MODERN GÜNAH KEÇİSİ: VURUN KAPİTALİZME

Ömer Demir –

“Vurun kahpeye” Halide Edip Adıvar’ın aynı isimli romanından uyarlanan filmden esinlenerek yayılmış ve kitle psikolojisi bakımından önemli bir durumu ifade eden bir tutum vardır. Bir kişi “kahpe” ilan edilince şiddetten kurtulması neredeyse imkânsız hale gelir, herkes sorgusuz sualsiz onun üstüne çullanır adeta kendiliğinden parlayan gayri iradi bir tepki olarak. Zor olan kahpeyi ilan edebilmektir, sonrasında ona vurmak sıradan bir iş olur.

Siyah ve beyaz, biraz gören birisi için birbirine karıştırılmayacak kadar ayrışık ve iki zıt durumu ifade eder. Siyah (kara) daha çok olumsuzluk beyaz (ak) da olumluluklara işaret eder. Bir durumu siyah-beyaz kalıbına aktardığınızda kitlelerin tutumunu istenen tarafa yönlendirmek epeyce kolaylaşır. Olayları, durumları ve söylemleri siyah-beyaz kalıbına dökebildiğiniz ölçüde tutum ve davranışları ideal tipleştirip çok rahat biçimde yönlendirebilirsiniz. Bunun kitleleri bir arada tutabilmek ve onların ortak hareket edebilmelerini sağlamak için bir dereceye kadar toplumsal bir ihtiyaç olduğunu kabul edelim. Ancak siyah ve beyazın hayattaki sembolleri renkten çok ötedir. Çok değişik sebeplerle bazen gri renkte olanların da taraf seçmeye zorlandığı olur. Bu duruma maruz kalan kavramlardan biri de kapitalizm. Bu yazıdaki konumuz biraz “vurun kapitalizme”nin arkasına bakmak.

Happytalizm mi Kapitalizm mi?

Birileri sekiz on baskı yapan Happytalizm kitapları yazsa da günümüzün egemen yaklaşımı kapitalizm adını taşıyor. Sermayenin sistemin içindeki rolünün öneminden dolayı bu ad konmuş olsa gerek.

Karamsarlar, belirgin özellikleri gidişatın olumsuz unsurlarını vitrine koymak olduğu için her dönemde hangi sistem baskınsa onu suçlu görme eğilimindedirler. Onlar için isim bahane. Sistemin ne olduğundan bağımsız olarak, egemen olması, şimşekleri üzerine çekmesi, tüm olumsuzlukların odağı olarak adreslenmesi için yeterli. Aslında, bir açıdan bakarsanız çok da haksız sayılmazlar. Olup biten olumsuzluklar karşısında egemen olan görülmeyecek de kim suçlu görülecek! Burada atlanan nokta, peki olumlulukları kimin hesabına yazacağız? Onların sahipliği ne olacak?

Bu bağlamda günümüzde her sorunun müsebbibi genelde kapitalizm olarak görülür. Kapitalizm sol jargonun kolay suç yüklediği, kapasitesi çok geniş bir küfe, modernite veya modernizm de sağ jargonun. Madeni paranın iki yüzü gibi bunlar. Yazı tarafı kapitalizm (rakam, hesap kitap var), tura tarafı modernizm (resim, sanat, yani kültür var). Toplamda aynı kapıya çıkar. Kapitalizm şöyle, modernite böyle; biri sağdan, diğeri soldan tokatlayıp duruyorlar bir şeyi, ama neyi? Bir şekilde lafı kapitalizme ya da modernizme sövmeye getirebilen bütün olumsuzlukların ana sorumlusunu bulup gerekli cezayı kesmesi için kamu vicdanına havale etmiş olmanın rahatlığını hissediyor. En merhametli olanı da “Kapitalizm veya modernizmden başka ne beklenebilir ki!” diyor, düşük sesle. Yüksek sesle konuşmak için esaslı bir tokat aşk etmek ya da küfür yapıştırmak gerekir. Bence bu haksız ve aşırı damgalamacı tutum karşısında insanın “durun, yapmayın, … iskemleyi tekmelemeyin, … olay bildiğiniz gibi değil, aslında kapitalizm veya modernizm masum” diyesi geliyor. Burada, yazı (kapitalizm) tarafından ilerleyelim. Tura (modernizm) ayrı bir yazının konusu olsun.

Kapitalizm Nedir?

Düşünürler bir ekonomik sistem olarak kapitalizme, diğerlerinden ayrıştıran iki temel özellik atfederler: Özel mülkiyet ve serbest rekabet. Üretim faktörleri olabildiğince özel mülkiyete ait ve üretimin organizasyonunda serbest piyasa kuralları geçerli olacak. Tersi ne? Kolektif mülkiyet olacak ve üretim ve bölüşüm kararları merkezi otorite (devlet) tarafından verilecek. İşte kapitalizmi ayrıştıran iki ana kriter bunlar. İşin ilginç yanı bu yazıda konu edilen kapitalizm düşmanlarının neredeyse tamamı özel mülkiyetten, büyük ekseriyeti de serbest piyasadan yana tercihi olan kişiler. Bu kapitalizm düşmanlarının hiçbiri, kendisinin özel mülk sahibi olmasının veya firmaların fiyatı düşürecek ve kaliteyi artıracak biçimde sıkı rekabet halinde faaliyet göstermelerinin yanlış olduğunu düşünmüyor. O zaman kapitalizmin neyine düşmansınız? Aslında böyle düşmanlık dost başına! Yani aslında asıl kızılan şey kapitalizm değil de, tekelcilik, adaletsizlik, haksızlık, ikiyüzlülük, ahlaksızlık, … kısaca olumsuz görülen her şey. Fatura kesmek için bunların hepsini bir arada temsil eden olumsuz bir sembole ihtiyaç var. O da kapitalizm olmuş sanki. Buna eskiler “şeytan” diyorlardı, şimdikiler ise kapitalizm, herhalde. Ama hiçbir kapitalizm tanımında bu unsurlar yer almıyor, her nedense.

Burada tekelciliğe özel bir dikkat çekmek uygun olur. Çünkü kapitalizm çekiştirilirken, özellikle vahşi olanı, hep bu tekellerin sömürüsüne odaklanılır. Tekel, serbest piyasanın piyasa tarafı es geçilerek serbest kısmına odaklanılınca, güce abanınca ortaya çıkan durumdur. Tekeller, modelin ideal örnekleri değil, arızi yan ürünleridir. Serbest piyasa, tekelleşme eğilimi karşısında alınabilecek tüm tedbirlerin alındığında oluşan piyasadır. Ama gerekli her şey yapıldıktan sonra başka yapacak bir şey kalmayınca ortaya çıkan doğal tekellere zoraki razı olunur. Bu sebeple karşı olunacak olan olabildiğince üretimin artıp fiyatın düşük olmasını sağlayan serbest piyasa değil; üretimin az, fiyatın yüksek olduğu tekel düzenidir.

Son yüzyılda hem serbest piyasa (kapitalizm) hem de güdümlü ekonomi (sosyalizm ve komünizm, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Çin, Küba) denemeleri oldu. Sonuçta üretimin daha çok olduğu sistemin (kapitalizm) galip geldiği görülüyor. Hamasetin kitleleri heyecanlandırması mümkün ama kalıcı desteğin ancak ekmeğin büyütülmesi ile sağlandığı da aşikâr. O yüzden çöktü koca Sovyet bloku.

Tüm boyutlarına değinerek bir kapitalizm değerlendirmesi, kısa bir yazı ile yapılamaz. Burada vahşisi ve ehili ile kapitalizmin egemen olduğu söylenen son 250 yıl sonrası ile öncesi arasında kaba bir karşılaştırma yapacağız. Bize neler yapmış bu kahrolası kapitalizm bir görelim!

Kapitalizm Bize Neler Yapmış?

“Sömürünün odağında” veya “kapitalizmin kıskacında” bulunan bugünün ortalama insanı kapitalizm öncesi dönemlerin ortalamasından daha kötü şartlarda mı yaşıyor? Veya kapsamı biraz daha daraltalım: Bugün dünya üzerinde yaşayan insanlar hayalî 300 yıl öncesinde yaşamış olan atalarından daha iyi mi yoksa kötü şartlarda mı yaşamaktadırlar? Kim 300 yıl önce yaşayan atasıyla yaşamını olduğu gibi değiş tokuş etmek ister? Hayalî olarak tabii ki.

İyi ne demek, kötü ne demek, anakronizm gibi derin mevzulara şimdilik girmeden kelimelerin günlük kullanımı dışında hiçbir anlam yüklemeyelim. Nesnel olmak için de işimizi kolaylaştıracak bazı kriterler belirleyelim ve o kriterlere göre hayalî atalarımız ile kendimizi mukayese edelim. Kendimiz de dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan herhangi bir kişi olalım. Bakalım bu kapitalizm bize neler yapmış!

Ortalama Ömür: Daha işin başında “Uzun yaşayacaksın da ne olacak?” demeyin sakın. İnsanın en temel güdülerinden biri yaşamak, mümkün olduğunca uzun yaşamaktır. Beslenmek de sağlıklı kalmak da güvenli ortamlarda bulunmak da daha uzun yaşamak içindir. Sağ ve sağlıklı geçirilen biyolojik süreyi insan ömrünün nicelik, yapılan faaliyetleri de nitelik boyutu olarak düşünürsek, geçmiş tüm dönemlerle mukayese edildiğinde kapitalizmle birlikte (kapitalizm döneminde) insan ömrü hem nitelik hem de nicelik olarak gözle görülür biçimde artış göstermiştir. Bu yönüyle ömrüne sığdırdığı faaliyetler de artıyor. Ortalama ömrün niceliksel artışı bağlamında hiçbir kuşku yok. Günümüzdeki gibi doğum ve ölüm tarihlerini tutan kesin nüfus kayıt sistemleri olmamakla birlikte, bu konuda elimizde bazı nüfus tahminleri var. Unutmayalım uzak geçmiş şimdikinden çok farklıydı. Örneğin dedesini sima olarak tanımak insanlığın başından beri yaşadığı bir tecrübe değil, son üç yüz yılda ortaya çıkan çok özel bir ayrıcalıktır. 1800’lü yıllarda dünyanın ortalamasında insan doğuştan beklenen ömrü 30 yıl iken bugün ise 70 yıldır. Yani bugün yoğun salgın hastalık ve savaş yaşanan bölgeler dışında herkes üç nesil öncesine göre iki kat daha uzun yaşıyor. O bölgelerde de durum 300 yıl önce şimdikinden çok iyi değildi muhtemelen.

Niceliksel artışın yanı sıra bu arada ömrün niteliksel olarak da artışına yol açan birçok gelişme oldu. Geçim için gerekli çalışma süresinin kısalması, hızlı ve konforlu taşıtlar (tren, otobüs, otomobil vb.), yaygınlaşan havayolu taşımacılığı ve hızlı trenler sayesinde seyahat süreleri de geçmişin hiçbir dönemiyle mukayese edilemeyecek biçimde kısaldı. Bunu, aynı süredeki yaşamın içine daha fazla faaliyet yerleştirebilme anlamında, insan ömrünün niteliksel uzaması olarak da değerlendirebiliriz. Şüphesiz günümüz insanı hem daha uzun yaşıyor hem de yaşadığı süre içine arzu ettiği faaliyetlerden daha fazlasını sığdırıyor. Yani ömür nitelik olarak nicelikten daha fazla uzadı. Bu farkı anlatan bir örnek olarak 30 günlük yolculuğu bir güne indiren uçak icat edildiğini duyan köylünün, “tamam da kalan 29 günde ne yapacağız” dediği söylenir. Yaşanan sürenin içine sığdırılan faaliyetler niteliksel ömrü sürekli uzatıyor. Bugün herkes aynı zaman dilimi içine iki nesil önceki atalarından daha çok faaliyet sığdırıyor. Ayrıca bugün tüm kıtalarda ortalama daha çok insan gezme, görme ve eğlenme amaçlı başka yerlere ziyarete gidiyor.

Sağlık: Çocuk ölümleri ve doğumda anne ölümleri dramatik denebilecek ölçüde azaldı. Dünya ölçeğinde sıtma, kızıl, kızamık, çiçek gibi kitlesel ölümlere yol açan salgın hastalıkların önüne büyük ölçüde geçilmiş durumda. Koruyucu tıp sayesinde birçok hastalık eskisi gibi bulaşma ortamı oluşturmadan yok ediliyor. Daha önceleri ölüme yol açan birçok hastalık da artık tedavi edilebiliyor. Covid 19’u da atlatırsak normale döneceğiz. İnsanlar beden ve ruh sağlığını hem korumak hem de hasta olduklarında tedavi görmek için daha büyük imkânlara sahipler. Dünya üzerinde her geçen yıl daha çok insan sosyal güvenlik şemsiyesi altına girip düzenli sağlık hizmeti alabiliyor.

İyi ve dengeli beslenmeye bağlı olarak ortalama insan boyunda, hatta zekâ düzeyinde artış söz konusu. Hastalık baş gösterdiğinde vücut enerjisini beyni beslemek yerine hayatta kalmaya ayırdığı için yaygın enfeksiyon hastalıklarının zekânın gelişmesini önlediğini gösteren bazı araştırmalar var. Dolayısıyla sağlık ve refah arttıkça, her on yılda bir IQ dünya ortalaması üç puan artış gösteriyor.

Son 150 yıl içinde gelişmiş ülkelerde ortalama insan boyu 10 cm uzamış durumda.[1] 1975 ile 2014 yılları arasında yetişkin ortalamasında yüzde 1,3 boy, yüzde 14 kilo artışı gözlenmiş. Bu sürede bireylerin ortalama enerji tüketimi de yüzde 6,1 artmış. Yani herkes geçmişe göre daha iyi, güçlü ve çok bedensel yakıt kullanıyor!

Beslenme ve Refah: 1800’lü yıllarda dünyanın neredeyse yüzde 85’i bugün yoksulluk sınırı olarak isimlendirilen gelir düzeyinin altında yaşıyordu. Bu oranın günümüzde yüzde 10’lara indiğini söyleyebiliriz. Dünyanın her yerinde insanlar üç nesil öncesine göre günlük daha az süreli çalışıyor, buna karşılık daha çok mal ve hizmet tüketiyorlar. İstatistik kurumunun başta enflasyon sepetinin oluşturulması olmak üzere yaşam koşullarını tespit için yaptığı hane halkı anketlerinde olduğu gibi bir hafta boyunca tükettiğiniz mal ve hizmetleri kaydedelim ve dede veya ninelerimizin bunların ne kadarına (muadillerine) ulaşabildiklerini düşünelim. Yalıda oturanlarımız yalıda oturan atalarını, şehirde oturanlar şehirde, köyde oturanlarımız da köyde oturan dede ve ninelerini düşünsün. Yer değiştirenler, örneği geçersiz kılmak için mızıkçılık yapmasın!

Ben kendi adıma hem Ankara’da, hem Of’ta hem de Anzer’deki aile büyüklerine ait evlerde dedemlerin kuşağının sahip olduğu ama benim sahip olmadığım, özenecek, imrenecek hiçbir şey göremiyorum. Aceleyle “Ben görüyorum” diyenler yazının sonuna kadar sabretsin lütfen, gördüklerini söyleyecekleri şeylere de geleceğim.

Ağa çocuğu iken servetini kaybedenler ile savaş yahut doğal afetler yüzünden yer değiştirenleri istisna olarak devre dışı tutalım. Aslında onları katsak da durum çok değişmez ya, neyse. Bu arada Türkiye’de 1920’li yıllarda enflasyon hesaplamasında 50 civarında mal ve hizmetin fiyatı takip edilirken 2021’de bu sayı 415’e yükselmiştir.

Temizlik: Sabun ve diğer temizlik ürünleri ile temizlik için kullandığımız çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, akıllı veya normal elektrikli süpürgelerin olmadığı veya yeterli olmadığı dönemlerdeki kişisel bakım ve temizlik imkânlarını düşünelim. Çevresel atıklar ve sanayileşmenin getirdiği kirliliğe rağmen bugünün insanı ortalamada üç yüzyıl önceki atalarından daha iyi hijyen koşullarında yaşıyor. Geçmişin bugünle mukayese kabul edilmeyecek nüfusa sahip büyük şehirlerinde bile bekleyen suyun içinde oluşan mikro organizmalar nedeniyle suyun ancak kaynatılarak içilmesi yüzünden sıcak su içme alışkanlığının geliştiğini, kaynatılan suyun rayihalandırılıp tatlandırılması sonucu birçok tatlandırma alışkanlığının oluştuğunu, soğutucu olmadığı için yiyecekleri bozulmadan koruyabilmek amacıyla yemeklere tuz ilave etme sonucu tuzlu yemek yeme damak tadı oluştuğunu, doymak için bol karbonhidrat alma yüzünden ekmeksiz bir şey yiyemez hale gelindiğini de unutmayalım. Yani şimdi hayatımızdan çıkarmak istediğimizi üç beyaz (şeker, un ve tuz) zaruret şartlarının bize empoze ettiği alışkanlıklar.

Eğlence: Günümüz insanının eğlence sektörüne ayırdığı kaynakları tahayyül edin. Bir zamanlar “zaman kaybı” olarak görülen sanat ve spora ayrılan emek ve kaynaklar günümüzde bu işi meslek olarak yapan bireyler için aynı zamanda büyük gelir kaynağı oldu. Sırf insanları eğlendiren filmler çeviren, gösteri veya müsabakalar yapan, müzik sektöründe çalışanların oranı geleneksel en temel üretim sektörlerinden olan tarımı çoktan geçmiş durumda. İnsanlar eğlenirken para kazanıyorlar, yani hayatlarını kazanıyorlar. Bilgisayar oyunları eğlenceyi cep telefonu veya masaüstü bilgisayarlara sığdırmış durumda. İnsanlar tanımadıkları insanlarla eğlenceli oyunlar oynuyorlar. Bugünün insanı hem çeşit hem de nitelik olarak 300 yıl önceki atalarından çok daha fazla eğlence seçeneğine ve fiilî imkânına sahip. Etrafınızdaki eğlence yerlerine bakın, hepsi tıklım tıklım, neredeyse 7/24.

Güvenlik: İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birisi güvenlik. Akran, örgütlü grup veya yabancı şiddetine maruz kalma bakımından insanlar bugün eskisine oranla çok daha güvende. İstikrarlı ulus devletlerin çatısı altında bireylerin maruz kaldığı şiddet sürekli azalma eğiliminde. Kadına şiddet, çocuk işçiliği, ayrımcılık, kötü muamele, kötü şartlarda çalışma, insan ticareti, işkenceyi önlemeye dönük koşullar her geçen gün iyileşiyor. Dünyada şiddet suçlarında azalma var. Cinayet oranları tüm ülkelerde düşüşte. Siyasal istikrar ve refah arttıkça cinayet oranları da düşüyor. Bir an herhangi bir devletin verdiği kimlik koruması olmadan yaşadığınızı düşünün. Perişan olursunuz, kim vurduya gidersiniz.

Özgürlük: Bireylerin kendilerini ilgilendiren kararların alındığı süreçlere katılmalarını demokrasi olarak tanımlarsak dünya üzerinde giderek daha çok halk, kendi adına karar verecek biçimde özgür hale geliyor. Demokrasi ile yönetilen ülkelerin sayıları her geçen gün artıyor. 1974 yılında dünya üzerinde demokrasi ile yönetilen ülkelerin oranı %27,5 iken bu oran 2005 yılında %64,1’e yükselmiş durumda. Her geçen gün demokrasi standartlarında iyileşme ve yaygınlaşma gözleniyor. (Son yıllarda yaygınlaşan ırkçılık ve kutuplaşmayı örnek gösterip hemen itiraz etmeyin canım!).

Eşitlik kültürü her zamankinden daha fazla kabul görüyor. Kadın-erkek, beyaz-siyah ayırımına dayalı kitlelere yönelik eşitsizlikler azalıyor.

Eğitim: 250 yıl önce dünya insanının ortalama % 20’si temel eğitim alabiliyordu. Bu oran günümüzde % 80 ve her geçen gün artıyor. Dünyanın her yerinde insanlar eskiye göre daha çok eğitim alıyor.

Tu kaka edilen kapitalizmin egemen olduğu son 250 yıl boyunca, eğitim, sağlık, beslenme, barınma, tüketilen mal ve hizmet çeşitliliği, temizlik, eğlence, can güvenliği ve sosyal güvenlik, özgürlük alanlarında ortalama her yerde ciddi iyileşmeler görüldü. Bazı alanlarda geçmişle mukayese imkânı yok. Elektrik olmayan bir dünyayı elektrikli dünya ile kıyaslamak gibi. Bütün bu olumlu gelişmeleri bireyler açısından daha uzun süreli kılan ortalama ömür de arttı. Üstelik dünya nüfusu da daha önce görülmemiş ölçekte katlandığı halde. 1800’lerde dünya nüfusu yaklaşık 1 milyar iken 2021 de 8 milyara yaklaşmıştır. Şimdi soru şu: Günümüzün tüm sorunlarının sorumlusu olan bu “kahrolası kapitalizm” ise bu dönemde ortaya çıkan bu olumlu gelişmeleri sağlayan gizli kahraman kim? Ona da bir ad koyalım da içimiz rahat etsin, saygıyla hürmet edelim. Bu soruya cevap olarak birilerinin aklına “teknolojik ilerleme” gelebilir, ama her dönemde teknolojik ilerleme de o dönemin ekonomik sisteminin hem sonucu hem de sebebi.

“Tamam maddi iyileşmeler oldu da huzur kalmadı azizim, nerede o eski mutlu günler” diyenler olabilir. Yapılan araştırmalarda, en azından araştırma yapılabilen dönemden bu yana, mutluluk oranları da arttı “maalesef”. Çünkü eğitim, sağlık, güvenlik ve düzenli beslenme mutluluğun ana bileşenleri.

Bu Kapitalizmin Hiç mi Suçu Yok?

“Peki, hiç mi sorun yok, yoksa kapitalizmi aklıyor muyuz?” diyenler olabilir. Sorunsuz bir dünyayı, sorunu olmayan bir sistemi kim kaybetti ki biz bulalım, ama insaf denen bir şey de var.

Bu bağlamda üç konu her zaman tartışılabilir ve tartışılmalı. İlki, burada sayılan iyileşmelerin tamamını kapitalizme borçlu olup olmadığımız. İkincisi, kapitalizmin yol açtığı ilave sorunların olup olmadığı. Üçüncüsü, şimdi eldeki sonuçlardan daha iyisinin olup olamayacağı, yani tarihin sonuna gelinip gelinmediği.

İlkine cevabımız: Bugün sahip olduğumuz olumlu sonuçlar insanlık tarihinin ortak birikiminin sonucudur, tek bir ekonomik veya sosyal sisteme, hatta sadece bir medeniyete mal edilemezler. Mirasçılarına adil bir biçimde haklarını vermek çok zor olsa da, en azından farklı coğrafyalara yayılmış çokça mirasçının olduğunun hakkını teslim etmek gerekir. Bu, en basitinden adil olmanın ve vefalı davranmanın bir gereğidir. Bugün sahip olunan değerlerin birçoğunun kökeni, çok eskilere hatta Âdem peygambere kadar gider. Bu durumda, bugünün kazanımlarının tümünü sahiplenen birileri ortaya çıktığında ona kocaman bir “dur bakalım, o kadar da değil” demek en makul tepki.

İkincisine cevabımız: Nasıl tanımlarsak tanımlayalım kapitalizm de, tıpkı ondan önceki sistemler gibi, her sorunu en iyi çözen mucize bir çözüm yöntemi veya her kapıyı açan sihirli bir maymuncuk değildir. Her çözüm önerisi, anlık veya zaman aralıklı olarak beklendik yahut beklenmedik yeni sorunlara yol açabilir. Bir dönemde belirli koşullarda çok iyi sonuçlar veren bir çözüm önerisi, başka bir dönemde ve değişen koşullarda çözdüğünden daha çok sorun üretir hale gelebilir. Çok farklı sebeplerle dedenin döneminde harika olan illa torunun döneminde de harika olacak demek değildir. Bu yüzden unsurları netleştirilmeyen soyut bir kapitalizm üzerine konuşmak yerine kapitalizm ile hangi özellikleri olan ekonomik sistemin kastedildiği açıkça belirlenip, o sistemin ortaya çıkardığı sorunların tek tek ele alınması daha uygun bir yöntem. İnsanlık ölçeğinde genellik içerecek biçimde iyilik ve kötülük muhasebesinde toptancı yaklaşım mutlaka yanlışa daha çok sapar, perakende olarak işleri görmek çok daha güvenli bir yol. Hangi sorun? Sebebi ne? Nasıl giderilebilir? biçiminde ilerlemek hem ufuk açar hem de daha iyi sonuç getirir. “Kahrolsun” veya  “yaşasın” tutumu kitlesel mobilizasyon sağlamada işe yarar ama ufku karartıp kavrayışı kısırlaştırabilir. Dikkatli olmak lâzım.

Üçüncü soruya cevabımız: Beşer kendi tecrübesine dayanarak “tarihin sonunu” bilemez, çünkü bir insanın gördüklerinin tarihin sonu olduğunu söyleyebilmesi için büyük kıyameti de görmüş olması icap eder. Bugüne kadar tarihe bir son çizgisi çekenler, en çok kendi küçük kıyametlerini görmüşlerdir. Yani, bugünün insanının bulduğu çözümlerden daha iyi çözümlerin olma ihtimali her zaman vardır ve o çözümlerin peşinden koşma hakkı kimsenin elinden alınamaz. Yeter ki ortaya çıkacak faturalar iyi hesap edilsin ve onları yükleneceklere haksızlık edilmesin. Zira insanlığın kaderine dair çözüm önerilerini başkaları üzerinde denemeye kalkmanın bazı ahlaki sınırları mutlaka olmalıdır.

Sonuç: İnsanoğlu çözümler üretirken sorunlara da yol açar. Sadece bardağın sorun veya çözüm tarafına bakmak yanıltıcıdır. Ne çözümlerin hatırına sorunları görmezden gelmek ne de sorunlara bakarak çözümleri göz ardı etmek doğru bir yol. Bu sebeple sürekli teyakkuzda olmak gerek. Öte yandan “kahrolsun” veya “Yaşasın” sloganları akıldan ziyade duyguları harekete geçirir. Olup biteni anlamada aklın kılavuzluğu ile duygunun desteğini bir araya getirmek ise büyük maharet ister. Ya nasip, diyelim.

Pek beklemiyorum ama (ne de önyargılıyım!) bu yazı kısa oldu bu konuda daha uzun şeyler okumak istiyorum diyenler için üç kitap:

  1. Rosling, H., Rosling, O., & Rosling, A. R. (2019). Factfulness: Dünya Hakkında Yanılmamızın On Nedeni ve Neden Her Şey Aslında Sandığımızdan Daha İyi (S. S. Tezcan, Çev.). Pegasus.
  2. de Botton, A., Pinker, S., Matt, R., & Gladwell, M. (2020). Gelecek Daha Güzel Günler Getirecek mi? (C. Duran, Çev.; 4. bs). Bkz Yayıncılık.
  3. Matt, R. (2013). Akılcı İyimser: Refahın Evrimi (M. Doğan, Çev.). Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.

Peki, bu üçünden hangisi? İlki.


[1] https://www.scientificamerican.com/article/why-are-we-getting-taller/#:~:text=The%20reason%20for%20this%20difference,centimeters%20(about%20four%20inches). Erişim tarihi: 17.10.2021

Ömer Demir
+ diğer makaleler

ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümünden 1988’de lisans ve 1990’da yüksek lisans derecesi aldı. 1993 yılında Anadolu Üniversitesinde İktisat alanında doktorasını tamamladı, 1996’da doçent 2009’da profesör oldu. Üniversite dışında TÜİK, YÖK ve ÖSYM’de yönetici olarak çalıştı, TÜBİTAK bilim kurulunda görev yaptı. Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde öğretim üyesi. İktisat metodolojisi ile iktisadın kurumsal yapılarla ilişkileri konusunda çalışmalar yapıyor.