TELİF HAKKI NASIL BİR HAKTIR – 4

SANAL KITADA DOLAŞIMA GİREN DİJİTAL SERBEST MALLARIN TELİF SİSTEMİ NASIL OLACAK?

Ömer Demir –

Mevcut telif hakları sistemi, kitap özelinde söyleyecek olursak, sadece bedelini ödeyen kişilerin kitabı “okuma hakkı”nın olduğunu kabul eder. Telif hakları sistemi, özünde, bir eserin, onu ortaya çıkaran kişinin rızası olmadan kullanılmasına bir sınırlama getirmeyi amaçlar.

Satın aldığınız bir şiir kitabından bir bölümü arkadaş ortamında okuduğunuzda orada bulunan birçok kişi kitaba para ödemediği halde şiiri dinlediğinde ya da bir TV ekranında yahut radyo programında milyonlara o şiiri okuduğunuzda telif hakkı ihlali veya “kul hakkı” ortaya çıkar mı? Soruyu daha da daraltalım: Bir eserin basılı nüshasını, onun piyasada satılan bedeli karşılığında kaç kişi telif hakkını ihlal etmeden “tüketebilir?”

Aynı kitabı çok kişinin okuması daha yüksek bir ihtimal olduğu için dergi aboneliklerinde ve kitap alımlarında kütüphanelere daha yüksek bir fiyatlandırma uygulaması yapıldığını görebilirsiniz ama bireysel olarak satın aldığınız bir kitabı kaç arkadaşınıza verebileceğiniz konusunda bir kısıt olmadığını düşünürsünüz. Peki, bir eseri satın aldıktan sonra kaç kişinin onu okumasının meşru olduğu konusunu belirleyen nedir? Kitapçıda göz atarak, satın alandan ödünç alarak veya bir şekilde okuyandan özetini dinleyerek bir kitaptan faydalanma biçimlerinin telif hakkı ihlali kapsamına girmemesinin sebebi ile onu serbest mala dönüştüren dijitalleşme arasında herhangi bir paralellik kurulabilir mi?

İşte bu sorular bizi hukuk ve teknoloji ilişkisinde görünüşte karmaşık ama arkasındaki mantık bakımından bir o kadar da basit noktaya götürür: Bir konunun hukuki durumu ile onun olabilirliğini sağlayan teknolojik gelişim karşılıklı etkileşim içinde birbirini belirler. Teknolojik gelişmeler hem hak ve sorumlulukların yeniden tanımlanmasına yol açar hem de tanımlanan hak ve sorumluklara göre yeniden şekillenir, ivme kazanır, istikamet edinirler. Telif hakları bağlamında da durum bundan farklı değildir. Kullanılan teknolojik araçlar yönünden bilgiyi onu üreten kişiden uzaklaştırmanın mümkün olmadığı durumlarda (bilginin içinde örtük bilgi fazla olduğunda) telif hakkı olarak hukuki koruma oluşturulmasına pek gerek olmamıştır. Bir şifacının hangi ottan, hangi miktarda katıp kaynattığını sadece kendisi bildiği için ilacının formülünü bir kâğıda yazmadığı sürece şifa dağıtıcı formülün bilgisinin hukuki koruma altına alınması gerekmemiştir. Benzer şekilde bir gemi kaptanının yön bulma konusundaki bilgilerini ve kıtalar arası rotaların özelliklerini başkalarının erişebileceği yerlere yazmadığı sürece, yıllar içinde deneyimle biriktirdiği denizcilik bilgilerini hukuk sistemi ile koruma ihtiyacı pek söz konusu değildir. Çünkü şifacı veya kaptan nerede bulunursa “işe yarar” bilgi de büyük oranda oradadır. Ne zaman ki bilgi özellikle kitaplaştırılarak insandan ayrıştırılmaya, bağımsız ayrı bir varlık muamelesi görmeye başladı, o zamandan itibaren ona da bir mülkiyet sınırı çizme ihtiyacı oluştu denebilir. Basitçe söylemek gerekirse, bilgiler kitaplara (insandan ayrıştırılabilen kayıtlara) dönüşmeseydi, sadece onları kullanan zanaatkârların uygulamalarında gömülü olarak örtük bilgi statüsünde kalsalardı veya sadece bilgelerin sohbetlerinden yayılsalardı, telif haklarını düzenleyen ve koruma altına alan kanuna pek ihtiyaç olmayacaktı. Yani bilgileri üretenler, o bilgiler yoluyla elde ettikleri saygınlıklarını ve/veya gelirlerini korumak için ilave mülkiyet haklarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu sebeple bilgiler, onları üretenlerden bağımsızlaşıp yazı, ses ve görüntü olarak sayfalara, radyo frekanslarına veya video kayıtlarına aktarıldığında, yani onları kendi faydalarına kullanmak isteyenlerin üretenlerden izin almadan rahatça kullanabilecekleri bir nitelik kazandıklarında, kendilerini üretenler ile aralarındaki sağlam bir mülkiyet bağı kurma ihtiyacı, bugünkü telif hakları sistemlerini ortaya çıkarmıştır. Bu ihtiyaç, bilginin en temel üretim aracına dönüştüğü günümüz ekonomilerinde hayati önemini korumaya devam etmektedir. Buradaki temel sorun, bu ihtiyacı, toplam faydayı azaltmadan gidermenin yol ve yöntemlerini bulmakta yatıyor.

Her Faydalı Ürün Telife Konu Olur mu?

Öte yandan insanın ürettiği bilgi çeşit çeşittir ve her tür bilgi telif hakkına konu olmamaktadır. Bilgi sahipleri bazı bilgileri korumak için sıkı tedbirler alınmasını isterken (patent, faydalı ürün, yayın hakkı vb.) bazılarını da ücretsiz yayılmasına rıza göstermek bir yana onu daha geniş kesimlere yaymak için ilave harcama yapmayı dahi göze almaktadırlar. Örneğin peygamberler mesajlarını yaymak için telif hakkı istememişlerdir. Tersine mesajlarını olabildiğince yayılmasına katkı sağlayacak gönüllüler oluşturma peşinde olmuşlardır. (Bu mesajları şerh edenlerin, yaptıkları şerhlere telif hakkı talep etmelerinin ortaya çıkardığı ironik durum bahsi diğerdir.) Benzer şekilde siyasi liderler ve ideologlar da kendilerinin ürettiği bilginin serbest dolaşımından yanadırlar. Genelde özel mal ve hizmet üretimine dönük bilgilerin koruma altına alınmasının amaçlandığı, buna karşılık daha kamusal nitelikli ve ideoloji bağlantılı olanların ücretsiz yayılması için çaba sarf edildiği görülmektedir.

Neredeyse bütün toplumlarda bilgi mimarlarının ideolojik bilgiyi yayma konusunda çok cömert davrandıkları görülmektedir. Başkalarının kafasının içindeki “yanlış” fikirleri yok etmek veya değiştirmek için harcanan çabanın çok azının başkalarının hayatlarını kolaylaştıracak bilgileri yaymaya harcanması, burada ayrıntısına girilmeyecek olan ama gerekçeleri üzerinde düşünmeye değer önemli bir tartışma konusudur.

Kıt Malı Serbest Mala Dönüştürecek Bir Telif Hakkı

İnsana fayda sağlayan malları kıt mallar ve serbest mallar olarak iki ana gurupta toplayabileceğimize başta işaret etmiştik. Miktarları, insan istek ve ihtiyacını ücret ödemeden karşılamaya yetmeyen mallara kıt mallar diyoruz (ekmek, süt, araba, ev, giysi vb.). Refahımızın önemli bir kısmını bu kıt mallar oluşturur. Bütün kıt malların bir fiyatı vardır ve fiyat yoluyla üretim miktarları düzenlenir. Serbest mallar ise varlığı halinde isteyen herkesin istediği kadar tüketebileceği mallardır (güneş, hava, adalet, düzen ve özgürlük gibi). Dijitalleşme, telife konu olan ve fikre dayalı ilk birimi kıt mal olan birçok ürünü ikinci birimden sonra serbest mala dönüştürdüğü için daha önce dünya üzerinde eşi benzeri olmayan ve tamamen yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Dijitalleşmenin yol açtığı bu serbest mal özelliği kazanan ürünlerde kamusal mallardaki orta malların trajedisinde olduğu gibi aşırı tüketim nedeniyle üretimin kendini yenileyememesi durumu da söz konusu değildir. Çünkü marjinal maliyet sıfıra yakındır ve malların tüketiminde rakiplik durumu yoktur. Bu ilk birimi kıt mal olan ürünlerin sonraki birimlerinin serbest mala dönüşmesi, mülkiyet konusunda yeni bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.

Bir ürün eğer ilk birim üretildikten sonra serbest mala dönüşecekse, o ilk ürünün ortaya çıkarılması için gerekli zaman, gayret, emek ve diğer harcamaları kim niçin yapacak? Yani fikir işçilerine, ilk birimin üretim masraflarını tam olarak karşılayacak ve alternatif maliyetleri (zaman ve yeteneklerini kullanabileceği diğer yararlı işlerden elde edebileceği kazançlardan yoksun kalmalarını) telafi edecek ödeme nasıl yapılacak? Günümüz telif haklarında ana sorun burada düğümleniyor.

Gelecekte seyrin nasıl olabileceğine dair tahminlerimizi yapmadan önce şimdiye kadar yaptığımız açıklamaları birkaç maddede toplayalım.

İlk olarak, bilgi odaklı zihinsel ürünler bir kez zihin dışına çıktıklarında sonsuz biçimde kullanılma imkânına kavuşurlar. Maddi varlığı olan üretimlerde ürün kullanıldıkça ya doğrudan tükenmesi (ekmeğin yenmesi) ya da aşınması (makinenin amortismanı) sonucu bir sınırlı kullanım söz konusudur. Bilgide ise işe yaradığı sürece aşınmadan ve eskimeden sınırsız tekrar kullanım imkânı vardır. “Üçgenin iç açıları toplamı 360 derecedir” bilgisini milyonlarca tasarımcı sonsuz işlemde kullanabilir. Aynı bilgiyi daha çok kişinin yararlı biçimde kullanması, toplum refahını sürekli artırır. Dijitalleşme marjinal maliyeti sıfıra yakın hale getirdiği için zihinsel ürünlerde ilk birim ürünün üretiminin nasıl gerçekleşeceği, maliyetinin nasıl karşılanacağı önemli hale gelmektedir.

İkincisi, bilgi ağırlıklı olarak diğer bilgilerden ürer. Eğer her seferinde diğerlerinin bilgisine özel mal şartlarında ulaşım zorunlu hale getirilirse, yeni bilgi üretiminde kullanacak kaynak miktarı azalır, verimlilik düşer. Dolayısıyla yeni bilginin üretiminde kullanılacak her bir unsur özel mülkiyet konusu yapıldığında, toplam bilgi üretimi düşer. Aynı ya da benzer bilgilerin birbirinden habersiz kişiler tarafından üretimi (duplikasyon) artar. Herkes birbirinden habersiz aynı konular üzerinde mesai harcar, üretimde kullanılabilecek toplam zaman verimsiz kullanılmış olur ve sonuçta toplam refahı artırmak için kıymetli bir kaynak olan zihinsel emeğin önemli kısmı boşa gider. Sonuçta grup, ülke ve küresel ölçekte insanlığın ortak zihinsel kaynakları etkili biçimde ve yerli yerinde kullanılmamış olur. Eğer bilginin farklı unsurları telife konu olursa orta malların trajedisinin tersi çoklu mülkiyet trajedisi denen yeni bir durum ortaya çıkarabilir.

Üçüncüsü, bilginin çoğaltılma ve yayılma maliyetlerinin düşmesi, her türlü bilginin kolayca yayılmasına ve bu yolla bilgi kirliliğinin artmasına yol açar. Maddi üretim süreçlerinde istenmeyen bir sonuç olarak çok yönlü kirlilikler olduğu gibi zihinsel üretimde de üretim ve dağıtım kolaylığı, işe yarar faydalı bilginin yanı sıra yanlış ve zararlı bilgilerin de kolayca yayılmasına yol açar. Neyin yararlı veya zararlı olduğu tartışmalı olsa da toplum refahını olumsuz etkileyen zihinsel ürünleri zararlı olarak niteleyebiliriz. Buna da toplumsal süreçler karar verir. Faydalı mal ve hizmetler (edinilmek ve tüketilmek istenen) yanında zararlı mal ve hizmetler (kirlilik gibi uzak durulmak, tüketilmemek istenen) de her dönemde söz konusudur.

Telif haklarının koruma altına aldığı meşru üretimde amaç toplam yararı artırmaktır. Dijitalleşmenin ikinci birimden itibaren kıt malları serbest mallara dönüştüren özelliği ile ortaya çıkan yeni durumda, bilginin olabilecek en yüksek toplumsal faydaya dönüştürecek bir telif sistemi üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor.

Burada telife konu olacak tüm ürünlerin tek bir telif sistemine tabi olmalarının hem mümkün hem de doğru olmayacağı söylenebilir. Bir mimari proje, ürün tasarımı, güfte yahut beste, seslendirme veya film; deneme, roman, şiir veya günlük düşünce yazıları; tarih, coğrafya, ulusal güvenlik, çevre bilinci, hukuk devleti vb. hakkında makale, rapor veya kitap; iyi bir insan, dindar veya vatandaş olmayı sağlayacak bilgiler; fizik, kimya, biyoloji, matematik, mantık veya felsefi eserler vb. gibi hitap ettiği kitle, tüketiminden beklenen olası etkileri bakımından farklılaşan zihinsel ürünlerin her birinin tabi olacağı telif kuralları farklı olabilir. Kamusal faydası ağır basanların ilk birimlerini kamunun; özel faydası ağır basanların da kişilerin finanse edeceği farklı yöntemler benimsenebilir. Nitekim mevcut durumda da farklı alanlarda farklı kurallar hüküm sürmektedir.

Ancak eskiden beri var olan durumun da şimdi kökten değiştiği gayet aşikâr. Gelinen aşamada geliştirilecek telif sisteminin a) müellifin üretim motivasyonunu artırıcı, b) daha çok kişinin faydalanmasını sağlayıcı ve c) kalite denetimini kolaylaştırıcı olmak üzere üç temel özelliğinin olması gerekir.

Üretim motivasyonu açısından bakıldığında zihinsel ürünlerin hem üretim ortamının iyileştirilmesi (haksız rekabetin ve tekellerin engellenmesi, piyasaya giriş koşullarının hafifletilmesi vb.) hem de ürettiği faydaya göre sahibine makul bir getiri sağlaması için uygun düzenlemelerin yapılması beklenir. Tüm zaman, gayret ve yeteneklerini zihinsel ürünlerin üretimine tahsis edenlerin, onlardan yararlanılma durumuna göre bir getiri elde etme beklentileri, üretimin doğasından gelir. Çünkü üretim, bireylerin kendileri veya başkaları için bir fayda yaratma faaliyetidir.

Bir müellif, eserini sadece kendisi için üretmemiş ise, (bu durumda paylaşmasına gerek olmaz) diğerlerinin ona bir şekilde ulaşmasını istiyor olmalıdır. Dolayısı ile telife konu olan ürünün başkalarını da ilgilendiren bir yönünün olduğu varsayımı vardır. Bir ürünün başkalarını da ilgilendiriyor olması, onun üretilme gerekçesi bağlamında, dolaylı biçimde başkalarının da katkısı olduğunun bir işaretidir. Onun için “müşteri velinimettir” üretici için. Ürün sahibi “bu benim üretimim” dediğinde, başkalarının olası ilgisinin onun ortaya çıkmasındaki kritik tetikleyici rolünü göz ardı etmemelidir. Bu durum, fayda oluşturan ve mülkiyete konu edilen tüm faaliyetler için geçerlidir.

Ortaya çıkan bu faydanın büyüklüğüne göre onu yaratanın kendine bir pay beklentisi içinde olması gayet makuldür. İlk birimden sonraki birimlerin marjinal maliyetinin sıfır olması, ilk birimi üretenlerin ürün üzerindeki hak iddialarını geçersiz kılmayacağı gibi onlara makul bir karşılık ödenmemesi hem ilgili birey hem de toplum için makul bir tercih değildir. Birey ürettiği fayda ile mütenasip bir karşılık almadığı için hakkının yendiğini düşünecek, bunun verdiği sinyalle bireylerin yeteneklerinin benzeri alanlarda üretime yöneltmemeleri, böylece üretim hacminin düşmesi ve refahın azalmasına yol açacağı için toplum da kayıp yaşayacaktır. Dimyata pirince giderken eldeki bulguru da kaybetme durumu ortaya çıkacaktır.

Kısacası, telife konu ürünlerin ikinci ve sonraki tüm birimlerinin marjinal maliyetinin sıfır olmasına dayanarak ürünü kıt mal gibi fiyatlandırma veya serbest mal gibi görüp üreticisinin katkısını görmezden gelme seçeneklerinden birine yönelmek zorunda değiliz. Kıt mal muamelesi yapmak toplam faydayı aşağı çekecek, serbest mal muamelesi yapmak da muhtemelen o ilk birimin üretilmesine mani olacaktır. Telif haklarının dayandığı sorun, ilk birimin üretiminin ödüllendirilme biçiminin, ilave birim maliyeti sıfır olan bir üründen isteyen diğer herkesin yoksun bırakılmasına yol açmadan nasıl gerçekleştirileceğidir.

Kanaatimizce, daha önce ifade edildiği gibi, herhangi bir kaynak israfına yol açmayacağı için böyle bir yoksun bırakmanın hiçbir makul gerekçesi olamaz. Bu sebeple marjinal maliyeti sıfır olan ürünlerin ilk biriminin maliyetlerini karşılamada tümüyle özel mallar için geçerli olan birebir “tüketen öder” prensibi yerine kamusal mallar için geçerli olan “toplum adına ödeme” yöntemi daha makul görülmektedir. Burada ürünün kamusal fayda yaratma yönü göz önüne alınarak aşamalı süreçlere ihtiyaç vardır. Bazı ürünlerin ilk üretim maliyetlerinin karşılanması tümüyle piyasa koşullarına terk edilirken, bazılarınınkiler kısmen, diğer bazılarınınkiler de tümüyle kamusal finansman yöntemiyle karşılanabilir.

Neden Herkes Tükettiğinin Bedelini Doğrudan Ödemek Zorunda Değil?

Bu başlıkta kritik kelime “doğrudan”. “Her şeyin bir bedeli vardır” iktisatçıların beylik sözüdür. O bedel bazen doğrudan bazen de dolaylı ödenir. Dolaylı ödemede “ortak ödeme” yaygın olduğu için doğrudan ödeme gibi muhasebeleştirilemez.

Günümüzde tüketimin tüketen, kamu ve reklamcı tarafından olmak üzere üç şekilde finanse edildiği görülmektedir. Dijital platformların reklamcı yoluyla finansmanı konusunda öne çıktığını görmekteyiz. Bunu biraz açalım.

Günümüzde özel mal niteliğinde olmasına rağmen bedelin başkaları tarafından dolaylı biçimde ödendiği bir ödeme türü hızla gelişmektedir. Bilindiği üzere mal ve hizmetlerin çoğunun bedelini doğrudan tüketici öder. Ancak bir malı tüketirken başka bir malın tanıtım nesnesi olma potansiyeli olan kişilerin tüketim bedelini reklam verenin ödediği yeni durumlar söz konusudur. Bunun ilk ve en tipik örneği TV yayınlarının sadece bir anten yardımı ile veya cep telefonu yahut internetten izlenmesidir. İzleyen kişi ürünün yapım maliyeti olarak bedelini reklama maruz kalmayı kabul etmekle öder. Hani meşhur söz var ya “bir ürüne bedel ödemiyorsanız ürün sizsiniz” diye, o durum işte.

Reklamı veren kişi sizin izlediğiniz programı finanse eder. Bir programı ne kadar çok kişi izlerse, reklam değeri o kadar yüksek olur, daha çok destekçi bulur. Bu durumda her bir tüketici, reklama muhatap olma potansiyeli bakımından bir nevi ürünü finanse eden konumuna gelir. Dolayısıyla bir fikrî mülkiyet konusu ürün ne kadar çok kişinin ilgisini çekerse (çok kişi tarafından tüketilirse) onu üretene o kadar gelir getirme potansiyeli taşır. Reklama konu başka bir ürünün potansiyel müşterisi olduğu için sizin ürününüzü (bilgi) bedelsiz tüketen biri dolaylı biçimde sizin finansman kaynağınız haline gelmiş oluyor. Bu da insanlık tarihinde tamamen yeni bir durum. Mevcut koşullarda bu finansman yöntemi devlet otoritesinin devreye girmesini gerektirmediği için bizim kamusal finansman önerimizin dışında kalıyor.

Kamu Neyi, Nasıl Fonlamalı?

Toplum adına ödemenin yapılabilmesi için de ürünün ne kadar toplam fayda oluşturduğunun sağlıklı biçimde tespiti gerekir. Çünkü burada konu edilen mal ve hizmetler, geleneksel kamusal mallarda (örneğin adalet ve güvenlik, temiz hava, aydınlatma vb.) olduğu gibi homojen değil neredeyse tümüyle heterojendir. Yani, binlerce makale, müzik eseri, roman, öykü veya filmden hangilerinin kamu kaynaklarından desteklenmeye layık olduğunun belirlenmesi ciddi iş yükü getiren ve birçok yeni faaliyet gerektiren önemli bir iştir.

Burada da yeni dijital teknolojilerin büyük kolaylık sağlayacağını görmekteyiz. Bunun için evvela dijital mecralardan dağıtımı yapılan fikri ürünlerin sağlıklı bir “yararlanılma envanterinin” oluşturulması gerekecektir. Fark edilme, kullanılma/tüketilme, ileride tüketilmek üzere saklanma ve hakkında değerlendirme yapılma gibi kriterlere göre her ürünün bir kullanım değer endeksi olmalıdır. Bu endekse göre telif sahiplerine gerekli ödemeler yapılabilir. Böyle bir endeksin yapılabilmesinin de bazı ön şartları var kuşkusuz.

İlk olarak, sanal kıtada dolaşıma girecek her ürüne ayrıştırıcı dijital bir kimlik numarasının verilmesi gerekir. O kimlik numarası, ürünün farklı platformlarda belirlenen kriterlere göre yarattığı faydanın göstergesinin hesaplanmasında referans alınır. Makalelerdeki DOI, kitaplardaki ISBN numarası, araçlardaki seri numarası, ilaçlardaki karekod vb. gibi. Böylece her dijital ürünün kimler tarafından ve hangi nitelikte bir kullanım gördüğünün sağlıklı bir kaydının tutulması için ilk adım atılmış olur.

İkinci olarak hakkaniyetli bir kamusal ödeme sisteminin kurulması için sanal kıta üzerinde faaliyette bulunan tüm aktörlerin de kayıt altına alınması gerekir. Nasıl ki dünyada insanların yaptıkları işlerden elde ettikleri kazançlarını kendi üzerlerine geçirmek ve eğer varsa başkalarına zararları onları tazmin etmek için birer kimlikleri varsa, gerçek ve tüzel tüm sanal kıta aktörlerinin de gerektiğinde hukuki çerçevede kolayca ulaşılabilecek birer gerçek kimlik ve adreslerinin olması gerekir. Buralarda müstear isimlere izin verilse de hukuki sonuçların ortaya çıkması durumunda kimliği tespit edilemeyen aktör sorunu olmamalıdır. Yani sanal kıta, vurguncu ve soyguncuların cirit attığı bir yer haline gelmemelidir. Biliyorsunuz yeni keşfedilen kıtalara bu tür profildeki kişilerin erken gidip mesken tutmaları adettendir! (örnek Amerika’nın keşfi sonrası yerleşenler!).

Üçüncüsü, sanal kıtada dolaşımdaki ürünlerden oluşan toplam faydaya katkıda bulunanlara katkılarıyla orantılı biçimde pay verilmesini sağlayacak yeni bir sistem geliştirilmelidir. Dijital ürün kayıtları üzerinden, daha önceden belirlenen ve kamuoyuna açıklanan kriterlere göre eserlerin müelliflerine toplumun ortak kültür fonundan gerekli ödemeler yapılabilir. Bu ödemelerde kamusal yarar durumu göz önüne alınarak farklı kategoriler oluşturulur. Tıpkı şimdi okuma yazma ve temel eğitim ve temel sağlığın büyük bölümünün ortak fonlardan finanse edilmesi gibi, bazı dijital ürünler öncelikli olarak ve yaygın biçimde bu fondan desteklenebilir. Örneğin asgari standartları taşıyan ürünlere başlangıç ödeneği gibi bir destek verilerek yeteneklerin geliştirilmesi özendirilebilir. Burada dijital ürün yelpazesinin her bir alt kırılımında kriterler birbirinden farklı olabilir. Toplam destek puanının oluşumunda bazı ürünlerde ürünün tüketilme hacmi (toplam kaç kişi tarafından tüketildiği), bazılarında üretilme zorluğu daha fazla ağırlık alabilir. Bazı alanlarda tüketimin pozitif dışsallık durumu öne çıkarken diğerlerinde kültürün devamlılığına katkı daha önemli olabilir. Bu bağlamda örneğin şiir kitaplarında kamusal destek için aranan özellikler ile matematik ders kitaplarında veya videolarındakiler farklılaşabilir.

Tüm zihinsel ürün alanlarında değişime duyarlı ve dinamik kriterler oluşturulur. Örneğin toplumu çok güldüren ve eğlendiren programlar, izlenme oranları ve izleme sonrası yapılan izleyici beğeni puanlamalarına göre kamusal fondan pay alırken, temel araştırmalar geçtikleri zorlu hakemlik süreçlerine göre fonlanabilirler. Müzik türleri için de benzer farklılaşmalar yapılabilir. Kültürel dayanışmayı yeniden üreten ve tahkim eden ürünler ile yabancılaştırdığı düşünülen ürünlerin puanları hesaplanırken farklı ağırlıklar kullanılabilir.

Bu bağlamda farklı seviyelerdeki (okul öncesi, ilk, orta, yükseköğretim, mesleki eğitim, özel beceri kursları vb.) eğitime dönük dijital ürünlerin puanlama sistemleri kendi içinde farklılaşabilir. Örneğin sürücü belgesi eğitimi videoları ile özel bir makinenin bakım ve onarım videolarının kamusallık yönü farklı olacağı için değerlendirilme ağırlıkları farklı olabilir. Trafikte iyi sürücülerin olmasına katkı ile bir müzik enstrümanının iyi kullanımına katkının toplumsal fayda değeri farklılaştırılabilir. Benzer biçimde sadece belirli alanlarda mesleki beceri kazandıran veya sadece hoş vakit geçirmeye yarayan dijital ürünler ile toplumsal dayanışma, etik değerlere bağlılık, çevreyi ve doğayı koruma, hoşgörü ve dayanışma hissini güçlendirme amaçlı dijital ürünlerin puan hesaplamalarındaki katsayılar farklı olabilir.

Tüm bu hesaplamaları kim yapacak diye soruluyorsa, bunun cevabı gayet basit. Gelecekte birçok kişi bu tür puanlama işlerinde ihtisas yapacak ve bu süreçlerin iyileştirilmesinde görev alacaktır. Bu alanda yüksek lisans ve doktora programları açılacak, gerekli uzmanlar yetiştirilecektir. Hani o ne olduğunu bilmediğimiz mesleklerden biri de bu dijital değer ölçme uzmanlığı olacak. Henüz olmayan bu faaliyet alanlarının uzmanlarının yetişmemiş olması böyle bir sistemin tasarımının yapılmasında bir engel olarak görülmemelidir.

Burada, uzman bilgisi yoluyla toplumu kültürel fonlama ile tek tipleştirme riski akla gelebilir. Evet, böyle bir risk her zaman söz konusudur. Gücü eline alanlar kendilerine her açıdan destek olan dijital ürünleri ortak fonlardan daha fazla yararlandırma eğiliminde olabilirler, tıpkı şimdi olduğu gibi. Burada da “bir kişi bir oy” temelli demokrasinin nihai çözüm için en uygun adres olduğunu söyleyebiliriz.

Dijital ürünlere kamusal destek kriterleri siyasetin önemli konuları haline gelebilir. Kitlelerden oy isteyen siyasiler bu kriterlerin istendiği yönde değişimini vadedebilirler. Hatta bu tür oylamalar seçimden seçime değil, anayasalara konan özel hükümlerle dijital platformlarda belli şartlar altında sürekli yapılabilir. Bu yolla temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye de adım atılma şansı olur. Toplumun daha çok ağırlık verilmesini istediği ürünlerin puanlama sisteminin kendisi, siyasal elitlerin el değiştirdiği genel seçimlere kalmadan daha sık ve düzenli aralıklarla oylamaya tabi tutulabilir. Böylece kamusal fayda eksenli kaynak tahsisi yapılıp yapılmadığı genel seçimlerden daha erkenden fark edilebilir. O zamana kadar şimdiki gibi genel seçimler kalırsa!

Var mısınız böyle yeni bir sistem için kafa yormaya. Yoksa “boşveer ne güzel telif hakları sistemimiz var, uyguluyormuş gibi yapalım, gittiği yere kadar gitsin, sonrasını gelecektekiler düşünsün. Tüm sorunları biz mi çözeceğiz?” mi diyeceksiniz!

Ömer Demir
+ diğer makaleler

ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümünden 1988’de lisans ve 1990’da yüksek lisans derecesi aldı. 1993 yılında Anadolu Üniversitesinde İktisat alanında doktorasını tamamladı, 1996’da doçent 2009’da profesör oldu. Üniversite dışında TÜİK, YÖK ve ÖSYM’de yönetici olarak çalıştı, TÜBİTAK bilim kurulunda görev yaptı. Halen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinde öğretim üyesi. İktisat metodolojisi ile iktisadın kurumsal yapılarla ilişkileri konusunda çalışmalar yapıyor.