TELİF HAKKI NASIL BİR HAKTIR – 4

SANAL KITADA DOLAŞIMA GİREN DİJİTAL SERBEST MALLARIN TELİF SİSTEMİ NASIL OLACAK?

Ömer Demir –

Mevcut telif hakları sistemi, kitap özelinde söyleyecek olursak, sadece bedelini ödeyen kişilerin kitabı “okuma hakkı”nın olduğunu kabul eder. Telif hakları sistemi, özünde, bir eserin, onu ortaya çıkaran kişinin rızası olmadan kullanılmasına bir sınırlama getirmeyi amaçlar.

Satın aldığınız bir şiir kitabından bir bölümü arkadaş ortamında okuduğunuzda orada bulunan birçok kişi kitaba para ödemediği halde şiiri dinlediğinde ya da bir TV ekranında yahut radyo programında milyonlara o şiiri okuduğunuzda telif hakkı ihlali veya “kul hakkı” ortaya çıkar mı? Soruyu daha da daraltalım: Bir eserin basılı nüshasını, onun piyasada satılan bedeli karşılığında kaç kişi telif hakkını ihlal etmeden “tüketebilir?”

Aynı kitabı çok kişinin okuması daha yüksek bir ihtimal olduğu için dergi aboneliklerinde ve kitap alımlarında kütüphanelere daha yüksek bir fiyatlandırma uygulaması yapıldığını görebilirsiniz ama bireysel olarak satın aldığınız bir kitabı kaç arkadaşınıza verebileceğiniz konusunda bir kısıt olmadığını düşünürsünüz. Peki, bir eseri satın aldıktan sonra kaç kişinin onu okumasının meşru olduğu konusunu belirleyen nedir? Kitapçıda göz atarak, satın alandan ödünç alarak veya bir şekilde okuyandan özetini dinleyerek bir kitaptan faydalanma biçimlerinin telif hakkı ihlali kapsamına girmemesinin sebebi ile onu serbest mala dönüştüren dijitalleşme arasında herhangi bir paralellik kurulabilir mi?

İşte bu sorular bizi hukuk ve teknoloji ilişkisinde görünüşte karmaşık ama arkasındaki mantık bakımından bir o kadar da basit noktaya götürür: Bir konunun hukuki durumu ile onun olabilirliğini sağlayan teknolojik gelişim karşılıklı etkileşim içinde birbirini belirler. Teknolojik gelişmeler hem hak ve sorumlulukların yeniden tanımlanmasına yol açar hem de tanımlanan hak ve sorumluklara göre yeniden şekillenir, ivme kazanır, istikamet edinirler. Telif hakları bağlamında da durum bundan farklı değildir. Kullanılan teknolojik araçlar yönünden bilgiyi onu üreten kişiden uzaklaştırmanın mümkün olmadığı durumlarda (bilginin içinde örtük bilgi fazla olduğunda) telif hakkı olarak hukuki koruma oluşturulmasına pek gerek olmamıştır. Bir şifacının hangi ottan, hangi miktarda katıp kaynattığını sadece kendisi bildiği için ilacının formülünü bir kâğıda yazmadığı sürece şifa dağıtıcı formülün bilgisinin hukuki koruma altına alınması gerekmemiştir. Benzer şekilde bir gemi kaptanının yön bulma konusundaki bilgilerini ve kıtalar arası rotaların özelliklerini başkalarının erişebileceği yerlere yazmadığı sürece, yıllar içinde deneyimle biriktirdiği denizcilik bilgilerini hukuk sistemi ile koruma ihtiyacı pek söz konusu değildir. Çünkü şifacı veya kaptan nerede bulunursa “işe yarar” bilgi de büyük oranda oradadır. Ne zaman ki bilgi özellikle kitaplaştırılarak insandan ayrıştırılmaya, bağımsız ayrı bir varlık muamelesi görmeye başladı, o zamandan itibaren ona da bir mülkiyet sınırı çizme ihtiyacı oluştu denebilir. Basitçe söylemek gerekirse, bilgiler kitaplara (insandan ayrıştırılabilen kayıtlara) dönüşmeseydi, sadece onları kullanan zanaatkârların uygulamalarında gömülü olarak örtük bilgi statüsünde kalsalardı veya sadece bilgelerin sohbetlerinden yayılsalardı, telif haklarını düzenleyen ve koruma altına alan kanuna pek ihtiyaç olmayacaktı. Yani bilgileri üretenler, o bilgiler yoluyla elde ettikleri saygınlıklarını ve/veya gelirlerini korumak için ilave mülkiyet haklarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu sebeple bilgiler, onları üretenlerden bağımsızlaşıp yazı, ses ve görüntü olarak sayfalara, radyo frekanslarına veya video kayıtlarına aktarıldığında, yani onları kendi faydalarına kullanmak isteyenlerin üretenlerden izin almadan rahatça kullanabilecekleri bir nitelik kazandıklarında, kendilerini üretenler ile aralarındaki sağlam bir mülkiyet bağı kurma ihtiyacı, bugünkü telif hakları sistemlerini ortaya çıkarmıştır. Bu ihtiyaç, bilginin en temel üretim aracına dönüştüğü günümüz ekonomilerinde hayati önemini korumaya devam etmektedir. Buradaki temel sorun, bu ihtiyacı, toplam faydayı azaltmadan gidermenin yol ve yöntemlerini bulmakta yatıyor.

Her Faydalı Ürün Telife Konu Olur mu?

Öte yandan insanın ürettiği bilgi çeşit çeşittir ve her tür bilgi telif hakkına konu olmamaktadır. Bilgi sahipleri bazı bilgileri korumak için sıkı tedbirler alınmasını isterken (patent, faydalı ürün, yayın hakkı vb.) bazılarını da ücretsiz yayılmasına rıza göstermek bir yana onu daha geniş kesimlere yaymak için ilave harcama yapmayı dahi göze almaktadırlar. Örneğin peygamberler mesajlarını yaymak için telif hakkı istememişlerdir. Tersine mesajlarını olabildiğince yayılmasına katkı sağlayacak gönüllüler oluşturma peşinde olmuşlardır. (Bu mesajları şerh edenlerin, yaptıkları şerhlere telif hakkı talep etmelerinin ortaya çıkardığı ironik durum bahsi diğerdir.) Benzer şekilde siyasi liderler ve ideologlar da kendilerinin ürettiği bilginin serbest dolaşımından yanadırlar. Genelde özel mal ve hizmet üretimine dönük bilgilerin koruma altına alınmasının amaçlandığı, buna karşılık daha kamusal nitelikli ve ideoloji bağlantılı olanların ücretsiz yayılması için çaba sarf edildiği görülmektedir.

Neredeyse bütün toplumlarda bilgi mimarlarının ideolojik bilgiyi yayma konusunda çok cömert davrandıkları görülmektedir. Başkalarının kafasının içindeki “yanlış” fikirleri yok etmek veya değiştirmek için harcanan çabanın çok azının başkalarının hayatlarını kolaylaştıracak bilgileri yaymaya harcanması, burada ayrıntısına girilmeyecek olan ama gerekçeleri üzerinde düşünmeye değer önemli bir tartışma konusudur.

Kıt Malı Serbest Mala Dönüştürecek Bir Telif Hakkı

İnsana fayda sağlayan malları kıt mallar ve serbest mallar olarak iki ana gurupta toplayabileceğimize başta işaret etmiştik. Miktarları, insan istek ve ihtiyacını ücret ödemeden karşılamaya yetmeyen mallara kıt mallar diyoruz (ekmek, süt, araba, ev, giysi vb.). Refahımızın önemli bir kısmını bu kıt mallar oluşturur. Bütün kıt malların bir fiyatı vardır ve fiyat yoluyla üretim miktarları düzenlenir. Serbest mallar ise varlığı halinde isteyen herkesin istediği kadar tüketebileceği mallardır (güneş, hava, adalet, düzen ve özgürlük gibi). Dijitalleşme, telife konu olan ve fikre dayalı ilk birimi kıt mal olan birçok ürünü ikinci birimden sonra serbest mala dönüştürdüğü için daha önce dünya üzerinde eşi benzeri olmayan ve tamamen yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Dijitalleşmenin yol açtığı bu serbest mal özelliği kazanan ürünlerde kamusal mallardaki orta malların trajedisinde olduğu gibi aşırı tüketim nedeniyle üretimin kendini yenileyememesi durumu da söz konusu değildir. Çünkü marjinal maliyet sıfıra yakındır ve malların tüketiminde rakiplik durumu yoktur. Bu ilk birimi kıt mal olan ürünlerin sonraki birimlerinin serbest mala dönüşmesi, mülkiyet konusunda yeni bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.

Bir ürün eğer ilk birim üretildikten sonra serbest mala dönüşecekse, o ilk ürünün ortaya çıkarılması için gerekli zaman, gayret, emek ve diğer harcamaları kim niçin yapacak? Yani fikir işçilerine, ilk birimin üretim masraflarını tam olarak karşılayacak ve alternatif maliyetleri (zaman ve yeteneklerini kullanabileceği diğer yararlı işlerden elde edebileceği kazançlardan yoksun kalmalarını) telafi edecek ödeme nasıl yapılacak? Günümüz telif haklarında ana sorun burada düğümleniyor.

Gelecekte seyrin nasıl olabileceğine dair tahminlerimizi yapmadan önce şimdiye kadar yaptığımız açıklamaları birkaç maddede toplayalım.

İlk olarak, bilgi odaklı zihinsel ürünler bir kez zihin dışına çıktıklarında sonsuz biçimde kullanılma imkânına kavuşurlar. Maddi varlığı olan üretimlerde ürün kullanıldıkça ya doğrudan tükenmesi (ekmeğin yenmesi) ya da aşınması (makinenin amortismanı) sonucu bir sınırlı kullanım söz konusudur. Bilgide ise işe yaradığı sürece aşınmadan ve eskimeden sınırsız tekrar kullanım imkânı vardır. “Üçgenin iç açıları