eskiden bu aşamalarda da zekâ durumu öne çıkarılırdı. Çoklu zekâ icat edileli artık her çocuk zeki olduğu için, marifet onun hangi zekâsının daha belirgin olduğunu keşfetmekte. Her bir kademenin öncelikleri farklıdır ve bazen kademeler arası geçiş yöntemleri bu öncelikleri deforme edici özellikler taşır. Ne kadar entelektüel görünümlü ve afili olursa olsun her tür bilişsel yenilenme bireye mutlaka bir maliyet getirir. Sonuçta sağlayacağı yarar ile maliyet karşılaştırmasında ağır basan tarafa yönelir karar vericiler. Reform tasarımcılarının bunu görmezden gelerek söylemlerin cazibesine kapılmamaları, sadece parasal maliyetleri değil, pedagojik, psikolojik, sosyal, politik olanların da dâhil olduğu gerçek maliyetleri ana hatları ile tahmin edip, bu maliyetlerin kimler tarafından ve nasıl karşılanacağını iyi hesaplamaları, hesaplanmayan maliyetler yüzünden yapılamayacak işleri reform diye sunmamaları ve en önemlisi işin farkına vardığında da aslında yapılamayacağını anladıkları şeyleri yapıyor gözükerek izleyenleri yanıltmamaları lazım. Bu da işin, sürecin dışında olanlar tarafından kolay kolay fark edilemeyecek en önemli etik yönü. Olacak duaların gereğini yapmak için sıkı sıkı çalışalım ama olmayacak dualara âmin diyerek kendimizi ve başkalarını kandırıp sorunları daha da büyütmeyelim

Ömer Demir
+ diğer makaleler

ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümünden 1988’de lisans ve 1990’da yüksek lisans derecesi aldı. 1993 yılında Anadolu Üniversitesinde İktisat alanında doktorasını tamamladı, 1996’da doçent 2009’da profesör oldu. Üniversite dışında TÜİK, YÖK ve ÖSYM’de yönetici olarak çalıştı, TÜBİTAK bilim kurulunda görev yaptı. Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde öğretim üyesi. İktisat metodolojisi ile iktisadın kurumsal yapılarla ilişkileri konusunda çalışmalar yapıyor.


  1. Bu yazı 19.06 2021 tarihinde yazılmıştı. 6.08.2021 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk istifa edince yerine yardımcısı Prof. Dr. Mahmut Özer atandı. O da iki dönem rektörlük, kısa süre ÖSYM başkanlığı ve 2.5 yıl MEB bakan yardımcılığı yapmış,  eğitim konusunda bir çok kitap ve makalesi olan, teori ve uygulama konusunda donanımlı biri.