Gülsen Kaya Osmanbaşoğlu –

16 Kasım 2021 tarihinde Türkiye’nin düşün dünyasından çok önemli bir sima ebediyete göçerek “bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı” bıraktı içimizde.

“Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine/ Akşamları gelir incir kuşları” diyen Sezai Karakoç’un temennisi, bir akşam üzeri vakti ölüm haberinin gelmesi ile belki de gerçek oldu.

Türkiye’de okuryazar olan neredeyse herkesin bildiği Mona Roza şiirini literatürümüze kazandıran Sezai Karakoç, Türkiye İslamcılığına uzaktan ya da yakından entelektüel ilgi duyan herkesçe tanınan bir şair ve mütefekkir olarak aramızdan ayrıldı.

Bu yazıda, Karakoç’un diğer eserlerin yanında Diriliş dergisine ve Diriliş dergisinin yayınlandığı dönem açısından önemine değinilerek kısa bir değerlendirme yapılacaktır.

Diriliş kavramı Sezai Karakoç’ta bütüncül bir uyanışı, siyasetten ekonomiye, sanattan edebiyata, ahlaktan felsefeye kadar tüm alanlarda gerçekleşmesi beklenen bir silkinme halini betimleyen İslami bir medeniyet kurma çabasıdır. Bu İslami medeniyet tasavvuru, coğrafi bölünmelerden aridir. Gök medeniyeti olarak tanımladığı; bölge, renk ve ırk üstü bir kucaklaşmadır bu. O nedenle yalnızca yerele özel tasarlanmış bir ideal değildir. Aydın ve Duran’ın “İslam’ın yeniden uluslararasılaştırılması” (2015: 311) olarak tanımladıkları bu çaba, Arnold Tonybee’nin kolonyalizm sonrası medeniyetçi tutumundan etkilenmektedir.

Karakoç’ta gözlenen Gemeinschaft düşüncesi, Batı eleştirisi içermekle birlikte, İsmet Özel gibi kimilerince de Batı standartları üzerinden bir yargı ve tasavvur alanı kurduğu iddiasıyla fazla “Batılı” bulunmaktadır. Karakoç aslında yalnız başına maddeci bir bakış açısının yetersizliğine inanarak ve gerçek dünyanın gerekliliklerinden kopmadan, Allah inancını merkeze alan, kendi çabasını büyütmeden, tevazu içinde bir özgürleşme manifestosu kurgulamaktadır. Bu bağlamda, Karakoç erdem devletine vurgu yapar; zihniyetten bağımsız bir gelişme ve özgürleşme düşünmez. Sonradan kurduğu Yüce Diriliş Partisinin programında da vurguladığı gibi Karakoç’un demokrasi ve insan hakları ile uyumlu olan din temelli bir hakikat anlayışı bulunmaktadır. Bilimi ise hakikate götüren esas yol ve araç olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda Karakoç’un düşünce yapısında bilimsel özerklik, fikir ve ifade özgürlüğü, sanat kollarının icrasına ve geliştirilmesine yönelik özgürlükler, basın özgürlüğü gibi hususlara önem atfedilir.

Hakikati arama serüveni içinde yer yer kimi düşünce akımlarına yönelik dışlayıcı bir dil kullansa da, her görüşten düşünürü okuma ilgi ve merakına sahip bir münevverdir Karakoç. Entelektüel açıklığının yanında hem Necip Fazıl ile hem Cemal Süreya ve Muzaffer İlhan Erdost ile kişisel dostluk ilişkisi kurabilmiş biridir. Karakoç’ta estetik kavramı da farklı kaynaklara ilişkin duyarlı ve kapsayıcı bir sanatsal mülahaza içindedir. Diriliş dergisinde ise o dönemin şartlarında yenilikçi biçimde, birbirinden çok farklı kaynaklara yer verildiği görülmektedir. Farklı İslamcı yorumların yanında post-modern söylemler başta olmak üzere önemli ölçüde açık ve çoğulcu bir yayın politikasının izlendiği Diriliş’te Kierkegaard’dan Seyyid Kutub’a, Mevlana’dan Wilfred Owen’a, Pitirim Sorokin’den Ebul Hasan Ali en-Nedvi’ye kadar renkli bir yayın yelpazesi sunulmaktadır. Zira Karakoç’a göre insan önce kendini sonra hem Doğuyu hem Batıyı bilmelidir.

Karakoç’un özgün ve özel yeri, aynı zamanda çocuksu bir umut ve özveriyle de beslenir. Gürcan’ın ifade ettiği şekliyle umutsuzluğa kapılmadan iyimser olma hali, diriliş felsefesinin genel ruh halini oluşturur (2015: 11). Bu iyimserlik, aksiyon alma isteği ile perçinlenir. Teoriyle pratiği harmanlama çabasındaki bu tutum, her ne kadar Karakoç kendisini gerçekçi olarak görse de, ziyadesiyle idealizm de barındırır. Karakoç’un anlam ve hakikat arayışında intikama, kavga ve gürültüye pek rastlanmaz. Yer yer kullandığı savaş kavramının ise düşünsel bir mücadele olduğunun altı çizilir. Bu yönüyle genel anlamda barışçıl bir anlayış içinde olduğu söylenebilir.

Türkiye’den düşünce dünyasına anlam katan gösterişsiz fakat iddialı bir münevver gelip geçti…

“Zeytin ağaçları ve söğüt gölgesi” altında “uyu da turnalar girsin rüyana” dileğini bu defa Sezai Karakoç için okurları istiyor ve dua buyuruyorlar, makamının âli olmasını ekleyerek…

Karakoç bu dünyadan çekip giderken, belki de sayısı çok fazla olmayan bir duruşu kaybetmenin hüznü kaplıyor okurlarını…

Belki de veda edilenin yalnızca Sezai Karakoç olmamasına ve yitip giden bir çizginin ufukta kayboluşunadır tutulan yaslar…

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin” dediğin Rabbine kavuştuğunu umuyorum Ey Yüce Şair…

“Kendinden bir şeyler kattın

Güzelleştirdin ölümü de”…

İslam dünyasının büyük düşünürlerinden ve velûd kalemlerinden birisi daha dâr-ı bekâya göçtü. 21 Ekim 2021 tarihinde, 86 yaşında vefat eden Hasan Hanefi, Mısır’ın ve İslam dünyasının önemli entelektüellerinden birisiydi.

1935 yılında Kahire’de dünyaya gelen Hanefi, Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi felsefe bölümünden mezun olmuştur. Mezuniyeti sonrasında Fransa Sorbonne Üniversitesine kendi imkânlarıyla gidip doktorasını yapmıştır. Sorbonne Üniversitesinde İslam’da metodoloji üzerine Menâhicu’l-İslamiyye adlı doktora tezini kaleme alan Hanefi, tezinde Mutezile’nin usul-i fıkıh anlayışını çalışmıştır. Hasan Hanefi, Fransa’dan döndükten sonra Amerika’ya gitmiş ve iki yıl ABD’de hocalık yapmıştır. Amerika’dan döndükten sonra özellikle Camp David Anlaşması sonrasında yazdığı sert yazılardan dolayı üniversiteden atılmıştır. Bu süreçte Fas’a gidip iki sene de orada hocalık yapan Hanefi sonrasında Japonya’ya gitmiş ve üç sene de orada hocalık yapmıştır.

Hasan Hanefi’nin yetiştiği dönemde İhvan-ı Müslimin hareketinin etkisi vardır. Paris’e gitmeden evvel Hanefi’nin düşünce hayatını Mevdudi, Seyyid Kutub ve Hasan el-Benna gibi isimler şekillendirmiştir. İslami fikriyattan ciddi şekilde etkilenen Hanefi, Paris’ten döndükten sonra kendisini İslam’ın sol yorumu olarak bilinen “el-Yesaru’l-İslami” akımının içerisinde bulmuştur. Mısır’da ‘İslami sol’ hareketinin kurucusu olarak tanınan Prof. Dr. Hanefi’nin çalışmalarının temelinde Cemalüddin Afganî, Muhammed Abduh, Reşit Rıza gibi düşünürlerin yenilikçi fikirleri bulunuyordu. Kendisini Seyyid Kutub’un düşünce geleneğinin sol yorumu ya da ilerici sol mirasçısı olarak tanımlayan Hanefi, hem doğu hem de İslam düşüncesine hâkim bir zat olarak temayüz etmiştir.

Hanefi’nin İslami sol anlayışının arka planında aslında antiemperyalist bir tutum bulunmaktadır. Hanefi’nin bu söyleme yaslanırken esasında ilhamını reel hayatta karşılığını bulan ve tüm ümmeti, hatta tüm insanlığı ilgilendiren bazı hassas gelişmelerden almıştır. Filistin’in İsrail tarafından işgal edilmesi, İslam dünyasının Batı tarafından sömürge haline getirilmiş olması, Hanefi’yi sol yoruma götüren önemli etkenler olarak karşımıza çıkar. Bütün bu olumsuz durumlara karşılık Hanefi, İslam’ın özünün haktan, hukuktan, emekten yana olduğunu daha fazla öne çıkarmak için bu söylemi kullanmış, Sovyetlerin çöküşünden sonra bu söylem yerini “Aydınlanmış İslam” kavramına bırakmıştır. Çağdaşları Muhammed Arkon, Muhammed Abid Cabiri, Taha Abdurrahman, Nasr Ebu Zeyd gibi Hanefi de yenilikçi ekoldendir.

Hanefi’nin fikriyatı genel manada İslam düşüncesini yenileme üzerinedir. Ehl-i Hadis ekolünün metni ve dogmayı merkeze alan tavrına karşılık Hanefi bu düşüncenin Orta Çağlarda o günün toplumsal koşullarına göre şekillendiğini ifade etmiştir. Rey ehli dediğimiz vicdanı, vakayı, düşünceyi, tümevarımı, olguyu da esas alan düşünce geleneğinin ortaya çıktığı dönemde etkili olamadığını söyleyen Hanefi bugün de İslam dünyasının bu düşünce yapısına ihtiyacı olduğunu savunmuştur.

Ardında 60’a yakın eser bırakan Hanefi’nin en önemli eserleri Miras ve Yenileme, Transferden Yaratıcılığa, Arap Medeniyeti Ansiklopedisi, Doğu ve Mağrip Diyaloğu olarak bilinmektedir. Türkçede İslami İlimlere Giriş, Gelenek ve Yenilenme, Doğu Batı Tartışmaları, İslam Kültüründe İnsan ve Tarih gibi kitapları yayınlanan Hanefi’nin bunlardan başka külliyat özelliği taşıyan ve henüz Türkçeye kazandırılmamış çok önemli eserleri vardır. Kelam üzerine yazdığı Akideden Devrime, felsefe üzerine yazdığı ve dokuz ciltten oluşan Nakilden Yaratmaya, fıkıh eseri olarak kaleme aldığı Nastan Vakaya, tasavvufla ilgili olarak kaleme aldığı Fenadan Bekaya, sekiz ciltlik Mısırda Din ve Devrim ve nihayet 800 sayfalık Oksidantalizme Giriş adlı eserleri Hanefi külliyatının önemli parçalarını oluşturmaktadır. Ne yazık ki Hanefi’nin bu kıymetli çalışmaları henüz Türkçeye çevrilmemiştir. Hanefi’nin İslam düşüncesine yaptığı orijinal katkılar muhakkak değerlendirilmeli, eserlerinin tamamı Türkçeye bir an evvel çevrilmelidir. Özellikle oksidantalizm üzerine kaleme aldığı geniş hacimli eserin bir an evvel Türkçeye kazandırılması büyük önem arz etmektedir.

Bir siyasal yönetim biçimi olarak demokrasiyi savunan ve Müslüman halkların kendi ülkelerindeki ailevi, askerî ve totaliter yönetimleri demokratik mücadele yöntemleriyle bertaraf edebileceğini söyleyen Hanefi, İslami sol akımın güçlü bir temsilcisi olarak ezilen, yoksullaştırılmış ve kenara itilmiş insanların demokrasi yoluyla siyasete katılarak güçlenmelerinden yanadır. 1940’lardan sonra Arap dünyasının sosyalist çizgiye savrulduğu dönemlerden etkilenen Hanefi, pek çok kez Nasırcılıkla suçlanmışsa da siyasal anlamda kendine özgü bir çizgide yürümüş ve cesur çıkışlarıyla çoğu zaman takdir toplamıştır. Mısır’daki seküler elitleri totaliter, İhvancıları ise arkaik olmakla suçlayan Hanefi hem yeni bir tebliğ dilinin oluşturulması hem de geleneği inkâr etmeyen bir anlayışla İslami düşüncenin yenilenmesi gibi iki kritik sahada fikir mücadelesi vermiştir.

Hanefi’nin düşünsel gelişiminde üç önemli merhale önemli rol oynamıştır. Bunlardan ilki 1940’lı yıllarda Arap dünyasında yükselişe geçen milliyetçi düşünce, ikincisi 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında gelişen ulusal bilinç ve nihayet İhvan hareketine katılımıyla birlikte kendisinde oluşan İslami bilinç. Sonrasında Fransa’daki eğitimi sırasında edindiği felsefi bilinç de Hanefi’nin düşünsel gelişimini pekiştiren bir etken olmuştur. Arap dünyasının özellikle 1967 sonrasında içine düştüğü olumsuz koşullar, Hanefi’yi fikri anlamda yeni arayışların içerisine itmiştir. Edindiği bu güçlü birikimden yola çıkarak o dönemde Arap dünyasında etkili olan sefalet, cehalet, yoksulluk, antidemokratik yönetimler gibi temel problemler üzerinde düşünen ve yazan Hanefi, bilhassa Mısır’ın o dönemde içinde bulunduğu politik ve sosyal koşullar üzerine de kafa yormuştur. Hanefi’ye göre Arap dünyasında liberal, Marksist, milliyetçi ve sosyalist düşüncenin kendisine yer bulamaması, Arapların tarihi geçmişi ve kutsalla olan ilişkisi ile ilgilidir. Arap bilinci esasında bu yabancı ideolojilere kapalıdır. Eğer devrimci ve değişimci bir yöntemle mevcut problemler çözülecekse Araplara bu gücü verecek yegâne kaynak dindir. Toplumsal değişim ve dönüşüm ancak dinî düşünceye yaslanarak yol alacaktır. Hanefi bu noktada geleneği inkâr eden bir yaklaşıma sarılmamakla birlikte yenilikçi yaklaşımıyla kimi çağdaşlarından da ayrılmaktadır. Örneğin bir dönem fikirlerinden etkilendiği İhvan hareketinin yeni dönemdeki söylemlerini beğenmeyen Hanefi, İhvan’ı arkaik olmakla suçlamıştır.

Türkiye’de Hasan Hanefi ve düşüncesi üzerine değerli çalışmalar yapılmıştır. Kendisine ait sınırlı sayıda eserin Türkçeye kazandırılması başta olmak üzere İlhami Güler Hocanın İslamiyet Dergisinde yayınlanan Hasan Hanefi ve İslami Sol isimli makalesi, İslami Araştırmalar Dergisinde yayınlanan yine aynı yazara ait Hasan Hanefî’nin Tecdid Projesi – Tanıtım ve Bir Değerlendirme başlıklı makale, Server Işık’ın Muhafazakâr Düşünce Dergisinde yayınladığı Akideden Devrime, Yenilgiden Zafere: Hasan Hanefi ve Geleneğin Yenilenmesi Projesi isimli makalesi, Ramazan Altıntaş’ın Kelam Araştırmaları Dergisinde yayınladığı Dini Anlamada Yöntem Sorunu: Hasan Hanefi Örneği isimli makale Hasan Hanefi konusunda akademik düzlemde kaleme alınmış değerli çalışmalar olarak öne çıkmaktadır.

Bu vesileyle Hanefi’ye Allah’tan rahmet diliyoruz.

Ömer Demir –

Arkadaş sohbetlerinde nostalji iyi bir şeydir, ama zaman zaman, her zaman değil. Nostaljiyi bozmamak için “Nerede o eski günler” muhabbetinin bazen fazlaca abartıldığı da olur. Çocukluk yılları, gençlik yılları, değişik kademelerdeki okul yılları, erkekler için askerlik yılları, birlikte çalışılan iş yılları, gerçekte bir daha yaşanmak istendiği içten söylenmese de özlemle anılır bu konuşmalarda. Bu tür nostaljik sohbetlerle bir nevi geçmişe sahip çıktığını düşünür insan.

Sohbetlerin yanı sıra sosyal medya gruplarında duygusal müzik eşliğinde “eskiden hayat nasıldı” konulu görüntüler belirli bir kuşağın üstünde olanlar arasında çok paylaşılanlar içinde yer alır. Bu tür, geçmişe dair güzellemeler içeren konuşma veya görsel paylaşımlara ilgi göstermemek, biraz kökenini unutmak, eskiyi küçümsemek, vefasızlık veya kendini beğenmişlik olarak görüldüğünden, o şekilde damgalanmamak için, azıcık yapmacık da olsa, sürekli ilgi görür. Eski günlerinden özlem ve hasretle bahseden birisine “bırak o eski günleri, onlar geçmişte kaldı, eski çamlar bardak oldu artık” benzeri bir söz söylemek en azından adabı muaşeret ve saygı kurallarına pek uymaz.

Eskiye, geçmişe olan sevgi ve saygı kendi başına sorunlu bir durum olmamakla birlikte geleceğe dair karamsarlık izleri taşıdığında bir kişisel nostalji olmaktan çıkıp bir toplumsal eğilim boyutu kazanmaya başlar.

Niçin karamsarlık daha hızlı yayılır?

Karamsar olması gerekenler mi karamsar yoksa karamsarlığın da simsarları mı var? Karamsarlık bazıları için diğerkâmlık gösterisi, bazıları için nazara karşı bir tedbir, bazıları için de verimli bir geçim kaynağı olabilir. Zira sürekli karamsarlık satarak geçinenler var. İşte bu yazının konusu ekranlarda, ikili sohbetlerde ve sosyal medyada görünürlüğü artan bu yaygın karamsarlığın farklı yönleridir.

Gelecekte Ölüm Varsa Geçmişe mi Bakmak Gerekir?

İnsanın eskiye olan sevgisi, özlemi ve bunun ima ettiği şimdi ve geleceğe dair karamsarlığı, onun dünya üzerindeki geriye döndürülmez biyolojik serüveniyle irtibatlandırılarak ele alınabilir. İnsan yaşlandıkça, doğal olarak ölüme daha da yaklaşır. Her geçen günün onu ölüme daha da yaklaştırmasının, insanı biraz karamsar yapması anlaşılabilir bir durumdur. Geçmiş günlerde yaşasaydı şimdiki günler geleceğinde olacaktı ama gittikçe yaşayacaklarının azaldığını sezmesi onu hüzünlendirebilir ve karamsar yapabilir. Kimsenin “İyi ki yaşayacağım günler azalıyor” diye sevinç içinde olmasını bekleyemeyiz herhalde. Bu yüzden yaşlanmak içten içe acı verir. O nedenle birisine “yaşlanmışsın” demek, doğru bir tespit de olsa, pek sempatik gelmez ama yalansı tonda da olsa “gençleşmişsin” demek her zaman ve her kültürde, kadınlarda daha fazla olmak üzere, daima geçerli bir iltifattır.

Ölümün nihai bir son olmadığına inansa da, yaşamın cazibesi insana ölümün uzak olmasını arzu ettirir. Hani son zamanlarda esprili bir dua dolaşıyor ya sosyal medyada “Allah’ım bize Cuma günü ölmeyi nasip et, ama bu Cuma değil.” Onun gibi bir şey: Yaş almak iyi bir şey ama hemen değil.

Eskiyi canlı tutma, özleme veya yüceltme belli bir yaşın üstündekiler için yaygın olsa da geleceği olumsuz görme daha genç yaştakileri de içine alan genel bir tutum.

Yani, geçmişe özlem, daha çok ileri yaşlardakilerde görülse de karamsarlık öyle değil. Şimdinin ve geleceğin geçmişe göre daha iyi olmayacağı, işlerin kötüye doğru gittiği biçiminde özetlenebilecek karamsarlık hissi, tüm yaş gruplarında sık görülen bir yaklaşım biçimidir.

Karamsarlık, gençlerde, geleceğin daha iyi olmayacağı, yaşlılarda ise geçmişin daha iyi olduğu şeklinde kendini gösterir. Sonuç olarak genelde insanların söylem düzeyinde kendilerini iyimserlikten daha çok karamsarlığa kaptırdıkları görülür. Söylem düzeyinde dememizin sebebi, genelde insanların olduklarından daha fazla karamsar görünmeleridir. Bunun sebebine ayrıca geleceğiz.

Her kesimin karamsarlık için ayrı bir gerekçesi var: Dindarlar asr-ı saadetten uzaklaşmayı kendi başına bir olumsuzluk sebebi olarak görmeye meyillidir. Tarıma geçişle birlikte insanın başının dertten kurtulamadığı, servet biriktirdikçe, sanayileştikçe çevrenin kirlendiği, dünyanın büyük bir çöplüğe döndüğü, devletin denetimine girildikçe işlerin hep kötüye gitmeye başladığı, iktidarın herkesi her şeyi bozduğu, tüm bunların bir karması olarak gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakamadığımız yollu söylemler karamsarlık için hep birer gerekçedir.

Özellikle yenilik çağında yaşayan, kendi hayatında bile birkaç köklü gelişme ve değişme evresi bulunan kişilerin, gelişmenin daha çok negatif sonuçlarına odaklandıkları görülür. Fakir ülkeler zenginlere öykünürken zenginler de “bildiğiniz gibi değil, biz de ne büyük sorunlar var ah bir bilseniz” derler. İnsanoğlu her tür yenilik ve gelişmeden yararlanmasına karşın yeniliklere karşı sızlanmaktan, şikâyetçi olmaktan da bir türlü vazgeçmez. “Öldüm, bittim” diyerek tıka basa yemek yiyen kişiye Nasrettin Hoca’nın “biraz da biz ölelim” dediğine benzer bir durumdur çoğu zaman yaşanan. Peki, niye böyleyiz? Var mı bir açıklaması? Sanki var gibi.

İlk Olarak Karamsarlık Kesin Daha Havalı?

İyimserlik veya karamsarlığın nasıl bir davranış motivasyonu oluşturduğuna bağlı olarak yol açtığı sonuçlar değerlendirilmelidir. İyimserlik, “nasıl olsa öderiz bir gün” düşüncesiyle hesapsız harcama yapmak, saçıp savurmak; karamsarlık ise tutumlu ve ihtiyatlı olmak ise “karamsar olmak daha iyidir” denebilir. Ama iyimserlik daha çok çalışmaya ve her fırsatı değerlendirmeye yol açarsa iyi, buna karşı karamsarlık içe kapanmayı, ilişkileri koparmayı, az çalışmayı ve sonuçta verimsizliği getirirse, o zaman da kötü sonuçlar doğurur. Bu yüzden iyimserlik ve karamsarlığı tek başlarına soyut olarak değil de her birini somut bir bağlam içinde değerlendirmek daha uygun olur.

Fakat yüksek sesle gülme ve neşelilik belirtileri gösterme “hafif”, karamsar ve kasvetli olma da “ağır” insanlara daha çok yakıştırılır. Bunun bir izahı olmalı.

Dünyanın durumu hakkında karamsar tablolar çizmenin sosyal psikolojik bir yönü olduğunu ilk dile getiren düşünürlerden biri John Stuart Mill’dir. Kasvetli olmanın havalı bir eğilim olduğunu 1828 yılında bir konuşmasında şöyle ifade ediyor: “Şunu fark ettim ki, diğerleri umutsuzken umutlu olan insan değil de, diğerleri umutluyken umutsuz olan insan, kitlelerce bilge biri olarak görülüyor ve kendisine hayran olunuyor.[1] İsmet özel de “Acı duymak ruhun fiyakasıdır” der.[2] Çekmese de çekiyor görünmek de işe yarıyor anlaşılan.

Yani neşeli olmak yahut kasvetli olmamak bir nevi toplumsal sorunları umursamazlık algısı yaratıyor. Başkalarını umursadığını göstermek ve bu yolla umursanmak için de kasvetli olmaya içten bir istek var. Hele kitleler kasvetli olana hayran oluyorsa kişi niye kasvetsiz ve umutlu olsun veya öyle görünsün ki! Eğer kitleler kasvetli ve umutsuz olana hayransa kasvetli olmak mantıklı bir şey.

Hayatta olumsuzluklar varken olumlu olanlara dikkat çekmek adeta bir vurdumduymazlık veya olumsuzluklara haklılık payı vermek olarak algılanabilir. Tersine sürekli olumsuzluklara vurgu yapmak, onlardan az insan etkilense de onların durumunu anlıyor, acılarını paylaşıyor olma hâli yaratır. Böylece karamsarlık bir tür saygınlık kazanma aracı ve diğerkâm olma göstergesine dönüşür. Bilinçaltına “benim durumum iyi olsa da durumu kötü olanları çok kaygı ediyorum” mesajı verir. Bu, karamsarlığın masum yüzüdür.

Karamsarlığın karanlık yüzü umutsuzluğu yaymasındadır. Sürekli en iyilerin geçmişte kaldığı, bugünün geçmişi arattığı veya geleceğin daha kötü olacağına işaret etmek, diğerkâmlık sosuna bandırılmış yönüyle masum gibi görünse de gerçekçi olmayan ve hem geçmişin “iyi”lerini abarttığı hem de şimdi ve geleceğin “iyi”lerine haksızlık etme riski taşıdığı için zararı daha fazla olan bir genel tutum kanımca.

Muhalifsen İyimser Olman Zaten Ayıp

Karamsarlık, ideolojik mücadelelerin en dayanaklı yakıtını oluşturur: Mevcudun “kötü” olduğu düşünülecek ki onu değiştirecek kurtarıcı ideolojinin önü açılsın. Arkada yatan temel his, sıkıntıların sebebi olan “mevcut sistem”den kurtulup sorunsuz bir dünya kurma, adeta dünyada cenneti oluşturma beklentisidir. Bu durumda da mevcudu kesin bir dille ve toptan kötülemeden alternatif modellere pazar açılması hayli zordur. O yüzden önce mevcudu iyice bir kötülemek, yerin dibine batırmak gerekir. Bu sebeple her toplumda bağlılık duydukları sosyal kesimlerin iktidarda olmadığını düşünenler, kişisel durumları olumlu yönde gelişse de, mevcut durum değişmediği sürece karamsar tarafta olmayı tercih ederler.

Çünkü mevcut durumu olumlu görmek ve gelecek için daha da umutlu olmak aynı zamanda gücü elinde tutana, olup bitene yön verene, yani muktedir olana karşı göz kırpmak anlamına geleceği için muhalif olan gidişattan umutlu olamaz; ta ki kafasındaki değişim oluncaya kadar. Bu yüzden bir sebeple muhalifsen, zaten kasvetli olman mukadder gibi. Hem muhalif hem de mevcut gidişatla ilgili iyimser olmak yakışıksız kalır!

Ancak karamsarlık kitleleri harekete geçirmede ilk evreyi oluşturur. Mevcut ile ilgili yeterli düzeyde negatif olunduktan sonra ideal bir olumlu durum tasviri, kitleleri harekete geçirmede gerekli olur çoğu zaman. Bu sebeple devrimlerin çoğu kitlelere ümit aşılayan karizmatik liderler sayesinde olmuştur.

Doluya veya Boşa Bakmak

Bardağın boş veya dolu tarafına bakarak betimleme ayrı iki yaklaşım olduğu gibi zamanla bir kişilik özelliği de gösterebilir.

Hayatın içinde iyi ile kötü çoğu zaman iç içe bulunur. Örneğin servet, çoğu zaman eşitsizlik sayesinde birikir, medeniyetler de gözyaşları üzerine kurulur; devlet güç kazandıkça bireyin gücünün esamesi okunmaz. Servete mi, eşitsizliğe mi, medeniyete mi yoksa gözyaşlarına mı, devletin sağladığı güven ve düzene mi yoksa bireyin isteklerinin önündeki engellere mi odaklanacağınız size kalmış. Şöyle bir etrafınıza göz attığınızda eşitsizlik, sömürü ve baskı üzerine konuşmanın daha çok ilgiyi üzerine çektiğini görürsünüz. Bir deneme yapıverin ve “Dünyada hiç olmadığı kadar refah geniş kitlelere yayılıyor” deyin. Dinleyenler arasından birileri bir fakir portresi çizer ve hemen yalanlanırsınız. Ama “tüm gelişmelere rağmen insanların büyük kısmı yokluk içinde, insani olmayan şartlarda yaşıyor, baskı altında ve eziyet görüyor” dediğinizde onaylayıcı bir sessizlik kaplar ortamı. Belki bu satırları okuyanlar da ilki doğru bir tespit olmakla birlikte ikinciye daha çok meyledeceklerdir. “Kahrolsun” diye başlayan sloganlar “yaşasın” diye başlayanlara göre daha fazla dikkat çeker. “Kahrolsun” olumsuzluğun daha çok olduğunu gösterir “yaşasın” olumluluğun. Bu sebeple karamsarların lügatinde boşa bakarak kurulan “kahrolsun” daha çok yer tutar.

Ben Halledebilirim Ama Ya Diğerleri

Karamsarlığın kitlesel yaygınlığı ve prestijli ağırbaşlılığında, bireylerin kendileri ve diğerlerini değerlendirirken yanlı davranmalarının önemli payı vardır.

Dikkatle bakıldığında karamsarlıkta kişinin kendisi ile geri kalanlar arasında kendi lehine bir ayırım yaptığı gözden kaçmaz. Bu bağlamda çoğu karamsarın ülkenin durumu, insanlığın gidişatı hakkında olumsuz kehanetlerde bulunurken özellikle kendilerini istisna tuttukları görülür. Bu durum biraz da objektiflik gerekçesi gibi sunulur. Yani “benim durumun çok şükür iyi ama ben diğer insanları düşünüyorum, karamsarlığımın nedeni kişisel kaygılarım değil” çok sık görülen bir tavırdır. “Benim durumum çok fena o halde dünyanın da durumu fena olmalı” yaklaşımı, aslında kendini merkeze koyduğunu, diğerlerini bahane ederek kendi durumunu gündeme taşıdığını ima ederek bir tür bencillik çağrıştırır. Tersine kendi durumu iyi olduğu halde diğerlerininkinin iyi olmadığını dile getirmek bir nevi diğerkâmlıktır. Nitekim yapılan araştırmalar, insanların kendi hayatlarının seyrindeki iyiye gidişi daha sık görmelerine karşın diğerlerinin hayatının kötüye gittiğini düşünme eğiliminde olduklarını gösteriyor. Eurobarometre anketine göre, Avrupalılar gelecek yıllarda kendi ekonomik durumlarının daha iyi olacağına, daha kötü olacağından iki kat kadar fazla inanıyorlar; aynı zamanda yaşadıkları ülkenin ekonomik durumunun iyileşmektense kötüleşeceğini bekliyorlar. Psikologlar bunun sebebinin insanın kendi kaderini kontrol edebileceğini fakat daha geniş toplumunkini edemeyeceğini düşünmesinden kaynaklandığını söylüyor (Matt, 2013).

Kendi olumlu koşullarına rağmen başkalarının olumsuz durumlarını kaygı ediyor olmak kişilere sosyal itibar kazandırır. “Biz aç veya açık değiliz ama sistem başkalarını aç bırakıyor” zengin semtlerde ve elitlerin söyleminde çokça dillendirilir. Bu sebeple elitlerin yaşadığı zengin semtlerde eşitlikçilik söylemleriyle temayüz eden sol partiler daha çok oy alır. Belki de fabrikatörler arasındaki eğilim de benzerdir, kim bilir. Zira bir yanda zaten servet cepteyken diğer yandan sosyal itibarı da kapmak pek irrasyonel durmuyor. Yoksulluğun arttığının varlıklı mahallelerde daha çok konuşulmasına bir de bu yönden bakmayı deneyelim.

Haberler Karamsarlığa Daha Çok Su Taşır

İnsan ve toplum hayatında her gün binlerce olay vuku bulur. Vücudun sağlıklı çalışmasından günlük trafiğe, gelir ve refah düzeyinin iyileşmesinden ülkeler arası ilişkilere kadar hayatın olağan akışı denebilecek olumlu olaylar, istatistikçilerin tabiri ile beklenen durumdur. Hayatın olağan akışındaki faaliyetlerin ekseriyeti olumludur. İnsanlar düzenli yer, içer, uyur ve eğlenirler. Bu olumlu olağan durumların dikkat çekici yönü yoktur. Bunu engelleyecek veya tersine çevirecek olan gelişmeler insanların dikkatini daha çok çeker. Bu yüzden kötü haberler günlük hayat içinde daha çok haber değeri taşır. Kazalar, savaşlar, yolların tıkanması, cinayetler, fırtınalar, seller, skandallar gibi olumsuz bildirim içeren haberler kulaktan kulağa veya medya yoluyla hızla yayılır. Bu yüzden haberlerde nadir ve olumsuz olaylar daha çok yer alır. Binlerce uçak tam zamanında kalkar ve iner. Bunun haber değeri yoktur. En fazla “onlarca uçak, hiç birbirini engellemeden ve herhangi bir kazaya meydan vermeden aynı anda aynı hava alanından inip kalkıyor” diye bir haber olabilir. Bu haber de, tersinden uçakların kaza yapmamış olmamalarıyla, yani kazaya atıfla haber değeri taşır. Aynı şey hastanelerden, taksi hizmetlerinden, lokanta ve yemekhanelerden hizmet alanlar için de geçerlidir. İyileşenler, kibarca hizmet alan taksi kullanıcıları veya yemeklerden memnun olarak yemekhane veya lokantalardan ayrılanlar değil, sayıları görece çok az olan iyileşmeden taburcu edilenler, müşteriyi dolandıran taksiciler veya yemekten zehirlenenler haber konusu olur. Medya haber değeri taşıyan, yani sıradan olmayan şeyleri gündeme taşır ve biraz da abartır.

Haber konusu olmayı belirleyen bir diğer faktör, olayların zamana yayılışı veya ani gerçekleşme durumudur. Olumluluklar genelde zamana yayılı biçimde azar azar gerçekleşirken olumsuzluklar ani olarak ortaya çıkar ve haberler bu ani değişimlere odaklanarak dikkatleri oraya yönlendirirler. İnsanın dikkati kıt bir kaynaktır, yani sınırlıdır. Haberler dikkati hızla tüketir. Haberlerde daha çok yer alan olayların daha yaygın olduğunun düşünülmesi nedeniyle çok haber dinleyenler daha fazla karamsar olur.

Peki Kötü Haber Niçin İnsan İçin Daha Çok Önem Taşır?

Kötü haberlerin daha çok dikkat çekmesinin, insanın yaşam mücadelesinde kötü olayların rolüyle yakın alakasının olduğunu söyleyebiliriz. Hayat mücadelesinde onlarca faydalı ot yemenin sağlığa katkısı değil, bir zehirli ot yemenin taşıdığı ölüm tehdidi daha önemli ve dikkat çekici bir bilgidir. Temelin fıkrasındaki gibi astroloji, kozmoloji değil “yüzmoloji” bilmezsen tekne batınca boğulursun.

Aynı şekilde yabani bir hayvan tarafından saldırıya uğrama, uçuruma yuvarlanma, yolunu kaybetme, tedavisi bilinmeyen bir hastalığa yakalanmaya sebep olan ve ondan kurtulmada işe yarayacağı düşünülen bilgiye sahip olmak önemlidir. Bu sebeple olağan hayat akışını etkileyecek olana daha çok ilgi duyulması, çok anlaşılmaz bir şey değildir. Hangi otların faydalı olduğundan önce hangilerinin zehirli olduğu öğrenilmelidir. Benzer şekilde hangi yerlerde dolaşmanın tehlikeli, kimlerle ne tür ilişkilerin ölümcül sonuçlarının olduğu birey için hayati önem taşır. Bu yüzden var olma mücadelesinde, negatif sonuçları olan süreçlere daha fazla dikkat çekilmesi anlaşılabilir bir tutumdur. Doğada tek başına veya küçük gruplar halinde sürekli teyakkuz halinde yaşayan biri için ölümcül sonucu olabilecek durumlardan sakınmaktır en öncelikli olan. Bu yüzden olumsuzluklardan haberdar olmak ve onlara karşı tedbirli olmak insan için daima önceliklidir.

Bu bağlamda yılan sokması ile ölen insan sayısının yanlış ilaç kullandığı için ölenlerden çok daha az olmasına karşın hâlâ insanların ilaçlardan çok yılandan korkması, uzun yüzyılların bıraktığı bir etki olsa gerek.

Dün olduğu gibi bugün de güvenlik sistemleri çok gelişmiş olsa da, yaşamı tehdit eden her küçük olay büyük ilgi görür. Sonuç olarak araştırmalar, insanların zaman zaman tersini söyleseler de negatif haberlere daha fazla dikkat ettiklerini ortaya kaymaktadır (Trussler & Soroka, 2014).

Başkalarının İyi Hali Kişi İçin Kötü Bir Haber Olabilir

Kaynakların kıt olduğu her yerde o kaynaklara ulaşmak için örtük veya açık bir yarış söz konusudur. Kaynaklar ne kadar kıtsa diğerlerine kıyasla iyi olma o kadar önemli hale gelir. Ölüm kalım mücadelesi olan yerde insan için en önemli bilgi, kendi durumunun diğerlerine kıyasla ne durumda olduğudur. Başkalarının iyi durumda olduğunu öğrenmek kendi durumu veya konumu bakımından bir tür kötü haber anlamına gelebilir. Güçlü bir düşman elinizdekini alabilir, sizi kendisine bağımlı hale getirebilir. Onun size göre daha iyi olması, bu var olma yarışında durumunuzun kötüleştiğini haber verebilir. Tersine, diğerlerinin kötü olduğunu duymak, üç nedenle size iyi gelebilir. İlk olarak, kötü durum sizin için değil başkaları için geçerlidir. Sizden önce başkaları kaygılanmalı. İkincisi, kötü durumdan haberdar olmanız ondan uzak durmak için size zaman ve fırsat kazandırabilir. Üçüncüsü, sizin dışınızdakilerin durumlarının kötülüğü size bulaşmadığı sürece yaşam mücadelenizi zorlaştırmaz, tersine kolaylaştırır. Bu sebeple başkalarının kötü olması sizin için iyi bir haber olabilir. Kötü habere olan ilginiz farkında olmadan bir bencillik dışavurumu olabilir.

Yeryüzünde Yaşam Koşulları İyileştikçe “Kötü” Olanın Kapsamı da Sürekli Genişliyor

Eğitim, sağlık, temizlik, gelir veya eğlence alanında herkesin ulaşabildiği şeylerin değeri düşmeye başlar. Örneğin ayrıştırıcı nitelik taşıyan yükseköğretim görmek eğer onun paralelinde bir gelir sağlayan işe dönüşmezse mutsuzluk vermeye başlar. Aynı durum çalışma hayatı için de geçerlidir. Önce minimum ihtiyaçları karşılayacak bir iş peşinde koşulur. Onu elde etmek büyük bir mutluluk gerekçesidir. O elde edilince daha yüksek gelirli bir iş, sonra da daha prestijli ve yüksek iş tatmini sağlayan bir iş peşinde koşar insan. İş imkânları genişledikçe, eğitim seviyesi yükseldikçe, yaşam standartları da yükseldiği için beklentilerle fiili durum arasındaki fark açıldığı ölçüde hayattan memnuniyet zorlaşmaya başlar. Geçim mücadelesi içindeki kişinin kaygılanmadığı birçok şey, gelir düzeyi yükseldikçe sorun haline gelmeye başlar. Sonuç olarak iyi yaşam koşullarında daha çok şey göze batmaya, sorun olarak algılanmaya başlar. Yani aç olanı değil tok olanı ağırlamak daha zordur.

Psikolog Daniel Gilbert ve arkadaşları yaptıkları deneylerde bir şeyin nadirleştikçe insan zihninin ona atfettiği ilgi alanının genişlediğini tespit ettiklerini söylüyorlar. Meşhur deneylerinde mavi noktaların sayısını azalttıkça insanların mor noktaları daha sık “mavi” olarak adlandırdıklarını; daha az tehditkâr yüz ifadesi yaptıkça, insanların yüz ifadelerini daha sık tehditkâr olarak tanımladıklarını buldular. Vardıkları sonuç şu: Örnekleri nadirleştiğinde kavramlar genişliyor (Levari vd., 2018). Bunun sonucu olarak da “Sorunlar seyrekleştiğinde, daha çok şeyi sorun olarak görürüz. Çalışmalarımız, dünya daha iyiye gittiğinde, onu daha sert eleştirdiğimizi ve bu durumun aslında hiç de iyiye gitmediği gibi yanlış bir sonuca varmamıza neden olabileceğini gösteriyor. Görünüşe göre ilerleme kendini maskeleme eğiliminde.”[3]

Kötü Şeyleri Unutup İyileri Akılda Tutmak

Geçmişin şimdi ve geleceğe göre daha iyi olduğu fikri hafızanın yanlılığı ile de alakalıdır. Zihinsel kapasitenin zirvede olması, kişiliğin oluşması, mezuniyet, evlilik, çocuk sahibi olma, çalışma yaşamına giriş gibi yaşam öykülerinde ilklerinin yaşanmış olması nedeniyle insanların 15-30 yaşları arasındaki olayları daha net ve ayrıntılı olarak hatırlamalarına psikologlar anı tümseği adını koyuyorlar. Yani geçmişi olduğu gibi değil, yanlı hatırlarız. İnsanoğlu geçmiş kişisel yaşamında iyi şeyleri hatırlama buna karşılık da kötü şeyleri unutma eğilimindedir. Bu sebeple insanların gençliklerine dair hoş bir nostaljileri unutulmaz izler bırakır. Bu da geçmişi şimdi ve geleceğe göre daha olumlu hale getirir.

Felaket Tellallığı Bağış Toplamak İçin de Uygun Bir Araç

Sorunlara çare öneren çağrılar insanların daha çok dikkatini çeker. Çözülmesi gereken büyük sorunlar olduğu fikri yaygınlaştığında, faaliyetlerinde başkalarından bağış toplayanlar için elverişli bir ortam oluşur. Bu sebeple insanlara belirli alanlarda bağışta bulunmaları telkin edildiğinde buna ikna edilmelerinde tüm insanlığı içine alan büyük felaket senaryoları çok işe yarar. Dünyanın kötüye gittiği düşüncesi onu durdurmak için yapılan çabalara desteği artırır, bu amaçla yapılan harcamalara katkı sağlanmasını kolaylaştırır. O yüzden felaket tellallığı yapmak, aynı zamanda katkı ve bağış toplama stratejisi olarak da kullanılır.

Şimdiye Kadar Oldu Ama Şimdiden Sonra Olmaz

İnsanlar şimdiye kadar olan gelişmelere tanıklık etmelerine rağmen daha sonrası için benzer gelişmelerin olmayacağını düşünme eğilimindedirler. Bu tavır, kendi deneyimini, kendi kuşağını merkeze almanın doğal bir sonucudur. Yeni kuşakların eskilere göre bozulduğuna dair eski kuşaklar arasındaki yaygın kanaatin de beslendiği duygu aynı. Bu sebeple gelecek nesillerin başlarının çaresine bakamayacağını ima eden dünyanın sonu, insanın sonu, evrenin sonu gibi kehanet içeren öyküler ilgi görür.

Kötümserliği Bilgi Takviyesi ile Yenmek Mümkün mü?

İsveçli kamu sağlığı uzmanı Hans Rosling, 2013 yılında temel veriler alanında dünyanın ne yöne gittiği konusunda yaygın bir yanlış bilginin olduğunu fark eder. Dünya ölçeğinde okullaşma, yoksulluk, kadınların durumu, ortalama ömür, doğal afetlerde meydana gelen ölümlerin seyri, aşı, elektriğe erişim, nesli tükenen canlılar ve küresel ısınma konulu toplam 13 soruluk basit bir anket hazırlar ve gittiği her toplantıda izleyicilere bu bilgileri sorar. Sistematik bir şekilde bütün dünyada, her eğitim düzeyi arasında küresel gidişata dair bu verilerin hep olumsuz yönde tahmin edildiğini görür. Verilen cevapların isabet oranının, doğru cevaba muz ödülü alan bir şempanzeninkinden daha kötü olduğunu söyleyerek bunu sunumlarında bir eğlenceye dönüştürür. Davos zirvesine katılan dünyanın seçkinleri dâhil, her coğrafyada her eğitim ve meslekten karma toplulukların nesnel verilere göre doğru olmayacak biçimde dünyanın durumu hakkında olumsuz kanaatleri vardır.

Bu durumu değiştirmek için oğlu ve gelini ile birlikte ülkesel ve küresel gelişmeleri görsel olarak kısa ve etkili sunan Gapminder isimli bir web sayfası oluşturup Factfulness: Dünya Hakkında Yanılmamızın On Nedeni ve Neden Her Şey Aslında Sandığımızdan Daha İyi isimli bir kitap yazarlar. Ama sonunda bu bilgilendirme çabalarının pek bir işe yaramadığını görürler.

Yani sorun tüm insanları içine alan bir bilişsel eğilim sorunudur ve eğitim düzeyinin artması bunun giderilmesine pek katkı sağlamamaktadır. Bu web sayfasındaki güncel bilgilere göre son 20 yılda intihar oranları yüzde 25 azaldığı hâlde dünyanın yüzde 94’ü bu oranın arttığı veya sabit kaldığı görüşündedir.[4] Diğer konularda kendinizi sınayabilirsiniz.

Peki, bu yazıyı okuyan karamsarlar bundan sonra iyimser olur mu? Pek sanmıyorum. Zira bu alana eğilen bilim insanları birçok faktörün etkisiyle oluşan karamsarlığın, iyimserlik içeren bilgilerle hemen düzeltilebilecek özellikte bir yanlılık olmadığı görüşünde. Doğru bilgilenmenin mutlaka yararı var ama negatif olan daima pozitif olandan bir adım ilerde. Çünkü ona karşı daha eğilimliyiz, zira kıt bir kaynak olan dikkatimizi önce o çeliyor. Ayrıca unutmayalım ki, diğerleri iyimser iken karamsar olmak havalı bir şey. Okuyanı ve okumayanı ile insanoğlu da havalılığı sever. Hatta çok okuyan daha çok sever. Bilginin laneti (daha az bilgili olanı anlayamama) böyle bir şey herhalde.

Trussler, M., & Soroka, S. (2014). Consumer Demand for Cynical and Negative News Frames. The International Journal of Press/Politics, 19(3), 360–379.doi:10.1177/1940161214524832

Levari, D. E., Gilbert, D. T., Wilson, T. DLevari, D. E., Gilbert, D. T., Wilson, T. D., Sievers, B., Amodio, D. M., & Wheatley, T. (2018). Prevalence-induced concept change in human judgment. Science, 360(6396), 1465-1467. https://doi.org/10.1126/science.aap8731

Trussler, M., & Soroka, S. (2014). Consumer Demand for Cynical and Negative News Frames. The International Journal of Press/Politics, 19(3), 360-379. https://doi.org/10.1177/1940161214524832

Sievers, B., Amodio, D. M., & Wheatley, T. (2018). Prevalence-induced concept change in human judgment. Science, 360(6396), 1465–1467.doi:10.1126/science.aap8731


[1] https://www.utilitarian.org/texts/perfectibility.html Erişim tarihi: 24.10.2021

[2] https://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=619 Erişim tarihi: 6.11.2021 (Bu dizelerden -beni haberdar eden Cengiz Polat’a teşekkür ederim.

[3] https://news.harvard.edu/gazette/story/2018/06/harvard-researchers-may-have-answer-to-why-youre-never-satisfied/

[4] https://upgrader.gapminder.org/t/sdg-world-un-goals/1/ Erişim tarihi: 11.10.2021.


Enes Polat –

Fıkra – Ağustos Böceği ile Karınca

Sıcak yaz günlerinde karınca her zaman olduğu gibi çalışıyor, didiniyor, zorlu kış günlerine hazırlık yapıyordu. Ağustos böceği ise o ağaç gölgesi senin, bu ağaç gölgesi benim, şarkı söyleyip gezmekle meşguldü. Karınca bir gün dayanamadı, ağustos böceğine çıkıştı:

  • Cümle âlem senin ne kadar tembel olduğunu biliyor. Çocuklar senin tembelliğini anlatan masallarla büyüyor. Biraz çalış. Kışı hiç gelmeyecek sanıyorsun. Yarın kar yağınca yine gelip kapımı çalacaksın. Ama kusura bakma! Yine kapımdan eli boş döneceksin…

Ağustos böceği şapkasının altından karıncayı süzdü… Hiçbir şey söylemedi, saz çalmaya devam etti.

Yaz günleri ve sonbahar günleri çabucak geçti.

Karınca sıcak yuvasında mutluydu. Erzak deposu ağzına kadar doluydu. Arada sırada pencereden ağustos böceğinin yuvasına doğru bakıyor ve onun haline üzülüyordu. “Birkaç güne kalmaz kapımı çalıp yiyecek ister. Ben de bir güzel kapımdan kovarım tembel ağustos böceğini” diye düşünüyordu.

Nihayet aralık ayının ilk günlerinde yılın ilk karı yağmaya başlamıştı. Karınca pencereden ağustos böceğinin evine bakınca gördükleri karşısında ağzı açık kaldı. O da ne! Ağustos böceğinin evinin önünde büyük bir marketin servis arabası durmuş ve ağustos böceği arabadan erzak indiriyordu.

Karınca dayanamadı. Soğuğa aldırış etmeden ağustos böceğinin yanına gitti.

  • Kardeş ne oluyor? Bana anlatır mısın?

Ağustos böceği cevap verdi:

  • Şaşıracak ne var karınca kardeş! Şu markette gıda maddelerinde, kredi kartına dört ayı ödemesiz, altı taksit kampanyası vardı, hepsini oradan aldım.

Tarih Her Zaman Tekerrür Etmez

Çalışma hayatında daha dün asla olmaz dediğimiz birçok şey, bir süre sonra mümkün, hatta biraz daha zaman geçtiğinde belki de zorunlu hale gelebilir. Zaman, çalışma hayatında birçok yeni meslek ortaya çıkarır. Daha düne kadar tahmin dahi edilemeyen hizmet alanlarından insanlar para kazanmaya başlayabilir.

İnsanlık Tarihinde Yeni Bir Evre: Avcılık ve Toplayıcılıktan Yerleşik Hayata Geçiş…

Tarihe bakıldığında insanın ihtiyaçlarını giderebilmek için eskiden beri öyle ya da böyle çalışmak durumunda olduğu görülmektedir. Tarihçiler toplayıcılık ve avcılık evrelerinden sonra insanın yerleşik düzene geçtiğini, yavaş yavaş tarımla uğraşmaya başladığını, zamanla evcilleştirilen hayvanların da insanlar için geçim kaynağı haline geldiğini söylemektedir. Bu bağlamda yerleşik hayata geçiş ile tarım ve hayvancılık, insanlık tarihindeki birinci gelişim evresidir.

Şüphesiz o çağın insanı için tabiatta bulduğu bitkisel besinlerin toplanarak tüketilmesi ya da bir hayvanın avlanması evresinden sonra yerleşik hayata geçilerek herhangi bir bitkisel ürünün, örneğin buğdayın yetiştirilmeye başlanması herhalde devrim niteliğinde bir gelişme olmalıdır.

Yerleşik hayata geçen insanla birlikte koyunun, ineğin evcilleştirilmesi ve onların ürünlerinden yararlanılmaya başlanması da insanın ihtiyaçlarının karşılanması ve ilk dönem ekonomik faaliyetleri açısından çok önemli bir gelişme olarak zikredilmelidir.

Uzun asırlar boyunca tarım ve hayvancılık insanlığın temel geçim kaynağı olmuştur. Bugünün gelişmiş toplumlarında pek çok ekonomik faaliyet alanı olmakla birlikte, insanın beslenme gibi en temel ihtiyacını doğrudan karşılayan bir faaliyet olması sebebiyle tarım ve hayvancılığın vazgeçilmezliği ortadadır.

Ulaşım Alanında Gelişmeler…

İnsanlık tarihinin ikinci gelişim evresi ulaşım alanındadır. Bu alandaki gelişmenin temel iki göstergesi vardır: Binek hayvanlarının evcilleştirilmesi ve tekerleğin bulunması.

Yaşadığı bölgede her yere ancak ayaklarının gücüyle koşarak ya da yürüyerek gitmek zorunda olan insanın at ve deve gibi üzerine eşya yüklenebilecek ya da binilerek seyahat edilebilecek hayvanları evcilleştirmesi de en az yukarıda zikredilen gelişim evreleri kadar önemli olsa gerektir. Gerçekten de bir günde yürüyerek en çok yirmibeş – otuz kilometre uzağa gidebilen bir insanın keşif sahası ne kadar da azdır. Oysa atı ya da deveyi evcilleştirip ulaşımda kullanan insanın ufku, öncekiyle kıyaslanamayacak derecede genişlemiş olmalıdır.

Bu bağlamda zikredilebilecek diğer gelişme, tekerleğin bulunmasıdır. Bugünün gelişmiş ulaşım araçlarının altında, diğer parçalar ile kıyaslandığında basit bir unsur gibi duran tekerleğin bulunması, insanlık tarihinin seyri açısından az bir şey midir? At ya da deve üzerinde sadece insanları ve bir miktar ürünü/eşyayı taşıyabilen insan, tekerleğin bulunması ile birlikte eskisiyle kıyaslanmayacak ölçüde çok şeyi taşıyabilir hale gelmiştir. Bunun yeni keşifler ve ticaret açısından ne anlama geldiğini söylemeye gerek yoktur sanırım. O gün ilk kez bir insan tarafından çekilen ya da bir atın arkasına bağlanan arabada kullanılan tekerleğin bir ucundan bakıldığında modern çağın araçlarının, otobüslerin, kamyonların, trenlerin, hatta uçakların tekerleğini görmemek mümkün müdür?

İnsanlık tarihinin seyrinde toplayıcılık ve avcılık evresinden sonra, yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte insanın temel iştigal alanı olan tarım ve hayvancılığın yanında maden çağını da özellikle belirtmek gerekir. Herhalde bakır, tunç ve demir çağı olarak bölümlere ayırdığımız bu dönem, insanlık tarihinde pek çok şeyi kökünden değiştirmiş olmalıdır. Madenler hem avcılıkta hem tarımda hem de ulaşımda kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlamda insanın hayatına teknoloji büyük oranda madenlerle girmiştir denebilir.

İletişimde Devrim: Yazının Bulunması…

İnsanlık tarihimizin üçüncü gelişim evresi iletişim alanındadır. Konuşma ve işitme anlamında ilk insandan beri kullanılan sözlü iletişimin birtakım işaretlerle ifade edilmesi, yani yazıya dökülmesi, bugüne kadar süren son derece önemli bir evrenin başlangıcıdır.

İnsanın ağzından çıkan, elle tutulmaz, gözle görülmez sözlerinin bir başka yere ve zamana aktarılabilmesine, hatta “gözle görülebilmesi”ne imkân sağlayan yazının bulunmasının insanlık tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı? Bir kralın başka bir krala mesajının ancak bir elçi tarafından sözlü olarak götürülebildiği bir dönemden sonra aynı elçinin “kralın tablette yazılı mesajı”nı götürmeye başlaması, hem gönderen hem de mesajın muhatabı için “mesajın olduğu gibi götürülebilmesi ve veri aktarımında güvenlik” açısından ne kadar önemli bir gelişmedir.

Ya her türlü anlaşmanın ancak sözlü olarak bağıtlanabildiği ve muhtemelen bu alanda birçok anlaşmazlığın çıktığı bir dönemin akabinde, “hafıza-i beşerin nisyan ile malul” (İnsan hafızasının hastalığının unutkanlık) olduğu iyice kavrandıktan sonra, taraflar arasında varılan bir anlaşmanın hemen oracıkta yazıya geçirilmesine ne demeli? Bu devrim niteliğinde bir gelişme değil midir? Kim bilir anlaşma metinlerinin yazıya geçirilmeye başlanması, taraflar arasında daha önce yaşanan ne kadar sürtüşmeyi sona erdirmiştir?

Takas Ekonomisi Tehlikede: Para Bulundu…

Tarihte üretim, ulaşım ve iletişim alanındaki yukarıda zikredilen gelişmelere paralel olarak gündelik ekonomik hayattaki en önemli gelişmelerden biri, paranın kullanılmaya başlanmasıdır.

Malların ancak birbiriyle değiştirilebildiği takas ekonomisi döneminden sonra, bir malın zaman ve mekândan bağımsız olarak başka bir malla değiştirilebilmesine imkân veren paranın bulunması az bir şey midir?

Yukarıda da özetlenmeye çalışıldığı üzere sanayileşme öncesi insanlığın serüveninin dönüm noktaları yerleşik hayata geçiş, tarım ve hayvancılığın temel ekonomik faaliyetler haline gelmesi, ulaşım alanında binek hayvanlarının evcilleştirilmesi ve tekerleğin bulunması, iletişim alanında yazının bulunması ve ekonomik mübadelelerde paranın kullanılmaya başlanmasıdır.

Her Şeyimizi Değiştiren Makineler

Bu noktadan sonra insanlık tarihi açısından artık her şeyin kökten değişmesi anlamına gelen en önemli gelişme, makineleşme ve sanayi devrimidir.

Makineleşme ve sanayi devriminin sonucu eskisiyle kıyaslanamayacak derecede çok üretimin yapılabilmesi, insan ya da binek hayvanlarının gücüyle hareket edebilen ulaşım araçlarının yerlerini önce buharlı, sonra içten yanmalı motorlu araçlara bırakması, onlarca insanın işini tek başına yapabilen motorlu tarım araçlarının tarımda kullanılmaya başlanmasıyla birlikte birçok insanın tarım sektörü dışına itilmesi, daha önce sınırlı bir alanda var olan başkasına ait işyerlerinde çalışma uygulamasının gittikçe yaygınlaşmasıdır. Sanayi devrimi olarak adlandırdığımız bu dönem, sadece ekonomik hayata değil, sosyal hayatın bütününe çok yönlü etkide bulunmuştur.

Artık Bilgi Çağı’ndayız…

İnsanlık tarihinin içinde bulunduğumuz gelişim evresi ise “sanayi sonrası toplum”, “uzay çağı”, “bilgi çağı”, “iletişim çağı”,“elektronik çağ” gibi adlarla isimlendirilmektedir. Günümüzde her alanda en ileri teknolojiler kullanılmakta; üretim, ulaşım, iletişim ve savaş teknolojisi alanında baş döndürücü bir hız ve değişim yaşanmaktadır. İçinde bulunduğumuz teknolojik değişim çağı, neredeyse hızına yetişilmez bir hâl almıştır. Dünyada insan hayatının başladığı günden yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar insanlığın kaydettiği ilerlemenin yüzlerce, binlerce katı hızlı değişim, son elli, hatta son yirmi yıl içerisinde gerçekleşmiştir dense yanlış bir şey söylenmiş olmaz.

Alvin ve Heidi Toffler’in “dalga” olarak isimlendirdiği ve “Tarım Toplumu” “Sanayi Toplumu” ve “Sanayi Sonrası Toplum” olarak 3 dalga hâlinde özetlediği insanlık tarihinin bu gelişim evrelerinin her birinde, sonraki aşamada bulunan yeni toplum düzeni, belli bir süreç sonunda eskisinin yerini almaktadır.

Burada sayılan insanlık tarihinin değişim ve dönüşüm aşamaları, bütün dünyada tüm ülkeler için aynı anda başlayıp biten ve birbirinden keskin ayrım dönemleri değildir. Dünya üzerinde farklı ülkeler, bu tarihsel sürecin farklı gelişim evrelerinde bulunabilecekleri gibi, aynı ülke içerisinde bile farklı gelişim evrelerinde bulunan toplum kesimleri olabilir. Şunu da belirtmek gerekir ki bir toplumun üretim teknolojisi ne ise, ulaşım, iletişim ve savaş teknolojisi de odur.

Aşağıdaki tasnif, her bir alanda (tarım, üretim, ulaşım, iletişim ve savaş alanlarında) kullanılan yöntem ve araçların teknolojik gelişim açısından insanlık tarihinin hangi evresine tekabül ettiğini açıklamaya çalışmaktadır:

Öküz ve Saban / Elle Üretim / At ve Araba / Yazı ve Mektup / Kılıç ve Kalkan (Tarım Toplumu)

Traktör ve Diğer Tarım Makinaları / Fabrikada Makinalarla Seri Üretim / Önce Buharlı Sonra İçten Yanmalı Motorlu Araçlar / Matbaa, Telgraf ve Telefon / Tank, Top ve Tüfek (Sanayi Toplumu)

Genetik ve Uydu Teknolojisi / Dijital Üretim Sistemleri / Elektrikli ve Hibrit Araçlar / Bilgisayar, Elektronik Posta ve Kablosuz İletişim / Nükleer Teknoloji, İHA, SİHA, Savaş Araçlarında Uydu Sistemlerinin Kullanılması (Sanayi Ötesi Toplum)

İnsanlık Tarihinin Her Bir Evresi Hayatımızda Neyi Değiştirdi?

İnsanlık tarihinin bu gelişim evrelerinin her biri, kendilerinden önceki dönemde asla tahmin edilemeyen değişimlere yol açmıştır.

Öküzü ve sabanıyla tarlasını sürmekte olan, düven sürerek harmanını kaldıran bir çiftçi, yüzlerce dönüm araziyi ne yapsın? Oysa traktörü ve biçerdöveri olan bir çiftçi için koca bir köyün arazisi sadece kendisinin olsa ekme, dikme ve hasat işinin altından kalkabilir. Kaldı ki nüfus da eskisine göre kalabalıklaştığı için, üretilen bir ürünün pazarlanması sorunu da bulunmamaktadır.

Kılıç ve kalkanla savaşan bir insanı, günün sonunda kan tutabilir. Düşmana kılıç salladığı kolu bir süre sonra yorulur. Savaş meydanında kendisinin de yaralanma ihtimali vardır. Oysa uydu teknolojisi kullanan bir asker için koca bir kasabanın yok edilmesi, binlerce kişinin öldürülmesi, bir bilgisayar oyunundan farksızdır. Hatta hedefi vurduğunda elindeki kolasını içip, cipsini yerken “yihuuu” diye çığlık bile atabilir. Uydu teknolojisi savaş ahlâkını ortadan kaldırmış, insanı gerçek hayattan kopararak duygusuzlaştırmıştır.

Hayvancılıkla uğraşan birisi yakınlarından biri vefat etmiş bile olsa hayvanlarıyla ilgilenmek durumundadır. Bağ – bahçe, su, gübre ister, hayvanlar yem bekler. Bu alanda tarlaya veya ahıra gitmemek diye bir şey düşünülemez. Oysa bir müfettiş, işyerine gitmeden uzaktan çalışabilir. Hazırladığı raporu, deniz kıyısında ayağında plaj terlikleriyle dinlenirken bile bilgisayar ve iletişim teknolojisi ile merkeze gönderebilir. İzmir’deki bir dairenin satış işlemi, Erzurum’daki tapu dairesinde gerçekleştirilebilir.

Ülkemizde 1980’li yılların ortasına kadar şehirlerarası telefon görüşmesi yapması gereken bir kişi, PTT’yi arayıp kayıt yaptırdıktan sonra neredeyse bir gününü telefon başında geçirmek zorunda kalabilirdi. Çünkü bir şehirden diğerine telefon bağlantısı ancak bu kadar sürede sağlanabiliyordu. Daha otuz – kırk yıl öncesinde postaya verilen bir mektup bir ilden diğerine bazen bir haftada gidiyordu. Çekilen bir telgrafın aynı gün muhatabına ulaşmasını istiyorsanız daha yüksek ücret ödediğiniz “yıldırım telgraf” diye bir seçenek vardı. Oysa bugün herkes elindeki telefonlarla Avrupa’nın herhangi bir şehrindeki bir akrabası ile görüntülü olarak konuşabiliyor. Yazılan bir metnin muhatabına ulaşması için sadece “gönder” butonuna basmak yeterlidir. Üstelik bütün bu işler için kablo bağlantısı da gerekmez.

Yeni Çalışma Alanları, Yeni Para Kazanma Yolları…

İşte insanın kavramakta zorlandığı böylesine baş döndürücü değişim, çalışma hayatında da inanılmaz değişimleri beraberinde getirmiştir.

Bundan yüz yıl önce pek çok insan için para kazanmak, doğrudan insanların ihtiyaçlarını gidermek için mutlaka somut, elle dokunulabilir bir şeylerin üretilmesine bağlıydı.

Bir çiftçi, buğdayını, arpasını, sütünü, yumurtasını ya da sebze ve meyvesini üretir, ihtiyacı kadarını evine ayırır, kalanını satar ve ihtiyacı olan diğer ürünleri de kendi ürettiği bu ürünlerini satarak elde ettiği parayla satın alırdı. Fabrikada çalışmakta olan bir işçi için ise, makinelerle başkası için üretim yapılan bir süreçte, emeğini satıp elde ettiği gelirle ihtiyacını karşılamak gibi bir durum söz konusuydu. Bütün bunlar yukarıda anlattığımız tarım ve sanayi toplumları için anlaşılabilir şeylerdir.

Oysa özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren daha önce akla hayale gelmeyecek alanlarda para kazanılan sektörler ortaya çıkmış, insanlar daha önce hiç tahmin edilemeyen alanlarda hatırı sayılır gelirler elde etmeye başlamışlardır. Hatta bazı alanlarda bu sektörler geleneksel üretim sektörlerini gölgede bırakmıştır da denebilir.

19. yüzyılda profesyonel olarak 11 kişilik iki takım arasında oynanan ve eğlence olsun diye o saatte işi olmayan meraklı bir kitle tarafından izlenmekte olan bir futbol maçının günün birinde on milyarlarca dolarlık bir futbol endüstrisi oluşturacağını, bahis sektörünün milyonlarca insanın meşguliyeti haline geleceğini, tek bir futbolcunun transfer değerinin yüz milyonlarca avro olacağını, hemen her ülkede bazı futbolcuların yat kat sahibi, yüksek ücret alan, magazin dünyasının yakından takip ettiği, binlerce seveni peşinden koşan kişiler olacağını kim tahmin edebilirdi ki?

Bir tiyatroda yazılmış piyeslerin oyuncular eliyle canlandırılmasını ilk izleyen insanlar, bu işin zamanla tiyatrodan sinema ve dizi sektörüne evrileceğini, sinemanın ve televizyon dizilerinin yılda onlarca milyar dolarlık hasılat elde edilen bir sektöre dönüşeceğini nereden bilebilirdi ki? Hele hele sinemanın başlı başına bir propaganda aygıtı olacağını, milyonların zihninde birçok gerçeği ters yüz edebilecek potansiyeli bünyesine alabileceğini öngören birileri acaba var mıydı ki?

Bir başka şehri ya da ülkeyi ziyaret etmenin ileride turizm adıyla anılacak bir sektörü ortaya çıkaracağını, bu sektörün “doğa”, “deniz”, “kış”, “tarih”, “inanç”, “av” ve “gastronomi” gibi alt dalları olacağını, bu iş için on milyonlarca yataklık oteller inşa edileceğini, yüz milyonlarca insanın “bacasız sanayi” olarak isimlendirilen bu sektörden ekmek yiyeceğini, yüzlerce insanın bir yıllık toplam gelirine karşılık gelecek tutarların bazı zenginler tarafından bir otel dairesine sadece bir gecelik ücret olarak ödenebileceğini, sektörün yüz milyarlarca dolarlık bir büyüklüğe ulaşacağını tahmin edebilen biri var mıydı ki?

Bundan iki yüz yıl önce bu topraklarda herhangi biri, sesi güzel olan birinin söylediği şarkı veya türkülerle milyonlarca lira kazanacağını bilebilir miydi ki?

Bundan yirmi yıl önce herhangi birisi, sadece elindeki telefonun kamerasıyla birtakım çekimler yapan ve internet üzerinden paylaşımlar gerçekleştiren birinin “youtuber” olup milyonlarca lira kazanabileceğini düşünebilir miydi ki?

Örnekleri artırabiliriz. Bu örnekler, günümüz toplumlarında insanların, geçmiş zamanlarda asla tahmin edilemeyen alanlarda farklı işler yaparak devasa paralar kazanabildiklerini ortaya koyuyor.

Dilerseniz şimdi yavaş yavaş bunca açıklamayı neden yaptığımızı anlatalım ve sözü artık bir yere bağlayalım.

Tekerrür Etmeyen Tarih: Ezop’un Masalı Neden Geçersiz Hale Geldi?

Bilindiği üzere “Ağustos Böceği ile Karınca”, Milattan Önce 6. yüzyılda yaşamış olan Yunan Masalcısı Ezop’un neredeyse herkes tarafından bilinen en ünlü masallarındandır. Söz konusu masal bizlere kimselere muhtaç olmadan rahat bir hayat sürebilmek için çalışmanın önemini ve gerekliliğini, çalışma zamanını eğlence ile geçiren birisinin zamanı geldiğinde çalışan kişiye muhtaç hâle geleceğini, fakat yardım için çaldığı kapının suratına kapatılacağını, bu hâle düşmemek için boş işlerden uzak durulması gerektiğini anlatmaktadır.

Oysa burada herkesin bildiği masaldan uyarlanarak anlatılan fıkra, başta gerçekten de Ezop’un anlattığı gibi başlasa bile, hiç de Ezop’un anlattığı netice ile sonlanmıyor. Yaz boyunca yine şarkılar söyleyerek gününü geçiren ağustos böceği, kış ayları geldiğinde, karıncanın tahmin ettiği gibi yardım için kapısını çalmıyor. Hatta ağustos böceğinin evine bir marketin servis aracıyla yüklü miktarda erzak indiriliyor olması karıncayı hayretler içerisinde bırakıyor.

Şimdi isterseniz fıkranın Ezop’un masalından farklı bir şekilde neticelenmesinin ve karıncanın hayretler içerisinde kalmasının sebeplerini tarihsel verilerle açıklamaya çalışalım.

Bir kere şunu özellikle tespit etmek gerekir ki, Ezop’un bu masalı anlattığı dönemin üzerinden onlarca asır geçmiş, “köprünün altından çok sular akmış”tır.

Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen karınca hâlâ tarım toplumu öncesi “avcı ve toplayıcı” dönemin özelliklerine uygun bir mesleğin sahibidir, toplayıcılıkla geçinmektedir. Karıncanın topladığı yiyecekler kendisi tarafından üretilmemektedir. Karıncanın dünyasında, dönemin özelliklerine uygun olarak tabiatta hazır bulunan yiyeceklerin toplanıp istiflenmesi, bilahare ihtiyaç duyulduğunda da kullanılması esasına dayanan bir çalışma sistemi uygulanmaktadır. Karınca bahse konu masalın yazılmasının üzerinden asırlar geçmiş olsa bile yine eski alışkanlıklarını sürdürmekte, gecesini gündüzüne katarak yoğun bir şekilde çalışmakta ve geleceği belli olan kış için hazırlık yapmaktadır.

Fakat ağustos böceğinin cephesinde bazı şeyler değişmiştir. Ezop’un masalı kurguladığı dönemde, bir ağustos böceğinin şarkı söylemesi ancak boş olanların, aylak gezenlerin yapacağı bir iş iken, geçen zaman içerisinde şarkı ya da türkü söyleyen insanların bu işleri dolayısıyla gelir elde edebilecekleri bir “müzik piyasası” ortaya çıkmıştır. Öncelikle karşılığında para kazanılan konserlerle sanat icra etmeye imkân sağlayan bu sektör, belli ortamlarda kaydedilen sesin plâk, kaset, CD gibi araçlarla nakledilebilir hâle gelmesiyle de farklı bir yöne evrilmiştir. Bu, eğlence sektörünün eskiye göre biçim değiştirmesinin bir sonucudur. Daha düne kadar orada burada boş boş saz çalan, başkalarının yardımlarıyla geçinen asalak birisi olarak görülen ağustos böceği, belki de söylediği şarkılarla albümler çıkarabilmekte, verdiği halk konserleriyle gelir elde edebilmektedir. Akşamları belli gazinolarda sahne alması da imkân dâhilindedir. Özellikle yaz aylarında çağrıldığı düğün, kına gecesi vb. etkinliklerle gelir elde edebilmesi de söz konusu olabilir. Kim bilir belki de bazı belediyelerin açılış etkinliklerinde sahne alıyordur. Yaptığı iş, ağustos böceğine saygınlık kazandırmıştır da denilebilir. Hatta popülerliği artmışsa, paparazilerin takibinde olduğu da düşünülebilir.

Değişimin Farkına Varamayan Karınca Hayretler İçerisinde…

Diğer taraftan karıncanın çalışma biçimi, hâlen yaşadığı “avcı ve toplayıcı dönem”in doğal bir sonucu olarak ihtiyaç duyduğu, kendisinin tüketeceği besinleri toplamaktan ibarettir. Karınca, hâlâ kendi topladığını tüketen konumundadır. Yemeyeceği bir besini toplaması söz konusu değildir. Oysa zaman değişmiş, ağustos böceği için tek gelir elde etme yolunun “yiyeceği besinleri toplamak” olmadığı bir dönem gelmiştir. Ağustos böceği sesiyle şarkı söyleyerek gelir elde etmekte, bu geliri karşılığında da yiyecek ihtiyacını karşılayabilmektedir.

Hâlen Ezop’un masalında anlattığı yerde duran karıncanın hafızasındaki ağustos böceğinin yaşadığı dönemle, ağustos böceğinin değişime ayak uydurarak yaşadığı dönem arasındaki farklardan birisi, takas ekonomisinin sona ermesi, ticari hayatta “paranın kullanılmaya başlanması”dır.

Karınca ancak her ikisi de tüketebileceği birer yiyecek olan bir pirinç tanesi ile bir buğday tanesinin değiştirilebileceği takas ekonomisinin geçerli olduğu bir dönemi yaşamaktadır. Oysa ağustos böceği, ekonomik hayatta paranın kullanılmaya başlamasıyla birlikte, karıncanın hâlen sürdürdüğü “avcı toplayıcı dönem”de asla tüketilir bir şey olmayan “sesiyle şarkı söylemek”ten para kazanabilmekte, bu para karşılığında da ihtiyaç duyacağı yiyecekleri satın alabilmektedir. Para, ağustos böceğine, bir yiyeceği ancak bir başka yiyecekle satın alabileceği takas ekonomisinin ötesinde imkânlar sağlamaktadır. Esasen yenilir yutulur bir şey olmayan “ses”i karşılığında yiyecek satın alabilmek, ancak “ticari hayatta paranın kullanılabilir olması”yla sağlanabilecek bir şeydir.

İnsanın Geleceğini Satın Alan Finans Sektörü

Diğer taraftan anlıyoruz ki ağustos böceğinin işleri çok da iyi değildir. Çünkü yaz döneminde düğünlerde, kına gecelerinde ya da yaz konserlerinde şarkı söyleyerek kazandığı para, yaz aylarındaki giderlerini karşılamaya ancak yetmiş, kış aylarındaki giderlerini peşin parayla karşılayabilecek imkânı bulamamıştır.

Bu kez de ağustos böceğinin imdadına finans sektörü yetişmiştir.

Karıncanın yaşadığı tarihsel dönemde muhtemelen daha “para”nın adının dahi bilinmediği göz önüne alınırsa, ağustos böceği tarafından ödemelerde kredi kartı kullanılmasının karınca için ne kadar şaşırtıcı bir ödeme aracı olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Kış aylarında azalan gıda tüketimini artırabilmek amacıyla banka ile market arasında yapılan anlaşma, ağustos böceği için can simidi olmuştur. Banka ile market arasında yapılan anlaşmaya göre gıda ürünlerinde dört ayı ödemesiz kredi kartıyla altı taksit kampanyası başlatılmıştır. Bu kampanya tam da dönemsel gelir elde eden ağustos böceğinin çalışma şartlarına uygundur. Çünkü ağustos böceği ancak yaz sezonunda çalışarak para kazanabilmektedir.

Bu kampanya ağustos böceğine ilaç gibi gelmiştir. Çünkü aldığı gıda maddeleri karşılığında dört ay boyunca herhangi bir ödeme yapması gerekmeyecek, dört ayın sonunda kış ayları geride kalacağı için yavaş yavaş sezonun açılmasıyla birlikte, düğün salonlarından veya yaz konserlerinden elde edeceği gelirle kredi kartı borcunu ödeyebilecektir. Kim bilir belki kış aylarında, sezonda çıkaracağı albümün hazırlıklarını da sürdürebilir?

Neyse… Ağustos böceği için gelecek yılı düşünmenin şimdi sırası değildir.

Bankacılık sistemi kışlık sorununu çözmüş, tarihin tekerrür etmesini engellemiş, kendisini sıcak yuvasının penceresinde kapısına gelecek “tembel ağustos böceği”ni kovmak üzere bekleyen karıncaya muhtaç olmaktan kurtarmıştır.

Hele bir yaza çıksın da gerisi Allah kerim!

Şimdi bu fıkradan çıkaracağımız ders ve ilkelere bakabiliriz:

DERS 1- Alışkanlıkların eskiyse gördüklerine şaşırırsın.

(Nakit alın terini, borç geleceği harcamaktır ilkesi)

DERS 2- Mevsimsel esnek çalışma yöntemi, güncel kampanyalarla desteklenirse tarih tekerrür etmez.

(Tüfek icat oldu mertlik bozuldu ilkesi)


[1] Bu çalışma, tarafımdan hazırlıkları sürdürülen personel yönetimine ve çalışma hayatına ilişkin fıkralardan, gerçek hayatla da bağlantısı kurulmak suretiyle gerçek veya ironik birtakım dersler çıkarılmasını esas alan, (şimdilik) “Mizahla Karışık Yönetim Dersleri” adı verilmesi düşünülen kitabın bir bölümüdür. Metin içerisindeki mizah unsurlarının kullanılma amacı, kasıt değil, vurguyu pekiştirmek olup, zülf-i yâre dokunan bir şey olursa şimdiden affımı talep ederim.

Ömer Torlak –

Pazarlama araştırmasının önemine işaret etmek maksadıyla anlatılan hikâyelerden birinin böyle bir yazının başlangıcı için uygun olacağını düşünüyorum.

Pazar araştırması yaptırmak maksadıyla geri kalmış ülkelerden birine giden bir satış elemanından gelen “burada kimse ayakkabı giymiyor, burası bizim için müthiş bir pazar fırsatı olabilir” şeklindeki değerlendirmeden tatmin olmayan pazarlama yöneticisinin bir başka elemanını aynı pazara gönderdiği hikâye edilir. İkinci elemandan gelen değerlendirme raporu ise neredeyse tam tersinedir: “Burada kimsenin ayakkabı giyme alışkanlığı olmadığı için burası bizim için bir pazar olamaz”. Birbirini neredeyse reddeden bu iki zıt değerlendirme üzerinde pazarlama yöneticisinin pazar ve pazarlama araştırmaları konusunda uzman bir ismi aynı pazara gönderdiği anlatılır. Son gelen raporda özetle: “Burada insanların ayakkabı giyme alışkanlıkları olmamakla birlikte ayaklarında ciddi yara-bereler söz konusu. Ayakkabı ürünü kullanmaları sayesinde ayaklarındaki yara-berelerin olmayacağı ve ayaklarının rahatlayacağı konusunda ikna edilmeleri halinde burası iyi bir pazar olabilir. Ancak bu noktada kamuoyunda etkisi yüksek olabilecek kanaat önderleri ile görüşülüp bu konudaki ikna çabalarının yapılması uygun olur ve ayrıca ortalama gelir düzeyi düşük olduğu için fiyatı bu pazarın ekonomik şartlarına uyumlu ürünlerle pazara girmek gerekir” denmektedir.

Bu kısa hikâyeden başta pazar ve pazarlama araştırmasının önemine vurgu olmak üzere farklı konular için çıkarımlarda bulunulabilir. Uzmanlık alanı bilgisinin karar verici ya da uygulamacının zihnini kısıtlaması ölçüsünde dar bakış ile hareket edilmesi gibi iyi niyetli bazı sonuçların oluşması tabiidir. Kasıt ya da yönlendirmenin devreye girmesi ile muhtemel farklı sonuçları tahmin etmekle birlikte kişinin yanlı davranması ya da karar alıcıya sadece tek yönü göstermek suretiyle yanıltma da söz konusu olabilir. İlk raporu yazan araştırmacının, iyi niyet çerçevesinde, uzmanlık bilgisi bu kadar olduğu ve tecrübesi buna yettiği için böyle bir değerlendirme yapmış olması mümkündür. Ancak bu kişinin başına iş almamak, gereksiz risk üstlenmemek gibi gerekçe ile böyle bir rapor yazmış olması da ihtimal dâhilindedir. Yukarıdaki örnekten hareketle, şayet ilk raporu yazan kişi araştırdığı pazarda ayakkabı giyme alışkanlıklarını görmüş ve ortalama gelir seviyesinin düşük olduğu bilgisini almış olmasına rağmen böyle bir rapor yazmışsa kasıtlı bir yanlılık içindedir. “Böylesi bir yanlılığa insan niçin tevessül eder” sorusunun cevabı elbette muhtelif olabilir. Bu hikâyede örneğin, ilk raporu yazan kişinin sonrasında ilgili pazara seyahat etmemek, oradaki müşterilerle uğraşmamak gibi kaygıları olabileceği gibi, başına iş açmamak, tahsilat problemi yaşamamak ve nihayetinde rahatını bozmamak gibi düşünceleri de bulunabilir. İkinci raporu yazan kişinin yanlı olması varsayımı geçerli ise bu durumda kişinin kendini ispatlamak, aferin almak gibi çok farklı sebeplerle böylesi yanlılık içeren bir değerlendirme yapmış olduğu değerlendirilebilir.

Sosyal bilimlerin hemen tamamında toplumsal problemlerin doğru tespiti ve/veya çözümleri için karar almayı kolaylaştırıcı, belirsizlikleri azaltıcı ve kararların isabet oranını artırıcı etkide bulunma amacı vardır. Karar alıcı bakımından yetki ve sorumluluk alanı genişledikçe sosyal bilimlerin pek çoğunun katkısını alması kaçınılmaz bir zorunluluk olup, uzman danışmanlar ya da dışarıdan danışmanlık desteği bağlamında bu katkıları almaya çalışır. Şirketlerde de karar alıcılar benzer katkıları alarak yollarına devam ederler. Hikâyemizdeki pazarlama yöneticisinin, raporların ya da herhangi bir raporun yanlı bir şekilde verildiğinin ortaya çıkması halinde bir ya da ikinci elemanı ya da danışmanıyla yoluna devam etmesi, böylesi bir raporun ilk olması durumunda belki mümkünken tekrarı halinde yollarını ayırması en muhtemel sonuç olacaktır şüphesiz. Zira hiçbir aklı başındaki yönetici, rasyonel olmaktan uzak gerekçelerle yanlı davranan kişilerle çalışmak istemez. Bu tür yanlı görüş, değerlendirme ve raporlarla kendi kararlarının isabetinin ortadan kalkacağını, gereksiz maliyetler yüklenileceğini ve nihayetinde yönetici olarak da kendi performansının sorgulanacağını bilir.

Kriz dönemleri, var olan başarısızlığın örtbas edilmesi ya da yöneticinin kendisinin de rasyonaliteden uzaklaşması gibi durumlarda, yanlılık içerdiğini bilmesine rağmen bazı danışmanları ya da astlarının değerlendirmelerini dikkate alması bir yöneticinin tutunacağı bir dal gibi de olabilir bazen. Bu durumda sanırım ya şansa bağlı olarak krizleri fırsata dönüştürme ihtimali ya da zaten çıkış olmayan bir noktada “kaybedecek başka ne olabilir ki!” gibi bir yaklaşımla irrasyonel bir yönetici tavrı ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sonuçların olumlu olması durumunda yöneticinin performansı sorgulanmazken, olumsuz sonuçlar bağlamında ise her halükârda yönetici ile yollar ayrılma noktasına gelir. Şansa bağlı olumlu sonuçlarla karşılaşılması hâli istisna kabul edilirse, yanlılık içeren değerlendirme ve raporlarla hareket etmenin ciddi riskler içerdiği aşikârdır.

Yanlılık sosyal bilimlerin hemen her alanında çalışanların iyi niyetli olsalar da kendi yoğunlaştıkları konular dışına çıkamaması, beslendiği ekol ya da kaynaklara göre olay, olgu ve ilişkileri sorgulaması, akran ve meslektaşlarının sınırlı bir çevreden ibaret kalması gibi çok sayıdaki sebeple ilgili sosyal bilimcinin sübjektiflik içeren bakış açısını ifade eder. İster araştırma ve akademik alanda olsun isterse danışmanlık yaptığı yöneticiye verdiği rapor ve değerlendirmelerde olsun, böylesi yanlılıkların olabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple gerek işletme yöneticileri gerekse kamu yöneticileri ile politikacıların farklı ekollerden ve uzmanlık alanları farklı sosyal bilimci danışmanla çalışması beklenir. Bu noktada tabii ki bütçe ve mevzuat kısıtları ile yöneticinin bu konuya bakış açısındaki farklılıklar da önemlidir.

İş dünyasının dinamikliği, performansa dayalı bakış açısının keskinliği gibi hususlar dikkate alındığında, şirket yöneticilerinin konuya ilişkin mümkün olduğunca rasyonel davranmaları beklenir. Hâl böyleyken, iş hayatında bile böylesi bir rasyonaliteden uzak yaklaşımlar görülebilmektedir. Bu, bazen ilgili yöneticinin üst yönetim ya da işletme sahiplerini ikna etmesi sonucu ortaya çıkabilmekte, bazen de alışkanlıklarındaki inatçı tutumla açıklanabilmektedir. Ancak sebep ya da gerekçe her ne olursa olsun, günümüz iş dünyasında belirsizlik ve risklerin artmış olmasına bağlı olarak bu ve benzeri rasyonel olmayan yönetici tarz ve tutumlarının sıra dışı hale geldiği rahatlıkla söylenebilir. Küreselleşmenin rekabet ilişkileri ve piyasalara artan etkisi ile kendi yanlılığına terk edilmeyen bir yönetici profili, tercih edilen ve kabul gören bir noktadadır. Ve tüm yöneticilerin kararlarındaki yanlılık etkisi ile oluşabilecek uzmanlık ve danışmanlık desteklerindeki bu yanlı etkiyi azaltmak ve rasyonaliteyi artırmak bakımından yöneticiye destekler de çeşitlendirilmiş durumdadır. İşletme sahip ya da üst yönetimleri de karar alıcılarının bu yaklaşıma uygun tavır almasını beklemektedir. Aksine eylemlerin şirketin hisse senedi fiyatına, marka itibarına ve şirket imajına yansımalarının sonuçları ile çok kısa sürede yüzleşmeyi beraberinde getirdiği çok iyi bilinmektedir.

Şirket yöneticilerine görüş bildiren ve danışmanlık yapanlar da genellikle yanlılıktan uzak kalmaları gerektiğinin farkındadır. Çünkü yanlı bir tutumla yöneticiyi yanıltmalarının sonucunun kendilerine olumsuz yansıyacağını bilirler. Bu durumda iş dünyasında kişisel arzularını tatmin edecek ve hoşlarına gidecek yanlılık yapamayacakları gibi, kasıtlı bir yanlı tutumun faturasının kendilerine çıkacağı bilinci ön plandadır.

Yanlılıktan uzak değerlendirme ve destek beklemek, elbette kamu yöneticilerinin de hakkıdır. Başarılı olmak ve sorumluluklarının gereğini iyi bir şekilde yerine getirmek isteyen her kamu yöneticisi, hiç şüphesiz yanlılıktan uzak danışmanlık desteği almak ister. Burada mevzuat kısıtlamaları söz konusu olsa da rasyonel hareket edebilen kamu yöneticilerinin bu tür destekleri almaları mümkündür. Kamuda yöneticinin kurumu tanımaması, süreçlerden uzak olması ve politik tercih ve eğilimlerle hareket etmesi gibi durumlarda muhtemelen kendisine rapor sunan ya da görüş bildirenler de bunun farkına vardıklarında çoğunlukla rasyonel olmayan yanlı raporlar sunmaları söz konusu olabilir. Her şeye rağmen yanlılıktan uzak kalmaya çalışanların sundukları ya da sunmaya çalıştıkları rapor ya da görüşler ise görmezden gelinir ve bir süre sonra onlardan herhangi bir talepte bulunulmamaya başlanır. Bu durum, yanlılıktan uzak az sayıda da olsa bu kişilerin varlığını ortadan kaldırmaz.

Kamudaki bu tür yanlı tutumların kurumda muhtemel huzursuzlukları, varsa kariyer problemlerini, kurumun performansının düşmesini ve bütçenin etkin kullanılmamış olmasını örtebilir. Her ne kadar denetleme mekanizmaları olsa da yanlılıkla hareket edildiğinde bu tür denetim sonuçlarından da kurtulacak şekilde hareket edebilme esnekliği, yanlılık konusunda yetkin kişilerce daha kolay gösterilebilmektedir. Dolayısıyla yanlılık, kamu kurumlarında etkin çalışmayanların görülmemesine, iş yapmayanların öne çıkmasına ve kurumun asli işlerinden daha fazla vitrine yönelik işler yapmasına yol açabilir.

Politikacıların en temel hedefi sandıkta seçmen tercihine mazhar olabilmektir. Ülkeyi yönetmeye aday olan politikacılar da gerek seçim öncesi ve seçim dönemlerinde gerekse seçim sonrasında ülke yönetiminde danışman destekleri alması kaçınılmazdır.

Kendisini ve partisini bulunduğu yerden yukarılarda görmeyi arzu eden bir politik lider ya da aday için araştırmacı ya da danışmanlarının kamuoyu yoklama sonuçlarını yanlı bir şekilde takdim etmesi, seçim sonucunun belli olmasına kadar böyle bir hülyayı yaşamak isteyen politikacı için anlamlı olabilir. Seçim sonuçlanıncaya kadar kişisel tatmin yaşamak istenen böylesi bir örnek bakımından yanlı tutumun amaca hizmet ettiği de söylenebilir. Rasyonaliteden uzak bu tür yanlı değerlendirmeler, nihayetinde topluma zarar vermediği gerekçesi ile hoş da görülebilir. Karar verici olarak böyle bir politikacıya zarar vermekle sınırlı olan bu yanlılığın olsa olsa bu tür bir söylemin peşinden giden sınırlı sayıda kitlenin varsa parasal ve zaman desteklerinin yanlış yönlendirilmesi ile sınırlı bir etkisinden de söz edilebilir.

Yazının başındaki pazar araştırmasının yanlı sunulabileceği hikâyesinden hareketle yazının asıl vurgusuna gelebiliriz artık. “Şirketlerde istisnaları dışında çok rasyonel olduğunu görebildiğimiz rapor ve değerlendirmelerdeki danışman ya da uzman görüşü konusu nasıl oluyor da politik liderler ve adaylar için rasyonellikten uzaklaşabilen yanlılıklar içerebiliyor?”

Sorunun cevabına ilişkin değerlendirmeye geçmeden önce, iktidarda olmayan politik liderler için yapılacak değerlendirme ile iktidarda olan liderler için yapılacak değerlendirmelerin topluma etki ve yansımalarının farklı olduğu vurgusunu yapmakta fayda var. Diğer bir ifade ile muhalefet liderlerine yanlı tutum içinde araştırma sonucu sunulması, danışmanların farkında olarak ya da olmaksızın yanlı, taraflı ya da kısıtlı uzmanlık bakış açısı içeren rapor ve görüş sunmalarının sonucu nihayetinde o muhalefet partisinin politikaları ile sınırlı bir etki ortaya çıkarır. Bu etkinin az ya da önemsiz olduğunu tabii ki söylemiyoruz. Ancak, her halükârda ortaya çıkacak etkinin, muhalefet partisinin kaynakları ile katkı verenlerin parasal ve zaman destekleri ile sınırlı bir etki olduğunu biliyoruz. Muhalefet partisi seçmenleri ve gönüllülerinin moral ve motivasyonları bakımından ortaya çıkabilecek duygusal ve psikolojik etkiyi de göz ardı etmeksizin bunu ifade ediyoruz. Bu durumda bile muhalefette olan lider ve adayların nihayetinde uzun süre irrasyonel kalamayacakları da bir gerçek.

Tam bu noktada parti ile duygusal bağ kurmuş, Hasan Aksakal’ın deyişiyle “politik romantizm” 1 yaşayan bir seçmen kitlesinin partisi ile arasındaki uzun süreli duygusal ve romantizm ilişkisinden kaynaklanan bağ sebebi ile muhalefette de kalsa bazı politik liderlerin yanlılık içeren rapor ve değerlendirmelerle varlıklarını devam ettirdikleri gerçeğini ifade etmeden de geçmeyelim. Benzer romantik bir ilişki elbette iktidardaki parti seçmenlerinin bir kısmı için de geçerlidir. İktidar partisinin destekleyen seçmenlerin yanlılık içeren görüş ve değerlendirmelerine bu bağlamda gönülden katıldıkları gibi bir tablo da ortada olabilir. Ancak burada bu seçmenlerden bir kısmının sadece iktidar olması bakımından bu lider ve partiye ilişkin yanlı değerlendirme ve görüşleri benimsediği ya da benimser gibi durduğu da unutulmamalıdır. İktidardan düşmesi halinde bu konumdaki seçmenlerin parti ile ilişkisi romantizm ilişkisi olmadığı için yanlılık içeren değerlendirmelere ilk etapta itiraz eden kitle olacağında şüphe yoktur. Bu noktada son olarak, ister politik romantizm ya da parti veya lidere duygusal bağlılık sebebi ile olsun isterse güçten kaynaklı menfaat elde etme gerekçesi ile olsun, seçmenlerin de yanlı tutum ve yanlılık içeren uzman ve danışman görüş ve önerileri ile hareket etmelerinin, onların seçmen sorumluluklarını ortadan kaldırmadığını da ifade etmemiz gerekir.

Tekrar sorumuzun cevabına ilişkin değerlendirmelere gelecek olursak, işlerin yolunda gittiği, ekonomik göstergelerin iyi olduğu, uluslararası ilişkilerde problem yaşanmadığı zamanlarda rasyonellikten uzaklaşma ihtiyacı hissedilmezken; toplumu rahatsız edecek, cebine dokunacak, vatandaşlık onurunu zedeleyebilecek hususlar baş gösterdiğinde danışman ve uzmanların görüş ve değerlendirmeleri daha önemli ve anlamlı hâle gelir şüphesiz. Çünkü tam da böylesi zamanlarda rasyonel görüş ve değerlendirmeler ile danışmanlık ve uzmanlık desteği önemli hâle gelir.

Politik liderler bu durumlar ya da kriz anlarında rapor, görüş ve değerlendirmelerinden yararlanmak bakımından farklı yönetim tarzı ortaya koyabilir. Bazıları hemen hiç önemsemez ve kendi tecrübe ve sezgileri ya da yakın çalışma arkadaşları ile çözüm üretmeye çalışabilir. Bu yaklaşım başka yazıların konusu olabilir. Bu yazıda biz, bu desteklerin alındığı ya da talep edilmese dahi gönüllü ya da destekleyici olarak verilmeye çalışıldığı örnekler bağlamında danışman veya uzman yanlılığı konusunun politik liderler ve onların kararları üzerinden topluma yansımalarını kısaca değerlendirip yazıyı nihayetlendirmek niyetindeyiz.

İktidardaki politik liderlerin ve onlarla birlikte hareket eden tüm kurum ve kuruluşların karar ve uygulamalarının toplumsal hayatın her yönüne ilişkin sonuç ürettiğini biliyor ve yaşıyoruz. Bunun farkında olan politik liderler de çok sayıda uzman ve danışmanlık desteği alma ihtiyacını hissediyor. Uzmanlığın elde ediliş biçimi, yetişilen ekol, araştırma yöntemleri ile metodoloji konusundaki yeterlik ve yetkinlik ile uzmanlık alanına ilişkin bilgi ve beceriler sınırlı olabileceği gibi masum sebepler yanında ikbal arayışı içinde olma, gücün yanında yer alma, maddi menfaat elde etme ya da aferin alma gibi başlayıp daha fazla statü ve makam elde etme uğraşı gibi hak etmediğine erişme yollarını içeren had bilmez liyakatsiz yaklaşımlarla birleştiğinde, uzman veya danışman yanlılığının politik liderin kararlarına nasıl etki edebileceğini bazen tarif etmek zorlaşabiliyor.

Tam bu noktada politik liderin basiret ve ferasetinin önemi daha anlaşılır oluyor. Böylesi yanlılıkların olabileceğini kabul ile yola çıkan politik liderlerin özellikle de iktidarda iken uzmanlık ve danışmanlık desteklerini çeşitlendirme yolu ile zenginleştirme yoluna gitmeleri beklenir. Böylece, uzmanlık alan eksiklikleri azaltılmak suretiyle değerlendirme ve görüşlerin zenginleşmesine katkı sağlanarak politik liderin kararlarındaki belirsizleri mümkün olduğunca azaltıp daha isabetli karar alması mümkün hâle gelir. Tabii ki kendi tecrübe, sezgi ve yeteneklerini bir kenara bırakmadan hareket edecek politik liderindir nihai karar. Ancak hem toplumun refahı hem de seçmen tercihinin devamı bakımından yanlılıktan mümkün olduğunca arındırılmış görüş ve önerilerle kararını alma rahatlığı da politik lider için kaçınılmazdır.

İktidardaki politik lidere biraz önce ifade etmeye çalıştığımız politik romantizm besleyen gönüllü danışman ya da uzmanların yazılı, sözlü ya da görsel mecralarda uzman görüş ve değerlendirme destekleri konusuna da burada kısaca değinmek olmazsa olmaz. Politik romantizmlerini farklı sebeplere dayandırılabileceğimiz bu konumdaki uzman ya da gönüllü danışmanların görüş, öneri, değerlendirme ve raporlarında yapmış oldukları ya da kuvvetle muhtemel yapabilecekleri yanlılığın masum bir yanlılık olmadığını anlamak zor olmasa gerek diye düşünüyorum. İşin kötüsü bu tür yanlı seslerin baskın bir söylem olarak medyada, sosyal medyada, kamuda, parti içinde ve politik lider için düzenlenmiş her toplantıda dile getirilmeye başlanması ile politik liderlerin kendi karar ve eylemlerinde yanlılığı görmemeye başlaması normalleşir.

Bir hikâye ile başladığımız yazıyı bir fıkra ile tamamlamak varmış. Nasrettin Hoca’yı ışığın aydınlattığı yerde bir şeyler ararken gören biri: “Hocam hayırdır ne arıyorsun, bir şey mi kaybettin” diye sorduğunda, “Evin anahtarını kaybettim de onu arıyorum” der Hoca. “Peki, nerede düşürdüğünü hatırlıyor musun, buralarda mı düşürmüştün” diye soran adama Hocanın cevabı manidardır: “Nerede kaybettiğimi hatırlamıyorum ama ışık olduğu için burada arıyorum”.

Politik liderlerin daha önce görmedikleri uzman ya da gönüllü danışmanlarının ışıklı zamanlarda etraflarında ne aradığını ve niçin orada aradıklarını sorması yeter herhalde. Bu soruyu sormayıp tam tersine, politik liderin bu güç etrafında kümelenmiş yanlılık içeren değerlendirme ve görüşleri kendi karar ve uygulamalarına destek olarak algılayıp devam etmesinin sonucu ise toplumsal maliyet olarak döner. Yanlılık içeren değerlendirme ve görüşlerle adeta coşan parti kitlelerinin, böyle bir akıntıya kapılıp sürekli aydınlıkta kalma ve politik romantizm yaşama arzusu bile toplumsal fatura adına masum karşılanmayacakken, politik liderlerin ışık altında ya da diğer bir ifadeyle güç odağında yanlılıkta zirve yapmış değerlendirme ve görüşleri kendilerine destek olarak görmeleri nasıl masum karşılanabilir ki? Hâlbuki çok basit bir soru ile bile politik liderler bu gönüllü danışmanların yanlılıklarını yüzlerine vurabilir: “Birkaç programda sizleri izledim, her sorulan soruya uzmanlık alanınızdan bağımsız cevapları nasıl cesaretle veriyorsunuz ve verdiğiniz cevaplarda konunun bir başka boyutu olmayacağı konusunda nasıl bu kadar eminsiniz?”

Bu soru kendilerine sorulduğunda kim bilir belki de bazıları kaybettikleri anahtarlarını doğru yerde aramaya başlayacak ve yanlılıkla malul uzmanlıklarını geliştirme ihtiyacı hissedecekler. Sadece bu bile yanlılığın sosyal bilimler ile topluma olan maliyetini azaltma ve sosyal bilimlerin geleceği adına az da olsa bir kazanım olarak dikkate değer.


  1. Hasan Aksakal, (2015), Türk Politik Kültüründe Romantizm, İstanbul: İletişim Yayınları.

Ali Maskan –

Tarih yazımı ne yazık ki güç ve iktidara sahip ülkeler tarafından yapılmış, okutulmuş ve yönlendirilmiştir. Bu şekliyle tarihin tarafsızlığından bahsetmek elbette ki saflık olur. Batı, dünya tarihini de kendi tarihsel süreciyle bağlantılı bir şekilde yazmış ve kendinden müstakil cereyan eden tarihsel gelişmeleri de bu çerçeve içine hapsetmeye çalışmıştır. Bu yazının bu çerçeveden kurtulmak gibi bir endişesi var mı? Elbette ki hayır. Ancak Batı’nın İslam dünyasına biçtiği tarihsel süreci anlayabilme yeteneğine sahip olursak, İslam dünyasının bundan sonraki süreçte nelerle karşılaşabileceğini daha rahat kavrayabiliriz. O zaman sorumuz şu: Batı, Afganistan ile İslam tarihinde nasıl bir kırılma noktası oluşturmaya çalışıyor?

Müntesipleri, İslam var olduğu günden itibaren, itikat ve temel kaynaklara ilişkin bıçak sırtı tartışmalarından, mahremiyetin dehlizlerine kadar hemen her konuyu tahayyül edilmez bir rahatlıkla konuşabildi. Bunu yaparken de Antik Çağ ve Mezopotamya’dan devşirdiği bilgileri gocunmadan kullanabildi. Bu özgür düşünce ve rahatlık elbette ki farklı mezheplerin, hiziplerin, yapılanmaların oluşmasına ve bunlar arasında sıcak çatışmalara varacak kadar alevlenmesine de neden oldu. Lakin her türlü olumsuzluklara katlanabilme ve kabullenebilme yeteneği İslam’ı hiçbir zaman Avrupa’nın Orta Çağına benzer bir döneme sürüklemedi. Müslümanlar 11. yüzyıla kadar temel tartışmaların hemen hepsi üzerinde yazılı kaynaklarını oluşturdu. Akabinde Türklerin İslamiyet’i kabullenip bayraktarlığını yapmasıyla birlikte İslam’ın altın çağı 20. yüzyıla kadar devam etti.

20. yüzyılın ilk yarısında işgal altındaki ülkelerin ve sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanma süreçlerinde din, bu ülke ve topluluklarının en büyük motivasyon kaynağı oldu. Lakin seküler iktidarların dini siyasetin dışında tutma arayışları, siyasal İslam’ın siyaset arenasında boy göstermesine zemin hazırladı. Böylece Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar birçok ülkede siyasal İslam söylemi günlük hayatımızın bir parçası haline geldi. Esasında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında olmadı. Ancak burada Batılı literatür, argüman ve araçları kullanan bir siyasal hareketten bahsediyoruz. 20. yüzylın son çeyreğinde kendine bir yaşam alanı bulan siyasal İslam, iki kutuplu sistemin sonlanmasıyla birlikte dünya siyasal hayatındaki yerini aldı.

Siyaseten Batıyla mücadele etmeyi gözüne kestiren Müslümanlar iki farklı gruba ayrıldı.  Birincisi reformist ve uzlaşmacı bir tavır ile demokratik teamüller içinde mücadele edilmesi gerektiğini, diğeri ise daha köktenci bir başkaldırı ile silahlı mücadeleyi tercih etmişti. Belki araya bir de gelenekselciler eklenebilir.

Reformistler ve gelenekselciler bu yazının gündeminde olmadığı için biz doğrudan köktenci, radikal ya da fundamentalist olarak tabir edilen gruplar üzerinde konuşmalıyız sanırım. Esasında Batı’nın temel amacı radikal İslam anlayışını yok etmek değil, bilakis her bir yapıyı ayrı ayrı güçlendirmek suretiyle hepsini birbirine düşürmekti.  Alan çalışması için 11 Eylül ziyadesiyle yeterli bir bahane olmuştu. 20 yıllık bir eğitim sürecinden sonra Talebeleri müstakil bir devlete sahip olduğunda, Batı arkasına bakmadan Afganistan’ı terk etti.

Arap Baharı ile canlanan reformist hareketler ne yazık ki kendilerini yeni bir anti demokratik sürecin içinde buldular. Taliban, DAEŞ, El Kaide gibi onlarca örgüt ise İslam’ın en saf ve doğal haline dönebilmek adına müntesiplerini bile çileden çıkarmaktan çekinmedi. Esasında farklı kulvarlarda mücadele ettiklerini düşünen bu iki grup, ne yazık ki Batı’nın Tevhid-i Tedrisatına maruz kaldıklarını fark etmek istemediler. Yani Arap Baharından Taliban’a Müslümanların aldıkları eğitimin müfredatı aynı merkez tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştı.

Metodolojik olarak birbirlerine tahammülü olmayan grupların aynı ipte yürütülmeleri, Batı’nın Müslümanlara olan tahammülsüzlüğünün ironik bir göstergesiydi. Sorun, redde ve kabule dayalı bu tahammülsüzlük zincirlemesinin ne kadar uzayacağı veya nerede kopacağıdır.

Mevcut durum bu. Peki, yarın ne olacak? Esasında yaşadığımız çatışmalar, savaşlar, ölümler, gözyaşları ve nefretlerin hâlâ tahammül edebileceğimiz sınırlar içinde olduğunu unutmayalım. Müslümanların tahammül edemeyeceği şey kesinlikle ölümler olmayacaktır. Libya iç savaşı başladığında hasbel kader Bingazi’ye gitmiştim. Şehirdeki bir beyefendi, dün kardeşleri olarak gördükleri insanların tahayyül edilmez vahşilikleri karşısında yüzlerce hamile kadının korkudan çocuklarını düşürdüklerini ifade etmişti. Sanıyorum uzlaşma vakti geldiğinde bu geçmişe bile tahammül edeceklerdir.

Afganistan’ın son çeyrek yüz yılda yaşadıkları da tahammül sınırları içinde sineye çekilebilecektir. Lakin Batı’nın bundan sonraki süreçte planladığı hususlar artık tahammül sınırlarını zorlayan, hatta imkânsızlaştıran yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor: İslam’ın Orta Çağı. Her türlü tartışma ve çatışmaya rağmen İslam hiçbir zaman kendisine atfedilmek istenen böylesi bir çağ yaşamadı. En zayıf ve korumasız dönemlerinde dahi en vakarlı haliyle bütün dünyaya ışık olmaya devam etti. Ancak ne yazık ki Taliban’ın bir ülkeyi yönetmeye başlamasıyla birlikte, tahammülsüzlüğü beraberinde getiren itikat ve inanış farklılıkları da kurumsal bir mekanizmaya bürünmüş oldu. Kuran’ın farklı okumaları yeni kaynakların ortaya çıkmasına vesile olacak ve dün tahammül sınırları içinde yapılan akla ziyan tartışmalar, bugün bu sınırların çok ötesinde, üstesinden gelinemez sorunların habercisi olacaktır.

Tarihi yazma endişesi Batı’ya doğal olarak dünyayı kendileştirme gücünü de veriyor. Kendi tarihsel süreçlerinden geçmeyen toplumları anlamak ve tarihte bir yere oturmakta zorlanılması Batı’nın bir zekâ sorunu olarak algılanabilir. Ama bu sorunun bedelini ne yazık ki coğrafyanın geri kalanı ödemek zorunda; Afrika’da, Latin Amerika’da ve diğer sömürge toplumlarında olduğu gibi. Bugün ne yazık ki Batı benzer bir sömürgeci zihniyeti bütün İslam dünyası üzerinde uygulamaya kalkıyor. Belirli bir tarihi ve toplumsal altyapısı olan ülkeler bu süreçten kendilerini koruyormuş gibi görünse de geriye kalan Müslüman ülkelerin içine girdiği çıkmaz sanıyorum geniş bir kitleyi etkileyecek.

İslam dünyasının -en azından bahsi geçen kısmının dahi- bu kadar yönetilebilir ve yönlendirilebilir olma düşüncesi, birçoğumuz tarafından kabul edilmeyecek, hatta sınırları zorlayan bir komplo olarak telakki edilecektir. Ama takdir edersiniz ki bahsedilen hususların çoğu yaşandı ve bitti. Geriye kalan tek şey Orta Çağ zihniyetinin kabul edilip edilemezliğidir. Umudun esarete dönüştüğü Afganistan’da tutkular bile köle oldu. Kur’an okumaktan aciz Taliban üyelerinin, İslam’ın bütün literatürüne konvoy yaptıran Batı’nın sıradan şarkiyatçılarının emir eri olmaktan başka çaresi var mı ki? Bir yazarın nüktedan ifadesiyle “vaktiyle Herat’ta ayağınızı sallasanız bir şairin poposuna değerdi” gerçeği günümüz Afganistan’ından ne kadar uzak değil mi?

Orta Çağa geçiş, ne yazık ki sadece Afganistan’ın sorunu olmayacak. Afganistan bir sembol olarak seçildi ve şimdi ondan beklenen, görevini yerine getirmesidir. Yarın El Kaide ve DAEŞ gibi örgütler de kendi dinî okumalarını dayattığında bakalım en tahammüllü kim çıkacak. İşte Batı bu yüzden Müslümanları kendi kendileriyle baş başa bıraktı. Bundan böyle göstermelik uygulamalar dışında Batı muhtemeldir ki hiçbir Müslüman ülkeye askerî müdahalede bulunmayacaktır, ta ki Müslümanlar bu ülkeleri yardıma davet edinceye kadar. Siyasete hapsedilmiş dinin ideolojik çatışmaları, her grup veya ülkenin kendi dinini oluşturmasına vesile olacak ve bu şekilde İslam’ın Orta Çağ kapısı sonuna kadar aralanacaktır.

Herhangi bir kehaneti ve öngörüyü, hatta kendi düşüncelerimi dahi içermeyen bu yazı, sadece sömürgeci yazarların ifadelerinin kendimce seslendirilmesiydi. Sömürgeci çok cesur ve özgüvenli. Onlarca yıllık şeytani planlarını hiç umursamadan pervasızca muhataplarıyla paylaşıyor. Peki, bizler bunları umursuyor ve dikkate alıyor muyuz? Yoksa deli saçması komplolar olarak görüp kutsanmışlığımıza mı güveniyoruz. Bugün Suriye, Yemen, Sudan, Libya ve Afganistan’da yaşananlara rahmet okutacak gelişmeler çoktan kapımızı çalmış olabilir.

İslam’ın Orta Çağını hesaplayan elbette ki reform sürecini de hayal etmiştir. Farkında olmadan binilen bu trenden hiç olmazsa nerede inileceği hesaplanmalıdır. Reform dönemi, yıkılan duvarların yeniden örüldüğü sakin ve çatışmasız bir ortamı gündeme getirecek. O gün kaybettiklerimizin mi yoksa kazandıklarımızın mı? muhasebesi yapılacak bilmiyorum. Bizler bir meseleyi yüz yıl öncesinden konuşmaya alışkın değiliz. En iyisi bırakalım vakti gelince tartışılır nasıl olsa.

Ömer Demir –

İçinde yaşadığımız çağ, bilgi çağı. Bilgi çağı bilgi toplumu demek aynı zamanda. Bilgi toplumunun biri yeni bilgi üretme diğeri de onu yayma olmak üzere iki yüzü var. Yayma işini iletişim araçları bir ölçüde yerine getirebiliyor. Üretme konusunda da önde ve arkada olanlar var. Ülkemiz yeni bilgi üretiminde çok iyi bir konumda değil. Yeni bilgi üretme işi o kadar kritik bir konu ki hem bireylerin hem de toplumların refah yaratma kapasiteleri doğrudan bilgi üretme kapasiteleri ile ilişkili. Zira bilgiye hâkim olan adeta her şeye hâkim oluyor.

Bilgi üretiminin de kamusal ve özel mal tarafı var. Her iki yönün geliştirilmesinde de kamu otoritelerine büyük sorumluluk düşüyor. Bilgi üretimini kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmak kadar kamusal mal nitelikli bilgileri zamanlı ve doğru biçimde üretmek de devletlerin performanslarını etkiliyor.

Kamusal mal (sağlık, eğitim, güvenlik, adalet vb.) üretiminde ortak iradenin yaptırım gücüne olan ihtiyaç, kamusal mal niteliği taşıyan bilgi üretiminde de söz konusu. Günümüz dünyasındaki yoğun rekabet ortamında sadece piyasa saikleri ile ulusal düzeyde ihtiyaç duyulan her tülü bilgiyi üretmek pek mümkün görünmüyor. Özellikle kamusal mal niteliği taşıyan bilgilerin kamusal destekle üretilmesi bir zorunluluk olarak görünüyor. Bunu başaramayan ülkeler, üretebilenleri izlemek ve onların çizdiği sınırlar içinde kalmak durumunda kalıyor.

Bu yazıda, ülkemizde hem kamuoyunun dünyanın ve ülkenin durumu, temel eğilimler ve izlenebilecek yollar konusunda sağlıklı bilgilere kavuşması hem de karar vericilerin ellerinde güvenilir ve yol gösterici bilgilerin olmasının temini için uluslararası ve ulusal ölçekte yeni bilgilerin üretilmesini sağlayacak yeni bir kurumun kurulmasına ihtiyaç olduğu ileri sürülmektedir. Yazı önce böyle bir kurumun ne tür çalışmalar yapabileceği konusunda ipuçları vermeyi, ardından da bu tür çalışmaların niçin mevcut kurumlar bünyesine yapılamadığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Toplum ve Kültür Araştırmaları İçin Yeni Bir Ulusal Kuruma Niçin İhtiyaç Var?

Bilgi çağında bilgi sadece çeşitlenip çoğalmamakta, kullanılma alanları ve kullanım biçimi de çok hızla değişmektedir. Dünya eskiden olduğundan çok daha fazla bilgi-merkezli ve bilgiye duyarlı hale gelmektedir. Konunun birçok yönü bulunmakla birlikte burada sadece büyük ölçekli, uzun soluklu ve sistematik araştırma gerektiren yönü üzerinde duracağız.

  1. Ülkelerin kendileri ve dünyadaki yerleri konusunda eskiye göre şimdi çok daha fazla bilgi-merkezli karar verilmektedir. Her alanda dünyayı tanımak ve anlamak için çok sayıda gösterge ve farklı göstergelerin karması olan endeksler oluşturulmakta, günlük politik, medyatik veya uzun dönemli bilimsel değerlendirmelerde ülke içi gelişimleri ve ülkeleri birbiri ile mukayese ederken bu endeksler kullanılmaktadır. Dünya seyrinin bu gösterge ve endeksler üzerinden takip edildiği dikkate alındığında bu göstergelerin hangi ülke veya kültür merkezli üretildiği önem kazanmaktadır. Zaman zaman bunların nesnel birer gösterge olmaktan öte politika aracı işlevleri öne çıktığı için yanlılık taşıma riskleri ve olası yanlılık durumunda ülkelerin uygun göstergeleri üretebilme kapasitelerini önemli hale getirmektedir.

Örnek gösterge ve endeksler şunlardır:

  1. Sosyal, Politik ve Kültürel Göstergeler (özgürlük, insani gelişmişlik, insan hakları ihlalleri, göç, ayrımcılık, hoşgörü, çatışma, iyimserlik-karamsarlık, dindarlık, yaşam memnuniyeti, mutluluk, gelecek beklentisi, çok kültürlülük, güç mesafesi, çok dillilik, medya kullanımı, şiddet eğilimi, mahremiyet, dayanışma, işbirliği, güven, komplo teorilerine inanma, yükselen ve düşen değerler vb.)
  2. Ekonomik Göstergeler (küreselleşme, rekabet, büyüme, faiz, sermaye hareketleri, ülke içi ve ülkeler arası eşitsizlik, borsa, tüketici ve üretici güveni, verimlilik, beşerî sermaye, sosyal sermaye, ekonomik çeşitlilik, yeni tüketim eğilimleri, içe kapanma-dışa açıklık, iş yapma kolaylığı, istihdam vb.)
  3. Bilim Teknoloji Göstergeleri (yaratıcılık, dijital okuryazarlık, internet kullanımı, patentler, yaratıcı fikirler, bilim alanlarına ilgi ve katkı, geleceğin meslekleri, mesleklerin geleceği, robotlaşma, blok zincir, büyük veri, iklim değişikliği vb.)

Tüm bu alanlarda dünyada yapılan çalışmaları düzenli izleyecek, çalışmalara aktif olarak katılacak; bu endekslerde varsa metodolojik sorunları tespit edip ilgililerle paylaşacak; kullanılan ülke verilerinin sıhhatini inceleyerek varsa eksik bilgilerin giderilmesi için yapılması gerekenleri raporlayacak; uluslararası endeks ve göstergelerde ülke verisine ilişkin bilinçli olarak oluşturulduğu düşünülen yanlılıkları ilgili ulusal kurumlara iletecek ve dünya kamuoyuna açıklayacak; ihtiyaç olan alanlarda yeni göstergelerin üretilmesini sağlayacak, tüm alanlarda ulusal ve uluslararası çalışmalar yapacak güçlü bir (veya birden çok) merkeze ihtiyaç vardır.

  • Büyük ülkeler, periyodik olarak inceleme ve araştırmalar yaparak toplumlarının ekonomi, siyaset ve kültür özelliklerini anlamaya, izlemeye çalışır, gerekli politikaları ve stratejileri oluşturur ve bunlardan elde ettikleri bulgulardan yararlandıkları vakit daha somut ve etkili sonuçlar alırlar.

Bu maksatla, toplumsal yapıların arzulanan yönde gelişmesine yönelik oluşturulacak politikalara kaynaklık edecek değişkenlerin bilimsel yollarla sürekli izlenmesine ihtiyaç vardır. Toplumsal yapının dönüşümü çok boyutlu ve uzun zaman dilimlerinde gerçekleştiği için değişimin takibinde ölçme hatalarını minimize etmek ve karşılaştırılabilir veriler üretmek için uzun soluklu araştırmalar tek merkezden gerçekleştirilmelidir/yönetilmelidir.

Türkiye gibi üç kıtaya yayılan bir coğrafya ile yakın tarihsel, kültürel ve akrabalık ilişkileri bulunan bir ülkenin, bir yandan stratejik gördüğü coğrafyalardaki gelişmeleri, diğer yandan kendi toplumsal yapısının dönüşümünü yakından izlemesi için uzun vadeli, multi-disipliner ve çok geniş bir yelpazeye yayılan uzmanlar ve uzman ekipleri eliyle yapılan uzun soluklu çalışmalara büyük ihtiyacı vardır. Gerek kısa vadeli sıcak gelişmeler gerekse uzun vadeli stratejileri uzlaştırma bakımından, ihtiyaç duyulan veri ve bilgilerin düzenli olarak üretilmesi hayati önemdedir. Burada bahsettiğimiz araştırmalar, uzun vadeli ve büyük çaplı projelere dayalı olan ve saha uygulaması boyutu öne çıkan araştırmalardır.

Bu bağlamda;

  1. Bölgesel güç olma kapasitesini geliştirmek için gelecekte toplumların nasıl şekilleneceği, mevcut değişim trendleri, toplum kesimlerinin bu değişim ve dönüşümü algılama ve uyarlama biçimleri politika ve strateji geliştirmede kritik rol oynayacaktır. Dünyayı ve ülkeyi en azından büyük devletler kadar iyi okumak giderek daha önemli hale gelmektedir.
  2. Dijitalleşme ile birlikte bütün veri ve bilgilerin sanal âlemde merkezileşmesi, fiziki âlemle sanal âlemin entegrasyonu, büyük devletlerin diğer ülkelerin verilerini arama motoru, e-posta, bireysel ve topluluk haberleşme araçları ve sosyal medya gibi mekanizma ve araçlarla sistematik olarak toplaması bir yandan büyük devletlere ve firmalara büyük bir avantaj sağlarken, diğer yandan verisi toplanan toplum ve ülkelerin ciddi bir sistemik yönlendirme ve manipülasyona maruz kalma riskini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, ülke içindeki kesimlere ilişkin ulusal verileri uygun biçimde bir araya getirebilecek ulusal veri merkezlerine olan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Bilgi toplumu olgusu, zaman içinde bilgi devleti olgusuna zemin oluşturmuş durumdadır. Yeterli bilgisi olmayanların digital diktatörlüklerin denetimi altına girmeleri kaçınılmazdır.
  3. Kamu ve özel kurumların idari kayıtları veya sosyal medya ortamlarındaki her türlü veriyi zamanında okuyacak ve bunları işleyerek uzun vadeli eğilimleri ortaya koyacak bilimsel araştırmalar için uygun altyapıları oluşturmak gerekmektedir.
  4. Günümüz dijital ortamında alanında iyi eğitilmiş tek kişilik danışman veya uzmanlıklardan ziyade uzman ekiplerin bilimsel yöntemlerle yaptıkları grup çalışmaları öne çıkmaktadır. Çünkü bu karmaşık ortamın gerektirdiği birden fazla alandaki uzmanlık bireysel uzmanlığın çok daha ötesine büyük çıktılar üretmektedir. Dolayısıyla, ülkenin farklı birimlerinde (özel sektör, kamu kurumları veya üniversitelerde) bulunan farklı disiplinlerden araştırmacıları, proje bazında bir araya getirecek ulusal araştırma merkezlerinin önemi artmaktadır.
  5. Günümüzde, araştırmacıların bireysel merak ve motivasyonlardan ziyade ulusal ve küresel ihtiyaçlar çerçevesinde oluşturulacak araştırma gündemlerinin toplumsal faydasının daha fazla olduğu görülmektedir. Hatta bu araştırma gündemlerinin neler olması gerektiği konusunun kendisi kişileri aşan ve ancak araştırma gruplarının karar verebileceği önemli ön araştırmalar gerektirmektedir.
  6. Sadece ulusal düzeyde değil uluslararası alanlarda da uzman ve araştırmacıları bünyesinde kolayca çalıştırabilecek ve istihdam etme yönüyle esnek yeni nesil araştırma ortamları oluşturmadan bu tür çalışmaları yürütmek hayli zor görünmektedir.
  7. Her geçen gün bilgi toplama ve bilgi işleme yöntemlerinde gelişmeler kaydedilmektedir. Bilgiye sahip olmak kadar bilgi toplama ve işleme alanında ortaya koyulabilecek yeni teknik ve teknolojilerle çalışılması uluslararası mecrada ülke saygınlığını artırabilecek potansiyel alanlardan birisidir.

Ne Tür Araştırmaların Yapılması Bekleniyor?

Burada sözü edilen araştırmaların çoğu, nitelikleri gereği, bu işe özgülenecek kurumun ev ve hak sahipliğinde yapılan ucu açık ama güdümlü araştırmalar olacaktır. Söz konusu araştırmalardan üretilen veri ve bilgilerden paylaşılması uygun görülenlerin, diğer bireysel araştırmacı veya araştırma ve eğitim kurumları ile paylaşılması da bilginin yayılımı bakımından büyük bir işlev yerine getirecektir.

Araştırmaların bazılarının düzenli olarak (aylık, yıllık, üç veya beşer yıllık aralıklarla) yapılması, bazılarının da planlanan sonuçlarının ancak 10, hatta 20 yıl sonra alınması gerekebilir. (Örneğin bu alanda bilinen en uzun soluklu araştırmalardan biri olan ve ABD’de nesiller arası transferleri araştıran bir çalışma 75 yıldır devam etmektedir. Bu süreçte 6-7 proje yürütücüsü değişmiş, onlarca proje çalışanı, yüzlerce kişi proje sırasında görev almış, hiç bir aksama meydana gelmemiştir.)

Araştırma konularına dair farklı alanlardan bazı örnekler ulusal ve uluslararası bağlamlar için aşağıda sunulmaktadır.

Dünya ölçeğinde medya taraması, çok dilli kamuoyu araştırmaları, yerinde ülke araştırmaları
  1. Dünyada hangi sosyo-ekonomik ve kültürel trendler ne yönde oluşuyor? Hangi semboller yükseliyor, hangileri gözden düşüyor?
  2. Dünya insanları eğitim, evlilik, demokrasi, din, dil, etnisite, oyun, serbest dolaşım, coğrafi sınır, iş, boş vakit, dijitalleşme, robotlaşma, göç, dünya vatandaşlığı, evrensel temel gelir vb. konularda ne düşünüyor ve bu düşünceler kültür, coğrafya ve sosyal sistemlere göre nasıl değişiyor?
  3. Dünya halkları ülkemizi, kültürümüzü nereden tanıyor ve nasıl biliyor? Nasıl bir imajımız var? Zaman içinde bu durum ne yönde ve hangi faktörlerin etkisiyle değişiyor?
  4. Dünyada Türk malları, kültür ve sanat eserleri, Türk filmleri hangi kesimler tarafından nasıl algılanıyor, hangi figürler olumlu, hangileri olumsuz etki yapıyor? Her bir farklı kültür için ayrı ayrı kalıcı imajların kaynağı ne?
  5. Dünya ders kitaplarında (ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğrenim) ülkemiz ve insanımıza dair hangi bilgiler, görseller ve imajlar nasıl veriliyor?
  6. Dünya sanat ve edebiyat eserlerinde Türk ve Müslüman imgesi nasıl yeniden üretiliyor, bunun dinamikleri tek merkezden mi yoksa çoklu merkezlerden mi kaynaklanıyor?
  7. Özellikle komşu veya yoğun ilişkimiz olan ülkelerde Türk ve Türkiye algısı nasıl oluşuyor, zaman içinde ne yöne evriliyor? Niçin?
  8. Dünya insanı gözünde Türk ve Müslüman algısı yıllar itibariyle nasıl bir değişim gösteriyor?
  9. Dünya ülkelerinde ülkemiz ve insanımız hakkında imaj oluşturan sanatsal, kültürel ve bilimsel faaliyetlere dair izleme raporları oluşturulması.

………..

Ülke çapında idari veriler, dijital kayıtlar ve düzenli saha araştırmaları

Her geçen gün daha çok veri sosyal gerçekliğin anlaşılması için kullanılabilir hale geliyor. Bu verilerin çokluğu onların yeterince iyi kullanılmasını garantilemediği gibi bazen bilgi kirliliği de yaratıyor. Bu nedenle hem ülke çapında yeni veriler üretmek hem de mevcut verileri kullanmak için bilimsel yöntemlerden yararlanmak gerekiyor. Ne tür verilerden bahsediyoruz?

  1. Eğitim sistemimizde beceri geliştirmede nerelerde büyük tıkanıklıklar var? Hangi düzey mezunlar ne tür işlerde ve hangi gelir seviyesinde çalışıyor?
  2. Kuşaklar arası kültür ve servet akışının seyri nasıldır?
  3. Halkımızın yaşam standardının değişmesine bağlı olarak kültür, oyun-eğlence, diğer ülke ve toplumlara bakış nasıl ve ne yönde değişiyor?
  4. Eğitimin tabana yayılması ne tür yeni beklentiler oluşturuyor?
  5. Her düzeyde ders kitaplarımızda yer alan metaforlar bugünkü dünyada ne tür karşılıklara sahip?
  6. Hangi kültür unsurları toplum üzerinde baskın etkiler yaratıyor?
  7. Atasözleri, deyimler, yeni sözler hangi dinamiklerden etkilenerek yayılıyor veya piyasadan çekiliyor?
  8. Ülkede alt isim haritaları var mı? Kültürel çeşitliliğin dinamikleri neler?
  9. Çocuklarımız hangi masalları, öyküleri, çizgi filmleri izleyerek büyüyor ve buralardaki farklılaşmalar daha sonraki bakış açılarını, yaşama becerilerini ve başarılarını nasıl etkiliyor?
  10. Toplumun ideal insan tipleri zaman içinde nasıl ve ne yönde değişiyor?
  11. Geniş ve çekirdek aile ortamında büyüyen çocukların bakış açıları, yaşam becerileri ve memnuniyetleri bundan nasıl etkileniyor?
  12. Yaşlanma formları nasıl değişiyor? Yaşlıların yaşam memnuniyeti nasıl seyrediyor?
  13. Ülkemizde  merkezî sınav başarı puanları, insanımızın hayat başarısı konusunda bize neler söylüyor? Hangi mezunlar hangi becerileri edindikten sonra ne kadar gecikmeli iş hayatına atılıyor? Okullardan elde edilen beceriler ile iş piyasasının ihtiyaç duyduğu beceriler nerelerde farklılaşıyor? Bu beceri açığı nasıl azaltılabilir?
  14. Yıllar itibariyle mesleklerin itibarı neye göre ve nasıl değişiyor?
  15. Meslek içi öğrenme örüntülerinde başarılı örnekler hangi alanlarda kümeleniyor?
  16. Örtük bilgi ve beceri aktarım mekanizmaları ulusal destek sistemlerinden yeterli pay alıyor mu?
  17. Kamu ve özel sektörde göreli olarak hangi alanların cazibesi en yüksektir ve bunu hangi faktörler etkiliyor?
  18. Beslenme, boş vakit kullanımı, çalışma ve gündelik yaşam ortamlarının farklılığı hamilelikten itibaren çocukların özgüven, okul başarıları ve hayat memnuniyetlerini nasıl etkiliyor? Örneğin sadece çekirdek aile içinde kreş ve okula giden çocuklar ile büyükanne-büyükbaba gözetimi ve himayesinde büyüyen çocukların dünyaya bakış ve sorunlarını çözme becerilerinde bir farklılık var mı?
  19. Kayda geçmemiş sözlü kültürün sistematik olarak taranıp kayda geçirilmesi.
  20. Büyüyen kentlerde ortaya çıkan sorunların boyutları ve değişim yönünün araştırılması.
  21. Halk arasında yaygın olan inanç ve uygulamaların benimsenme örüntüsü ve zaman içinde değişimi.
  22. Toplumsal cinsiyet ve özellikle yaygın kadın mağduriyetleri ile ilgili sosyal sorunlara ışık tutacak araştırmalar.
  23. Halkın ülke gündemi ve dünya gündemini izleme araçları ve izleme biçiminin seyri.

……

Mevcut Kurumlar Niçin Bu İhtiyacı Karşılamıyor?

Ülkemizde çok sayıda üniversite ve sosyal araştırma yapan kurum ve kurumlar içinde birimler var. Bunlar varken bu tür konularda araştırmalar yapmak üzere yeni bir kuruma niçin ihtiyaç var? Bu soruya cevap verebilmek için ülkemizdeki araştırma kurumlarını niteliğine göre gruplamamız gerekiyor.

Mevcut araştırma kurumlarının çok önemli işlevleri olmakla birlikte, yukarıda bahsedilen çerçevede yeterli faaliyet yürütülemediği görülmektedir. Bunun nedenleri şunlardır:

  1. İcracı kamu kurumlar bünyesinde uzun soluklu bilimsel araştırma yapmanın imkânı çok sınırlıdır.
    1. Kamu kurumlarının bünyesindeki araştırma merkezleri, ilgili kurumun icracı işlevinin gölgesinde kalmaktadır. Gündelik işler ile araştırma arasındaki tercihte gündelik işler daima ağır basmaktadır. Kamu kurumlarındaki mevcut araştırmalar, çoğunlukla rutin idari işlere altyapı oluşturan cinstendir ve her bir araştırma kısa dönemli olarak planlanmaktadır. Üst yöneticilerin kişisel başarı ve kariyer planlarında uzun soluklu bilimsel araştırmaların katkısı çok sınırlı olduğu için bu tür araştırmalar yöneticilerin gündeminde ikincil, hatta üçüncül statüde görülmektedir. Birazdan açıklanacağı üzere üniversitelerde bile benzer bir sorunun olduğu gözlenmektedir.
    1. TÜİK hariç kamu kurumlarında ülke veya dünya ölçeğinde kendi yıllık araştırma gündemleri olan ve o gündeme göre araştırma tasarlayan birimler yoktur. TÜİK ise resmî istatistiklere odaklı bir gündem oluşturduğundan ülkenin araştırma ihtiyacının çok azını karşılamaktadır. Metnin üst sayfalarında örneklenen araştırma alanlarının her birisi kendine özgü uzmanlık ve çalışma ekibi gerektirmektedir. Ulusal ve uluslararası asgari resmî istatistikleri üretme görevi olan TÜİK’in uzman kapasitesi ve araştırma gündemi çok farklı alanlarda ve çok çeşitli sosyal ve toplumsal alanların her birine özgü araştırma tasarlayacak çeşitlilikte kurgulanmamıştır. Resmî istatistiklerin yanı sıra bu tür yeni araştırmaların da bu Kuruma yüklenmesi beklenen fayda sağlamak bir yana kapasite fazlası iş hacmi oluşturacağı ve Kurumu çok fazla büyüteceği için mevcut çalışmaların sıhhatini de olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca yumurtaların tek sepete konmasının riski burada da ortaya çıkacaktır.
    1. İcracı kamu kurumları bünyesinde bağımsız bilimsel araştırma yapma ortamı, bünyenin önceliklendirme uyumsuzluğu nedeni ile oluşmamakta; bu kurumlardaki araştırmacılar da fırsat buldukça görece daha uygun çalışma ortamı sundukları için üniversitelere geçmektedirler. Bunun temel nedeni de bakanlıkla bünyesindeki müstakil araştırma kurumları ile rutine odaklı bürokratik kurumların çalışma ve insan kaynaklarını kullanma yaklaşımlarının birbiriyle çok uyumlu olmamasıdır. Araştırma iklimi özgürlük, serbestlik, esneklik ve yaratıcılık gerektirirken bürokrasi standardizasyona daha çok değer verir.
    1. Hiçbir bakanlık icracı işlerinin önüne geçecek ve gündemi sadece uzun dönemli araştırmalar olacak bir birime yeterli maddi ve insan kaynağı ayırmamakta, en dinamik ve üretken personelini değil daha çok boşa çıkardığı kişileri AR-GE birimlerine yönlendirmektedir. Örneğin sırf araştırma amaçlı olarak kurulan Aile Araştırma Kurumu bile zamanla bu kimliğinden uzaklaşarak bürokratik bir kuruma dönüşmüştür.
  2. Üniversitelerin sosyal araştırma gündemleri, büyük ölçüde öğretim elemanlarının kariyer planları, kişisel ilgileri ve akademik unvanları edinme süreçlerine odaklı olarak oluşmaktadır. Bağımsız personel ve bütçelerinin olmaması bir yana, rektörlük değişimleri genelde üniversiteler bünyesindeki araştırma merkezlerinin yönetici değişimiyle sonuçlandığı için bu merkezlerde kalıcı ve uzun dönemli araştırmaların yapılmasını da neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Bu genel sorunun yanında akademik personelin üniversite bünyesinde uzun dönemli çalışmalara yönelmemesinin üç temel nedeni olduğu söylenebilir:
    1. Lisansüstü eğitim sürelerini aşan araştırmalara (maksimum 5 yıl) yüksek lisans ve doktora öğrencileri ilgi duymamaktadır.
    1. Sonuçların alınması akademik terfi sürelerinden uzun sürecek (örneğin 5 yıl, 10 yıl) araştırmalara öğretim üyeleri ilgi göstermemektedir.
    1. Üniversitelerdeki araştırmalar bir öğretim üyesi ve ekibi marifetiyle yürütüldüğünden yıllara sâri araştırmalar için üniversitelerde hem yeterli fon hem de bir öğretim üyesi grubunun çalışma süresini aşacak çalışmalar için uygun hukuki ve fiili ortam bulunmamaktadır.
    1. Üniversitelerin ülke geneli veri toplama süreçlerini yürütecek saha elemanı istihdam etme imkânları yoktur. Üniversiteler arası işbirliği kültürü zayıf ve etkisizdir. Ortak lisansüstü program yürütmede bile büyük sorunlar yaşanmaktadır.
  3. TÜBİTAK ve diğer araştırma amaçlı ulusal kurumlar da burada bahsedilen amaçların gerçekleştirilmesinde yeterli olmamaktadır. TÜBİTAK ülkemizde araştırma ikliminin iyileşmesinde çok önemli katalizör işlevi gören bir kurumdur. Ancak çalışma biçimi, kendisine sunulan projeleri özgün değer, yapılabilirlik, yaygın etki gibi kriterlere göre desteklemesini gerektirmektedir. Kendisinin sosyal ve kültürel alanlarda somut bir araştırma gündemi bulunmamaktadır.
  4. TÜBİTAK, bünyesinde sosyal bilim alanında gündemli ve uzun dönemli araştırmalar yaptıran bir birime sahip değildir. TÜBİTAK’ın fen ve mühendislik alanındaki çalışmalara odaklanması, sosyal ve kültürel alanlarda yıllara sâri ve belirli aralıklarla tekrarlanacak ulusal projelerin gerçekleştirilmesine imkân vermemektedir. TÜBA ve diğer kurumlar (Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Yunus Emre Enstitüsü vb.) tema odaklı oldukları ve yerleşik muhafazakâr kurumsal kültürleri nedeniyle uluslararası standartta, çok yönlü ve her araştırma yönteminin kullanılabileceği sosyal ve kültürel araştırmalar yapmaya elverişli görünmemektedirler.
  5. Kanunlarında geniş amaçlar yazılmış olsa bile kurumsal kültür ve mevcut insan kaynağı kısıtı nedeniyle mevcut kurumları dönüştürmek zor değil, adeta imkânsız görünmektedir.
  6. Bu konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları da iki nedenle ihtiyaca tam olarak cevap verememektedir: İlki, özü itibariyle bu tür çalışmaların sonuçlarının kamusal nitelik taşıması nedeniyle piyasa güdüleriyle çalışmaları finanse edecek yeterli mali kaynak temini mümkün değildir. İkinci olarak sivil toplum kuruluşu niteliğindeki örgütlerde süreklilik sorunu daha fazla yaşanmaktadır. Bu nedenle kamusal mal niteliği ağır basan ve uzun vadeli tutarlı politikaların ürünü olması gereken bu tür araştırmaların ancak kamusal destekle yürütülmesi mümkündür.

Sonuç olarak temel işi yapılan araştırmaların sağlam bir envanterini tutan, kurumlar bünyesinde yapılan çalışmaları ortak bir platforma toplayan, mükerrerliğe düşmeden hiçbir kurumunun yapmadığı ulusal veya dünya ölçekli büyük araştırmaları yapmak olan, veri ve bulguları araştırmacıların hizmetine sunan uluslararası standartta, bağımsız ve güvenilir merkezler kurmadan bu ihtiyaçların giderilmesi mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden, ana gündemi uzun dönemli ulusal ve uluslararası alanda sosyal ve kültürel araştırmalar yapmak olan bir kurumun kurulması işlevsel ve gerekli görülmektedir.

Ulusal Araştırma Kurumunun Özellikleri

Kurulacak kurumun aşağıdaki özellikleri taşıması gerektiği, aksi taktirde beklenen verimi sağlamayacağı düşünülmektedir.

  1. Kurum, uzun vadeli ve kapsamlı çalışmaları bizzat bünyesinde, araştırmacıların kişisel özelliklerinden bağımsız olarak planlayacak bir yapıya sahip olmalıdır. Bir diğer deyişle, araştırma alanları ve kurguları uzun vadeli politikalarla belirlenmeli ve dönemsel değişimlerden ve araştırma ekiplerinin değişiminden etkilenmeyecek şekilde kurgulanmalıdır. TÜİK bu bağlamda kendi alanında uygun bir örnektir. Uzun soluklu planlamaların yürütülmesinde karşılaşılabilecek engelleri aşabilecek çalışma modelleri en baştan kurgulanmalı ve çalışma modeli hukuksal olarak garanti altına alınmalıdır.
  2. Dışarıda yapılan araştırmaları destekleyen TÜBİTAK benzeri sadece fonlayıcı bir kurum olarak düşünülmemelidir. TÜBİTAK bunu büyük ölçüde yapmaktadır. Doğrudan fon dağıtmak yerine ilgili tüm taraflarca alanda üretilmesi gereken bilgiyi bünyesinde ürettirecek farklı teşvik modelleri içermelidir.
  3. Yerli ve yabancı araştırmacıları bünyesindeki araştırmalarda kolayca istihdam edebilmelidir. Kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ile ulusal ve uluslararası esnek çalışma ortamları/modelleri tanımlanmalıdır.
  4. Araştırmaların kendi bünyesinde tasarım ve organizasyonu için yetenekli, üretken ve yeterli sayıda çekirdek kadroya sahip olmalıdır. Uzun soluklu politikaları sürdürebilecek vizyon ve yeterlilikte olması beklenen çekirdek kadronun kurumsal kapasitesinin artırılması ve bu durumun sürdürülebilirliği için (yetki/eğitim/donanım/erişebilirlik gibi) altyapı süreçleri tanımlanmalı ve hukuksal olarak garanti altına alınmalıdır.
  5. Yıldan yıla azalmayacak bir gelir yapısı olmalıdır. Yıllara sâri araştırmalar için örneğin 10 yıl sonra bir araştırmanın bütçesinin bitmesi gibi bir durumun gündeme gelmemesi için düzenli ve sürekliliği olan bir gelir kaynağı olmalıdır.
  6. Ulusal düzeyde faaliyette bulunan herhangi bir icracı kamu kurumunun altında değil, özerk bir yapı ile faaliyet yürütmelidir.
  7. Bütün faaliyetleri şeffaf biçimde yürütmeli, ürettiği araştırmaların verilerinden uygun gördüklerini, ücretsiz olarak tüm yerli ve yabancı araştırmacıların kullanımına sunmalıdır.
  8. TÜİK gibi sadece araştırma amaçlı kullanılmak ve gerekli tedbirleri almak kaydı ile ulusal düzeydeki kayıt sistemlerinin verilerini kullanacak yetkilerle donatılmalıdır.
  9. Bu denli yetkinlikle donatılan araştırma merkezinin etkinliği ve verimliliğinin takip edilmesi ile ilgili bir denetim mekanizmasına sahip olmalıdır. Denetim mekanizması kısıtlayıcı, sınırlayıcı ve yasaklayıcı değil, ulusal politikalara ve araştırmacılara sağladığı bilimsel katkı, elde ettiği uluslararası bilinirlik ve saygınlık, üretilen bilgilerin kullanım alanları ve yaygınlığı, yeniliklere açıklık gibi kriterler üzerinden teşvik odaklı olarak tasarlanmalıdır.
  10. Ülkenin araştırma alanında en geniş paydaş yapısına sahip olmalı, ancak bu geniş paydaş yapısı yönetimi ve karar süreçlerini etkinlikten uzaklaştırmayacak rollerle tanımlanmalıdır.

Kurumsal Yapının Biçimi

Bu araştırma kurumu birisi yasayla kurulan özerk kurum diğeri vakıf olmak üzere iki farklı formatta olabilir.

  1. ÖSYM ve TÜBİTAK gibi özerk bir araştırma kurumu olabilir (örneğin, Türkiye Toplum ve Kültür Araştırma Kurumu).
  2. Türkiye Maarif Vakfı veya Türkiye Diyanet Vakfı gibi kanunla kurulan, yasal gelirleri tanımlanan, kamu tüzel kişiliği olan, idari ve mali bakımdan özerk bir kamu vakfı olabilir (Türkiye Toplum ve Kültür Araştırmaları Vakfı).

Vakıf şeklinde kurulması amaçlarını gerçekleştirme bakımından daha uygun görünmektedir.

Ülkenin araştırma altyapısını güçlendirmek ve kapasitesini artırmak isteyenlere duyurulur.

Enes POLAT –

Fıkra – Aranan Personel

Sosyal hayata uyum sağlama konusunda gelecek vadettiği değerlendirilen bir yamyam grubu eğitime tabi tutulmuştu. Eğitimin başarı ile sonuçlandığına ve yamyamların artık insanlara zarar vermeyeceğine kanaat getirilince, yürütülen sosyal projenin gereği olarak kendilerine bir kurumda iş verildi.

Personel müdürü yamyamlara son kez uyarı yapmayı ihmal etmedi:

– Şurada yatacaksınız, şurada yemek yiyeceksiniz, şurada da çalışacaksınız, ancak diğer çalışanlara dokunmak yok!

Günler, haftalar geçti, yamyamların çalışmasından herkes memnundu. Ortada bir sorun gözükmüyordu.

Bir ay kadar sonra genel müdür bir sabah zile basarak kat görevlisini çağırdı.

Kat görevlisi yoktu. Her yerde arandı, ancak bulunamadı. Kat görevlisinin evi arandı, eşi sabah eşinin işe gittiğini söyledi.

Bunun üzerine genel müdür “olağan şüpheli” yamyamları çağırdı ve kat görevlisine bir zarar verip vermediklerini sordu.

Hepsi bir ağızdan kat görevlisinin kaybolması ile bir ilgilerinin olmadığına dair yeminler ettiler. Genel müdür “Tamam” dedi, “Gidin bakalım”.

Makamdan çıkışta lider konumunda olan yamyam diğerlerine sordu: “Oğlum açık konuşun, hanginiz yediniz lan kat görevlisini?”

Bir tanesi utana sıkıla cevap verdi:

“Vallahi dayanamadım abi, ben yedim.”

Diğerleri ona çıkıştı:

“Beceriksiz… Salak mısın oğlum sen? Kat görevlisi yenir mi? Bak, biz bir aydır müşavir yiyoruz. Hiç belli oluyor mu?”

Kızak Görev

Kamu yönetimi ile biraz ilgilenenler, adı aynı olsa da sistemimizde iki tür Müşavir-Danışman olduğunu bilirler.

  • Birincisinde, bir siyasal kadronun bir göreve (Bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı vb.) gelir gelmez ekip olarak yanında getirdiği ve makamın çalışmalarına aktif olarak iştirak eden Müşavir veya Danışmanlarsöz konusu iken,
  • İkincisinde, bir siyasal kadro göreve geldiğinde görevden alınan eski üst düzey yöneticilerden müteşekkil bir Müşavir veya Danışmanlargrubu söz konusudur.

Birinci gruba girenlere bağlı oldukları makamın yakınında müstakil oda verilmesi, işe gidiş ve gelişlerinde kullanılmak üzere araba tahsisi ve sekreter görevlendirmesi yapılırken, genel olarak ikinci başlık altındaki müşavir veya danışmanlara kurumun ek binalarından birinde benzer durumdaki müşavir ve danışmanlarla birlikte paylaşacağı büyükçe bir odada bir masa verilir. Bazen bu durumdaki müşavir veya danışmanlara oda bile gösterilmeyebilir, bakanlık binalarına yaklaşmamaları salık verilircesine sadece “lüzumu halinde biz sizi ararız” da denilebilir.

İşte burada anlatılmaya çalışılan ve görevden alınan eski üst düzey yöneticilerin atandığı ikinci gruptaki müşavir, merkez valisi vb. kadrolar için bürokrasi dilinde “kızak kadro” deyimi kullanılmaktadır.

Bu deyim, kızağa almak şeklinde ifadesini bulan ve “gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak” anlamındaki bir denizcilik deyiminden neşet eder.

Bu kapsama giren müşavirler devletin eski yöneticileridir. Görev yaptıkları dönemlere ilişkin bürokrasi ve siyaset tarihini yaşayarak görmüşlerdir. Kamuoyunun sadece adını hatırlayabildiği birçok olayın perde gerisinde yaşananları detaylarıyla bilirler. Pek çok önemli hadiseye bizzat şahit olmuşlardır. Birçok anıları, uzun yıllar sonunda elde ettikleri ciddi tecrübe birikimleri vardır. Yürüttükleri görevlere verdikleri ehemmiyetten olsa gerek, sanki bazılarının takvim ve saatleri yöneticilik dönemlerinde takılı kalmış gibidir. Bazen sürekli tekrarladıkları anıları, çevrelerindekilere sıkıcı da gelebilir.

Ülkemizde hükümetlerin ömrünün çok uzun olmadığı 2000 yılı öncesinde ya da bakanlıkların siyasal partiler arasında paylaşıldığı koalisyon hükümetleri dönemlerinde, yöneticilik görevlerinden “kızak kadro” sayılan müşavirlik görevlerine, “kızak” müşavirlik görevlerinden de yeniden yöneticilik görevlerine birçok kez geçiş olabilmesi mümkündü.

Hükümetlerin ömürlerinin çok kısa olduğu bu dönemlerde, bir önceki hükümetin bürokratı iken görevinden alınıp kızak müşavirlik görevlerine atananlara gelecek dönemin bürokrasi kadrosu gözüyle de bakılması yanlış olmazdı. Hükümet değişimlerinde kızak kadrodakilerle üst yönetim kadrolarındakilerin karşılıklı yer değiştirmesi uygulamasına sıkça rastlanırdı. Başbakanların ve bakanların karşılıklı olarak birçok kez gidip gelmesi söz konusu oluyor ise bürokratların da birçok kez gidip gelmesi tabii ki mümkün olabilirdi ve olmaktaydı.

Müşavirlikler Neden ve Nasıl Kızak Görev Oldu?

Müşavirlikler hakkındaki bu genel bilgilerden sonra şimdi kamu yönetimi açısından kızak görevlerin oluşumuna imkân veren mevzuat alt yapısına ve bu alanda nasıl gelişmeler yaşandığına kısaca değinebiliriz.

Memleketimizde memurluk bir statüdür.

Memurların her türlü hakları, yükümlülükleri anayasa ve kanunlarla güvence altına alınmıştır. Kişi memuriyete girdikten sonra, kanunlarda yazılı haller gerçekleşmediği takdirde memuriyetine son verilemez, mali ve sosyal haklarına dokunulamaz.

Memurlar en alt düzeyden memurluğa başladıktan sonra, zaman içerisinde hem kıdem olarak ilerlerler hem de gerekli şartları taşımaları halinde şube müdürlüğü, daire başkanlığı, genel müdürlük gibi idarecilik görevlerine de atanabilirler.

Memurlukta normal ilerlemeyi anlatan kıdem sistemi “kademe ilerlemesi” ve “derece yükselmesi”gibi iki unsura dayanır.

Memurlukta en üst derece 1. derecedir. Memurlar başlangıç dereceleri ne olursa olsun (örneğin lise mezunları 13. dereceden, ön lisans mezunları 10. dereceden, 4 yıllık fakülte mezunları 9. dereceden memuriyete başlarlar) 1. dereceye doğru ilerler.

Mezun olduğu okulun düzeyine göre belirlenmiş derece ve kademeden sisteme giren bir memur, normal şartlarda her yıl bir kademe ilerlemesi yapar. Bulunduğu derecede üç yıl kademe ilerlemesi yapan bir memur da normal şartlarda bir üst dereceye yükselir.

Devlet memurlarının tâbi olduğu kadro sisteminde Daire Başkanlığı, Genel Müdürlük, Müsteşar Yardımcılığı ve Müsteşarlık (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte müsteşarlık ve müsteşar yardımcılığı yönetim kademelerinden kaldırılmıştır) gibi görevler için hep 1. dereceli kadro tahsis edilmiştir.

Normal terfi (ilerleme, yükselme) sistemi geçerli olursa 9. dereceden memuriyete giren 4 yıllık fakülte mezunu bir memurun (her yıl bir kademe ilerlemesi, her üç yılda bir derece yükselmesi hesabıyla)1. dereceli bir Daire Başkanlığı ya da Genel Müdürlük kadrosuna atanabilmesi için memuriyette kabaca 24 yılı tamamlamış olması gerekir.

Memurlukta Yeni Bir Dönem: Erken Terfi Sistemi…

80’li yıllarda bu alanda farklı bir düzenleme yapılmıştır. Memurların daha erken yaşlarda yöneticilik kadrolarına atanmasını ve genç yeteneklerden yöneticilik kadrolarında yararlanılabilmesini öngören bu düzenleme ile 12 yıl hizmet süresi bulunanların Genel Müdür, Müsteşar vb. kadrolara, 10 yıl hizmet süresi bulunanların da İl Müdürü, Bölge Müdürü, Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı vb. kadrolara atanması mümkün hale getirilmiştir. Hatta atanılan kadronun niteliğine göre bu hizmet süresinin bir kısmı veya tamamı özel sektörde dahi geçmiş olabilir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 68/B maddesinde düzenlenen ve esas itibarıyla yöneticilik kadrolarına atanmada uygulanan bu “erken terfi sistemi”, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 2018 yılına kadar uygulanmıştır.

2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte “Üst Kademe Kamu Yöneticisi” olarak isimlendirilen kadrolara atanabilmek için gerekli hizmet süresi “5 yıl”a düşürülmüştür. Yeni atama sistemine göre üst kademe kamu yöneticiliği de dâhil bazı kadrolar için bu 5 yıllık hizmet süresinin kamuda geçmiş olması zorunluluğu da kaldırılmıştır. Yani bu hizmet süresinin tamamı özel sektörde dahi geçmiş olabilir.

Diğer taraftan 1990’lı yılların sonundan itibaren başlamak üzere, sosyal güvenlik sisteminde meydana gelen sıkıntıların giderilebilmesi amacıyla, geçmişte emekli olabilmek için yeter şart olarak öngörülen kadınlar için 20, erkekler için 25 yıl çalışmış olma süreleri, emekli olabilmek için asgari yaş şartı getirilmek suretiyle uzatılmıştır. Getirilen bu sistemde kişi prim ödeme gün sayısını ve sigortalılık süresini tamamlasa bile, belli yaşa gelmeden önce emekli olamamaktadır. Kamuoyunda “Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)” diye tabir edilenler işte bu gruptur.

Bu teknik bilgiler ışığında kamu personel sistemimizde yöneticilerin yöneticilik görevlerinin sona ermesi halinde atandıkları ve fıkramızda bahsi geçen “müşavirlik”leri ortaya çıkaran vasatı şu şekilde özetleyebiliriz.

Geçmişte üniversite mezunu bir memurun bir genel müdürlük görevine atanabilmesi için gereken sürenin 24 yıl olduğu dikkate alınırsa, bu hizmet süresini tamamladıktan sonra atanan ve genel müdürlük vazifesini de belli bir süre yürüten bir memur, o zamanki sisteme göre emeklilik haklarını da elde etmiş olduğu için genel müdürlük vazifesi sona erdiğinde dilerse emekli olarak sistem dışına çıkabiliyordu. Bu durumda yöneticilik görevlerinden alınanlardan kızak kadro olarak isimlendirilen müşavirlik kadrolarına atananlar, kayda değer bir sayıya ulaşmayabiliyordu.

Yukarıda anlatılan ve 68/B maddesi uygulamasında 10 – 12 hizmet yılını, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden itibaren ise 5 yılını tamamlayanların yöneticilik kadrolarına atanabilmelerini öngören erken terfi sistemi, memurlara genç yaşlarda üst düzey görevlere atanabilme imkânını getirmiştir. Ancak bu şekilde erken yaşlarda yöneticilik kadrolarına atanmış olanların yöneticilik görevleri sona erdiğinde haklarında emeklilik hükümlerinin uygulanması fiilen imkânsız hale gelmiştir. Daha sonra yürürlüğe konulan emekli olabilmek için belli asgari yaş şartına ulaşabilme koşulu nedeniyle bu, daha da zorlaşmıştır. Çünkü bu şekilde erken yaşlarda yöneticilik görevlerine atanmış olup da görevlerinden alınan veya görevleri sona erenlerin emekliliklerine daha uzun yıllar vardır. Bu şekilde üst düzey yöneticilik görevleri sona eren memurlar daha uzun yıllar memur olarak kalacaklardır.

Görevi Sona Eren Yöneticiler Hangi Kadroya Atanmalı?

O halde geçmişte yöneticilik görevlerinde bulunanların hangi kadrolara atanmaları uygun olacaktır?

Burada yöneticilik sistemimize ilişkin iki anlayış devreye girmiştir:

Birincisi, üst düzey yönetici olarak birtakım yetkiler kullanmış, inisiyatifler almış, kamu çalışanları üzerinde birtakım tasarruflarda bulunmuş, tabiri caizse görevi gereği birilerinin hoşuna gitmeyen kararlar almış ve uygulamış olma ihtimali bulunan bir kişinin yeniden eski kadrosuna ve daha önce idarecisi olduğu memurlar arasına dönmesi işin doğası gereği uygun görülmemektedir.

Bu uygulamanın, ülkemizde yönetim psikolojisi ve sosyolojisi açısından anlaşılabilir tarafları çoktur.

İkinci olarak da üst düzey yöneticilik görevinde bulunmuş ve bu görevi dolayısıyla kendisine birtakım haklar sağlayan “yüksek ek gösterge”den yararlanmış bir kişinin, bu ek göstergeden kaynaklanan haklarının devam ettirilmesi istenmiştir. Çünkü ek gösterge, kamu personel sistemimizde bir kadronun hem hiyerarşi ve protokoldeki yerinin, hem de 2008 yılı öncesinde memuriyete girmiş olanlar açısından emeklilik haklarının başlıca belirleyicisidir.

(Burada “ek gösterge” ile ilgili bir parantez açabiliriz. Memuriyet dışındakiler pek farkında değildir ama lâfın tam yeri gelmişken belirtmek gerekir ki memurlar için en büyük mücadele alanı “yüksek ek göstergeli bir kadroya atanmak”tır.

“Yüksek ek göstergeli bir göreve atanmak” memurlar için o derece hayat-memat meselesi olarak görülür ve bu görevlere atanabilmek için öyle canhıraş bir mücadele verilir ki, bazen katıldığım eğitim programlarında ek gösterge konusuna geldiğimizde kursiyerlere, “Arkadaşlar! Ankara Savaşının 1402 yılında Anadolu’yu ele geçirmek amacıyla bu topraklara gelen Timur ile Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid arasında geçmiş olduğu hilaf-ı hakikattir(!) Ankara Savaşlarının sebebi, “yüksek ek göstergeli görevler”dir ve bu savaş elan memurlar arasında devam etmektedir” diye ironik bir şekilde lâtife yapardım.

“Yüksek ek gösterge”, cazibeli güzelliği ile kaç âşığını peşinden koşturmuştur? Kaç kişinin hayatını heder ettikten sonra kendisini ona yâr etmemiştir? Yüksek ek göstergeli bir görev uğruna ne yalvarış yakarışlar yapılmış, ne referanslar devreye konulmaya çalışılmış, kaç kişinin atama kararnamesinin makamdan dönmesi için ne planlar, desiseler, ayak oyunları kurgulanmıştır? Bilinmez… Şu Ankara’daki koca bakanlık binalarının koridorları dile gelse de bir konuşsa!)

Bu iki amacı gerçekleştirmek üzere 657 sayılı Kanunun 43/B maddesinde yapılan düzenlemeyle, daha önce yüksek ek göstergeli görevlerde bulunmuş kişilerin mali haklarının hesabında “… Müşavir ve 1’inci dereceden uzman unvanlı kadrolara atanmaları hâlinde, bu kadrolarda bulundukları sürece daha önce almış oldukları en yüksek ek göstergenin esas alınması” öngörülmüştür.

Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, 6400 ek göstergeli bir Genel Müdür kadrosunda bulunmakta iken görevinden alınan bir kişi 3600 ek göstergeli Bakanlık Müşaviri kadrosuna atandığında, ek göstergesi 3600 değil, önceki kadrosunun ek göstergesi olan 6400 olarak uygulanacaktır.

657 sayılı Kanunun bu maddesiyle getirilen sistemde, kişilerin yüksek olan eski ek göstergelerinden yararlanmalarını teminen genellikle

  • Genel Müdür düzeyinde yöneticilik kadrolarında görev yapan kişilerin Bakanlık Müşaviri,
  • Daire Başkanı düzeyinde yöneticilik kadrolarında görev yapan kişilerin de Araştırma Planlama Koordinasyon (APK) Uzmanı

kadrolarına atanması usulü uygulanmıştır.

İşte görevden alınan üst düzey yöneticilerin atandığı bu “müşavir” ve “APK Uzmanı” kadroları, personel sistemimizde “kızak kadro” veya “kızak görev” olarak adlandırılan kadroların başında gelmektedir. APK Uzmanlıklarına atama uygulamasının APK Kurullarının kaldırılmasına kadar devam ettiğini de belirtmeliyiz.

Yöneticiliği Sona Erenlerin Haklarında ve Atanacağı Kadrolarda Yeni Gelişmeler

Yöneticilik görevlerinden alınanların hangi kadrolara atanacakları ve haklarının neler olacağı hususu, 2015 yılında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 18 inci maddesi ile yeniden düzenlenmiştir. Buna göre yöneticilik kadrolarında kesintisiz olarak 2 yıldan fazla görev yapanlara, yöneticiliklerinin bitiminden itibaren 2 yıl süreyle eski kadrolarına ilişkin maaşlarının ödenmesi öngörülmüştür. Bu alandaki bir diğer düzenleme, genel müdür yardımcılığı, daire başkanlığı vb. bazı yöneticiliklerde 3 yıldan fazla görev yapmış olanların müfettişlik ve uzmanlık gibi kariyer mesleklere atanmasına imkân sağlanmasıdır.

Kariyer meslek kökeninden gelmeyen eski yöneticilerin “uzmanlık”, “müfettişlik” gibi kariyer meslek kadrolarına atanması yeni bir uygulamadır. Bu düzenleme, kariyer meslek kökeninden gelmese bile pek çok kurumda kariyer meslek mensuplarına yöneticilik yapmış kişilerin, o kurumda yönetici olarak çalışmaları sebebiyle mesleğin bilgi ve tecrübesine vakıf olduklarını, bu meslek mensuplarıyla aynı dili konuşabilir hâle geldiklerini esas almakta ve bu durumdaki yöneticilerin 3 yıldan fazla yöneticilik yapmaları şartıyla kariyer mesleklere atanabilmesini mümkün hâle getirmektedir. Buna karşılık kariyer meslek mensuplarınca, yapılan bu düzenlemenin APK Uzmanlıklarına atama uygulamasında olduğu gibi kariyer mesleklerin yapısına ve işleyişine zarar verebileceği eleştirileri yapılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin söz konusu Ek 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Yeni sistemde, görevi sona eren veya görevinden alınan yöneticiler hakkında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 35 inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesindeki hükümler uygulanmaktadır. Bu yeni düzenlemelerde, hangi yöneticilerin görevleri sona erdiğinde hangi kadrolara atanabilecekleri ve haklarının ne olacağı konusu biraz ayrıntılı bilgiler içerdiği için bu çalışmada konunun detaylarına girilmeyecektir.

Sadece şunu söyleyelim ki, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 35 inci maddesinde 2020 yılında yapılan düzenlemeyle genel müdür ve üstü düzeyde görev yapanların görevden alındığında veya görev süresi sona erdiğinde Bakanlık Müşaviri kadrosuna atanması ve kesintisiz en az 2 yıl bu yöneticiliklerde bulunması şartıyla 2 yıl daha eski maaşını alması, Valilik görevinden alınanların da Vali-Mülkiye Müfettişi kadrolarına atanmaları öngörülmüştür.

Kızak Görevleri Ortaya Çıkaran Bir Başka Sebep: Yeniden Yapılanma Çalışmaları…

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, yöneticilik görevi sona erenlerin atandığı kızak müşavirlik ve uzmanlıkları ortaya çıkaran sebeplerden biri de kamu yönetimi teşkilatlanmasındaki yeniden yapılanma dönemleridir. Bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının yeniden yapılandırıldığı dönemlerde, genellikle yapılan düzenlemelerle yeni teşkilat sisteminin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle görevde bulunan yöneticilerin görevi sona erdirilmekte ve bu yöneticilerin durumlarına göre kızak kadro tabir edilen müşavirliklere veya uzmanlıklara atanması öngörülmektedir.

Kızak Müşavirlere Bir Şey Danışılıyor Mu?

Eski yöneticilerin müşavirlik veya uzmanlık görevlerine atanması uygulamasında on yıllar boyunca sürdürülen pratiğe baktığımızda, yönetim sistemimizin başka geleneklerinin devreye girdiği de görülmektedir:

  • Daha önce yöneticilik kadrolarında bulunan kişilerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmaması, maalesef ülkemizde neredeyse bir gelenek hâlini almıştır.
  • Diğer taraftan yöneticilik kadrolarında bulunduktan sonra görevden alınan kişilerin, aktif çalışma sisteminin dışında tutulması da genel bir uygulama hâline dönüşmüştür.

Buraya kadar anlatılanlardan anlıyoruz ki, eski yöneticilerin görevleri sona erdiğinde müşavir ve uzman gibi kadrolara atanmasını öngören düzenlemelerin başlıca amacı, yönetici kadrolarında belli gelir düzeyine ve hayat standardına ulaşan yöneticilerin yöneticilik görevleri sona erdiğinde maaşlarında meydana gelebilecek aşırı düşüşün önlenmesi, kademeli bir geçiş sistemiyle (2 yıl eski maaşı vermek vb.)eski yöneticilerin maaşlarının makul bir düzeyde kalmasının sağlanmasıdır.

Bu uygulamalar, kamu personel sistemimizde farklı sonuçlara yol açmıştır.

Bu sonuçlardan birisi, esasen unvanı (müşavir = danışman) dolayısıyla kendisine bir şeyler danışılması, tecrübelerinden yararlanılması gereken, fakat kendisine hiçbir şey danışılmayan çok sayıda kızak müşavir kadrosunun oluşmasına sebebiyet verilmesidir.

Uygulamanın bir diğer sonucu, bundan 15 yıl öncesinde, bakanlıklar ve kurumlar bünyesinde Strateji Geliştirme Başkanlıkları ve Strateji Geliştirme Daire Başkanlıkları kurulmadan önce önemli danışma birimleri olarak varlığını sürdüren Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu ve Araştırma Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlıklarının, bu birimlere hep görevden alınan eski yöneticilerin kızak kadro tabir edilen APK Uzmanı unvanıyla atanması sebebiyle gittikçe işlevsizleşmesi, asıl işini yapamaz hale gelmesidir. Nitekim 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile yapılan düzenleme ile gittikçe işlevsiz hâle gelen “APK Kurulları ve APK Daire Başkanlıkları” kaldırılmıştır.

Kızak Görevlerde Bulunanların Başına Bir Hâl Gelirse Fark Edilir Mi?

Kızak kadro tabir edilen kadrolarda bulunanların memuriyetle ilgileri çoğunlukla sadece “ay başında maaş almak”tan ibarettir.

Kamuoyunda bu şekilde maaş almaktan mülhem “bankamatik memurluğu”olarak isimlendirilen ve eleştirilen uygulamaların çoğunluğunun sebebi budur.

Yukarıda detaylarıyla anlatılan yöneticilik kadrolarına atanma ve yöneticilik görevlerinden alma sistemimizin başlıca sonucu, “adı müşavir olup kendisine bir şey danışılmayan, mümkün mertebe kurumun işleyişinden uzak tutulması gerektiğine inanılan” kızak kadrolarda bulunan bazı kamu çalışanlarını ortaya çıkarması olmuştur. Halbuki müşavir/danışman kavramının anlamı, “bilgi ve düşüncesi alınmak için kendisine danışılan, kendisinden bilgi alınan kişi” demektir.

Bunların kurum açısından varlığı ile yokluğu birdir. Kâğıt üzerinde var, gerçekte yokturlar.

Bu durumdaki müşavir unvanlı eski yöneticiler, çoğu kez adres belli olsun diye kendilerine başka birçok müşavirle ortaklaşa kullanılmak üzere verilen bir odada, duruma göre belki işe gelmeseler daha çok sevinilecek konumdadırlar.

Kimse tarafından aranmaz ve sorulmazlar. Bazen bir eski dostları ziyarete geldiğinde odalarına uğrarlar.

Bu durumdaki müşavirler, yoğun geçen ışıltılı yöneticilik günlerinin ardından bir boşluğa düşmüş gibidirler. Geçmişte etraflarında koşuşturup pervane olan, sürekli gülümseyen yüzlerini gösteren sevimli memurlar, müşavir unvanlı eski yöneticileri gördüklerinde artık eskisi gibi davranmazlar.

Bu müşavirler, hâlen görevde olan yönetici arkadaşlarını eski günlerde olduğu gibi ziyaret edemezler. Ziyaret ettikleri arkadaşlarına artık yük olmaya başladıklarını düşünürler.

Eskiden durmaksızın çalmakta olan telefonları susmuştur. Vakitli vakitsiz “saygı sunmak” amacıyla ya da “bir sesinizi duymak istemiştik” gerekçesiyle yapılan aramalar, gönderilen “sıhhatinize duacıyız” içerikli mesajlar önce azalır, sonra gelmez olur.

Eski memuriyet disiplinlerinden olsa gerek yine mesaiye devam eden müşavirler de vardır. Biraz geç bir saatte koltuk altında bir gazeteyle işyerine uğranılır. Eski arkadaşlarla hasret giderilir, geçmiş günler yâd edilir, anılar anlatılır. Eski dostlarla gerçekleşmesi zor bir araya gelme planları yapılır.

İşte fıkramız, bir zamanların gözde bürokratı iken görevlerinden alınan veya görev süreleri sona ermiş bulunan şimdinin kendilerine bir şey danışılmayan müşavirlerinin kurumlarınca artık umursanmayan varlıklarına dikkat çekiyor.

Fıkra bu ya, kurumda çalışmakta olan yamyamların bilgisizlik ve taktik hata sonucu yedikleri “kat görevlisi”nin başına bir hâller geldiği, belki de kaybolmasının üzerinden daha bir saat geçmeden fark edilirken, bir aydır yamyamların teker teker yediği müşavirlerden kimse haberdar bile değildir.

Yamyamlar dahi, kızak kadroda bulunan müşavirleri yemeleri hâlinde bunun yönetim tarafından fark edilmeyeceğinin ve başlarına bir hâl gelmeyeceğinin bilincindedirler.

Ne var ki içlerinden birisi aç gözlülük yapmış, en fazla göz önünde bulunan ve yokluğu hemen fark edilecek olan kat görevlisini yemiştir.

Burada anlatılan ve yöneticilik görevi sona erenlerin atandığı müşavirlik ve uzmanlık gibi kızak görevlerle ilgili trajik olgudan çıkaracağımız dersleri ve ilkeleri şu şekilde özetleyebiliriz:

DERS 1: Bir kimsenin sistem için değeri, yokluğunda hissedilen boşluk kadardır.

(Eski çamlar bardak oldu ilkesi)

DERS 2: Kimse tarafından aranmıyorsan başına bir iş gelmemesine dikkat et!

(Tehlikeli yerde arazi olunmaz ilkesi)

*Bu çalışma, tarafımdan hazırlıkları sürdürülen personel yönetimine ve çalışma hayatına ilişkin fıkralardan, gerçek hayatla da bağlantısı kurulmak suretiyle gerçek veya ironik birtakım dersler çıkarılmasını esas alan, (şimdilik) “Mizahla Karışık Yönetim Dersleri” adı verilmesi düşünülen kitabın bir bölümüdür. Metin içerisindeki mizah unsurlarının kullanılma amacı, kasıt değil, vurguyu pekiştirmek olup zülf-i yâre dokunan bir şey olursa şimdiden affımı talep ederim.

Ömer Akpınar

Steve McCury fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastığında dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Pakistan’ın Peşaver mülteci kampında da tarih 1984’ü gösteriyordu. Hâlbuki George Orwell 1984 yılını “Savaş Barıştır” sloganıyla kutsamıştı. INGSOS’un muydu bu savaş yoksa başka bir ideolojinin mi? Kimin umurundaydı sanki. Peşaver mülteci kampında yetim çocuklar içinde gülerek oynayan 12 yaşındaki Afgan kız çocuğunun da umurunda değildi. Çocukça gülüşüne yetişkince bir ara verip sağ omzuna doğru başını çevirdi ve McCury ile göz göze geldi. McCury deklanşöre bastı. Afgan kızının yeşil gözleri tüm dünyayla göz göze geldi (https://www.stevemccurry.com/posters). Ölüme, kana, yoksulluğa, açlığa, muhtaçlığa … insanoğlunun her devirde yeniden ürettiği tüm kötülüklere karşı isyanı İlahi bir renge soktu Afgan kızı. O bakıştan sonra duygularımızdan arınmış bir Afganistan analizi imkânsız oldu. Odesa’da Karadeniz’e bakarken ve Kırım üzerinden Rusya’yı anlamaya çalışırken bir çift yeşil gözden bağımsız düşünemiyorum olayları. O gözler dünyaya yöneldiğinden beri hiçbir yer Afganistan’dan bağımsız değerlendirilemez diyorum kendi kendime. Belki de haklı sayılmam. Ancak dünyada böyle düşünen sadece ben değilim.

Dr. Dmitri Trenin ABD’nin veya NATO’nun Afganistan’dan çekilmesiyle Rusya’nın Kırım politikasının nasıl değiştiğini analiz ediyor. Trenin bir düşünce kuruluşu olan Carnegie Moskova Merkezi müdürü (Carnegie Endowment For International Peace, Carnegie Moscow Center) (https://carnegieendowment.org/experts/287). 21 yıl Sovyet Ordusunda görev yapmış tarihçi bir akademisyen. “Rusya Ukrayna ile Olan İlişkisini Yeniden Nasıl Ayarlayabilir?” (https://carnegiemoscow.org/commentary/85314) adlı makalesi uzun zamandır üzerinde düşündüğüm fikirlerimi test etmeme imkân sağlıyor. Ayrıca bir başka düşünce kuruluşu olan Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (Russian International Affairs Council RIAC) (https://russiancouncil.ru/en/) Başkanı Dr. Andrey Kurtunov’un Suriye ve Afganistan’daki Rusya ve ABD performanslarını değerlendirdiği, Charles Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi romanına atfen yazdığı “İki Müdahalenin Hikâyesi: Neden ABD Afganistan’da Yenilirken Rusya Suriye’de Başarılı Oldu” (https://russiancouncil.ru/en/analytics-and-comments/analytics/a-tale-of-two-interventions-why-russia-succeeded-in-syria-when-u-s-failed-in-afghanistan/) başlıklı makalesi Afganistan olayından Rusya’nın çok önemli sonuçlar çıkardığını bizlere göstermektedir. Bu yazıda ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle Rusya’nın Ukrayna politikasındaki değişikliğini tartıştım. Metnin pek çok yerinde Dr. Trenin, Dr. Kortunov, Prof. Dr. Aleksander Lukin gibi Rusya’nın önemli akademisyenlerinin fikirlerine yer verdim.

Rusya’dan Bakıldığında ABD Bir Süper Güç mü?

ABD’nin bir süper güç olması Rus kibrini en çok yaralayan şeydir. Bu realiteye karşılık Sovyetlerin küçümsemeci ruh halinden uzak bir Rusya var. Sovyet sonrası Rus dış politikası ABD ile rekabet etmedi. Haddini bildi ve zamanını bekledi. Yüksek petrol fiyatlarından mıdır yoksa Batı’nın küresel kapasite kaybından mıdır bilinmez ama son on yılda Rusya’ya bir cesaret geldi. Rusya bu cesaretini Rusya dışı pek çok bölgedeki askerî operasyonlarıyla gösterdi. Ancak yumruğun gücü parmak kemikleriyle ölçülmüyor sadece. Güçlü kol ve sağlam bedenden yoksun yumruğun etkisi yumruğu yiyenden ziyade atanın cesaretini kırar. Rusya’nın Rusya dışı operasyonlarda ortaya koyduğu enerji kendi içindeki korkuları gün yüzüne çıkardı. Her ne kadar bazı Rus entelektüeller, Afganistan’dan çekilmesiyle, ABD’nin artık süper güç olmadığını iddia etseler de Rusya için ABD hâlâ süper güç. Çünkü Rusya ABD’yi ne olduğuyla değil kendisinin ne olduğuyla ölçüyor. Rusya bugün küresel olaylarda ABD ölçeğinde bir kapasiteye sahip olmaktan çok uzak.

Rusya küresel güç olma yolunda limitsel (sınırlı) bir yaklaşım sergiliyor. Yani ABD gibi bir süper güç olmayabilir ama pekâlâ ona yaklaşabilir. Matematik sevenler bilir ki limit bir nokta değil nokta civarı (komşuluğu) meselesidir. O noktada tanımlı olmaya gerek yoktur, o noktaya yaklaşılsın yeter. Rusya ABD’nin süper güç pozisyonuna sağdan ve soldan yaklaşarak en kısa sürede o noktaya varmak istiyor. Ancak devlet kapasitesi ve toplumsal yapısı bu durumdan çok uzak. Öyleyse süper güçmüş gibi davranmak niye? Rusya oyun kuramasa da oyun bozma kapasitesi yüksek bir devlet. Akdeniz, Avrupa, Kafkaslar, Balkanlar, Japon Denizi, Baltıklar, Kutuplar, Afrika Rusya’nın problem çıkarma becerisinden bağımsız düşünülemez. Şüphesiz problem çıkarma becerisi Rus entelektüeller için problem çözme, hatta büyük bir stratejinin ortaya konulması gibi sunuluyor. Rus devlet aklı pekâlâ farkında ki Rusya’nın doldurduğu tüm alanlar ABD’nin boşalttığı alanlardır. Güç ilişkilerinde yeni oyuncu olarak Rusya, ABD’nin yaptığı hataları iyi okuyup yeni modeller sunuyor. Uluslararası ilişkilerde ortaya koyduğu yeni modeller eski Sovyet coğrafyası için de uygulanıyor. Eski Sovyet coğrafyası, yani Rusya’nın arka bahçesi. Rusya’nın arka bahçeleri Rusya için ABD ile savaşa tutuşulacak kadar önemli. Arka bahçeleri sıraya koyarsak şüphesiz ilk sırada Kırım ve Ukrayna gelir.

Ukrayna’nın Rusya İçin Önemi

Ukrayna Rusya için tarihi karşılığı olan ülkedir. Unutulmamalıdır ki Ruslar “Kiev Kinezliği” (Kiev Prensliği) ile tarih sahnesine çıktı. Ukrayna Ruslar için kendi tarihlerinin kalbidir. Bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’e Ruslar, Dmitri Trenin’in tabiriyle “Rus şehirlerinin anası” derler. Tarihi olarak Kiev’i merkez alan yaklaşıma sahip olan insanlar Ruslar ile Ukraynalıları bir millet sayarlar. Fakat Kievli otoriteler onları birbirinden ayırdı. Yani Kievli otoriteler tarihe ve millete ihanet ettiler. Başka bir ifade ile bazı Ruslar için Ukrayna anavatana ait bir parçadır. Onlara göre bu parçayı Rusya’dan koparan hainler vardır. Rusya uluslararası ilişkilerde kendisini coğrafi olarak doğal sınırlarına ulaşmış (full-fledged) gibi gösterse de Ukrayna başta olmak üzere pek çok coğrafi bölge Rusya için potansiyel vatandır.

Ukrayna coğrafi bakımdan Rusya için çok önemlidir. Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Karadeniz kapısıdır. Ekonomik değeri bir tarafa Ukrayna stratejik olarak Rus masasının iki ayağıdır. Bu iki ayak bugün itibariyle NATO ve ABD elindedir. Ancak Kırım’ı ele geçiren ve Donbas’a müdahale eden Rusya masayı askerî güçle ayakta tutuyor. Rus politika yapıcıları çok iyi biliyor ki Ukrayna’nın birikimi ve coğrafi zenginliği olmadan bir süper güç olma ihtimali yoktur. Pek çok Rus tarihçisi Novgorad dese de aslında bugünkü Rusya’yı Kiev yarattı. Yarın aynı Kiev’in Rusya’yı yutmayacağının garantisi yoktur.

Ukrayna’nın bugünkü pozisyonu Rus halkının kendi içindeki bütünlüğüne büyük zarar veriyor. Çok etnikli, çok kültürlü Rusya Federasyonu -diğer halklar ve etnikler bir yana- Slav kökenli insanlar arasında bile birliktelik sağlayamadı. Gerçekten de iki Slav kökenli millet olan Ukraynalılar ile Ruslar arasındaki nefret tohumları çoktan atıldı ve gittikçe derinleşiyor. Bir tarafta vatandaşlarını koruduğunu iddia eden Rusya (Kırım ve Donbas’ta çifte vatandaşlıkla hem Ukrayna hem de Rusya vatandaşı olan pek çok insan var), diğer tarafta ülkesinin işgal edildiğini iddia eden Ukrayna. En önemlisi ise araya kan girmesi. Eski Sovyet coğrafyasında ölümler ve ölüler sessizdir. Kimse konuşmaz. Ölüler bile. Mesela 2014 yılından bugüne Ukrayna ile Rusya arasındaki krizde yaklaşık onbeş bin insan öldü. Otuz bin ila kırk bin insan yaralandı. Bir buçuk milyon insan yerinden oldu ve bir milyondan fazla insan ülkeyi terk etti. Bu sayılar dehşet verici sayılardır. Konuşulmasa da tüm bu hikâyeler not alınıyor ve Rusya ile Ukrayna halkları arasındaki nefreti diri tutuyor.

Ukrayna nüfusu, Rus halkıyla olan etnik ve kültürel yakınlığıyla Rus Ortodoks Kilisesi için bir tehdittir. Yukarıda bahsedilen nefret ayrışması dinî ayrışmayı da tetikledi. Böylece bir Metropolitanlık olan Kiev Ortodoks Kilisesi bağımsız bir kilise olduğunu iddia etti. Hâlbuki Ortodoksluk Rus dış politikası ve Rus kimliği için en önemli unsurdur. Ukrayna Rusya’nın tekelinde olan Ortodoksluk iddiasını (bir bakıma Roma olma iddiasını) tuzla buz etmektedir. Aslında Kiev Ortodoks Kilisesinin bağımsız bir kilise olduğu ve kilise başkanının Patrik olduğu iddiası yeni değildir. 1995 yılında Patrik Flaret ile birlikte bağımsız bir kilise olma çabası başladı. 1997 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine rağmen Patrik Flaret görevine devam etti. Donbas ve Kırım olaylarından sonra Kiliseye ve Papaya ilgi arttı. Arkasına politik gücü alan Kilise tam bağımsız kilise olmak için İstanbul Rum Ortodoks Kilisesine (primus inter pares) başvurdu. 2018 yılında İstanbul Kiev’in bağımsızlık talebini kabul etmiştir. Böylece Rus dış politikasının yumuşak gücü olan Rus Ortodoks Kilisesi Ukrayna’da güç kaybetti. Rusya için tarih her alanda yeniden Ukrayna’da düğümlendi.

Afganistan ve Suriye’den Ukrayna’ya Bakmak

Afganistan’dan Ukrayna’ya bakarken Rusya için iki önemli durum karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi ABD’nin başarısızlığıyla ortaya çıkan “ABD’nin kendi müttefikleri için güvenilmez bir partner” olduğu gerçeğidir. Diğeri ise Rusya’nın Suriye politikasındaki başarısını Afganistan’daki ABD başarısızlığıyla karşılaştırarak buradan bir “başarı modeli” çıkarıp çıkaramama durumudur. Böylece bu modelin Rusya tarafından Ukrayna’da uygulamaya konulup konulamamasıdır.

Trenin’e göre ABD’nin güvenilmez partnerliği Ukrayna için kaçınılmaz sondur. Ukrayna’nın NATO’ya sırtını dayayarak Rusya için fiili bir gerçeklik yaratma durumu söz konusu olamaz. Hatta Afganistan’ın yaşadığı şey Ukrayna’nın kaçınılmaz kaderidir. Fakat Rusya’nın Ukrayna ile birleşmesi artık imkânsızdır. Yani ABD ve NATO bir gün Ukrayna’yı Rusya’yla, başka bir ifade ile kaderiyle baş başa bıraktığında olacak şey bir birleşme değildir.

Rusya yeni gerçeklikte Ukrayna ile sıcak çatışma istemez. Öngörülemez durumlar hariç Rusya Ukrayna stratejisini askerî ve simetrik savaş üzerine inşa etmemektedir. Rusya’nın temel stratejisi NATO üyesi olmayan ancak ABD ile müttefik bir Ukrayna görmek. Bir gün müttefikini yüz üstü bırakacak olan ABD Rusya’nın bu stratejisi için önemli bir ilham kaynağıdır. Rusya ayrıca Batı için Ukrayna’nın ekonomik, askerî ve politik bir değer olmadığının farkındadır. Rusya Ukrayna stratejisini kurgularken bu gerçekliklerle şu politikaları temel almaktadır:

  • Bir komşu ülke olarak Ukrayna eskisi gibi asla kardeş ülke olmayacaktır.
  • Coğrafya iki ülkeye bir gerçeklik dayatmaktadır: Birlikte yaşama. Kiev’de, bugünün aksine, iki ülke arasındaki potansiyeli görecek liderlikler mutlaka ortaya çıkacaktır. Rusya’ya düşen zamanı beklemektir.
  • Yukarıdaki gerçeklikler sebebiyle Rusya asla Ukrayna ile maksadını aşan (birleşme, işgal etme) politik söylemlere girmeyecektir.
  • Toprak parçası yerine Moskova Ukrayna’da insanlara odaklanacaktır.
  • İnsanlara doğrudan Rus pasaportu vermek yerine (Donbas ve Kırım hariç) Rusça konuşan insanların Rusya’da istihdam edilmesi öncelenecektir. Rusya Rusça konuşan insanlar için yaşam alanı olacaktır.
  • Sovyet İmparatorluğunun içinde kalan fakat bugün başka ülkelerde yaşamak zorunda olan sadece bir avuç vatandaş (Rus kökenli) üzerinden politika yapmak yerine, Rusya, eski Sovyet coğrafyasının tamamına hayat veren ülke konumuna getirilecektir.

Kortunov Rusya’nın Suriye’deki başarısını ABD’nin Afganistan’daki başarısızlığıyla kıyaslarken dört temel noktaya dikkat çekiyor. Bu noktalar şu şekilde özetlenebilir:

  • Her iki operasyonun da terörizme karşı olduğu iddia edildi fakat Rusya statükonun sürmesi için Esad’a yardım etti, ABD ise statükoyu yıkarak yeni bir yapı inşa etmeye çalıştı.
  • Rusya iki bölge lideri Türkiye ve İran’la birlikte çalıştı. Bu ülkelerin Suriye’de çıkarları vardı. Dolayısıyla kriz durumlarında dahi Astana sürecinde belirlenen esas pozisyonlarına dönmeleri çabuk oldu. Oysa ABD Afganistan’da hiçbir çıkarı olmayan müttefiklerle çalıştı. Bu müttefiklerin tek motivasyonu ABD’ye sadakatlerini göstermekti.
  • Rusya Suriye’yi aşan küresel örgütleri hedef aldı. Böylece uluslararası arenada pek çok yerde destekçi buldu. Oysa ABD Taliban’ı hedef aldı ve Taliban vatanını savunan insanlardan ibaretti.
  • Son olarak Rusya Suriye operasyonunu çok üst düzey kurmay zekâsıyla sürdürdü. Sınırlılıklarını bildi. Diplomatik, askerî, istihbari her alanda çok özenle hazırlanmış bir stratejiyi uyguladı. Oysa ABD Sovyetlerin hatasını yaptı. Maddi ve teknik güçle sorunları halledeceğini düşündü.

Trenin ve Kortunov’un bakış açıları birlikte değerlendirildiğinde Rusya’nın Afganistan sonrası Ukrayna politikasını yeniden gözden geçirdiğini anlarız. Son zamanlarda bu konularla alakalı pek çok makale yayınlanmaktadır. Temel olarak bakıldığında Rusya’nın Ukrayna politikasında kendi açısından doğru yerde durduğu izlenimi elde edilebilir. Buna göre Rusya’nın Ukrayna politikasını şu maddelerle özetleyebiliriz.

  • Askerî kapasite ve ekonomik güçten bağımsız olarak artık bir ülkenin toprağını işgal etmek imkânsızdır. Ukrayna ile Rusya bundan sonra farklı ve karşı iki millete sahip iki devlettir.
  • Ukraynalılara Rusça konuştukları ve Rusya’da yaşadıkları sürece Ukraynalı olduklarını hatırlatacak politika yapılmayacaktır. Ukrayna artık bir dış politika meselesidir. İç politikada Ukrayna nefretini alevlendirecek söylemlerden uzak durulacaktır.
  • Ukrayna’da Rusya yanlısı veya ekonomik kazancı önceleyen iktidarlar desteklenecektir.
  • Donbas ve Kırım fiili durumdur. Geri adım söz konusu değildir. Bu realiteyi kabul eden veya etmeyen her hükümetle diğer menfaat alanlarında çalışılabilir. Statüko değişmeden kazanmanın yolları aranacaktır.
  • ABD ve NATO Ukrayna politikası için bir engel değildir. ABD trilyon dolarlar harcadığı müttefikleri bile yüz üstü bırakmaktadır. Ukrayna için bir girişimi olmaz. Ukrayna’nın Batı ile ekonomik entegrasyonu askerî entegrasyonundan daha tehlikelidir. Öyleyse Ukrayna’nın insan kaynağı Rusya’ya akmalıdır.
  • Suriye’deki stratejik başarı Rus kurmay zekâsının ve ilgili ülkelere liderlik yapma becerisinin bir sonucudur. Bu kapasite Ukrayna için de gerekli politikayı yapma becerisine sahiptir.
  • Ukrayna krizi sonucu Rusya’nın elde ettiği kazanımları tehlikeye atacak herhangi bir güç kalmamıştır. İşgal ettiği Afganistan’ı Taliban gibi düşük askerî ve siyasi kapasiteli yapıya teslim eden ABD ve NATO, Kırım ve Donbas’ta Rusya’nın kontrolünde olan yerlerde hiçbir yaptırımda bulunamaz. Kırım artık konuşulacak konu değildir ve Kırım konusunda hiçbir güç muhatap değildir.
  • Suriye ile Afganistan karşılaştırıldığında, Sovyetleri parçalayıp arta kalan bölgelerdeki krizlerle boğuşan Rus strateji zekâsı, ABD’nin ve dahi NATO’nun strateji zekâsından daha ileri seviyededir. Öyleyse Ukrayna dâhil Rusya’nın mevcut dış politikasından şüphe edilmemelidir.

    Son Söz

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin Rusya ve Ukrayna için farklı anlamları vardır. Tüm istikbalini Batı ile ittifaka bağlamış gibi gözüken (ama öyle olmadığını bildiğimiz) Ukrayna’nın kendi çelişkileri kadar Rusya’nın da pek çok problemleri olduğu bilinen bir gerçektir. 2014 yılında fiilî askerî çatışma da dâhil ağır bir hesaplaşmaya giren iki ülke ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle kâr-zarar hesabına oturdu. Bu hesaba göre Rusya bugüne kadar sürdürdüğü Ukrayna politikasının doğru olduğunu düşünmektedir. Üstüne yeni değişikliklerle yoluna devam edecek. Ukrayna ise Afganistan’ı bile yüz üstü bırakan ABD’nin Rusya’ya karşı kendisini ne kadar ve hangi yöntemlerle destekleyebileceğini hesap ediyor. Doğu Avrupa’nın iki büyük gücü arasında tarihi hesaplaşmada kimse kayıtsız kalamıyor.

Rusya klasik manada işgalin ve toprak talebinin geçerli bir politika olmadığının fakındadır. Diğer farkında olduğu şey ise Ukrayna’nın hâlâ Rusya’nın kalbi olduğudur. Prof. Dr. Aleksandır Lukin küresel liberal düzene dair eleştirisinde şöyle der: “Esas küresel düzen 2. Dünya Savaşını kazanan ve BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi beş ülkenin düzenidir. Fakat ABD liberal düzen diye düzenimizi elimizden çaldı.” Rusya Afganistan sonrası mekânın sahibiyim diye tekrar küresel aktör olma peşine düşecek. Oysa mevcut durumda Rusya arzularını destekleyecek ekonomik, diplomatik ve askerî güçten yoksundur (kendisi öyle olmadığını iddia etse de). Ancak müttefiklerini yarı yolda bırakan Batı veya ABD algısı Rusya’yı tekrar küresel güce dönüştürecek yeni aktörleri yaratabilir. Küresel düzende kendisine yakın ülkeler ve rejimler oluşabilir veya oluşturabilir. Ukrayna özelinde ise Donbas dâhil farklı formatlarda devlet yapılarını küresel sisteme dayatabilir.

Afganistan sonrası Rusya’nın gözünü korkutacak hiçbir güç yok. Peşaver’de başları öne eğdiren yetim bir yeşil bakış, Moskova’da öfkeli mavi renge bürünüyor. Ama Rusya öfkesini aklıyla kontrol etmeyi öğrendi. Sovyetler dağılalı otuz yıl oldu. Bi-2 müzik grubu bir şarkısında “Hz. İsa’nın yaşını geride bıraktım (Оставлен за спиной возраст Христа, https://youtu.be/Rqf3J4ZOPCw)” der. Rusya Hz. İsa’nın yaşını henüz geride bırakmadı ancak geldiği nokta politik olgunlukta yaş otuzüç diyor.

Nargiza MUKHTOROVA –

Şu anda birçok ülkenin Anayasasında kadın ve erkek için eşit haklar belirtilmiş, ancak hâlâ bu gerçeği açıklamaya bile hazır olmayan birçok devlet bulunmaktadır. Ayrıca, anayasa ile güvence altına alınan haklar ile kadınların kariyer hedeflerini gerçekleştirmede karşılaştıkları gerçek zorluklar arasındaki mesafe çok büyüktür.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in, Âli Meclis’e hitaben yaptığı konuşmada dile getirdiği Cumhuriyet Kadınları Konseyinin kurulmasına ilişkin inisiyatifi, kadınların toplumdaki rolünü artırmayı, kamu yönetiminde onların hak ve yetkilerinin genişletilmesini amaçlayan reformların doğal bir devamı niteliğindedir.

Hâlihazırda Özbekistan nüfusunun yaklaşık %50’sinin kadın olduğu göz önüne alındığında, böyle bir yapının oluşturulması, Devlet Başkanının kadınların toplumun tüm alanlardaki çalışmalara aktif katılmaları için sistemik politikasını tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda dünyadaki konuyla ilgili küresel eğilimleri de tam olarak karşılamakta, yani sürdürülebilir kalkınmada kadınların potansiyelini tam olarak gerçekleştirmek için eşit fırsatlar sağlamaktadır.

Ülkemizde, özellikle son yıllarda kadınların kapsamlı bir şekilde desteklenmesi, sosyal koşullarının iyileştirilmesi, mesleki eğitimlerin düzenlenmesi ve istihdamlarının sağlanması için birtakım sistematik çalışmalar yerine getirilmektedir.

Devlet Başkanının inisiyatifi ile kadınlara yönelik sosyal, yasal ve psikolojik destek sağlanmasına ilişkin hedefli bir yaklaşım mekanizması olan “Kadın Defterleri” oluşturmanın prosedürü onaylanmıştır.

Kız çocuklarının yükseköğretime erişimini genişletmek amacıyla Özbekistan hükümeti tarafından kabul edilen 23 Haziran 2020 tarihli ve 402 sayılı “Kadınların Sınavlara Katılımlarının Önerilmesi, Yükseköğretim Kurumlarına Kabul Prosedürüne İlişkin Yönetmeliğin Onaylanması Hakkındaki Karara” göre 2020/2021 öğretim yılından itibaren üniversitelere kabul için %4 bütçe kontenjanı ayrılmıştır.

2016 yılında yükseköğretim kurumlarına giren 61 bin gençten 23 bini (%37) kadınlar iken, 2019’da bu rakam 138 bin öğrencide 65 bini (%41) oluşturmuştur.

Kadınların Parlamentodaki temsilini artırmak için mevzuata göre kadın adayları belirlenirken %30’luk bir kontenjan öngörülmüştür. Merkez Seçim Komisyonu verilerine göre, günümüzde Âli Meclisin her iki meclisinin üyelerinin yaklaşık %29’u kadınlardır. Parlamentonun alt meclisi milletvekillerinin 48’i kadınlar olup %33’ü oluşturmakta, Senatoda ise 23 kadın olup %23,7’yi oluşturmaktadır.

Parlamentodaki kadın oranının nispeten yüksek olmasına karşın Özbekistan’da kamu hizmetlerindeki kadın sayısı az kalmaktadır.

Hâlihazırda kamu hizmetleri sisteminde 95 binin üzerinde memur çalışmaktadır. Bu sayının %21’i kadınlar olup, bunların da %10’u kamu kurumlarında yönetici pozisyonunda çalışmaktadırlar.

Kadınların en yüksek yönetici olduğu pozisyonlar Senato Başkanı, Özbekistan Cumhurbaşkanı Danışmanı Yardımcısı, Bakan, 4 Bakan Yardımcısı, 4 Vali ve iki Vali Yardımcısından oluşmaktadır.

Özbekistan Cumhuriyeti Devlet İstatistik Komitesinin 2019 yılı verilerine göre Özbekistan’da kadınların yönetim kadrosundaki toplam payı %26,6’dır. En yüksek gösterge Karakalpakistan Cumhuriyetinde %33,8, en düşük gösterge Cizzah bölgesinde %17’dir.

Özbekistan’da Kadınların Kariyer Gelişiminin Önündeki Engeller

Kariyerlerine başlarken kadınlar genellikle ev işleri, cinsiyet rollerini artırmaya olan toplumsal baskı vs. zorluklarla karşılaşmaktadırlar.

Kamu hizmetinde cinsiyet eşitliğinin sağlanması sorunlarını incelemek için Kamu Hizmetini Geliştirme Ajansı tarafından 808 katılımcı ile çevrimiçi bir anket yapıldı. Ankete katılanların %74,5’i kadın, %25,5’i erkektir. Ankete göre kamu sektöründe resmî faaliyetlerde bulunanların oranı %84,7, özel sektörde ise %15,3’ü oluşturmuştur. Bu ankette tüm katılımcılar en fazla 3 cevap seçeneğini belirtme fırsatına sahip olmuşlardı.

Anket sonuçlarına göre, çoğunluk (%52,4) memuriyete girmeme nedeni olarak medeni durumunu (küçük çocuk sahibi olmak, eşinin izin vermemesi) göstermiştir. Ankete katılanların üçte birinden fazlası (%34,3) çalışma saatlerinden memnun olmadıklarını ve %32,7’si terfide cinsiyet ayrımcılığı yapıldığını belirtmişlerdir.

Aynı zamanda, “aşırı iş yükü” ve “düşük ücret” seçenekleri sırasıyla %22,4 ve %19,9 puan almıştır.

Kamu hizmetleri sisteminde cinsiyet eşitliğinin sağlanması sorunları arasında, ankete katılanların yaklaşık yarısı (%49,9) meslek ve pozisyonların “erkek” (teknik meslekler, yönetici pozisyonları vs.) ve “kadın” (öğretmenler, doktorlar, eğitimciler, sekreterler, asistanlar vs.) olarak ayrılmasını belirtmişler. Bununla birlikte ankete katılanların %41,5’i “toplum zihniyeti”, %25’i ise tanıdık olmayan erkekler arasında kadınların bulunmasının yanlışlığı ile ilgili “dini inancı” belirtmişlerdir.

Kadınların Durumuna İlişkin Yapılan Uluslararası Analiz

2020 yılı Kadın Gücü Endeksine (Women’s Power Index) göre, BM’ye üye olan 193 ülkenin Devlet /Hükümetleri başında bugün 22 kadın bulunmaktadır.

Bu Endeks Özbekistan’da kadınların sahip oldukları bakanlık pozisyonlarını da göstermektedir. Buna göre Özbekistan’da 29 Mart 2021 itibariyle bu gösterge %3’ü (180. sıra) oluşturmaktadır. Karşılaştırma bakımından bu oranların Afganistan’da %6 (169. sıra), Kazakistan’da %10 (157. sıra) olduğunu ifade edelim.

Uzmanlar, dünyanın 193 ülkesinden 13’ünde (çoğunlukla Avrupa ülkeleri) kadınların en az %50’sinin hükümeti temsil ettiklerini belirtmektedirler.

Endekste ayrıca, kadınların Özbekistan Parlamentosundaki temsil düzeyine ilişkin veriler de yer almaktadır: %29 (62. sıra). Bu oran örneğin Kazakistan’da %24 (89. sıra). 3 ülkede (BAE, Küba, Ruanda) ise parlamento üyelerinin en az %50’sini kadınlar oluşturmaktadır.

BM değerlendirmelerine göre, karar alma sürecindeki kadınların “kritik kitlesi” %30’a ulaşmalıdır. Kadınların bu temsil düzeyi 1995 Pekin Eylem Platformunda da belirtilmiştir.

Kadınların ülkenin sosyal ve siyasi faaliyetlerine katılımına ilişkin olarak, kadın adayların son seçimlerdeki Parlamento alt ve üst meclislerine kayıtlarına ait veriler sunulmuş olup, Özbekistan’da bu gösterge %41 (15. sıra), komşu Kazakistan’da ise %29’dur (44. sıra).

Kamu Hizmetlerine Kadınların Çekilmesine Dair Yabancı Ülkelerin Deneyimi

İstatistik veriler bazı ülkelerde memurların önemli bir kısmının kadınlardan oluştuğunu göstermektedir. Örneğin 2019 yılında bu gösterge Almanya’da %59, BAE’de %52, Güney Kore’de %43, Fransa’da %40 ve Singapur’da %35 olmuştur.

Finlandiya’da kadın ve erkek eşitliği yasası ile hükümet komiteleri, danışma konseyleri ve diğer ilgili organlar ve belediyelerde (belediye meclisleri hariç) 40/60 oranında bir cinsiyet kotası getirilmiştir. (Halk Vekillerinin Konseylerine benzer).

Kanada Başbakanı Justin Trudeau hükümette kadın ve erkeklerin eşit bir şekilde temsiline ilişkin vaadini yerine getirmek üzere 18 kadın ve 18 erkekten oluşan bir bakanlar ekibini atamıştır. Kadın bakanlara uluslararası ticaret, kamu hizmetleri, çevre korunmasını vb. geliştirme görevleri verilmiştir.

Cinsiyet Kotaları ve Liyakat

Bugün, 193 üyesi olan BM’nin 120’den fazla ülkesinde cinsiyet kotası mevcuttur. Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da siyasi partilere aday göstermede toplam aday sayısının yüzde 30’unun kadın olması kotası yasa ile belirtilmiştir.

Kotaların yasal olarak getirilmesi kadınların temsilde daha hızlı ilerlemelerini teşvik etse de, kotalar fiili pariteye (başlangıçta takip edilen hedef) ulaşılacağını garanti etmediğinden, kadınların katılımını artırmaya yönelik kısa vadeli önlemler olarak görülmelidir.

Kadınların kamu kurum ve kuruluşlarındaki temsili, sorunun çözümüne yönelik bütüncül bir sistem yaklaşımı içinde ele alınmalıdır. Kadınların etkili ve verimli bir şekilde faaliyet yapabilmelerini sağlamak için birtakım başka çalışmalar da yerine getirilmelidir.

Kadınları sadece karşı cins temsilcisi olarak görmek değil, aynı zamanda sosyal süreçlere aktif olarak katılan uzman ve lider olarak değerlendirmek de önemlidir. Önemli olan bunun için güçlü bir siyasi iradenin olmasıdır.

Özbekistan Cumhurbaşkanının 3 Ekim 2019 tarihli ve 5843 sayılı “Özbekistan Cumhuriyetinin Personel Politikası ve Kamu Hizmeti Sistemini Kökten Geliştirmeye Yönelik Tedbirler” hakkındaki Kararnamesi ile devlet memurluğuna, liyakat ilkesi temelinde en değerli ve yetenekli kişilerin kabul edilmesi öngörülmüştür.

Kamu hizmetine üstün zekâlı gençler ve kadınların katılımını sağlamak için Kamu Hizmetlerini Geliştirme Ajansı tarafından “2030’a Kadar Kamu Hizmetinin Geliştirilmesi Stratejisi” geliştirilmektedir.

Stratejinin öncelikli görevlerinden biri, ülkede kadınların entelektüel, yaratıcı, sosyal potansiyellerinin ifşa edilmesi ve uygulanması için gerekli koşulların sağlanması olup bu da kamu kurumlarında birçok parlak ve son derece profesyonel kadınların yönetici pozisyonlarda yer almalarını sağlayacaktır.

Strateji Taslağında, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine uygun olan cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına ilişkin ayrı bir bölüm yer almaktadır. Söz konusu bölümde, kamu kurumlarında çalışacak kadınların yetiştirilmesi, onlara hizmet içi eğitimlerin verilmesi ile yönetici pozisyonlarındaki paylarının artırılması öngörülmektedir.

Özbekistan Cumhurbaşkanının Cumhuriyet Halk Kadın Meclisini oluşturma inisiyatifi, ülkede yaşayan 17 milyondan fazla kadın için kapsamlı destek verilmesi, layık yaşam koşullarını sağlayarak yüksek nitelikli, girişimci ve yetenekli kadınların Özbekistan’daki sosyal ve siyasi süreçlere başarılı katılımı açısından kuşkusuz büyük önem taşımaktadır.