BATSIN BU DÜNYA: KASVETLİ OLMAK NİÇİN BU KADAR HAVALI?

Ömer Demir –

Arkadaş sohbetlerinde nostalji iyi bir şeydir, ama zaman zaman, her zaman değil. Nostaljiyi bozmamak için “Nerede o eski günler” muhabbetinin bazen fazlaca abartıldığı da olur. Çocukluk yılları, gençlik yılları, değişik kademelerdeki okul yılları, erkekler için askerlik yılları, birlikte çalışılan iş yılları, gerçekte bir daha yaşanmak istendiği içten söylenmese de özlemle anılır bu konuşmalarda. Bu tür nostaljik sohbetlerle bir nevi geçmişe sahip çıktığını düşünür insan.

Sohbetlerin yanı sıra sosyal medya gruplarında duygusal müzik eşliğinde “eskiden hayat nasıldı” konulu görüntüler belirli bir kuşağın üstünde olanlar arasında çok paylaşılanlar içinde yer alır. Bu tür, geçmişe dair güzellemeler içeren konuşma veya görsel paylaşımlara ilgi göstermemek, biraz kökenini unutmak, eskiyi küçümsemek, vefasızlık veya kendini beğenmişlik olarak görüldüğünden, o şekilde damgalanmamak için, azıcık yapmacık da olsa, sürekli ilgi görür. Eski günlerinden özlem ve hasretle bahseden birisine “bırak o eski günleri, onlar geçmişte kaldı, eski çamlar bardak oldu artık” benzeri bir söz söylemek en azından adabı muaşeret ve saygı kurallarına pek uymaz.

Eskiye, geçmişe olan sevgi ve saygı kendi başına sorunlu bir durum olmamakla birlikte geleceğe dair karamsarlık izleri taşıdığında bir kişisel nostalji olmaktan çıkıp bir toplumsal eğilim boyutu kazanmaya başlar.

Niçin karamsarlık daha hızlı yayılır?

Karamsar olması gerekenler mi karamsar yoksa karamsarlığın da simsarları mı var? Karamsarlık bazıları için diğerkâmlık gösterisi, bazıları için nazara karşı bir tedbir, bazıları için de verimli bir geçim kaynağı olabilir. Zira sürekli karamsarlık satarak geçinenler var. İşte bu yazının konusu ekranlarda, ikili sohbetlerde ve sosyal medyada görünürlüğü artan bu yaygın karamsarlığın farklı yönleridir.

Gelecekte Ölüm Varsa Geçmişe mi Bakmak Gerekir?

İnsanın eskiye olan sevgisi, özlemi ve bunun ima ettiği şimdi ve geleceğe dair karamsarlığı, onun dünya üzerindeki geriye döndürülmez biyolojik serüveniyle irtibatlandırılarak ele alınabilir. İnsan yaşlandıkça, doğal olarak ölüme daha da yaklaşır. Her geçen günün onu ölüme daha da yaklaştırmasının, insanı biraz karamsar yapması anlaşılabilir bir durumdur. Geçmiş günlerde yaşasaydı şimdiki günler geleceğinde olacaktı ama gittikçe yaşayacaklarının azaldığını sezmesi onu hüzünlendirebilir ve karamsar yapabilir. Kimsenin “İyi ki yaşayacağım günler azalıyor” diye sevinç içinde olmasını bekleyemeyiz herhalde. Bu yüzden yaşlanmak içten içe acı verir. O nedenle birisine “yaşlanmışsın” demek, doğru bir tespit de olsa, pek sempatik gelmez ama yalansı tonda da olsa “gençleşmişsin” demek her zaman ve her kültürde, kadınlarda daha fazla olmak üzere, daima geçerli bir iltifattır.

Ölümün nihai bir son olmadığına inansa da, yaşamın cazibesi insana ölümün uzak olmasını arzu ettirir. Hani son zamanlarda esprili bir dua dolaşıyor ya sosyal medyada “Allah’ım bize Cuma günü ölmeyi nasip et, ama bu Cuma değil.” Onun gibi bir şey: Yaş almak iyi bir şey ama hemen değil.

Eskiyi canlı tutma, özleme veya yüceltme belli bir yaşın üstündekiler için yaygın olsa da geleceği olumsuz görme daha genç yaştakileri de içine alan genel bir tutum.

Yani, geçmişe özlem, daha çok ileri yaşlardakilerde görülse de karamsarlık öyle değil. Şimdinin ve geleceğin geçmişe göre daha iyi olmayacağı, işlerin kötüye doğru gittiği biçiminde özetlenebilecek karamsarlık hissi, tüm yaş gruplarında sık görülen bir yaklaşım biçimidir.

Karamsarlık, gençlerde, geleceğin daha iyi olmayacağı, yaşlılarda ise geçmişin daha iyi olduğu şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genelde insanların söylem düzeyinde kendilerini iyimserlikten daha çok karamsarlığa kaptırdıkları görülür. Söylem düzeyinde dememizin sebebi, genelde insanların olduklarından daha fazla karamsar görünmeleridir. Bunun sebebine ayrıca geleceğiz.

Her kesimin karamsarlık için ayrı bir gerekçesi var: Dindarlar asr-ı saadetten uzaklaşmayı kendi başına bir olumsuzluk sebebi olarak görmeye meyillidir. Tarıma geçişle birlikte insanın başının dertten kurtulamadığı, servet biriktirdikçe, sanayileştikçe çevrenin kirlendiği, dünyanın büyük bir çöplüğe döndüğü, devletin denetimine girildikçe işlerin hep kötüye gitmeye başladığı, iktidarın herkesi her şeyi bozduğu, tüm bunların bir karması olarak gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakamadığımız yollu söylemler karamsarlık için hep birer gerekçedir.

Özellikle yenilik çağında yaşayan, kendi hayatında bile birkaç köklü gelişme ve değişme evresi bulunan kişilerin, gelişmenin daha çok negatif sonuçlarına odaklandıkları görülür. Fakir ülkeler zenginlere öykünürken zenginler de “bildiğiniz gibi değil, biz de ne büyük sorunlar var ah bir bilseniz” derler. İnsanoğlu her tür yenilik ve gelişmeden yararlanmasına karşın yeniliklere karşı sızlanmaktan, şikâyetçi olmaktan da bir türlü vazgeçmez. “Öldüm, bittim” diyerek tıka basa yemek yiyen kişiye Nasrettin Hoca’nın “biraz da biz ölelim” dediğine benzer bir durumdur çoğu zaman yaşanan. Peki, niye böyleyiz? Var mı bir açıklaması? Sanki var gibi.

İlk Olarak Karamsarlık Kesin Daha Havalı?

İyimserlik veya karamsarlığın nasıl bir davranış motivasyonu oluşturduğuna bağlı olarak yol açtığı sonuçlar değerlendirilmelidir. İyimserlik, “nasıl olsa öderiz bir gün” düşüncesiyle hesapsız harcama yapmak, saçıp savurmak; karamsarlık ise tutumlu ve ihtiyatlı olmak ise “karamsar olmak daha iyidir” denebilir. Ama iyimserlik daha çok çalışmaya ve her fırsatı değerlendirmeye yol açarsa iyi, buna karşı karamsarlık içe kapanmayı, ilişkileri koparmayı, az çalışmayı ve sonuçta verimsizliği getirirse, o zaman da kötü sonuçlar doğurur. Bu yüzden iyimserlik ve karamsarlığı tek başlarına soyut olarak değil de her birini somut bir bağlam içinde değerlendirmek daha uygun olur.

Fakat yüksek sesle gülme ve neşelilik belirtileri gösterme “hafif”, karamsar ve kasvetli olma da “ağır” insanlara daha çok yakıştırılır. Bunun bir izahı olmalı.

Dünyanın durumu hakkında karamsar tablolar çizmenin sosyal psikolojik bir yönü olduğunu ilk dile getiren düşünürlerden biri John Stuart Mill’dir. Kasvetli olmanın havalı bir eğilim olduğunu 1828 yılında bir konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Şunu fark ettim ki, diğerleri umutsuzken umutlu olan insan değil de, diğerleri umutluyken umutsuz olan insan, kitlelerce bilge biri olarak görülüyor ve kendisine hayran olunuyor.[1] İsmet özel de “Acı duymak ruhun fiyakasıdır” der.[2] Çekmese de çekiyor görünmek de işe yarıyor anlaşılan.

Yani neşeli olmak yahut kasvetli olmamak bir nevi toplumsal sorunları umursamazlık algısı yaratıyor. Başkalarını umursadığını göstermek ve bu yolla umursanmak için de kasvetli olmaya içten bir istek var. Hele kitleler kasvetli olana hayran oluyorsa kişi niye kasvetsiz ve umutlu olsun veya öyle görünsün ki! Eğer kitleler kasvetli ve umutsuz olana hayransa kasvetli olmak mantıklı bir şey.

Hayatta olumsuzluklar varken olumlu olanlara dikkat çekmek adeta bir vurdumduymazlık veya olumsuzluklara haklılık payı vermek olarak algılanabilir. Tersine sürekli olumsuzluklara vurgu yapmak, onlardan az insan etkilense de onların durumunu anlıyor, acılarını paylaşıyor olma hâli yaratır. Böylece karamsarlık bir tür saygınlık kazanma aracı ve diğerkâm olma göstergesine dönüşür. Bilinçaltına “benim durumum iyi olsa da durumu kötü olanları çok kaygı ediyorum” mesajı verir. Bu, karamsarlığın masum yüzüdür.

Karamsarlığın karanlık yüzü umutsuzluğu yaymasındadır. Sürekli en iyilerin geçmişte kaldığı, bugünün geçmişi arattığı veya geleceğin daha kötü olacağına işaret etmek, diğerkâmlık sosuna bandırılmış yönüyle masum gibi görünse de gerçekçi olmayan ve hem geçmişin “iyi”lerini abarttığı hem de şimdi ve geleceğin “iyi”lerine haksızlık etme riski taşıdığı için zararı daha fazla olan bir genel tutum kanımca.

Muhalifsen İyimser Olman Zaten Ayıp

Karamsarlık, ideolojik mücadelelerin en dayanaklı yakıtını oluşturur: Mevcudun “kötü” olduğu düşünülecek ki onu değiştirecek kurtarıcı ideolojinin önü açılsın. Arkada yatan temel his, sıkıntıların sebebi olan “mevcut sistem”den kurtulup sorunsuz bir dünya kurma, adeta dünyada cenneti oluşturma beklentisidir. Bu durumda da mevcudu kesin bir dille ve toptan kötülemeden alternatif modellere pazar açılması hayli zordur. O yüzden önce mevcudu iyice bir kötülemek, yerin dibine batırmak gerekir. Bu sebeple her toplumda bağlılık duydukları sosyal kesimlerin iktidarda olmadığını düşünenler, kişisel durumları olumlu yönde gelişse de, mevcut durum değişmediği sürece karamsar tarafta olmayı tercih ederler.

Çünkü mevcut durumu olumlu görmek ve gelecek için daha da umutlu olmak aynı zamanda gücü elinde tutana, olup bitene yön verene, yani muktedir olana karşı göz kırpmak anlamına geleceği için muhalif olan gidişattan umutlu olamaz; ta ki kafasındaki değişim oluncaya kadar. Bu yüzden bir sebeple muhalifsen, zaten kasvetli olman mukadder gibi. Hem muhalif hem de mevcut gidişatla ilgili iyimser olmak yakışıksız kalır!

Ancak karamsarlık kitleleri harekete geçirmede ilk evreyi oluşturur. Mevcut ile ilgili yeterli düzeyde negatif olunduktan sonra ideal bir olumlu durum tasviri, kitleleri harekete geçirmede gerekli olur çoğu zaman. Bu sebeple devrimlerin çoğu kitlelere ümit aşılayan karizmatik liderler sayesinde olmuştur.

Doluya veya Boşa Bakmak

Bardağın boş veya dolu tarafına bakarak betimleme ayrı iki yaklaşım olduğu gibi zamanla bir kişilik özelliği de gösterebilir.

Hayatın içinde iyi ile kötü çoğu zaman iç içe bulunur. Örneğin servet, çoğu zaman eşitsizlik sayesinde birikir, medeniyetler de gözyaşları üzerine kurulur; devlet güç kazandıkça bireyin gücünün esamesi okunmaz. Servete mi, eşitsizliğe mi, medeniyete mi yoksa gözyaşlarına mı, devletin sağladığı güven ve düzene mi yoksa bireyin isteklerinin önündeki engellere mi odaklanacağınız size kalmış. Şöyle bir etrafınıza göz attığınızda eşitsizlik, sömürü ve baskı üzerine konuşmanın daha çok ilgiyi üzerine çektiğini görürsünüz. Bir deneme yapıverin ve “Dünyada hiç olmadığı kadar refah geniş kitlelere yayılıyor” deyin. Dinleyenler arasından birileri bir fakir portresi çizer ve hemen yalanlanırsınız. Ama “tüm gelişmelere rağmen insanların büyük kısmı yokluk içinde, insani olmayan şartlarda yaşıyor, baskı altında ve eziyet görüyor” dediğinizde onaylayıcı bir sessizlik kaplar ortamı. Belki bu satırları okuyanlar da ilki doğru bir tespit olmakla birlikte ikinciye daha çok meyledeceklerdir. “Kahrolsun” diye başlayan sloganlar “yaşasın” diye başlayanlara göre daha fazla dikkat çeker. “Kahrolsun” olumsuzluğun daha çok olduğunu gösterir “yaşasın” olumluluğun. Bu sebeple karamsarların lügatinde boşa bakarak kurulan “kahrolsun” daha çok yer tutar.

Ben Halledebilirim Ama Ya Diğerleri

Karamsarlığın kitlesel yaygınlığı ve prestijli ağırbaşlılığında, bireylerin kendileri ve diğerlerini değerlendirirken yanlı davranmalarının önemli payı vardır.

Dikkatle bakıldığında karamsarlıkta kişinin kendisi ile geri kalanlar arasında kendi lehine bir ayırım yaptığı gözden kaçmaz. Bu bağlamda çoğu karamsarın ülkenin durumu, insanlığın gidişatı hakkında olumsuz kehanetlerde bulunurken özellikle kendilerini istisna tuttukları görülür. Bu durum biraz da objektiflik gerekçesi gibi sunulur. Yani “benim durumun çok şükür iyi ama ben diğer insanları düşünüyorum, karamsarlığımın nedeni kişisel kaygılarım değil” çok sık görülen bir tavırdır. “Benim durumum çok fena o halde dünyanın da durumu fena olmalı” yaklaşımı, aslında kendini merkeze koyduğunu, diğerlerini bahane ederek kendi durumunu gündeme taşıdığını ima ederek bir tür bencillik çağrıştırır. Tersine kendi durumu iyi olduğu halde diğerlerininkinin iyi olmadığını dile getirmek bir nevi diğerkâmlıktır. Nitekim yapılan araştırmalar, insanların kendi hayatlarının seyrindeki iyiye gidişi daha sık görmelerine karşın diğerlerinin hayatının kötüye gittiğini düşünme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Eurobarometre anketine göre, Avrupalılar gelecek yıllarda kendi ekonomik durumlarının daha iyi olacağına, daha kötü olacağından iki kat kadar fazla inanıyorlar; aynı zamanda yaşadıkları ülkenin ekonomik durumunun iyileşmektense kötüleşeceğini bekliyorlar. Psikologlar bunun sebebinin insanın kendi kaderini kontrol edebileceğini fakat daha geniş toplumunkini edemeyeceğini düşünmesinden kaynaklandığını söylüyor (Matt, 2013).

Kendi olumlu koşullarına rağmen başkalarının olumsuz durumlarını kaygı ediyor olmak kişilere sosyal itibar kazandırır. “Biz aç veya açık değiliz ama sistem başkalarını aç bırakıyor” zengin semtlerde ve elitlerin söyleminde çokça dillendirilir. Bu sebeple elitlerin yaşadığı zengin semtlerde eşitlikçilik söylemleriyle temayüz eden sol partiler daha çok oy alır. Belki de fabrikatörler arasındaki eğilim de benzerdir, kim bilir. Zira bir yanda zaten servet cepteyken diğer yandan sosyal itibarı da kapmak pek irrasyonel durmuyor. Yoksulluğun arttığının varlıklı mahallelerde daha çok konuşulmasına bir de bu yönden bakmayı deneyelim.

Haberler Karamsarlığa Daha Çok Su Taşır

İnsan ve toplum hayatında her gün binlerce olay vuku bulur. Vücudun sağlıklı çalışmasından günlük trafiğe, gelir ve refah düzeyinin iyileşmesinden ülkeler arası ilişkilere kadar hayatın olağan akışı denebilecek olumlu olaylar, istatistikçilerin tabiri ile beklenen durumdur. Hayatın olağan akışındaki faaliyetlerin ekseriyeti olumludur. İnsanlar düzenli yer, içer, uyur ve eğlenirler. Bu olumlu olağan durumların dikkat çekici yönü yoktur. Bunu engelleyecek veya tersine çevirecek olan gelişmeler insanların dikkatini daha çok çeker. Bu yüzden kötü haberler günlük hayat içinde daha çok haber değeri taşır. Kazalar, savaşlar, yolların tıkanması, cinayetler, fırtınalar, seller, skandallar gibi olumsuz bildirim içeren haberler kulaktan kulağa veya medya yoluyla hızla yayılır. Bu yüzden haberlerde nadir ve olumsuz olaylar daha çok yer alır. Binlerce uçak tam zamanında kalkar ve iner. Bunun haber değeri yoktur. En fazla “onlarca uçak, hiç birbirini engellemeden ve herhangi bir kazaya meydan vermeden aynı anda aynı hava alanından inip kalkıyor” diye bir haber olabilir. Bu haber de, tersinden uçakların kaza yapmamış olmamalarıyla, yani kazaya atıfla haber değeri taşır. Aynı şey hastanelerden, taksi hizmetlerinden, lokanta ve yemekhanelerden hizmet alanlar için de geçerlidir. İyileşenler, kibarca hizmet alan taksi kullanıcıları veya yemeklerden memnun olarak yemekhane veya lokantalardan ayrılanlar değil, sayıları görece çok az olan iyileşmeden taburcu edilenler, müşteriyi dolandıran taksiciler veya yemekten zehirlenenler haber konusu olur. Medya haber değeri taşıyan, yani sıradan olmayan şeyleri gündeme taşır ve biraz da abartır.

Haber konusu olmayı belirleyen bir diğer faktör, olayların zamana yayılışı veya ani gerçekleşme durumudur. Olumluluklar genelde zamana yayılı biçimde azar azar gerçekleşirken olumsuzluklar ani olarak ortaya çıkar ve haberler bu ani değişimlere odaklanarak dikkatleri oraya yönlendirirler. İnsanın dikkati kıt bir kaynaktır, yani sınırlıdır. Haberler dikkati hızla tüketir. Haberlerde daha çok yer alan olayların daha yaygın olduğunun düşünülmesi nedeniyle çok haber dinleyenler daha fazla karamsar olur.

Peki Kötü Haber Niçin İnsan İçin Daha Çok Önem Taşır?

Kötü haberlerin daha çok dikkat çekmesinin, insanın yaşam mücadelesinde kötü olayların rolüyle yakın alakasının olduğunu söyleyebiliriz. Hayat mücadelesinde onlarca faydalı ot yemenin sağlığa katkısı değil, bir zehirli ot yemenin taşıdığı ölüm tehdidi daha önemli ve dikkat çekici bir bilgidir. Temelin fıkrasındaki gibi astroloji, kozmoloji değil “yüzmoloji” bilmezsen tekne batınca boğulursun.

Aynı şekilde yabani bir hayvan tarafından saldırıya uğrama, uçuruma yuvarlanma, yolunu kaybetme, tedavisi bilinmeyen bir hastalığa yakalanmaya sebep olan ve ondan kurtulmada işe yarayacağı düşünülen bilgiye sahip olmak önemlidir. Bu sebeple olağan hayat akışını etkileyecek olana daha çok ilgi duyulması, çok anlaşılmaz bir şey değildir. Hangi otların faydalı olduğundan önce hangilerinin zehirli olduğu öğrenilmelidir. Benzer şekilde hangi yerlerde dolaşmanın tehlikeli, kimlerle ne tür ilişkilerin ölümcül sonuçlarının olduğu birey için hayati önem taşır. Bu yüzden var olma mücadelesinde, negatif sonuçları olan süreçlere daha fazla dikkat çekilmesi anlaşılabilir bir tutumdur. Doğada tek başına veya küçük gruplar halinde sürekli teyakkuz halinde yaşayan biri için ölümcül sonucu olabilecek durumlardan sakınmaktır en öncelikli olan. Bu yüzden olumsuzluklardan haberdar olmak ve onlara karşı tedbirli olmak insan için daima önceliklidir.

Bu bağlamda yılan sokması ile ölen insan sayısının yanlış ilaç kullandığı için ölenlerden çok daha az olmasına karşın hâlâ insanların ilaçlardan çok yılandan korkması, uzun yüzyılların bıraktığı bir etki olsa gerek.

Dün olduğu gibi bugün de güvenlik sistemleri çok gelişmiş olsa da, yaşamı tehdit eden her küçük olay büyük ilgi görür. Sonuç olarak araştırmalar, insanların zaman zaman tersini söyleseler de negatif haberlere daha fazla dikkat ettiklerini ortaya kaymaktadır (Trussler & Soroka, 2014).

Başkalarının İyi Hali Kişi İçin Kötü Bir Haber Olabilir

Kaynakların kıt olduğu her yerde o kaynaklara ulaşmak için örtük veya açık bir yarış söz konusudur. Kaynaklar ne kadar kıtsa diğerlerine kıyasla iyi olma o kadar önemli hale gelir. Ölüm kalım mücadelesi olan yerde insan için en önemli bilgi, kendi durumunun diğerlerine kıyasla ne durumda olduğudur. Başkalarının iyi durumda olduğunu öğrenmek kendi durumu veya konumu bakımından bir tür kötü haber anlamına gelebilir. Güçlü bir düşman elinizdekini alabilir, sizi kendisine bağımlı hale getirebilir. Onun size göre daha iyi olması, bu var olma yarışında durumunuzun kötüleştiğini haber verebilir. Tersine, diğerlerinin kötü olduğunu duymak, üç nedenle size iyi gelebilir. İlk olarak, kötü durum sizin için değil başkaları için geçerlidir. Sizden önce başkaları kaygılanmalı. İkincisi, kötü durumdan haberdar olmanız ondan uzak durmak için size zaman ve fırsat kazandırabilir. Üçüncüsü, sizin dışınızdakilerin durumlarının kötülüğü size bulaşmadığı sürece yaşam mücadelenizi zorlaştırmaz, tersine kolaylaştırır. Bu sebeple başkalarının kötü olması sizin için iyi bir haber olabilir. Kötü habere olan ilginiz farkında olmadan bir bencillik dışavurumu olabilir.

Yeryüzünde Yaşam Koşulları İyileştikçe “Kötü” Olanın Kapsamı da Sürekli Genişliyor

Eğitim, sağlık, temizlik, gelir veya eğlence alanında herkesin ulaşabildiği şeylerin değeri düşmeye başlar. Örneğin ayrıştırıcı nitelik taşıyan yükseköğretim görmek eğer onun paralelinde bir gelir sağlayan işe dönüşmezse mutsuzluk vermeye başlar. Aynı durum çalışma hayatı için de geçerlidir. Önce minimum ihtiyaçları karşılayacak bir iş peşinde koşulur. Onu elde etmek büyük bir mutluluk gerekçesidir. O elde edilince daha yüksek gelirli bir iş, sonra da daha prestijli ve yüksek iş tatmini sağlayan bir iş peşinde koşar insan. İş imkânları genişledikçe, eğitim seviyesi yükseldikçe, yaşam standartları da yükseldiği için beklentilerle fiili durum arasındaki fark açıldığı ölçüde hayattan memnuniyet zorlaşmaya başlar. Geçim mücadelesi içindeki kişinin kaygılanmadığı birçok şey, gelir düzeyi yükseldikçe sorun haline gelmeye başlar. Sonuç olarak iyi yaşam koşullarında daha çok şey göze batmaya, sorun olarak algılanmaya başlar. Yani aç olanı değil tok olanı ağırlamak daha zordur.

Psikolog Daniel Gilbert ve arkadaşları yaptıkları deneylerde bir şeyin nadirleştikçe insan zihninin ona atfettiği ilgi alanının genişlediğini tespit ettiklerini söylüyorlar. Meşhur deneylerinde mavi noktaların sayısını azalttıkça insanların mor noktaları daha sık “mavi” olarak adlandırdıklarını; daha az tehditkâr yüz ifadesi yaptıkça, insanların yüz ifadelerini daha sık tehditkâr olarak tanımladıklarını buldular. Vardıkları sonuç şu: Örnekleri nadirleştiğinde kavramlar genişliyor (Levari vd., 2018). Bunun sonucu olarak da “Sorunlar seyrekleştiğinde, daha çok şeyi sorun olarak görürüz. Çalışmalarımız, dünya daha iyiye gittiğinde, onu daha sert eleştirdiğimizi ve bu durumun aslında hiç de iyiye gitmediği gibi yanlış bir sonuca varmamıza neden olabileceğini gösteriyor. Görünüşe göre ilerleme kendini maskeleme eğiliminde.”[3]

Kötü Şeyleri Unutup İyileri Akılda Tutmak

Geçmişin şimdi ve geleceğe göre daha iyi olduğu fikri hafızanın yanlılığı ile de alakalıdır. Zihinsel kapasitenin zirvede olması, kişiliğin oluşması, mezuniyet, evlilik, çocuk sahibi olma, çalışma yaşamına giriş gibi yaşam öykülerinde ilklerinin yaşanmış olması nedeniyle insanların 15-30 yaşları arasındaki olayları daha net ve ayrıntılı olarak hatırlamalarına psikologlar anı tümseği adını koyuyorlar. Yani geçmişi olduğu gibi değil, yanlı hatırlarız. İnsanoğlu geçmiş kişisel yaşamında iyi şeyleri hatırlama buna karşılık da kötü şeyleri unutma eğilimindedir. Bu sebeple insanların gençliklerine dair hoş bir nostaljileri unutulmaz izler bırakır. Bu da geçmişi şimdi ve geleceğe göre daha olumlu hale getirir.

Felaket Tellallığı Bağış Toplamak İçin de Uygun Bir Araç

Sorunlara çare öneren çağrılar insanların daha çok dikkatini çeker. Çözülmesi gereken büyük sorunlar olduğu fikri yaygınlaştığında, faaliyetlerinde başkalarından bağış toplayanlar için elverişli bir ortam oluşur. Bu sebeple insanlara belirli alanlarda bağışta bulunmaları telkin edildiğinde buna ikna edilmelerinde tüm insanlığı içine alan büyük felaket senaryoları çok işe yarar. Dünyanın kötüye gittiği düşüncesi onu durdurmak için yapılan çabalara desteği artırır, bu amaçla yapılan harcamalara katkı sağlanmasını kolaylaştırır. O yüzden felaket tellallığı yapmak, aynı zamanda katkı ve bağış toplama stratejisi olarak da kullanılır.

Şimdiye Kadar Oldu Ama Şimdiden Sonra Olmaz

İnsanlar şimdiye kadar olan gelişmelere tanıklık etmelerine rağmen daha sonrası için benzer gelişmelerin olmayacağını düşünme eğilimindedirler. Bu tavır, kendi deneyimini, kendi kuşağını merkeze almanın doğal bir sonucudur. Yeni kuşakların eskilere göre bozulduğuna dair eski kuşaklar arasındaki yaygın kanaatin de beslendiği duygu aynı. Bu sebeple gelecek nesillerin başlarının çaresine bakamayacağını ima eden dünyanın sonu, insanın sonu, evrenin sonu gibi kehanet içeren öyküler ilgi görür.

Kötümserliği Bilgi Takviyesi ile Yenmek Mümkün mü?

İsveçli kamu sağlığı uzmanı Hans Rosling, 2013 yılında temel veriler alanında dünyanın ne yöne gittiği konusunda yaygın bir yanlış bilginin olduğunu fark eder. Dünya ölçeğinde okullaşma, yoksulluk, kadınların durumu, ortalama ömür, doğal afetlerde meydana gelen ölümlerin seyri, aşı, elektriğe erişim, nesli tükenen canlılar ve küresel ısınma konulu toplam 13 soruluk basit bir anket hazırlar ve gittiği her toplantıda izleyicilere bu bilgileri sorar. Sistematik bir şekilde bütün dünyada, her eğitim düzeyi arasında küresel gidişata dair bu verilerin hep olumsuz yönde tahmin edildiğini görür. Verilen cevapların isabet oranının, doğru cevaba muz ödülü alan bir şempanzeninkinden daha kötü olduğunu söyleyerek bunu sunumlarında bir eğlenceye dönüştürür. Davos zirvesine katılan dünyanın seçkinleri dâhil, her coğrafyada her eğitim ve meslekten karma toplulukların nesnel verilere göre doğru olmayacak biçimde dünyanın durumu hakkında olumsuz kanaatleri vardır.

Bu durumu değiştirmek için oğlu ve gelini ile birlikte ülkesel ve küresel gelişmeleri görsel olarak kısa ve etkili sunan Gapminder isimli bir web sayfası oluşturup Factfulness: Dünya Hakkında Yanılmamızın On Nedeni ve Neden Her Şey Aslında Sandığımızdan Daha İyi isimli bir kitap yazarlar. Ama sonunda bu bilgilendirme çabalarının pek bir işe yaramadığını görürler.

Yani sorun tüm insanları içine alan bir bilişsel eğilim sorunudur ve eğitim düzeyinin artması bunun giderilmesine pek katkı sağlamamaktadır. Bu web sayfasındaki güncel bilgilere göre son 20 yılda intihar oranları yüzde 25 azaldığı hâlde dünyanın yüzde 94’ü bu oranın arttığı veya sabit kaldığı görüşündedir.[4] Diğer konularda kendinizi sınayabilirsiniz.

Peki, bu yazıyı okuyan karamsarlar bundan sonra iyimser olur mu? Pek sanmıyorum. Zira bu alana eğilen bilim insanları birçok faktörün etkisiyle oluşan karamsarlığın, iyimserlik içeren bilgilerle hemen düzeltilebilecek özellikte bir yanlılık olmadığı görüşünde. Doğru bilgilenmenin mutlaka yararı var ama negatif olan daima pozitif olandan bir adım ilerde. Çünkü ona karşı daha eğilimliyiz, zira kıt bir kaynak olan dikkatimizi önce o çeliyor. Ayrıca unutmayalım ki, diğerleri iyimser iken karamsar olmak havalı bir şey. Okuyanı ve okumayanı ile insanoğlu da havalılığı sever. Hatta çok okuyan daha çok sever. Bilginin laneti (daha az bilgili olanı anlayamama) böyle bir şey herhalde.

Trussler, M., & Soroka, S. (2014). Consumer Demand for Cynical and Negative News Frames. The International Journal of Press/Politics, 19(3), 360–379.doi:10.1177/1940161214524832

Levari, D. E., Gilbert, D. T., Wilson, T. DLevari, D. E., Gilbert, D. T., Wilson, T. D., Sievers, B., Amodio, D. M., & Wheatley, T. (2018). Prevalence-induced concept change in human judgment. Science, 360(6396), 1465-1467. https://doi.org/10.1126/science.aap8731

Trussler, M., & Soroka, S. (2014). Consumer Demand for Cynical and Negative News Frames. The International Journal of Press/Politics, 19(3), 360-379. https://doi.org/10.1177/1940161214524832

Sievers, B., Amodio, D. M., & Wheatley, T. (2018). Prevalence-induced concept change in human judgment. Science, 360(6396), 1465–1467.doi:10.1126/science.aap8731


[1] https://www.utilitarian.org/texts/perfectibility.html Erişim tarihi: 24.10.2021

[2] https://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=619 Erişim tarihi: 6.11.2021 (Bu dizelerden -beni haberdar eden Cengiz Polat’a teşekkür ederim.

[3] https://news.harvard.edu/gazette/story/2018/06/harvard-researchers-may-have-answer-to-why-youre-never-satisfied/

[4] https://upgrader.gapminder.org/t/sdg-world-un-goals/1/ Erişim tarihi: 11.10.2021.

Ömer Demir
+ diğer makaleler

ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümünden 1988’de lisans ve 1990’da yüksek lisans derecesi aldı. 1993 yılında Anadolu Üniversitesinde İktisat alanında doktorasını tamamladı, 1996’da doçent 2009’da profesör oldu. Üniversite dışında TÜİK, YÖK ve ÖSYM’de yönetici olarak çalıştı, TÜBİTAK bilim kurulunda görev yaptı. Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde öğretim üyesi. İktisat metodolojisi ile iktisadın kurumsal yapılarla ilişkileri konusunda çalışmalar yapıyor.