Ömer Demir-

Önce Babanın Arazilerini Bölüşelim

İlköğretim öğrencisiydim. Rahmetli babam ilçede bakkal dükkânı olan ve yaz döneminde de çay fabrikasında işçi olarak çalışan birisi idi. Komşularımızdan birinin kızı öğretmen okulunda yatılı öğrenciydi. Okuldan geldiğinde bize de uğrardı ve uzun uzun sohbet ederdik; televizyonun yaygın olmadığı dönemler.

Komşumuzun öğretmen adayı kızı, dönemin tahmin edilebilir etkisiyle komünizmin cazibesine kapılmış ve babama komünizm propagandası yapıyor o akşam. Babamla yapıyor tartışmayı, çünkü biz çok tartışabilecek yaşta değiliz henüz. “Mehmet amca” diyor, “size nasıl anlattılar bilmem ama komünizm gayet güzel bir şey. Temeli eşitlik. Mesela sizin çok az çay bahçeniz var, Ulusoy’ların ise sizinkinin belki elli, belki yüz katı. Komünizm gelince onların arazisinden alınıp size bize verilecek, bunun neresi kötü.” Bu arada belirteyim Ulusoy’lar bizim sınır komşumuz ve dedemin babasından itibaren bir kısım fındıklıklarını da sözlü bir anlaşmayla karşılığında hiçbir şey almadan eski dostlukların hatırına dedemlerin kullanımına terk etmişler. Diğer arazi işlerini yapan yarıcıları dedemlere verilen bu fındıklıkla pek ilgilenmezler, hatta bugün (2021) bile. Aslında konuşmadakine benzer bir tür paylaşımı önceden Ulusoy’larla yapmışız biz! Bu vesileyle Sefer Ulusoy amcaya selam olsun, sağlıklı uzun ömürler dilerim.

Babam hepimizi şok eden ve hiç beklenmedik bir cevap veriyor komşu kızına. “Kızım gayet güzelmiş bu komünizm” diyor gülerek, “çok beğendim” diye de ekliyor. Bizim kadar, öğretmen adayı komşu kızı da şaşkın. Kimsenin beklemediği, hiç kimsenin ummadığı bir cevap. Orta yaşlı, dindar bir aile babası kötülerin kötüsü olarak propagandası yapılan komünizmi beğendiğini açıktan söylüyor, hiç ezip büzmeden. O dönemdeki (muhtemelen bugün de) hayatın olağan akışına göre, böyle bir diyalogda babamın bu teze şiddetle karşı çıkması ve öğretmen adayı kızımızın da onu ikna etmek için örnekler vermesi, duymadığı, bilmediği yeni şeyler söylemesi lazım. Muhtemelen öğretmen okulu öğrencisinin hazırlığı da o yönde. İlk cümlede kökten ikna etmek biraz fazla beklenmedik bir durum hepimiz için.

Kısa bir sessizlikten sonra “ama anlamadığım bir şey var” diye ekliyor babam. “Biz bunun için komünizmin gelmesini niye bekliyoruz ki. Ulusoy’ların çay ve fındık bahçeleri bizden çok, ama senin babanın çay bahçeleri de bizimkinin en az on katı. Eşitliği sağlamak için önce sizin arazileri aramızda paylaşalım, komünizm geldiğinde de Ulusoy’larınkilerini; daha iyi olmaz mı?”

O akşam bu konuda başka neler konuşulduğunu hatırlamıyorum. Diğer kardeşlerimin de hatırladığını sanmıyorum. Babam rahmetli oldu, komşu kızı da şu an emekli öğretmen. O akşam bu diyalog sırasında komşu kızının neler düşündüğünü ve o günden sonra komünizm anlatımlarında bu konuşmanın bir değişikliğe yol açacak kadar rol oynayıp oynamadığını hep merak etmişimdir. Ama hiçbir zaman da sormadım, şimdi sorsam muhtemelen o geceyi benim hatırladığım kadar değil, belki de hiç hatırlamaz. O akşamki konuşmanın, dönemin politik hengâmesi içinde onun hayatında benimki kadar iz bırakan ve önemli bir hatıra değeri olmayabilir. Ama bu diyalog benim için bilgi ile irfan ayırımını görmek, sözlere dökülmese de sosyal hayatın içinde neyin iyi veya uygun, neyin de kötü veya uygunsuz olduğunu bilmenin nasıl mümkün olduğunu fark etmem için iyi bir örnek olmuştu.

Bu anekdotla yazıya girmemim sebebi, komşu kızının o günkü yaklaşımının günümüzde de ekonomik sistem tartışmalarında önemli bir ağırlık taşıdığını, yani aradan geçen zaman içinde pek bir şeyin değişmediğini düşünmemdir. Nasıl mı? Anlatmayı deneyeyim. Babamınki kadar etkili olur mu bilemem.

Üretim Varsa Bizim Payımız Nerede?

Tüm ekonomik sistemlerin bir üretim bir de bölüşüm yönü var. Genelde üretim tarafında işlerin nasıl yapıldığına bağlı olarak bölüşüm tarafında düzenlemeler yapılır. Asıl olan üretimdir ve o olmadan bölüşümü konuşmanın pek bir anlamı olmaz. Kuşkusuz nasıl bölüşüleceğine dair kurallar üretimi de etkiler. Bu nedenle üretim ile bölüşüm birbirinden kolay kolay ayrıştırılamaz. Ancak bir şekilde üretilmiş olanı görenin aklına bu üretimin nasıl yapıldığından ziyade nasıl bölüşüleceğine dair kurallarla oynamak gelir. Komşu kızının (günümüzde çoğumuzun) hareket noktası da burası: Madem üretim var o zaman bizim payımız nerede? “Peki, siz o üretim yapılırken neredeydiniz?” sorusu kolayca es geçilir.

Bir yerde üretim olunca, onu tüketmeye talipli birileri de varsa, kimin tüketmeye hakkının olduğunu belirleyen usuller de mutlaka olmalıdır. Çok iyi olduğu düşünülerek yapılan birçok mal ve hizmet, ona beklenen değeri veren olmayınca ortada kalabilir, üretenler ürettiklerine bin pişman olabilirler. Paylaşım sorunu hiç olmayabilir. Buna iktisatçılar zarar adını verirler. Zarar, istenen nitelik ve fiyatta mal üretmeyen kişiye toplumun verdiği bir tür cezadır; tersine isteneni üretene verdiği ödül de kâr.

Tüm ekonomik sistemlerin üretim ve tüketim taraflarındaki ilişkilerin birbirlerine nasıl bağlı olduğunu anlamak, ilişkilerin dolaylılığı nedeniyle her zaman çok kolay değildir. Bu dolaylılık yüzünden çoğu zaman birileri üretimine katkısı olmadığı şeyleri tüketir, bazı diğerleri de ürettiklerini başkalarına kaptırır. Hele hele kâğıt ve kaydi para icat edilince üretim ve tüketimin üstünü örten öyle bir büyük örtü ortaya çıktı ki, örtünün altında ne olup bittiğini anlamak neredeyse imkânsız hale geldi. İnsanların çoğu işlerin para ile halledildiğini düşünmeye, o nedenle de para kazanmaya yöneldiler. Gerçekte ise üretimin parayla hiç ama hiç ilgisi yok (çok mu keskin oldu!).

Yakın bir arkadaşımızın, şimdi bilgisayar mühendisi olan oğlu küçükken annesine “anne, banka kartı çok mu pahalı?” diye sorar. Annesi oğlunun bu soruyu hangi sebeple sorduğunu anlamaz ve banka kartının fiyatını niçin merak ettiğini sorar. “Fakirlere, sizinki gibi birer banka kartı verilse, onlar da istedikleri zaman, istedikleri kadar para çekseler olmaz mı?” der küçük çocuk. Anne uzun uzun o karta sadece kendilerinin önceden kazanıp yükledikleri parayı çekebildiklerini, para kazanacak işler yapmadan kartın kimseye para veremeyeceğini anlatır. Daha sonra üniversite sınavında ilk elliye giren bu çocuğun aklına okul öncesi yaşlarda takılan bu sorunun benzerlerini üniversite bitirenler bile hâlâ netleştiremiyor zihinlerinde. Bazıları niye diğerlerinden daha fakir, bazıları niçin diğerlerinden daha zengin? Bazıları niye diğerlerinden daha şanslı? Herhalde bu soruların cevabı çok kolay olsaydı, milyonlar, bu kadar insanın birbirine zıt şeyler söylediği, bu kadar farklı ideolojilerin peşinden koşmazlardı.

Hepimiz Önce Komünist Oluruz

İktisada Giriş dersinde piyasa ekonomileri ve kumanda ekonomilerinin farklılığı bahsi gelince bir düşünce deneyi yaparız öğrencilerimizle. Burada bütün önyargı ve fikirlerimizden sıyrılarak (bu nasıl olacaksa) yeni bir sistem kurmayı deneriz. Sorular şöyledir: Belirli sayıda insanız, bir toprak parçası ve bazı doğal kaynaklarımız var. Neyin nasıl yapılacağı konusunda da az çok bilgimiz. En uygun ekonomik sistemi kurmak istiyoruz. Biz nasıl istersek sistemi ona göre şekillendirme imkânımız var. Nasıl bir sistem kurarız?

Cevaplar peş peşe gelir. Tırnak içindeki ifadeler hocanın, diğerleri öğrencilerin anonim cevaplarının özeti.

Önce kaç kişi olduğumuzu ve nelere ihtiyacımız olduğunu tespit ederiz.

“Çok doğru. Yaptık diyelim. 100 adet ihtiyaç tespit ettik, sonra?”

İhtiyaçları önem sırasına göre sıralarız. En acil olandan en az acil ve önemli olana göre ihtiyaçlarımızı dizeriz.

“Zor ama bu aşamayı da yaptık diyelim, ya sonra?”

Elimizdeki kaynaklara bakarız, hangilerinden, hangi ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımızı belirleriz.

“Çok güzel, ee daha sonra?”

İnsanlara bakarız, kimin hangi yeteneği olduğunu, hangi işi en iyi yapabileceğini tespit eder, buna göre işleri kişiler arasında paylaştırırız. Ürettiğimizi de ihtiyaçlarımıza göre aramızda bölüştürürüz.

“Yani ‘herkese ihtiyacına göre, herkesten yeteneğine göre …’ mi?”

Evet, sorun bu kadar basit. İnsanlar çıkarları peşinde koşarak işi karmaşık hale getiriyorlar. “Bu arada hepimiz komünist olduk ama neyse, biraz sonra caymaya başlarız, zaten.”

Bu soyut akıl yürütme ‘üretime henüz katılmamış’ insanlara sorunsuz görünür. Burada ‘üretime henüz katılmamış’ olanlara dikkat çekmemiz boşuna değil. Çünkü üretim ‘hadi üret’ denilerek yapılan bir şey değil. İhtiyaçların tespiti de ‘hadi yaptık diyelim’ diye geçiştirilecek kadar basit ve kolay bir değil. Yemek, içmek, barınmak bir ihtiyaçtır, bu doğru. Ama ‘neyi, kim, ne kadar yerse ihtiyacı karşılanır’ sorusuna gelince işler sarpa sarmaya başlar. Derslerdeki düşünce deneyine devam ederiz. Şimdi şu sorulara cevap bulmalıyız sistemimizi hayata geçirmek için:

Diyelim ki herkesin birer ayakkabıya ihtiyacı olduğunu tespit ettik. Peki, bu ayakkabının modeli, rengi ve özelliklerinin nasıl olacağına onu üretmeden önce nasıl karar verilecek? Önce prototip birçok model üretip herkesin bu modellerden hangilerini beğendiklerinin ön siparişini alıp ona göre mi üreteceğiz? En az kaç prototip üretilecek? Bu prototipleri kim, kimlere sorarak hazırlayacak?

Bu sorunu da çözüp herkese birer ayakkabı ürettik varsayalım. Bazılarımız özenli kullandı, ayakkabı üç yıl dayandı, diğerlerimiz birkaç ay sonra ayakkabıyı dağıttı. Ya da ayakkabı dağıldı. Ayakkabısı yırtılana yenisini mi vereceğiz, yoksa onu tamir mi ettireceğiz? Yırtılan herkesinkini hiçbir şey sormadan tamir ettirirsek bu, ayakkabısını özenli kullananlara haksızlık olmaz mı? Haksızlık olmasın diye tamir ihtiyacı olmayanlara özenli kullanım ödülü olarak birer terlik mi verelim?! Vermezsek özensiz kullanmayı teşvik etmiş olacağız, verirsek onlarda hem ayakkabı hem de terlik birikecek, eşitlik bozulacak, hay Allah!

Bunu gömlek, kazak, bere, çorap, sandalye, masa, kaşık, çatal vb. ihtiyaç olarak tanımladığımız yüz ürün için ayrı ayrı hesap edelim. Birkaç yıl sonra birilerinin elinde örneğin az kullanılmış veya bir kısmı hiç kullanılmamış birkaç ayakkabı ve terlik olacak, diğerlerinde de onların az kullandıkları. Aralarında ‘sen kullanmadığın fazlalıktan bana ver, ben de benim kullanmadığımdan sana’ dışında sorunu çözecek bir mekanizma olmadığı ortaya çıkıyor. Birkaç yıl içinde ortaya çıkan bu farklı birikimleri yok etmezsek, zamanla fark büyüyecek, eşitsizlik artacak, al başına belayı!

Buradaki sorunlar şunlar: Birincisi “insanların ihtiyaçları” çok anlamlı bir ifade ama tümüyle soyut bir durum, somut bireylerin istek veya ihtiyaçlarının tespiti çok zor bir . Kavramlardaki netlik hayatın içinde karşılıklarını aradıkça yavaş yavaş kayboluyor.

İkincisi, tüm istek ve ihtiyaçları karşılamak için yapılacak bir liste daima eksik olacak, birilerinin çok sevdiği bir ürün diğer bazılarının sevmemek bir yana nefret ettiği ürün olabilecek. Başkaları bir şeyi ancak diğerlerinde gördüğünde sevecek (moda) veya sevmekten vazgeçecek (snob). Yani ihtiyaçlar aylık, yıllık veya günlük, hatta saatlik olarak sürekli değişir. Yemek için lokantaya oturan kişi bile menüye baktıktan sonra, o an kiloları aklına gelip yemek üzere sipariş verdiği listeyi değiştirip yemek tercihini yenileyebilir. Tercihleri nasıl alıp toplulaştırıp sonra onlara uygun üretim yapacağız? Ne kadar çevrim içi kayıt sistemi kullansak da bu ihtiyaç tespitini üretimden önce sabit bir toplam rakama ulaştırmamız zor görünüyor. Bu durumda üretip kişilerin beğenisine sunma şıkkı kalıyor ki, o da şimdiki piyasa sistemi.

Üçüncüsü, bu ihtiyaç tespiti yapılsa da öncelik sıralamasına toplumun yüzde kaçının ortak kararı ile varılacak? Birbirini seven ve sevmeyenlerin durumu ne olacak? Kaç kişinin acil ihtiyaç dediğini üretmek için toplumsal kaynaklar öncelikle seferber edilecek? Yüzde elli oy almayan ihtiyaçtan sayılmayıp üretilmeyecek mi? vs. vs. vs.

Dördüncüsü, üretim süreçlerine eşlik eden mesleklerin saygınlığı ve iş tatmini çok farklı. İhtiyaç olduğunu düşündüğümüz mal ve hizmetleri üretmek için farklı itibarı olan işleri insanlar arasında neye göre bölüştüreceğiz? Sen hemşire ol, ben doktor; ben mühendis olayım, sen çiftçi; ben müzisyen olayım, sen hamal şeklindeki bölümünü kim yapacak? Kurayla mı, sırayla mı? Ne kurayla ne de sırayla, yeteneğe göre diyenlerimiz olacak haklı olarak. Yine ihtiyaçların varlığında olduğu gibi soyut bir tespit olarak harika ama ya uygulama? İnsanların tamamen yeteneklerine göre işlerin dağıtımının yapılacağı durumda, hangi işin hangi yeteneği gerektirdiği ve kişilerde hangi yeteneklerin bulunduğu tespitini kim ve nasıl yapacak? Kimin inşaat mühendisliğine kimin çevre mühendisliğine daha yetenekli olduğuna nasıl karar verilecek? Kimin sıva ustası kimin cam ustası olmaya yatkın olduğu nasıl tespit edilecek? Bugün üniversitelerimizin uzman hocaları bu işin ne kadar zor olduğunu görüyor. Bu mesleğe yatkınlık kürsülerini kurup, her bir meslek için yetenek tespit testlerini geliştirip, her bir birey için belirli aralıklarla uygulamasını yapmak için kaç yüzyıl beklememiz gerekecek? Yani yetenek tespiti ihtiyaç tespitinden daha kolay bir değil. ‘ÖSYM’ye verelim yapsın’ denerek çözülecek bir sorun hiç değil yani.

Öte yandan eğer kişilerin istekleri esas alınırsa, prestijli işleri daha çok kişinin isteyeceği çok açık. Küçükken çamur ve taşlardan evler yapardık (Karadenizlilerin neden büyüyünce müteahhit olduğu anlaşılıyor!). Çoğunlukla beraber oynadığımız arkadaşım Necat bir gün bana “Niye hep ben su taşıyorum ki! Ben de duvar örmek istiyorum” diye çıkışmıştı. Fark ettik ki oyunda çoğunlukla taş toplama ve su getirme işlerini o, duvar örme işlerini de ben yapıyormuşum. Bu itirazdan sonra daha az keyifli olan taş toplama ve su taşıma işlerini de öğrendim!

İşleri insanlar arasında dağıtmak için istekliler arasından kura mı çekeceğiz? İnşaatta bir gün harç yoğuran ertesi gün şansına göre sıva mı yapacak? Muteber olan sıva yapmaksa onun için her gün yarış mı yapacağız? Kısaca yeteneklerine göre kişileri yapacakları işlere yöneltmek soyut bir ilkede dile getirildiği gibi hemen ve kolay yapılabilecek bir değil.

Yapacağımız , ilk anda çok basit gibi görünüyordu. İhtiyaçları tespit edecektik, kaynakları ve insanların yeteneklerini tespit edip o kaynakları insan yetenekleri ile buluşturup belirlediğimiz ihtiyaçları karşılayacaktık. Kolay gözüküyordu ama işe koyulunca öyle pek kolay bir olmadığını fark ettik. Bu yüzden insanoğlu yüzyıllardır bu söylediklerimizi nasıl yapabileceğini deneme yanılmayla yaparak ilerliyor, bulunabilen çözümler de ortada. En iyisi kapitalizm. Hani demiş ya bir siyasetçi, şimdiye kadar denenen diğerleri hariç bilinen en kötü rejim demokrasidir. Benzer bir durum kapitalizm için de geçerli, üzgünüm!

Cazip İdeolojilerin Gerçekçilikleri Az

Her zaman insanlığa kurtuluş vadeden çözüm önerilerinin sadeliği ve çekiciliği, farklı ideolojilere yaşam alanı açar. İlk bakışta kesin ve tutarlı görünen soyut çözüm önerileri, hayat sahnesine inince birden çuvallayıverebilir. Çünkü her soyutlama, gerçekçilikten biraz uzaklaşmak demektir. Örneğin “Türk milleti” diye bir soyut şemsiye var ama o şemsiyenin altındakilerin özelliklerini belirlemeye kalktığınızda çok büyük bir çeşitlilikle karşılaşırsınız. O çeşitlilikleri esas alırsanız, soyut kategorinin kapsayıcı şemsiyesini hiçbir zaman inşa edemezsiniz. “Türk milleti” bir yana hepimizin ne olduğunu bildiğimizi düşündüğümüz taşı bile tanımlamaya kalktığınızda benzer zorlukla karşılaşırsınız. Hangi karışımdaki mineral veya madenler, hangi şatlarda bir araya gelince taş olur, ne zaman toprak olur, ne zaman mermer, ne zaman altın, ne zaman bakır veya gümüş? Çok kolay diyorsanız deneyin lütfen, çeşitliliğin tümünü dikkate alan bir tanımın ne kadar zor olduğunu anlamak beş dakikanızı almaz.

Öte yandan çözüm olur diye önerilen modellerin insanlığın başına çözmeyi vadettiğinden daha büyük dertler açmaya başladığını görenler “dokunma, olduğu gibi kalsın” diyerek hemen muhafazakârlaşıyorlar. Hâlbuki muhafaza edilmesini önerdikleri şeyler de kendilerinden öncekilerin icatları. Yani zamanında birileri onları da önermiş ve gerçekleştirmiş. Bir yandan sosyal düzende yeni icatlara karşı çıkarken diğer yanda öncekilerin icatlarına kutsallık atfetmek de özünde çelişkili bir durum.

Karnı Kapitalizm Doyuruyor Ama Hayallerde Sosyalizm Var

“Hadi yeni bir sistem kuralım” denince akla önce bölüşüm geliyor, bizim komşu kızının aklına geldiği gibi. Var olandan kim ne kadar alsın sorusu direkt öne çıkıyor tüm sosyal tasarımlarda. Hak odaklı bir sistem tasarımı daha hızlı taban buluyor. “Var olana kim, ne kadar ve nasıl katkı yapacak?” sorusu, peşine takınılacak çok cazip bir soru değil gibi. Bu da bizi gerçekçilikten ve uzun soluklu çözümlerden uzaklaştırıyor. Kim üretecek? Üretim sürecinde kimler nasıl roller oynayacak ve bunu kim, nasıl organize edecek sorularına bugün verilen cevaplar, aslında birer sonuç. O sonuçların oluşum sürecindeki sancı ve sıkıntılar yok sayıldığında işlevsellikleri azalıyor. Sömürgecilik, yeni coğrafyaların keşfi ve işgali, köle emeği, uzun çalışma süreleri ve düşük ücretler, kâr oranları büyük tekellerin ortaya çıkardığı bugünkü sermaye birikimi ve üretim kapasitesini yakalamak isteyenlere kim aynı yolları tavsiye edebilir ki. Uzun tarihsel süreçlerin sonunda ortaya çıkan sevdiğimiz sonuçların büyük kısmı, bugün artık tavsiye etmediğimiz formüllerle üretilmiş. Bu formülleri, adına kapitalizm diyerek taşlamak en kolay yol. Bölüşüme odaklanıp herkese gülücükler dağıtmak ise ondan daha kolay. O nedenle kitlelerin karnını kapitalizm doyuruyor ama hayallerini sosyalizm süslüyor. Üretime yol yordam ayarlamadan bölüşüm üzerinden ideoloji satmak da ikiyüzlülükten beter bir tutum. En pahalı semtlerde oturan, en lüks ürünleri tüketen ve en prestijli meslekleri icra edenlerin sosyalizm tutkusu ise tek kelimeyle hekimlik bir durum. Eğer uzmanını bulabilirlerse!

Ömer Demir
+ diğer makaleler

ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümünden 1988’de lisans ve 1990’da yüksek lisans derecesi aldı. 1993 yılında Anadolu Üniversitesinde İktisat alanında doktorasını tamamladı, 1996’da doçent 2009’da profesör oldu. Üniversite dışında TÜİK, YÖK ve ÖSYM’de yönetici olarak çalıştı, TÜBİTAK bilim kurulunda görev yaptı. Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde öğretim üyesi. İktisat metodolojisi ile iktisadın kurumsal yapılarla ilişkileri konusunda çalışmalar yapıyor.