Metin Toprak –

Faiz, enflasyon ve döviz kuru üçlüsünü Türkiye yıllardır tartışmaya devam ediyor. Bu tartışmada, farklı iktisat politikalarının uygulandığı dönemler bakımından da anlamlı bir ayrışma göze çarpmıyor. Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatının (DPT) kuruluşuyla planlı olarak uyguladığı ithal ikameci politikayı da kanaatimce en düşük performansla uygulayan ülkeler arasında. Bunu plancılara sorarsanız, siyasilerin yanlış müdahalelerini, siyasilere sorarsanız da başka cevaplar alırsınız veya zaten soracak siyasi bulamazsınız; çünkü bu müdahaleler kayıt dışı yapılmıştır. Yani sorumlusu faili meçhuldür veya sistemdir. Sistem sorununun ise tam olarak neye karşılık geldiğini veya niye suçlama için tercih edildiğinin psikanaliz bir çözümleme gerektirdiğini düşünüyorum.

Ticari ve finansal serbestleşme ekonomi politikasını etkiledi mi?

1980’lerin başında dış ticaretin serbestleşmesi, ardından 1990’ların başında finans sektörünün serbestleşmesi yaşandı. Bu iki serbestleştirme hem Türkiye’de hem de dünyada aynı dönemlere karşılık geliyor. Türkiye’deki birçok sol kanat iktisatçısı, finansal serbestleşmeye kuşkulu yaklaştı ve ekonominin buna henüz hazır olmadığını ileri sürdü. Aynı cenah iktisatçıları 24 Ocak 1980 kararlarına olduğu gibi daha sonra AB ile Gümrük Birliğine de karşı çıkıyordu. Bu karşı olma tutumu, Türkiye solunda nedense bir karakter özelliği ve “eleştirel bakış açısı”nın dışa vurumu gibi duruyor. O dönem için Türkiye sağına atıfta bulunmuyorum; çünkü bu alanda kalem oynatacak, tecrübesini konuşturacak sağ kanat iktisatçıları nitelik ve nicelik olarak göz ardı edilebilecek düzeydeydi.

Finansal serbestleşme sonrasında dünya finans piyasaları ve dolayısıyla bütün mal ve hizmet piyasaları büyük ölçüde entegre hale geldi ve 7/24 işleyen bir dünya tek piyasasına dönüştü. Dolayısıyla, bir ülkedeki olumlu veya olumsuz bir göstergenin veya haberin cesametiyle orantılı olarak anında fiyatlanması olanaklı hale geldi. Tek fiyat kanunu işgücü piyasasında sınırlı bir oranda, diğer ticareti yapılabilen mal ve hizmetler için ise tam tekmil işler hale geldi. Tam bilgi varsayımı günümüzde önemli ölçüde gerçekleşmiştir dersek, herhalde abartı yapıyor olmayız.

Finans piyasalarındaki krizler, doğası gereği önemli ölçüde düzeltici bir işlev de görmektedir. Nitekim 1992 Avrupa döviz kuru krizi, 1994 Latin Amerika Krizi, 1994 Türkiye Krizi, 1997 Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 2001 Türkiye Krizi ve ardından 2008 Küresel Büyük Resesyon ve ardı sıra gelen artçı krizler piyasalardaki eksik ve aşırı değerlemeleri büyük ölçüde gidermiştir.

Küresel finans piyasaları genel olarak ekonomi politikasını özel olarak da para politikasını hem etkilemiş, hem de etkisizleştirmiştir. Ekonomi biliminde yeni teknolojiler ve küreselleşme dalgası ile birlikte meydana gelen entegrasyonlar, ulusal ekonomi politikalarında devrim niteliğinde değişimleri de beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm ve değişimi hakkıyla idrak edemeyen veya eski alışkanlıklarını devam ettiren ülkeler, yel değirmenine karşı savaşmakla ülkelerinin enerjisini boş yere tüketmeye devam etmekte ve uluslararası arenadaki göreli konumlarını geriletmektedirler.

Türkiye para politikasında başarılı mı?

1999 ve 2001 yıllarında IMF ile yapılan anlaşmalar, Türkiye’nin AK Parti iktidarında uyguladığı ve bugün başarı öyküsü olarak lanse edilen performansında önemli bir yere sahiptir. AB üyelik görüşmeleri, Kıbrıs konusundaki proaktif tutum, sıfır sorunlu dış politika yaklaşımı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Enstitüsü gibi yeni nesil kurumlarla dışa açılımlar, yurtdışına yatırım ve ticaret seferberliği, demokratikleşme, özgürlükler, etnik ve dinî alanlardaki gerilimleri gidermeye dönük açılımlar vb. yükselen yıldız olarak Türkiye’yi uluslararası platformlarda fark ettiriyordu.

Türkiye’nin sistematik olarak bütün alanlarda gösterdiği örnek performansı ve girişimleri, para politikası uygulamasında karşılık bulamamıştır. Enflasyon konusunda, Türkiye ilan ettiği hedeflerle gerçekleşmeleri birbirine birkaç yıllık istisna hariç denk gelmeyen bir performansa sahiptir. Yani Türkiye’nin para politikası veya enflasyon politikası, ilan edilen hedefleri referans alırsak, pek başarılı olamamıştır. Buna karşılık dış borçlanma, devlet borç oranı, özel sektörün yurtdışından kaynak temini, finansal çeşitlenme, hazine dengesi vb. göstergelerde Türkiye başarılı ülkeler arasında sayıldı. Nitekim 2008 ve sonrasındaki krizlerde Türk ekonomisi düşük kamu borçları ve özel sektör dinamizmi sayesinde badireleri nispeten ucuz atlatmıştır. IMF ile ortaklaşa yürütülen istikrar programının etkisini zikretmek, en azından bir kadirşinaslıktır. Ancak tekrar vurgulamak gerekirse, para politikası performansı hedeflenene göre büyük bir başarısızlıktır. 2002-2020 döneminde gerçekleşen enflasyon hedeflenen enflasyonun 1,76 katı olmuş, hedeften ortalama %76 daha yüksek gerçekleşmiştir. 2002-2005 ve 2009-2010 dönemlerindeki 7 yılda gerçekleşen enflasyon, hedeflen enflasyona yakın bir düzeyde (6 yıl ortalaması: %89,3) ve daha düşük gerçekleşmiş; 2002-2020 dönemindeki diğer yıllarda ise iki katından fazla (13 yıl ortalaması: %215,4) gerçekleşmiştir (Grafik 1). Enflasyon hedeflemesinin pratikte muhtemelen bir kaygı oluşturma ve uyarıda bulunma işlevi gördüğü açıktır; ancak, bunun ötesinde nasıl bir yarar sağladığı açık değildir.

İktisat politikasının tek aracı para politikası mı?

İktisat eğitiminde son yirmi yılda, tek iktisat politikasının para politikası olduğu yönünde sessiz ve yaygın bir kabul yükselmektedir. Makro iktisadın babası Paul Samuelson’ın ünlü ders kitabının son baskılarında dahi iktisat politikası olarak neredeyse sadece para politikası öne çıkmaktadır. Bu eğilimde küresel finans piyasasının gelişmesi, para politikası dışındaki politikaların ödünleme yoluyla telafi edilerek etkisizleşmesi, ekonomik aktörlerin kararlarına ve aktiflerine doğrudan müdahalenin sevimsizliği ve gerçekten de en etkili politikanın para politikası olması başlıca rolü oynamaktadır. Para politikasının başarısında ise kamuyu aydınlatma ve şeffaflık, politikanın altlığını oluşturan ekonomik rasyonalite ve küresel finans piyasalarının bir parçası olduğunun bilincinde olarak politika tasarımı kritik önemdedir.

Küresel finans piyasaları 7/24 açık olduğu için, bu piyasalara entegre olmuş ulusal ekonomilerdeki kayda değer bir veri ve haber çok kısa sürede fiyatlanmaktadır. Aşağıda sırasıyla iki kuruluşun derlediği kredi temerrüt takası (CDS) verisi yer almaktadır. Aşağıdaki grafik önümüzdeki 5 yıl içinde hangi ülkelerin temerrüde düşmesinin muhtemel olduğunu göstermektedir. Buna göre Arjantin, Lübnan ve Venezuela’da bu ihtimal çok yüksektir. Türkiye ise Tunus, Pakistan, Ukrayna, Mısır ve Nijerya’dan hemen sonra gelmektedir (Grafik 2).

Grafik 2. Borç ödeme aczine düşmesi muhtemel ülkeler

Kaynak: https://www.cfr.org/cfr-sovereign-risk-tracker

Grafik 3, ülkelerin kredi temerrüt takasından ötürü fiyatlanan finansman maliyetlerini göstermektedir. Buna göre, Türkiye, CDS’i ilan edilen ülkeler arasında en yüksek maliyete sahiptir. 5 yıllık CDS oranı 400,7’dir.  CDS oranı en düşük ülkeler Danimarka, İsveç ve Hollanda iken; en yüksek ülkeler Türkiye’yi takiben Brezilya, Rusya ve Meksika’dır.

İki veri seti arasında metodoloji ve kapsanan ülkeler bakımından farklılık bulunduğu için, veriler tam örtüşmemektedir. Ancak, Türkiye’nin göreli konumu her iki veri kaynağı bakımından da dezavantajlı bir durumu göstermektedir.

Grafik 3. Kredi Temerrüt Takası

Kaynak: http://www.worldgovernmentbonds.com/sovereign-cds/

Merkez Bankasının genişletici para politikası neden etkili olamıyor?

Kısa bir girizgâh: Türkiye doğal kaynak zengini bir ülke olmadığı gibi, rekabetçilik ve yenilikçilik bakımından da Japonya, Almanya ve Çin gibi önde gelen bir ekonomi değildir. Bu nedenle, firmalar önemli ölçüde dış kaynağa dayalı olarak faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla, faize dayalı finansman, ekonominin işleyişinde anahtar bir rol oynamaktadır. Türk finans sisteminde bankacılık, bağlı şirketleriyle birlikte, %90 dolayında bir paya sahiptir. Hisse senedine dayalı finansman toplam içinde ihmal edilebilir bir oranda olduğu için burada değerlendirmeye alınmayacaktır.

Grafik 4’te, Merkez Bankasının fonlama düzeyi ile fon maliyetini gösteren faiz oranlarının birlikte hareket ettiği görülmektedir. Piyasaya para sürülmesi durumunda faiz oranlarının gevşemesi, piyasanın nakit ve finans ihtiyacının karşılanması ve ekonomik aktivitenin toparlanması beklenir. Grafik, bir buçuk yıla yaklaşan bir dönemde fonlama ile fonlama maliyetinin (faiz) aynı yönlü olduğunu göstermektedir. İktisat teorisi bakımından yeni klasiklerin rasyonel beklenti hipotezinin burada geçerli olduğu söylenebilir; ancak, konuyu daha pratik bir açıklama ve çözümlemeye getirmek için, teorik tartışmayı dışarıda bırakıyorum. Burada dikkat çeken nokta olarak, faizleri düşürmesi beklenen genişletici politikanın faizleri düşürmek bir yana artırdığı verisiyle karşılaşmamızdır. 2018 yılından bu yana Kredi Garanti Fonu (KGF) yoluyla piyasaya sürülen paranın üretim ve ticaret üzerinde yoğun bir etkisinin olması beklenirken, bu beklenti büyük oranda gerçekleşmedi ve bu mecra dâhil genişletici politika nedeniyle piyasaya sürülen paranın enflasyona tebdili ortaya çıkmış oldu.

Genişletici politikada firmaların niyetlenmemiş davranışları

Hükümetin genişletici para politikası sayesinde ilave fon temin eden büyük şirketler, bu fonları dört şekilde değerlendirmektedir. Bu değerlendirmelerin biri hariç, diğerleri, politika amacına hizmet etmek bir yana, politikayı etkisizleştirici yönde işlev görmektedir. Ulusal ölçekteki büyük firmaların her birinin yüzlerce firma ile borç-alacak ilişkisi bulunmaktadır. Bu borç-alacak zinciri içindeki firmaların genişletici ekonomi politikasından yararlanabilmeleri için, zincir içinde akışın kesintiye uğramaması gerekir. Ancak, bu kesintisizliği garanti etmenin bir yolu da mevcut sistemde mevcut değildir veya kronizm nedeniyle fiilen mümkün değildir. Nitekim aşağıda Grafik 5’te görüldüğü gibi, firmalar kriz ortamlarında kendilerine sağlanan finansman kolaylığını, yükümlülüklerini yerine getirmek üzere kullanma (1 nolu seçenek) yerine, alternatif kullanım ve yatırım alanlarına yönelerek bunu, ulusal politikayı etkisizleştirme pahasına, şirketleri için fırsata çevirmeyi tercih etmektedirler. Genişletici politikanın çok küçük bir gecikme sonrasında fiyatlara yansımasını bu şekilde okumak mümkündür.

Grafik 5. Niyetlenmemiş sonuçlar: Genişletici para politikası ve fiili sonuçları

Dijital dönüşüm, bir çözüm imkânı sağlıyor mu?

Ekonomi politikası konusunda araştırmacı ve uygulamacılardan oluşan bir ekip olarak bu konu üzerinde son üç yıldan bu yana çalışıyoruz. Borç-alacak zinciri içindeki firmalar, kurumlar, yerel yönetimler, STK’lar ve diğer ekonomik aktörlerin dijital ortama aktarılmış borç ve alacaklarının Türkiye şartlarında ofsetlenerek kısmen temizlenebileceğini ve para talebinin düşeceğini öngörüyoruz. Yüzlerce firmanın birbiriyle binlerce alacak ve borç ilişkisini dikkate alarak bir merkezî takas sistemi yoluyla temizlemenin ekonomiye büyük bir rahatlama sağlayacağını öngörüyoruz. Merkez Bankası verilerinden, EFT ve havale tutarının günlük olarak 500 milyar TL civarında olduğunu tahmin ediyorum. Bunun ulusal ve yabancı para talebi üzerindeki baskısı düşünüldüğünde, para talebindeki bir düşüşün faizler ve döviz kuru üzerindeki etkisi daha iyi anlaşılır.

Böyle bir merkezi temizleme sistemini en başta savunması gerekenler ticaret ve sanayi odaları ile Ticaret Bakanlığıdır. Firmalar başta olmak üzere, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Merkez Bankası bu sistemin en büyük yararlanıcıları olacaktır. Bu sisteme en fazla karşı çıkması muhtemel aktörler ise mevcut finansman kolaylıklarını amacı dışında kendi menfaatleri için istimal ve istismar edenler olacaktır.

Dijitalleşmenin giderek kaçınılmaz bir fenomene dönüştüğü günümüzde, Türkiye’nin hızlı bir şekilde dağıtık yapı ve sistemlerini network ilişkisi içinde entegre etmesi büyük bir aciliyet göstermektedir. Kurumlar bazında dağınık olarak kurulan dijitalleşme birimlerinin büyük fotoğrafın neresine karşılık geldikleri, hangi işlevleri hangi ortak kaynakla kullanacakları ilk olarak masa başı iyi bir tasarımı gerektiriyor. Aksi halde, son zamanların popüler konusu olan “128 milyar Dolara ne oldu?” gibi konjonktürel ve sadra şifa bir cevabı da olmayan bir vakaya takılıp kalırız.

Görgün Özcan –

İnsanın yeryüzündeki varoluşu, hemcinsleriyle ve diğer tüm varlıklarla olan ilişkilerinin hikâyesidir. İnsanlık tarihi beşeri ihtiyaçların zorlamasıyla veya hırsların tahrikiyle ortaya çıkan müspet veya menfi karşılaşmaların, çatışmaların veya uzlaşmaların bütünüdür. Varoluşumuz bizi birbirimize bağımlı ve muhtaç kılmıştır. Bu bağımlılığın sonucu olarak birlikte yaşamanın hem zihinsel hem de fiziksel zeminini aramakla başlar dünya serüvenimiz.

İnsanoğlunun devrim olarak nitelenen keşiflerini ateşin bulunması, toprağın ekilmesi, tekerleğin keşfi, yazının kullanılması vb. olarak sıralayabiliriz. Bu ve benzeri buluşlar ne kadar önemli olsa da, insanın en büyük eseri ve mütekâmil keşfi şehir kurmayı başarmasıdır. Gordon Childe şehir kurma eylemini Sümer’den hareketle devrim olarak niteler. İnsanlığın diğer buluşlarına devrim nitelemesi yakıştırılsa bile şehir için bu sıfatı kullanmak doğru değil. Bir alt üst oluşa ve yıkıma işaret eden devrim, var oluşa, hayata ve inşaya dayalı şehrin yanına sıfat olarak yakışmıyor. Şehir insana öğretilen ve tekâmül ederek ileri aşamalarına geçilen bir faaliyet. Şehir müspet bir eylemin sonucu. İnsan birlikte yaşama ihtiyacının zorlamasıyla mağara(sın)dan çıkmış, kendini bulma yolculuğu içinde varoluşsal biçimde şehir kurmaya girişmiştir. Bu yüzden kendi evinden önce “Tanrı”nın evini inşa etmiş ve kutsal mekânı merkeze alan şehri kurmuştur.

İnsanın anlam arayışı sırasında zihnen ve bedenen çıkıp kurtulması gereken mağara, Eflatun’un kullandığı elverişli bir metafor. İnsan mağarasından çıkarak özgürleşir. Özgürleşen insan sınırsız iyiliklerin, erdemin ve ahlakın yaşanacağı yer olarak bir şehir kurmaya girişir. Kurduğu şehirde ortak yaşamın ideal sınırlarını belirlemek için düşünceye yönelir, hikmet ve felsefenin kapılarını aralar. Aristo da hocası gibi insan için şehir hayatını önceler. İnsanın şehir kurması ve şehirde yaşaması yaratılışına uygun, içkin ve doğal olan durumdur.  En iyi devletin şehir devleti olacağını söyler. Farabi bu iki filozofun İslam dünyasındaki takipçisi olarak “el-Medinetü’l-Fazıla” kavramını kullanır. “Erdemli Şehir”. Farabi için de şehir hayrın en iyisinin, ahlakın kemalinin elde edileceği yerdir. Şehir, ahlakın, ortak iyinin ve yüksek kemalin elde edilebileceği mekân olduğu kadar; günahın, kötülüğün ve sapkınlığın merkezi de olabilir. Farabi şehir tasnifini bu zıtlığı da dikkate alarak çeşitlendirir.

Filozofların kurulması ve yönetilmesi konusunda fikir yürüttükleri şehir, siyasal anlamda devlete karşılık gelir. Şehir ve devlet felsefe ve siyaset düşüncesi penceresinden özdeş kavramlardır. Bu noktada kim yönetmeli sorusu düşüncenin ana ilgisi haline gelir. Soruya verilen cevap:  En ahlaklımız, en mükemmelimiz, en bilgilimiz, en tecrübelimiz yönetmeye en ehil olanımızdır. Bu niteliklere sahip olan ise filozofun kendisi. İnsanlar arasında yönetme erdemi açısından eşitlik söz konusu olamaz. Ya altın karakterli filozof bir kral bizi yönetecek, ya tecrübesi tartışılmaz pratik akıl sahibi bir zümre, ya da kendisine sudur eden vahiy ve akılla hareket eden filozof-peygamber. Diğer herkes şehirde kendi yerinin farkında olacak. Gerçek erdemin mevcut hale razı olmaktan geçtiğini kabul edecek. Yönetme konusundaki fikirleri ne kadar rahatsız edici olursa olsun, filozofların şehirle ahlak arasında bağlantı kurması önemli sayılmalı, ancak şehrin bizatihi kendisinin devleti önceleyen bir olgu olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır.

Yukarıda insanın Tanrı evini kendi evine öncelediğinden ve öncelikli olarak kutsal mekânın inşasına giriştiğinden söz ettik. Bunun nasıl olduğu konusundaki izahatın ampirik delilleri olsa bile, meseleye inanç ve ön kabulle yani imanla yaklaşmanın da bir gereklilik olduğunu belirtmeliyiz. Dinî geleneklerin yaklaşımları felsefenin ve kadim insanlık hikmetinin şehir hakkındaki eksiklerini tamamlayıcı mahiyettedir. Şehir konusunun önde gelen yazarlarından Mumford şehir ve din arasındaki etkileşimi şöyle anlatır: Köyün mütevazı temelleri toprağın içine kök salmıştı; fakat şehir köyün değerlerini tersine çevirdi ve temelleri cennete yerleştirerek köylünün evrenini ters yüz etti. Bütün gözler artık göğe çevrilmişti. Ezeli, ebedi ve sonsuz olana, her şeyi bilen ve her şeye gücü yetene iman, binlerce yıl boyunca insani varoluşun imkânlarını yüceltmede başarılı oldu.

Mumford’un vurgu yaptığı bu iman, insana beşerî gücün sınırlarını zorlayacak azim ve gayreti verir. Yaptığı tapınağa tonlarca ağırlıktaki taş blokları kilometrelerce uzaktan taşıyan insan topluluğunun Göbeklitepe’deki faaliyetini halen anlamaya çalışıyoruz. Bugünden geriye, 12.000 yıl önceye gidiyoruz. Daha toprağı işlemeye, ekip biçmeye, pişirip dağıtmaya, artırıp biriktirmeye başlamamıştık. Ama öyle anlaşılıyor ki faniliğimiz ve acizliğimiz ebedî olana duyduğumuz merak ve iştiyakı daha da artırdı. Yeni bir inşa işine giriştik. İnsanlık var oldukça baki kalacak bir yapı yapmak, ezelî ve ebedî olanın şanına yakışacak bir ev inşa etmek istedik. Şehir kurmaya da buradan başladık.

İnsan yeryüzüne kemal yolcuğunu tamamlamak için en uygun kıvamda gönderildi. Bu sebeple “ahsen-i takvim” sıfatı kullanıldı. Hz. Âdem bir peygamber olarak ilk evi inşa eden insan. Aynı zamanda “âdem” yeryüzünde yaratılmış en şerefli tür, müstahlef adına hareket eden halife varlık, insan… İşte bu varlık türünün ilk eylemi evi inşa etmek: “Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.” (Âli İmran 3/96) Evi inşa etmek, evle birlikte hilafetin gereğini de yerine getirmek demek. Ardından gelen amaç ise esma ile müsemma arasındaki ilişkiyi tamamlamak ve ahlakın kemalini elde etmek için bir şehir kurmak.  

İnsan hilafet vazifesi gereğince ilk olarak kulluğunu ifade edeceği mekânı inşa etti. İbadet kulluğun ifadesinin sembolü fiillerden ibaret değil sadece. Kulluk var oluşla ilgili bir eylem, bilme ve tanıma çabasının tezahürü. Kulluk perspektifiyle tekrar şehre döndüğümüzde kadim topraklarda yer alan bozulmuş bir şehirden, yeni bir şehir kurmakla görevlendirilen başka bir önderin, peygamber olarak Hz. İbrahim’in çıktığını görüyoruz. Hemşehrilerinin şehrinden kaçan İbrahim’e (as) verilen görev aynı: Çölün ortasında, mutlak saflık ve temizliğin içinde yeni bir şehir kurmak. İbrahim emre itaat eder, oğluyla birlikte teslimiyet içinde evin temellerini bulur ve yükseltir: “İbrahim, “Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları da çeşitli ürünlerle rızıklandır” diye dua etmişti. Allah buyurdu ki: İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim. O ne kötü bir sondur!  İbrahim İsmail’le birlikte o evin temellerini yükseltiyordu: “Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.” (Bakara 2/126-127) 

İbrahim’in (as) duası karşılık bulmuş, çölün ortasında ziraata elverişsiz bir yerde kurulan kutsal şehir Mekke, bereket ve cömertlikle anılan bir şehir olmuştur. Bu cömert şehre yüzyıllar sonra, aynı misyonun takipçisi yeni bir önder, Hz. Muhammed (sav) peygamber olarak gönderildi. Mesajına yaratan Rabbimizin adıyla işe girişelim; bu şehir, köle/hür, zengin/fakir, asil/avam fark etmez hepimizin ortak evidir; yönetmek sadece altın tabiatlılara, “Ebu’l-Hakem” lakaplılara has bir meziyet değildir diyerek başladı. Bu çağrının ne anlama geldiği anlaşıldığında ise, bir avuç insanla doğduğu şehri terk etmek ve Yesrib’e hicret etmek zorunda bırakıldı.

Hz. Muhammed (sav) üzerine yüklenen misyonun farkında olarak mücadelesine yeni bir mekânda devam etti. Yesrib’in yeni adı “Medine” yani şehir oldu. Hicretle başlayan bu yeni şehir kurma hamlesi, İslam inanç sisteminin her yönüyle miladı oldu. Evin ve şehrin inşasıyla birlikte insanın da inşasına başlandı. Yeni şehirde gerçekleştirilen ilk faaliyet yine değişmedi. İbadet için bir bina yapıldı. Bu yapıda ibadethane ile ev, okul, misafirhane iç içe geçmişti. Mezralar ibadet için yapılan evin ekseninde birleşti. Şehir yeni bir odak noktası elde ederek asli kimliğine kavuştu. 

Sonra gelenler için örnek alacakları bir model ortaya kondu Medine’de. Tüm insanlığa bir şehrin nasıl kurulacağı öğretildi. Müslümanlar bu örnekten hareketle Basra, Kufe, Fustat, Bağdat gibi yeni şehirlerini kurdular. Kuruluşundan itibaren 30 yıl içinde Kufe’nin nüfusu 100.000’in Basra’nın nüfusu ise 200.000’in üzerine çıktı. Nil’in doğu sahilinde 640 yılında Amr ibnu’l-As tarafından kurulan Fustat, sonradan Kahire şehrinin çekirdeğini teşkil etti.  762’de Abbasi Halifesi El-Mansur tarafından yeni başkent olmak üzere kurulan Bağdat ise 40 yıl içinde 2 milyon nüfusa erişti. Yeni kurulan bu şehirlerle birlikte İspanya ve Kuzey Afrika’dan Hint Okyanusuna kadar uzanan bölgede Kordoba, Sevilla, Tuleytula, Fez, Kayravan, İstanbul, Şam, Belh, Buhara, Semerkand gibi pek çok şehir İslam hakimiyetine girdi. Medine’de ortaya konulan şehir modeline göre yeniden örgütlendi.

İslam şehrine farklı coğrafyalarda ve tarihsel kesitlerde verilecek başka pek çok örnek bulunabilir. Ancak bu modelin son ve en gelişmiş örneği Osmanlı şehirlerinde görünür. Bu görüşü destekleyen Turgut Cansever, İslam şehrini insanlık tarihinin çok müstesna bir ürünü olarak niteler ve Osmanlı şehirlerini mekânsal planda bu sistemin en parlak örnekleri olarak gösterir. Cansever’e göre Osmanlı şehri iki temel özelliğiyle ön plana çıkar. Şehirde hâkim irade görünür değildir ve Osmanlı şehri kendiliğinden oluşmuş bir güzelliği yansıtır. Siyasal otorite yeni kurulan şehre planlama yoluyla müdahale etmemiş, şehir kurmak bir üst ilke olarak dünyayı güzelleştirme idealinin parçası olarak düşünülmüştür.

Nizam-ı âlem ilkesinin simgeleşmiş hali olan Osmanlı şehri, sadece mekânsal bir tekâmülün sonucu olarak öne çıkmaz. Aynı zamanda ortalama insanın hayatına huzur ve güven getirmeyi de kendisine hedef olarak koyar. Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen; “Hüner bir şehir bünyad etmektir, Reayâ kalbin âbad etmektir” dizeleri bu hedefin ifadesidir. Burada şehir kurma eylemi ile “dâire-i adalet” ilkesinin ana fikrini oluşturan halkın huzuru ortak bir ideal olarak dikkat çeker.

Şehirde refahın artması ve huzurun sağlanması bir başka erdemin, cömertliğin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Osmanlı şehirlerinde her sosyal katmanda ve farklı fonksiyonlarda karşımıza çıkan vakıflar cömertlik ahlakının tezahürleridir. Cömertliğin en yüksek derecesi ihtiyaç sahibi olsun veya olmasın bütün insanlara yardımda bulunmayı gerektirir ve kerem olarak adlandırılır. Nitekim vakfiyelerde bu özelliğe vurgu için “âyende ve revendeye” hizmetten bahsedilir. Yani gelir seviyesi veya sosyal statüsü ne olursa olsun gelen geçen herkese ikramda bulunulması emredilir. Cömertlik ve kerem ahlakının somutlaşmış hali olan vakıflar, Osmanlı şehir hayatının sosyal, ekonomik ve fiziki planda ayrılmaz parçası olarak her köşede karşımıza çıkar.

Osmanlı şehirlerinin kuruluşundan itibaren fiziki yapısında asıl belirleyici yenilik, vakıflar aracılığıyla külliye-imaret siteleri tesis ederek şehirleri geliştirmektir. Çok işlevli merkezler olan imaret siteleri, şehirlere kamu hizmetlerinin gelmesini ve ticari hayatı geliştirecek pazarların kurulmasını sağlamıştır. Bu tesisler cami, medrese, hastane, misafirhane, aşevi, su yolları, çeşme ve sebiller, yol ve köprüler ile bunların bakımları için gelir getiren han, hamam, çarşı, değirmen vb. yapılardan oluşurdu. Bazen bir şehrin yeni baştan kuruluşunda bazen de var olan bir şehrin topyekûn dönüşümünde vakıflar tarafından inşa edilen bu imaret siteleri pay sahibi oluyordu.

Osmanlı şehrinde, şehir merkezindeki çarşıların mülkiyeti vakıflara tahsis edilerek merkezde oluşacak spekülatif kazancın ve rantın da önüne geçilmiş, buradan doğan artı değer hayrata özgülenerek şehrin sağlık, eğitim, sosyal yardımlaşma vb. ihtiyaçları temin edilmiştir.  Böylece şehrin şerefiyesi hizmet olarak şehirliye aktarılmıştır. Bu sistemle şehirde rantiye ekonomisinin yarattığı ekonomik, sosyal ve politik yozlaşmanın sınırlı kalması sağlanmıştır.

Modern dönemde insanlık olarak her zamankinden daha fazla şehirlerde ve metropollerde yaşıyoruz. Günümüzde Dünya nüfusunun %55’i, Avrupa ve Türkiye nüfusunun ise yaklaşık %75’i şehirlerde meskûn. Ancak bu nüfus kesafetine rağmen gerçekten şehirli olup olamadığımız konusunda istifhamlarımız var. Mekânı değerli kılanlar mekânda yaşayanlar, orada mekîn olanlardır (şerefü’l-mekân bi’l-mekîn). Şehirleri değerli kılmak için ortak yaşamın kurallarını belirleyen, ortak kabullere yaslanan şehir ilmihallerimizi yazabilmeliyiz. Bu çerçevede şehirli olabilmek ve şehir ahalisi olarak birlikte yaşayabilmek için, yukarıda özetlediğimiz tarihsel değerleri yeniden hatırlamakta ve imkân ölçüsünde canlandırmakta fayda var. Kanaatimizce yeni ve yeniden şehirler kurabilmek ancak bu hattıhareket üzerinde olmakla mümkün olabilir.

Ünal Çamdalı –

A Millî Futbol Takımı, Avrupa Futbol Şampiyonasında grubundaki tüm maçları kaybetti. Oynadığı üç maçta sekiz gol yedi, ancak bir gol atabildi. İtalya’ya 3-0, Galler’e 2-0 ve son maçında da İsviçre’ye 3-1 yenilip grup sonuncusu olarak şampiyonaya veda etti. Hâlbuki turnuvaya çok büyük umutlarla ve hayallerle gitmişti. Pek çok kişi Millî Takımın final oynayacağına bile inanmıştı. Fakat sonuç hiç beklendiği gibi olmadı, tam bir hayal kırıklığı yaşandı.

Daha önce yazmış olduğum bir yazıda (A Milli Futbol Takımı ve Türk Futbolu’nun Genel Yapısı, Kayseri Haber, 19.06.2021) ifade ettiğim üzere, 83 milyonluk Türkiye’nin, İtalya gibi ekol oluşturmuş bir takım karşısında yenilmesi, (3-0’lık skor çok olsa da) hadi olabilir diyelim. Ancak yaklaşık 3 milyonluk Galler ile 8 milyonluk İsviçre karşısında, hem de Bakü’de aldığı yenilgiler, oldukça acıdır. Ortaya konulan oyun ise futbol bakımından düşündürücüdür. Konuya ülkelerin nüfus sayısı açısından bakıldığında niceliğin hâkimiyetinin futbolda geçerli olmadığı, nicelik kadar niteliğin de önemli olduğu görülmektedir. Tüm bunlara karşın niteliğe bakarken niceliği de göz ardı etmemek gerekir.

Türk Millî Takımı şampiyonada maalesef varlık gösteremedi; daha doğrusu mücadele edemedi. Daha çok savunma yapan bir oyun sergiledi. Özellikle İtalya karşısında çok çekingendi. Oyuncularımız sahaya çıkarken sanki maçı zihninde kaybetmiş, mağlubiyeti de kabul etmiş bir psikoloji içerisindeydi. Birinci yarıyı 0-0 tamamlamış olması, sanıyorum büyük başarı şeklinde algılandı. Bu durum sadece futbolcular için geçerli değil gibiydi. Maçın devre arasında, bir Türk TV kanalında, yorumcuların İtalya’yı yere göğe sığdıramayarak 0-0’lık skoru, Millî Takım açısından büyük bir zafer olarak sunmaları da manidardı. Kendi kendime iyi ki bizim futbolcularımız bunları duymuyor demiştim. Ancak ikinci yarıda, onlar da bunları duymuşçasına daha pasif bir oyun ortaya koyarak İtalya’nın 3 gol atmasına engel olamadı.

Takımımız benzer oyun sistemini Galler ve İsviçre maçlarında da gösterdi. Atak yapmaktan ziyade savunma yaptı ve top çevirdi. Rakibe hücum ederken tekrar savunmaya çekildi. Maç izlerken zaman zaman kalemizin yerini şaşırdım(!). Hele Galler maçında son dakikaların bizim kalede geçmesi, ikinci golü göz göre göre getirdi. Son maçta ise Millî Takım İsviçre karşısında başta iyi oynamasına rağmen ilk golden sonra tüm iddiasını ve ümidini kaybetmiş, bir ruh haline büründü. Adeta dağıldı ve akıbet de kaçınılmaz oldu. Attığımız tek gol, şampiyonada elde ettiğimiz en büyük başarı ve avuntu kaynağımız oldu.

Futbol oyununun geçmişinin milattan önceki yıllara dayandığı belirtilmektedir. Türklerin de çok eski devirlerde futbola benzeyen tepük adı verilen oyun oynadığı, bilimsel çalışmalarda dile getirilmektedir. Ancak modern futbol kurallarının 19. yüzyılın ortalarında, İngiltere’de ortaya çıktığı bilinmektedir. Kuralların belirlenmesinde, kültürün de mutlaka etkisi vardır. Dolayısıyla örneğin Brezilya ve Arjantin gibi başarılı Güney Amerika Kıtasının ülkelerini saymazsak günümüzde futbolu daha çok Avrupa oyunu olarak kabul etmek, pek de yanlış olmayacaktır. Zira eski bir İngiliz futbolcusuna göre futbol “bir topun 90 dakika boyunca 22 kişi tarafından kovalandığı fakat sonunda hep Almanların kazandığı bir oyundur”. Ayrıca İngiltere, İtalya, Fransa, Almanya, İspanya vb. takımların oyun tekniği ve başarıları, önermeyi desteklemektedir. Türkiye, Macaristan, Finlandiya, Kuzey Makedonya gibi ülkeler Avrupa’da olmalarına karşın futbol tekniği açısından onlardan farklı oyun sergilemektedir. Dolayısıyla Türk ve akraba kavimlerin bu oyuna olan ilgi ve yetenekleri, Avrupalılara benzememektedir. Bize ve bize benzeyen milletlere mahsus olarak futbolda yeni bir teknik mi geliştirmek gerekir? Bunu uzmanlar değerlendirmelidir.

Son zamanlarda futbol ülkemizde çok rağbet gören bir spor dalı olmuştur. Eskiden dinî hassasiyetler yüzünden bu oyuna soğuk bakılırdı. Anne ve özellikle de babalar çocuklarının futbol oynamasına asla müsaade etmezdi. Futbol adeta onlardan kaçamak oynanırdı. Şimdi ise koşullar çok değişti. Ebeveynler çocuklarının futbol oynaması ve profesyonel olması için çok yoğun çaba sarf etmektedir. Zira günümüzde futbolcuların kazançları hatırı sayılır seviyelerdedir. Kaldı ki ülkemizde en fazla yatırım, sanırım futbola yapılmaktadır. Son yıllarda yapılan sahalar ve teknik altyapılar, bu alanda yapılan ciddi yatırımlar olarak göze çarpmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen Türk futbolu istenen seviyeye bir türlü çıkamamaktadır. Ortada ciddi sıkıntıların ve sorunların olduğu düşünülmektedir. Türk futbolunun kaotik bir yapısı ve entropi düzeyinin de yüksek olduğu bellidir. Konuyla ilgili basında pek çok haber ve yorumlar da yapılmaktadır. Eski bir futbol teknik adamının ifadesiyle Türk futbolu entropi hastalığına yakalanmıştır. Sorunlar ve hastalıklarla ilgili genel bir değerlendirmeyi, yukarıda belirttiğim yazımda ortaya koymaya çalışmıştım.

Takım oyunlarında başarı nasıl ki bir kişiye indirgenemez ve salt onunla açıklanamaz ise başarısızlık da benzer şekilde bir kişiye indirgenemez ve açıklanamaz. Fazla başarılı olamayan oyuncuları sahada tutmasındaki ısrarlı tavrı, doğru oyuncu değişimi yapmaması gibi eleştiriler alsa da tüm sorumluluğu sadece Şenol Hoca’ya yüklemek, adil olmayacaktır. Hatta haksızlık olacaktır. Şampiyona, hangi hataların yapıldığını göstermesi açısından değerlendirilebilir. Millî ve diğer ulusal takımların lehine çevrilebilir. Fakat genel olarak hatalar da şu şekilde sıralanabilir: Daha tecrübeli futbolculara yer verilmeyerek tamamen genç oyunculardan oluşmuş bir takım kurmak sanki yanlıştı. Takımda, genç oyunculara liderlik ve ağabeylik yapacak eski oyunculardan Galatasaraylı Hacı’ya, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu’na veya Konya Sporlu Ali Çamdalı’na benzer en az bir oyuncunun olması, galiba gerekiyordu. Zira genç oyuncuları, oyun esnasında koordine ve isteklendirecek (motive edecek) bir isim sahada yoktu. İsteksiz oynadıkları gözlendi. Takımda isteklendirme (motivasyon) problemi vardı. Oyun taktiğinden ve stratejisinden uzaktılar. Dağınık bir yapı da sergilediler.

Bununla birlikte başarılı Avrupa takımlarında olup da bizde olmayan nedir? Bilimsel eksiklik mi, teknik altyapı yetersizliği mi, kendimize has tarzımızın ve stratejimizin olmaması mı gibi soruların yanıtları da objektif ve tarafsız hem de bilimsel şekilde belirlenmelidir. Bunlar belirlenirse faydalı dersler elbette çıkartılacaktır.

Günümüz dünyasında uluslararası müsabakalar ülkelerin ekonomik, teknik ve bilimsel altyapılarının düzeyinin gösterimi açısından da önemlidir. Aynı zamanda bunlar dünyaya bir mesaj niteliği de taşımaktadır. Soğuk savaş döneminde, özellikle ABD ile Sovyetler Birliği’nin ezeli rekabeti, sadece ekonomik ve askerî alanda değil spor alanında da kendini hissettirirdi. Dolayısıyla konuya salt oyun açısından bakmak doğru değildir. Ayrıca sporun ciddi ekonomisi de söz konusudur. Bugün pek çok ülkenin spordan elde ettiği gelir çok yüksek seviyelerdedir. Bizde ise kulüplerin borçları hep gündemdedir.

Taşıma suyla değirmen dönmeyeceği gibi dışardan gelen sporcuların başarılarına dayanan Türk sporu da ilerleyemez. Çoğunluğunu yabancı futbolcuların oluşturduğu futbol takımlarının ulusal liglerde maç kazanmaktan öteye gidemeyeceği bellidir. Kaldı ki yabancı oyuncuların pek çoğunun yaş ortalamalarının da yüksek olduğu ve diğer ülkelerdeki başarılı takımlarda yer bulamayanlardan oluştuğu belirtilmektedir. Hatta birkaç yıl önce basında yayınlanan bir habere göre Avrupa ülkelerinin futbol liglerinde oynayan oyuncuların yaş ortalamasının en yüksek olduğu ülke Türkiye olarak tespit edilmiştir. Aynı haberde, takımlarda altyapıdan yetişerek gelen oyuncuların en az sayıda olduğu ülke yine Türkiye olarak verilmiştir.

Millî takım kadrosunun önemli bir kısmını, yurt dışındaki kulüplerde oynayan gurbetçi çocuklar oluşturmaktadır. Ülkemiz futbolu yabancı oyuncular olmasa ulusal takımlar, gurbetçi çocuklar olmasa da millî takım oluşturulamayacak şeklindeki bir yapıya dönüşmüştür. Gelinen noktanın bilimsel olarak sorgulanması ve analizinin yapılması, Türk futbolunun geleceği açısından önem ifade etmektedir. Konu yalnız futbolu değil diğer spor dallarını da ilgilendirmektedir.

Şenol Hoca’nın da basın toplantısında ifade ettiği gibi başarısızlıklardan daha çok dersler çıkartılabilir. Umuyorum! Elde edilen sonucun değerlendirilmesi yeterince yapılır ve konuyla ilgili önlemler mutlaka alınır. Aksi takdirde ülke ve millet olarak daha çok benzer sıkıntılar yaşamamız, entropi yasası gereği muhtemeldir. Kaldı ki tüm bunlar sadece ülkemizin spor ile ilgili geleceğini değil gençliğinin geleceğini de ilgilendirmektedir.

Not: Şampiyonada ölüm grubu olarak tanımlanan F Grubu’ndan çıkamamasına karşın gösterdiği üstün başarımdan (performanstan) dolayı Macaristan Millî Takımını yürekten kutluyorum.

İbrahim Karataş –

Basra Körfezinin fiziki ve nüfus olarak en küçük ülkelerinden biri olan Katar, dış politikada bölgenin en etkili ülkelerinden biridir. Osmanlı’dan sonra İngilizlerin kontrolüne geçen Emirlik, 1971’de Bahreyn’le birlikte şimdiki Birleşik Arap Emirliklerini (BAE) oluşturan yedi emirliğe katılmayarak bağımsızlığını ilan etti. İkinci Dünya Savaşı sırasında insanların açlıktan öldüğü ülke, 1990’ların başına kadar ekonomik zorluklarla mücadele etmeye devam etti. Katar bu yüzden komşu Arap ülkelerin maddi destekleriyle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak bu küçük ülke 1990’larda doğalgaz yataklarının bulunmasıyla birlikte hızla zenginleşmeye başlayarak toparlanmaya ve bölgede etkili olmaya başladı.

Aslında Katar’ı son 30 yılda mevcut uluslararası konumuna getiren olay 1995’te yapılan kansız bir darbeydi. Katar bağımsızlığından beri Suudi Arabistan’ın adımlarını takip eden, güvenliğini bu ülkeye emanet etmiş ve kendine münhasır bir dış politikası olmayan bir ülkeydi. Ancak Kuveyt’in Saddam Hüseyin rejimince işgali ve körfezde tek orta büyüklükte devlet olan Suudi Arabistan’ın ‘koruyucu abilik’ görevini yerine getir/e/memesi diğer ülkeleri endişelendirmişti. O dönemin Katar Savunma Bakanı Hamad Bin Halife Es-Sani, babası Emir Halife Bin Hamad Es-Sani’nin Suudilerin sözünden çıkmamasından razı değildi. Bu nedenle 1995’te babası yurtdışında tatildeyken yönetime el koydu. Babası, Suudi Arabistan ve BAE’nin yardımıyla karşı darbe yaptı ama başarılı olamadı.

Yeni Emir Hamad Es-Sani bir yandan ülkesine bağımsız yeni bir yol çizerken diğer yandan da babasının darbesine destek veren Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’dan intikam almak için uğraştı. İç ve dış politikada bir dizi reformlara başladı. Reformların en önemli özelliği, ülke nüfusça ve askerî bağlamda küçük olduğu için hedeflerin yumuşak güç ile gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır. Emir Hamad işe Ortadoğu’da bilgi ve medya sansürü için hemen her ülkede bulunan EnformasyonBakanlığını (Ministry of Information) lağvetmekle başlar. Aslında mezkûr bakanlığın ortadan kalkması Katar’da çok bir şeyi değiştirmez. Çünkü halk zaten zengin olduğu için muhalefet edilecek fazla konu yoktur. Ayrıca ülkede doğru dürüst bir muhalefet de yoktur. Ancak sansürsüzlük politikası en çok hasımlık besleyen komşu ülkeleri hırpalayacaktır. Çünkü Emir Hamad iktidara geldikten bir yıl sonra El Cezire televizyon kanalını kurar. Yeni televizyonun asli görevi Arap rejimlerin halkın görmesini istemediği haberleri vermesi olur. El Cezire haberciliği bölgede büyük dikkat çeker ve otoriter rejimleri rahatsız eder. Ancak tepkilere rağmen Emir Hamad’ın kendisine darbe yapanlara karşı geri adım atmaya niyeti yoktur. Kanal zamanla yayın süresini ve ağını genişleterek daha çok insana ulaşmaya başlar. Sonuç olarak birkaç yıl içinde en çok izlenen kanal haline gelir.

Doha merkezli kanal, bölgesel olaylardaki yayın çizgisiyle de dikkat çeker. Örneğin 2001’deki İkinci İntifada’da yaptığı Filistin yanlısı yayınlar Arap dünyasının teveccühünü kazanır. Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgalindeyse bombalanan şehirlerden yaptığı yayınlarla Batı medyasının bilgi üzerindeki tekelini kırar. El Cezire muhabirleri ayrıca Usame Bin Ladin ve Saddam Hüseyin’le röportajlar yaparak işgallere alternatif bir boyuttan bakar. Ancak bunun bedeli El Cezire muhabirlerinin ABD bombardımanıyla öldürülmesi olur.

El Cezire günümüz itibariyle on küsur kanalla yayın hayatına devam etmekte olup BBC ve CNN gibi Batı menşeli televizyonlardan sonra en çok izlenen TV networku olarak bilinmektedir. Katar hükümetinin fonladığı mezkûr medya grubu an itibariyle ülkenin en önemli yumuşak güç enstrümanıdır. Bölgede benzer bir medya gücü olmadığı gibi dünyada da muadili pek azdır.

El Cezire’nin başarısı diğer ülkelere de örnek olmuş ve birçok yabancı kanal Arapça yayınlara da başlamıştır. Ayrıca Suudi Arabistan El Cezire yayınlarıyla baş edebilmek için El Arabiye televizyonunu kurarken, El Cezire’den ilham alan Venezuela TeleSur’u ve ABD El Hurra’yı kurmuştur. İsrail de benzer bir kanal kurmayı planlamış fakat sonradan vazgeçmiştir.

Bölgede medya kontrolünü eline alan Emir Hamad, El Cezire’nin etki gücünü de arkasına alarak bölgesel sorunlara müdahil olmaya başlamıştır. Yanına kuzeni olan dönemin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad Bin Casim Es-Sani’yi de alan Emir Hamad, dış politikada güvenilir bir aracı ülke imajı olmaya çalışmış ve Arap Baharına kadar da başarılı olmuştur. Sudan, Lübnan, Afganistan, Yemen ve Somali gibi birçok ülkede çatışan tarafları Doha’da toplayan Katarlılar, görüşmenin başarılı olması için ilgili ülkelere maddi yardımlarda da bulunmuşlardır. Söz konusu taktik işe yaramış ve Doha birçok çatışan tarafın buluştuğu ve müzakerelerde bulunduğu bir başkent olmuştur. Böylelikle Doha’yı Ortadoğu’nun Cenevre’si yapma gayesi de kısmen gerçekleşmiş olur. Diğer yandan, oluşan güven ortamı Katar’a yatırım kapılarının açılmasına vesile olmuş ve birçok Katarlı firma aracılık edilen ülkelerde tavizler sayesinde yatırım yapmıştır. Dolayısıyla siyasi kazancın yanı sıra ekonomik kazanç da elde edilmiştir.

Ne var ki 2010 yılının sonunda başlayan Arap Baharı, Katar’ın dış politikasında radikal değişikliklere neden olmuştur. Daha önceleri güvenilir aracı rolünü benimseyen ve bu sayede prestiji artan Katar, birden müdahaleci bir ülke konumuna gelmiştir. Katar bu amaçla Müslüman Kardeşler grubunun bölgedeki networkundan istifade etmiştir. Ayrıca halk isyanlarında El Cezire televizyonunu aktif olarak kullanmakla kalmamış, aynı zamanda Libya, Mısır ve Yemen gibi ülkelerde televizyon istasyonları kurarak rejimlerin devrilmesi için uğraşmıştır. Katar yönetimine göre halk devlet yönetimine katılırsa bölgenin sorunları biterdi. Ancak otoriter rejimler öyle düşünmüyordu. Bilhassa Suudi Arabistan ve BAE halk devrimlerinin başarılı olmaması için elinden geleni yapmış ve bazı ülkelerde diktatöryal rejimlerin ayakta kalmasını sağlamışlardır. Arap Baharının sonunda bir tek Tunus’ta demokrasiye geçilmiştir. Dolayısıyla Katar’ın hayal ettiği demokratik halk devrimleri başarılı olamamıştır. Dahası, Katar, devrimlerin olduğu ülkelerde belli grupların yanı sıra diktatörlere destek veren diğer ülkeler tarafından düşman olarak görülmüştür. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır bu yüzden 2014 yılında, yani Emir Hamad görevi oğlu Emir Tamim’e devrettikten bir yıl sonra, büyükelçilerini Doha’dan çekmişlerdir.

Anlaşmazlıklar devam etmiş ve söz konusu dört ülke 2017’de ABD Başkanı Donald Trump’ın da yeşil ışık yakmasıyla Katar’ı üç buçuk yıl süren bir blokaja almışlardır. Öyle ki ülkeye gıda girişine bile engel olunmuştur. Ancak blokajın verdiği zarar Türkiye ve İran’ın destekleriyle azaltılmıştır. Katar, blokaj döneminde de politikalarını değiştirmemiş ve mezkur ülkelere taviz vermemiştir. Söz konusu ülkelerin blokajın kaldırılması için öne sürdüğü şartları arasında El Cezire’nin kapatılması, Türk askerî üssünün kapatılması, İran’la ilişkilerin bitirilmesi, teröre (Hamas ve Müslüman Kardeşler kastediliyor) destek verilmemesi gibi kabul edilemez şartlar olduğu görülebilir. İlgili maddeler iyi incelendiğinde ne kadar çelişkili olduğu da görülebilir. Örneğin BAE’nin de İran ile olan ilişkileri gayet ileri düzeydedir. Müslüman Kardeşlerin terörist olduğu iddiası sadece blokajcı ülkelerin iddiasıdır. Hamas’ın blokajcı ülkelerle bir sorunu yoktur. Türk üssünden rahatsız olan dört ülke Amerikan üssüne ses çıkarmamıştır.

Arap Baharındaki müdahaleci tavrı yüzünden komşularıyla savaşın eşiğine gelen Katar’ın, imajı zedelenmiş olsa da, tekrar eskisi gibi aracı ülke rolüne dönmeye çalıştığına dair emareler bulunmaktadır. Ancak eski prestijini kazanması için biraz daha zamana ihtiyaç duyduğu muhakkaktır. Fakat dünya kamuoyu nezdinde imajını yükseltmesi, bölgedeki imajına göre daha kolay olacaktır. Çünkü Katar şu sıralar FIFA 2022 Dünya Kupasına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Doğrusu böyle bir organizasyonu düzenlemek küçük bir ülke için çok büyük başarıdır. Bir kere Katar futbolla anılan bir ülke değil. Bölgenin de futbolda gözle görülür bir başarısı yok ve futbola olan ilgi diğer kıtalar kadar değil. Daha da ilginci, müsabakalar sıcak iklim nedeniyle yaz yerine kış mevsiminde yapılacak. Katarlılar bir nevi imkânsızı başararak üç milyar insanın dikkatini bir ay boyunca çekecek ve kendi tabirleriyle insanların haritada ülkelerini bulmalarını sağlayacaklar. Bölgenin kötü imajıyla anılmak istemeyen ülkenin başarılı olup olmayacağını zaman gösterecektir. Ancak bazı uzmanlara göre Katar, organizasyonu düzenleme hakkını kazanarak zaten istediğini elde etmiş oldu.

Bahsi geçen tüm başarıların nedeninin ekonomik güç olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Katar 300 bin gerçek nüfusa ve yıllık 200 milyar dolarlık bir GSMH’ye sahip. Doğalgaz kaynaklarının bir gün tükeneceğini bilen ülke yönetimi, ekonomik gelirlerini çeşitlendirerek yeraltı kaynakları olmadan da ayakta kalmayı planlamaktadır. Bu konuda da epey bir mesafe alındığı söylenebilir. Örneğin Shell, Siemens, Volkswagen ve Mercedes gibi dev global firmalarda hatırı sayılır miktarda Katar hissesi bulunmaktadır. Türkiye’de bile BMC, Digiturk ve Beymen gibi bazı önemli markalarda Katar hissesi bulunmaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük şehirlerinde en pahalı bazı gayrimenkuller Katarlılara aittir. Öte yandan, ülke kendi markalarını da büyütme politikası izlemekte olup El Cezire, BeIn Sports, Ooredoo, QNB ve Qatar Airways gibi global markalar oluşturmuştur. Söz konusu şirketlerden elde edilen gelirler bir yana, yurtdışına yapılan yatırımlar yeni dostlar da kazandırmaktadır. Belki de bu sayededir ki blokaj döneminde dünya ülkelerinin çoğu Katar’ın yanında durmuşlardır.

Söz konusu dostluklar ve desteğin yumuşak güç sayesinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Katar’ın yumuşak gücü ustaca kullanması ve başarılı olması, bu gücün ihmal edilmemesi gerektiği gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Katar yumuşak güç sayesinde (1) Amerika gibi batı ülkelerinde imajının zedelenmesine engel olmuş, (2) blokaj gibi ağır bir yaptırımdan az zarar görmüş, (3) yaptığı yardımlar ve yatırımlar sayesinde yeni dost ve müttefikler edinmiş ve (4) FIFA Dünya Kupası gibi organizasyonlara ev sahipliği yaparak imajını müspet yönde yükseltmiştir.

Katar’ın başarısı aynı zamanda realist teoride çokça geçen küçük ve savunmasız bir ülkenin kolayca yem olacağı tezini de sorgulatmaktadır. Yine aynı bağlamda gücün sadece askerî güç olmayacağını da göstermektedir. Çünkü eğer ki tek mesele askerî güç olsaydı bugün Katar işgal edilmiş olacak ve muhtemelen BAE’nin bir emirliği olacaktı. Ancak yumuşak gücü sayesinde diğer aktörlerin gücünden de istifade etmiş ve kendisini korumayı başarabilmiştir.

Dahası, zayıf bir ülke gibi davranmak yerine orta büyüklükte bir devlet gibi davranmaya başlamış ve bilhassa bölgesinde söz sahibi bir ülke olmuştur. Biz de Katar’ı küçük bir ülkeden çok orta büyüklükte bir devlet olarak görmekteyiz ve diğer ülkelerin Katar’ı dış politika bağlamında model olarak kullanması gerektiğini önermekteyiz. Ancak makalemiz Katar’da Emir Hamad, eşi Muza Bint Nasır ve oğlu ve aynı zamanda mevcut Emir Tamin Bin Hamad’ın kişisel katkılarını da göz ardı etmemektedir.

Sonuç olarak, eğer bir ülkede imkânlar ve bu imkânları iyi kullanacak yöneticiler varsa o ülkenin başarılı olmaması için hiçbir neden kalmamaktadır. Katar öyle bir örnek ki, birçok uluslararası ilişkiler teorisi bu ülkenin başarısını kendi argümanlarıyla izah etmekte zorluk çekmiştir. Bilhassa kendisi gibi küçük birkaç ülke ile birlikte (İsrail ve BAE gibi) küçük ülkelerle ilgili yapılan tartışmalara yeni bir boyut kazandırarak mevcut literatürü sarsmış ve sorgulatmıştır.

Ümit Yardım

21/06/2021

Uluslararası sisteme damgasını vuran dönemler her zaman olmuştur. Bu tarihî süreçler sadece o günün şartları için değil gelecek bakımından da belirleyici ve yol gösterici olur. Söz konusu dönemlerde alınan kararlar da keza etkilerini her bakımdan ve bütün alanlarda hissettirirler.

Bu mahiyetteki dönemlerden birinin de Haziran 2021 günlerinde yaşanmakta olduğunu düşünmekteyiz. Bugünlerde şahit olduğumuz gelişmelerin etki ve sonuçlarının gelecek dönemde görüleceğinden de şüphe duymuyoruz. Türkiye bakımından da.

1. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Özel Oturumu

Haziran 2021 ayının küresel düzeyde yoğun diplomasi, müzakere, ziyaret ve görüşmetrafiğinin ilk aşamasında, BM Genel Kurulunda çürümüşlük, istismar, kirli para aklama, rüşvetle mücadele başlıklı Özel Oturum düzenlendiğini ve bu alanlara yönelik tarihî önemde müzakereler yapıldığını ve sonuçta da bir Siyasi Bildiri kabul edildiğini görmekteyiz (A/S-32/L.1) İçeriği itibarıyla çok önemli olan söz konusu BM Genel Kurulunda yapılan bu görüşmelerde, zikredilen sorunların dünyanın ve bütün ülkelerin istikrara, demokratik değerlere ve hukuk düzenlerine verdiği büyük zararlara işaret edilmiş, açıklık ve şeffaflığın, güçlü siyasi iradenin bunlarla mücadelede taşıdığı önem vurgulanmıştır. Çürümüşlük, istismar ve rüşvetçiliğin halkın güvenini sarstığı, hukuk değerlerini zayıflattığı, insan hakları, gelişme ve cinsiyet eşitliği gibi konulardaki çalışmaları da olumsuz etkilediği aynı müzakerelerde kapsamlıca ele alınmıştır.

Önümüzdeki dönemde uluslararası düzenin en önemli gündem maddelerinin başında bu konuların geleceğini en açık şekilde ortaya koyan bir toplantı olmuştur, bu Özel Oturum. Bütün BM üyesi ülkeler bu gelişmelerden gerekli dersleri çıkarmak, öncelikle de ev ödevlerini yapmak zorundadırlar. 18 Haziran’da ikinci kez BM Genel Sekreteri seçilen Guterres öncülüğündeki BM’nin yeni döneminde de bu konular öncelik taşımayı sürdürecektir.

2. G7 Cornwall Zirvesi

Her ne kadarülkemiz kamuoyunun gündeminde yeterince işlenmemiş ve bir bakıma Cumhurbaşkanı Erdogan-Başkan Biden ikili görüşmesinin gölgesinde kalmışsa da, 11-13 Haziran 2021 tarihlerindeki G7 Cornwall Zirvesinin diplomaside sıcak Haziran 2021 gelişmelerinin en önemli aşamalarından biri olarak kabul edilmesi gerekir. Dünyanın en gelişmiş 7 ülkesinin devlet/hükûmet başkanlarını bir kez daha buluşturan Zirvede kabul edilen Ortak Bildiriye göre, özetle, iklim değişikliği ile birlikte mücadele, Covid-19 salgınına karşı dayanışma, fakir ülkelere önümüzdeki yıl içinde 1 milyar doz aşı bağışı, Dünya genelinde 40 milyon ilave kız çocuğunun okul imkânına kavuşturulmasına destek gibi hususlarda anlaşıldığı görülmektedir.

G7 Liderleri demokrasi, özgürlükler, eşitlik, hukuk düzeni ve insan hakları gibi alanların önemini ve dünyanın önündeki sorunların aşılabilmesi için bu ilkelere bağlılıklarını da bilhassa vurgulamışlardır. Dış politika alanında ise Rusya, Libya, Afrika, Afganistan vb. birçok konu başlığı değerlendirilmiştir. Bunlar içinde Libya’dan bütün yabancı savaşçıların ve paralı askerlerin BM Güvenlik Konseyinin 2570 ve 2571 sayılı kararları esasında ülkeyi terk etmeleri gerektiğinin vurgulanması bilhassa dikkat çekici olmuştur. Ayrıca Çin’e de Doğu Türkistan’da insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlallerine son verme çağrısında bulunulmuştur. İlginçtir bu hususların birçoğunun G7 Zirvesi akabinde, NATO Zirvesinde ve ABD-AB Zirvesinde de ortak şekilde tekrarlandıkları ve vurgulandıkları görülecektir.

3. NATO Devlet/Hükûmet Başkanları Zirvesi

NATO Zirvesi son yılların en önemli ve farklı toplantılarından biri olmuştur. ABD’nin yeni Başkanı Biden’ın adaylık döneminden itibaren, hatta daha da öncesinden altını çizerek beyan ettiği “Amerika Transatlantik İttifaka geri dönüyor” söylemleri hatırlanacaktır. İşte bu söylemlerin 14 Haziran 2021 NATO Devlet/Hükûmet Başkanları Zirvesinde somut kararlara dönüştüğünü de görmekteyiz. ABD bu Zirveyle birlikte NATO’ya gerçekten de güçlü bir geri dönüş yapmış olmaktadır. Başkan Biden’ın katıldığı ilk zirve olan bu görüşmelerde ele alınan önemli konular arasında 2010 tarihli NATO Stratejik Konsept Belgesinin güncellenmesi, terörle mücadele, siber saldırılar, iklim değişikliğinin güvenlik boyutu, İttifak dayanışmasının güçlendirilmesi, Rusya ve (potansiyel) Çin kaynaklı tehditler, Afganistan gelişmeleri vb. de yer almıştır. Hiçbir üye ülkenin tek başına bu tehditlerle başa çıkamayacağından hareketle Transatlantik birliktelik ve dayanışmanın NATO güvenlik ve savunmasında hayati önemde olduğu keza Zirvede vurgulanmıştır. Öte yandan önceki yıl NATO Genel Sekreterinin himayesinde oluşturulan (bünyesinde bir Türk uzmanın da bulunduğu) Uzmanlar Grubunca uzun aylar boyunca süren çalışmalar neticesinde hazırlanan ve zirvede onaylanan“NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlıklı Rapor değişen küresel siyasi/ekonomik-güvenlik ortamı içinde NATO dayanışmasının güçlendirilmesi amacına yönelik 138 öneriye yer vermektedir. Bunlar arasında yer alan yukarıda bahse konu NATO 2010 Stratejik Konseptinin güçlendirilmesi, Rusya ve Çin’e yönelik İttifak içi dayanışma, teknolojik hâkimiyet, terörle mücadele, iklim değişikliği, demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi değerlere bağlılık vb. gibi önerilere de Ortak Bildiride yer verildiği görülmektedir.

Bütün bunlara ilave olarak Zirveyle ilgili çeşitli açıklamalar ve Ortak Bildiride İttifak için yeni bir dönemin başladığı, ABD-NATO bağlılığının teyit edildiği, Rusya ve Çin gibi otoriter ülkelerin uluslararası hukuk düzenini tehdit ettikleri, İttifak içi dayanışma ve istişarelerin güçlendirilmesi gereği, caydırıcılığın artırılması, teknolojik üstünlüğün korunması, NATO Yenilik Fonunun kuruluşu, iklim değişikliğine karşı birlikte mücadele ve askerî faaliyetlerde emisyonların azaltılarak 2050’de “0” emisyon hedefine katkı sağlanması, yeni Stratejik Konsept Belgesinin 2022 Madrid Zirvesine yetiştirilmesi gibi hususlara da yer verilmiştir. Böylelikle, yeni NATO stratejisinde, önceki 2010 Belgesine kıyasla Rusya’ya yeni bir bakış açısı getirilmektedir. En başta 2014 Kırım işgali sonrasında Rusya artık tehdit ve hasım ülkeye dönüşmüştür. Bu tarihi Zirve ayrıca artık Yeni Dünya Düzeninde mücadelenin sadece siyasi tehditlere karşı değil insan hakları, demokrasi, yeşil bir dünya, dijital devrim, teknolojik hâkimiyet vb. alanları da kapsayacağının somut bir aşamasını teşkil etmiştir. Her bir NATO üyesinin bütün bu süreçleri de yakinen izlemesi ve gerek ulusal düzeyde gerek İttifak bünyesinde üstüne düşen adımları atması gerekmektedir.

Türkiye bakımından incelendiğinde ise, yukarıda belirtilen hususların yanı sıra, Ortak Bildiride NATO’nun toprak bütünlüğünün kararlılıkla korunacağının, bu meyanda Türkiye’nin milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapmasının takdirle kaydedildiği de görülmektedir. Zirvede Kabil Havalimanının işletilmesi konusunun da gündeme gelmesi, en başta Türkiye bakımından önem taşımaktadır. Bu görevi üstlenmeye hazır olduğu mesajlarını vermekte olan Türkiye, Kabil’de kalmasının İttifakın lojistik ve mali desteğine bağlı bulunduğunu açıklamışsa da, Taliban’ın (Türkiye dâhil) bütün NATO güçlerinin ülkeden çekilmesi gerektiği yönündeki açıklamaları dikkate alındığında konunun hassasiyeti anlaşılabilecektir. Bu meselenin dolaylı olarak S-400 dosyasıyla bağlantılı bir şekilde gündeme gelmiş olması da muhtemeldir. Türkiye’nin Afganistan’da yaklaşık 600 kişilik bir kuvveti mevcuttur. Havalimanının işletilmesi de 2020 sonuna kadar Türkiye tarafından yapılmış ve Türkiye bugüne kadar ülkede muharip güç bulundurmamıştır. Bu mesele değerlendirilirken iki kardeş halk arasında doğabilecek olumsuzlukların da mutlaka göz önüne alınması gerekmektedir.

4. Erdoğan – Biden Görüşmesi

Yukarıda da belirtildiği üzere, bu döneme damgasını vuran birçok üst düzey faaliyetin, Cumhurbaşkanı Erdoğan-Başkan Biden görüşmesinin gölgesinde kaldığını söylemek, sanırız abartı olmayacaktır. Başkan Biden’ın 2021 başında görevine gelmesinin akabinde sürekli iki lider arasında bir telefon görüşmesi yapılması konusuna odaklanan kamuoyumuz, son dönemde de NATO Zirvesi marjında yapılması planlanmış ikili görüşmeyi yakın takibine almıştır. Sonuçta iki lider NATO Zirvesi vesilesiyle 14 Haziran 2021 günü 45 dakika süren bir görüşme yapmıştır. Bugün itibarıyla iki ülke ilişkileri gündeminde ABD’nin Suriye’deki faaliyetlerinden S-400’ler meselesine kadar birçok konu bulunmaktadır. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çekilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin gelişmeleriyle ilgili olarak ABD’ye yönelik tepkisi, ABD Başkanının 24 Nisan açıklaması gibi gelişmeler de Zirve öncesinde gündeme gelmiştir. Dışişleri Bakan Yardımcısı Sherman’ın Mayıs ayındaki Türkiye ziyareti sırasında da iki liderin buluşmasına dair bazı konuların ele alınmış olması muhtemeldir. Geçmişte Başkan Trump’la liderler düzeyinde yürütülen ilişkilerin yerine yeni dönemde kurumsal düzlemde ilişkiler tesisisin ABD’nin tercihleri arasında bulunduğu da ifade edilmelidir. Görüşme öncesinde Türk yetkililerin ABD ile yeni ilişkiler döneminin başlatılmasına yönelik beklenti mesajları da şüphesiz dikkat çekici olmuştur.

İki liderin görüşmesinde çeşitli konuların ele alındığı, buna mukabil Biden’ın 24 Nisan açıklamasının kamuoyunun beklentisinin aksine gündeme gelmediği, iki taraf arasında temasların süreceği, Sayın Cumhurbaşkanının BM Genel Kurulu vesilesiyle New York’a gidebileceği görülmektedir. Başkan Biden’ın Türkiye’ye davet edildiği, buna mukabil adı geçenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı muhatap bir davetin olmadığı da anlaşılıyor. Özetle iki liderin görüşmesinin bir başlangıç teşkil ettiği, birbirlerinin tutumlarını görebilmeleri için buluşmanın bir vesile olduğu, görüşmede herhangi bir kritik kararın alınmadığı, gündemde mevcut yoğun sorunların çözülüp çözülemeyeceğinin ise ancak önümüzdeki dönemde görülebileceği, bu amaçla birtakım temasların sürdürüleceği, aksi takdirde gergin ilişkilerin devam edeceği söylenebilir. Her hâlükârda Türkiye-ABD ilişkilerinin bugünkü haliyle uzun vadede sürdürülemez olduğunu düşünmekteyiz.

5. ABD – AB Zirvesi

Bu Zirve ABD ve AB arasındaki ilişkilerin yeni bir döneme geçeceğinin bir diğer önemli işaretini teşkil etmektedir. Bu iki güçlü yapı 780 milyonluk bir nüfus ile küresel GSMH ve ticaretin % 42’sini temsil etmektedir. Dünyada en büyük ekonomik işbirliği forumudur. Keza uluslararası sistemin en güçlü askeri yapısıdır. 15 Haziran buluşması, aynı zamanda 2014’den buyana ilk ABD-AB Zirvesi olmaktadır. Zirvede işbirliğinin geliştirilip güçlendirilmesi, Covid-19’la ortak mücadele, dış politika ve güvenlik sınamalarına ortak bakış, daha yeşil bir dünya, ticaret ve yatırımlar gibi konular ele alınmıştır. İki taraf arasında çok boyutlu ilişkilere ve işbirliğine yeni bir dinamizm getirilmesi ana hedeflerdendir.

Zirve’de kabul edilen Ortak Bildiride Yüksek Düzeyli İklim Eylem Grubu, Yüksek Düzeyli Ticaret ve Teknoloji Konseyi ve Müşterek Teknoloji Rekabet Politikaları Diyalog Grubu kurulması, salgınla mücadelede Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile işbirliği, 2050 “0” emisyon hedefine katkı sağlanması, ticaretin aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadele, çevrenin korunması, işçi hakları vb. gibi amaçlar için de kullanılması, Dünya Ticaret Örgütünde (DTÖ) anlamlı reformlar için ortak çaba gösterilmesi, demokrasi, barış ve güvenlik, insan hakları, basın özgürlüğü vb. için mücadele, Dünya Demokrasi Zirvesi için birlikte çalışma, Rusya’nın zararlı faaliyetlerine karşı kararlı duruş sergileme, Ukrayna, Moldova, Gürcistan gibi ülkelerde reformlara destek verilmesi dikkat çekmektedir. Dış politika bölümünde ise geniş kapsamlı değerlendirmelerde bulunulmuş, örneğin, Orta Doğu ateşkesine destek, gerek İsrail gerek Filistinliler için özgürlük, güvenlik ve refahın önemine dikkat çekilmiştir. Burada Trump’ın yaklaşımına göre farklılıklar görülmektedir (Bkz. Trump’ın 2020 Refah İçin Barış Planı). Zirve vesilesiyle AB-ABD arasında on yıllardır gündemde olan bazı meselelerin de keza masaya yatırıldığı ve sonuçlandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bu görünüm ışığında, ABD-AB Zirvesinde Türkiye ile ilişkilerin nasıl değerlendiği sorusu da şüphesiz gündeme gelmektedir. “Demokratik bir Türkiye ile karşılıklı yarara dayalı bir işbirliği ve ilişkivurgusu dikkat çekicidir. Tarafların Türkiye’de demokrasinin durumu vb. hakkında soruları bulunmaktadır. Bunlar aşılabildiği takdirde ilişkilerin ve işbirliğinin yolunun açılacağını belirtmektedirler. Bu son derece önemli bir husustur. AB’nin insan hakları konusuna yeni bir açılım getirerek küresel düzeyde yaptırımları içeren yeni bir Yönetmeliği geçen yıl AB Zirvesinde kabul ettiği, keza Biden yönetiminin de her vesileyle iklim, çevre, insan hakları vb. gibi demokrasi/otoriter-demokratik sistem mücadelesi konularını vurgulayarak 2021 yılı içinde bir Demokrasi Zirvesi düzenleyeceğini belirttiği hatırlandığında, Türkiye’nin AB ve ABD cephesiyle önümüzdeki dönem ilişkilerinde bütün bu hususların önemli olacağının şimdiden bilinmesinde yarar olacağı muhakkaktır.

Özetle Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerinde birçok meselenin bundan böyle sadece Türkiye-AB veya Türkiye-ABD ikili boyutlarında değil, adeta Türkiye-ABD-AB üçgeninde ele alınacağı, birbirleri arasında bağ kurulabileceği yönünde görüşlerimiz mevcuttur.

6. Biden – Putin Görüşmesi

G7 ve NATO zirvelerinin ardından AB-ABD Zirvesiyle gelişen Haziran ayının bu görünümü içinde Biden-Putin buluşması daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Buluşma öncesinde, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerinde de Rusya ve Putin konuları dolaylı/dolaysız masada olmuş, zaman zaman da gündemin en ağırlıklı ve belirleyici maddesini teşkil etmiştir. Bu itibarla iki liderin Cenevre buluşmasını bu görünüm içinde değerlendirmek doğru ve gerçekçi olacaktır. Görüşmede nükleer istikrar, iklim değişikliği, siber güvenlik, insan hakları, Ukrayna gelişmeleri ve her iki tarafın elindeki tutuklular vb. gibi konular ele alınmıştır. Nükleer istikrar gibi konularda taraflar arasında yakınlaşma olduğu görülmektedir. Öte yandan, gerek ABD liderlerince gerek NATO/AB beyanlarında Rusya ile ilişkilerin tarihin en düşük seviyelerinde bulunduğunun belirtildiği, benzer şekilde Rus tarafının buluşmaya bakışı dikkate alındığında iki liderin Cenevre’deki görüşmelerinden ilişkilerde radikal bir sıçrayış beklenmemesi gerektiği sonucu çıkarılabilir. Örneğin, Putin Rusya’sı, Başkan Biden’ın demokrasi, insan hakları vb. konulara vurgusunu dikkate almaksızın ve ilgilenmeksizin ülke içi muhalefetle ilişkilerini kendi tarzıyla ele almayı sürdürecek, ancak ortak alanlarda da ABD tarafıyla işbirliğine açık olduğunu ortaya koyacaktır.

7. AB Liderler Zirvesi (24/25 Haziran 2021)

Haziran ayının yoğunluğu yukarıda sadece özet başlıklar halinde vermeye çalıştığımız bu çok üst düzey toplantılarla sınırlı kalmıyor. 24/25 Haziran 2021 tarihlerinde AB Liderler Zirvesi yapılacak. Gündemde Covid-19 salgınıyla mücadele, AB’nin ekonomisini toparlaması, AB’ne göçler, dış ilişkiler gibi maddeler de yer alacak. Dış politika gündeminde ise Türkiye ve Rusya ile ilişkiler bulunuyor. İki ülke son dönemde AB zirvelerinin değişmez maddeleri oldular. Hatırlanacağı üzere AB’nin 25 Mart 2021 Zirvesinde de Türkiye önemli bir başlık olarak yer almış, Türkiye’nin politikalarının gözleneceği ve atacağı adımlara göre Haziran ayında Türkiye-AB ilişkilerinin tekrar ele alınması kararlaştırılmıştı. Söz konusu Mart Zirvesinde Doğu Akdenizde “gayri meşru” arama faaliyetlerinin durdurulmasının devamı, Türkiye’nin yapıcı olması(!), Yunanistan’la Kıbrıs görüşmelerinin başlaması halinde AB’nin Ankara ile aşamalı, orantılı ve durdurulabilir bir yakınlaşmaya hazır bulunduğu da açıklanmıştı. Yine aynı açıklamalarda, ülkemiz uluslararası hukuka aykırı tek taraflı kışkırtıcı adımlar atmaktan kaçınmaya da çağrılmış(!), aksine bir durumda AB’nin üyelerinin haklarını korumak üzere elindeki imkânları kullanacağı tehdidi de yapılmıştı.

İlişkilerin bugünkü durumuna bakıldığında, bu AB Zirvesinin, AB-Türkiye ilişkileri bakımından büyük değişikliklere gebe olmadığını, malumun ilamı gibi sonuçların ön planı çıkabileceğini söyleyebiliriz.

Ekonomik toparlanma konusu da AB Zirvelerinin gündeminde yer almayı sürdürmektedir. AB liderlerinin Haziran 2020’de kararlaştırdıkları 750 milyar avroluk kurtarma ve dayanıklılık planı üzerinde çalışmalar sürdürülecek, üyelerin millî planları değerlendirilecektir.

8. Haziran 2021’in Diğer Önemli Gelişmeleri

Uluslararası sistemde etkili olacağını yukarıda özetle vurgulamaya gayret ettiğimiz zirveler ve üst düzey lider buluşmalarının yanı sıra Haziran ayı boyunca en başta ülkemiz bakımından önümüzdeki dönemde önemli sonuçlar doğuracağını düşündüğümüz gelişmeler arasında İsrail’de Filistinlilerin Raam Partisinin de dâhil olduğu yeni koalisyon hükûmetinin kurulmasına, Ermenistan ve İran’da seçimlere de işaret edilmesi gereklidir.

İsrail’de iktidarını 12 yıl sonra yitiren Netanyahu, siyaset sahnesine geri dönebilecek midir? Bennett-Lapid Koalisyonu uzun ömürlü olabilecek midir? Ülkede iki yıl içinde 5. kez yeni bir seçime mi gidilecektir? Koalisyonun sekiz unsurundan biri olan Raam Partisi, Siyonistlerin de ortak bulunduğu yeni hükûmette ne derece etkili olabilecektir? Seçimler sonrasında

Ermenistan Paşinyan’la, İran ise yeni Cumhurbaşkanı muhafazakâr Reisi ile yeni bir döneme girmekteler. İran bu yeni dönemde daha fazla mı içine kapanacak, yoksa dış dünyaya açılacak mıdır? Bütün bu gelişmeler beraberlerinde önemli soruları da akla getiriyorlar.

Şüphesiz bu gelişmelerin her biri ayrı yazıların konusu olmakla birlikte sonuç olarak hepsinin dolaylı/dolaysız Türkiye ve bölgemizin geneli bakımından yakinen ve hassasiyetle izlenmesi gerektiğini vurgulamakta bilhassa yarar görmekteyiz.

Sonuç olarak ve özetle, Türkiye bakımından bütün bu gelişmelerin önemli etki ve yansımalarının olacağını belirtmeliyiz. Türkiye’nin NATO, G7, AB gibi yapıların stratejik (veya potansiyel) hasım, tehdit kaynağı ilan ettiği ve strateji belgeleri ve ortak bildirilerde de yer verdiği Rusya, Çin, İran gibi ülkelerle ilişkilerine yeni bir anlayış getirmesi gerektiği muhakkaktır. Örneğin uluslararası sistemde tepkilerin giderek artmakta olduğu Müslüman Türk Uygurların dramı gibi konularda da Türkiye artık tutumunu baştan sona gözden geçirmelidir. Bu konuda örnekler çoktur. Tabii ki bizzat üyesi/adayı bulunduğu NATO, AB, ABD, Rusya Federasyonu, Çin vb. ilişkiler de stratejik bir anlayışla masaya yatırılmalı, sorunlar uzun vadeli bir vizyonla ele alınmalıdır. Balkanlar, Orta Doğu, Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya, hatta Doğu Avrupa vb. gibi küresel ölçekte hasım güçlerin çatışma alanlarında yer aldığı da dikkate alındığında, ülkemizin önümüzdeki dönemde yeni sınama ve tehditlerle yüz yüze gelebileceği de söylenebilecektir.

Yine benzer şekilde, uluslararası sistemde insan hakları, demokrasi, çevre, iklim değişikliği, çürümüşlükle mücadele, dijital dönüşüm, yeşil dünya, e-dünya gibi unsurların giderek daha ön plana geçmekte olduğu bir dönemin eşiğinde bulunduğumuzu bir kez daha tekrarlamalıyız. Sadece dünya değil ülkemiz için de tarihî dönüşümlerin işaretleridir bunlar. Bu geçiş dönemi her bir ülke, bölge vb. için farklı mahiyette özellikleri barındırıyor olabilir. Ancak eninde sonunda bütün dünya sistemi kendini bu eşiğin önünde bulacak, bu eşiği ya aşabilecek veya gerisinde kalacaktır; adeta bir sırat köprüsü gibi. Bunu başarabilen ve başaramayanlar arasında ise önümüzdeki on yıllarda hemen her alanda çok büyük ve derin uçurumlar doğacaktır. Her ülke gibi Türkiye de geleceğin dünyasının bu yeni kodlarını dikkatle değerlendirmeli, gerekli adımları gecikmesizin ve büyük bir kararlılıkla atmalıdır.

Ömer Akpınar –

Her ülkenin kültürel sembolleri vardır. Yemekler, kıyafetler, resimler vs. sembol olarak kullanılan en önemli unsurlardır. Oysa Moldova’nın öyle bir sembolü var ki, bu sembolün sadece Moldova’ya has bir şey olduğunu yalnızca Moldovanlar bilir. O sembolün adı “Kuliok”tur (kulok diye okunur).

Kuliok bir poşet ismidir. Naylon ve orta boy bir poşet olan kuliok her yıl belli bir konseptte çıkar ve Moldova’ya ait bir sembol taşır. Poşetin ortasında yer alan resmin etrafında o yıla ait aylar ve günler, en altta ise belirtilen yıl rakamlarıyla yer alır. Her yıla ait özel bir rengi olan bu poşet genellikle koyu renktedir. Kuliokun 2019 yılındaki rengi siyahtı. Siyah renkli ve üzerinde turkuaz yazıları olan bir kuliok poşeti, 2020 yılında Moldova siyasetine damgasını vurdu. Böylece kuliok Moldova’nın önemli sembollerinden biri olduğunu bir kez daha gösterdi.

Kuliok

Moldova Merkez Bankası Olayı

Başrollerinden birinin, bir kuliok poşetinin olduğu 2020 yılı ve sonrası olaylarına geçmeden önce 2014 yılında Moldova’da yaşanan ve dünya iktisat tarihine geçen yolsuzluk olayından bahsetmek gerekir. 2014 yılında gerçekleşen Moldova Merkez Bankasının içinin boşaltılması olayında Devletin 1 milyar doları bir gecede kayboldu. Yaklaşık 1 milyar dolar paranın bir kısmı çuvallarla ve arabalarla taşınarak, bir kısmı delil karartma gerekçesiyle yakılarak ve büyük bir kısmı özellikle Letonya üzerinden aklanarak ülkeden kaçırıldı. Bu olay aslında ülkede sıradanlaşan yolsuzlukların görünen son dalgasıydı. Deutsch Bank raporuna göre para aklama ve çalma işlemi 2011 yılında başladı ve 2014 yılının sonuna kadar sürdü. Bu süre içerisinde ülkeden yaklaşık 3 milyar dolar para çıkışı oldu. Bu para kamunun parasıydı ve 2014 yılı Moldova Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının yaklaşık %35’ine tekabül ediyordu. Merkez Bankası kasasının dahi güvenli olmadığı bir ülkede, diğer alanlarda meydana gelen yolsuzluklar tahmin edilebilir. Bu çapta bir yolsuzluğun topluma sirayeti hemen kendini gösterdi ve halk hareketlerinin başlamasına sebep oldu. Gösteri ve protestolar Moldova’da iki yeni lideri ortaya çıkardı. Bu liderler Sosyalist Parti Genel Başkanı İgor Dodon ve Dayanışma ve Hareket Platformu Başkanı Maia Sandu’ydu.

Banka soygunundan birinci derecede sorumlu oldukları iddia edilen insanlar tutuklandılar ve yargılandılar. Ancak tutuklama ve yargılama istenilen kapsamda ve şeffaflıkta gerçekleşmedi. Eski Başbakan Vlad Filat ve bir kaç isim yargılanıp ceza alsa da olayın esas sorumluları olarak iddia edilen Ilan Şor ve Vladimir Plahotniuc’e dokunulamadı. Ilon Şor bugün kendi soyadı ile anılan ŞOR Partinin Genel Başkanıdır ve 101 sandalyeli mecliste 9 milletvekili vardır. Plahotniuc ise eski Demokrat Parti Genel Başkanıdır ve Parti ile ilişkileri hala mevcuttur. Bugünkü Demokrat Parti Genel Başkanı Pavel Filip 2019 yılında başkanlığı Plahotniuc’ten devraldı ve kendisi Plahotniuc’in yardımcısıydı. Yani Filip Plahotniuc’e vekâlet etmektedir ve Partisinin mecliste 11 sandalyesi vardır.

Merkez Bankası Olayı Sonrası

Aralık 2014 yılında gerçekleşen Merkez Bankası olayından sonra ülkede siyasi kriz meydana geldi. Halk sokaklara çıktı. Bariz bir ekonomik kriz ve siyasi yolsuzluklar, başkent Kişinev’de aylarca süren gösterilere sebep oldu. 2015’in baharında başlayan protestolar bir buçuk yıldan fazla sürdü. Protestolarda ortaya çıkan durumu üç kategoride incelemek mümkündür.

İlk olarak protestolar Moldova tarihindeki en büyük protestolar silsilesidir. Yüzbinlerce insanın ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı gösteriler gerçekleştirilmiştir. Gösteriler sırasında Avrupa Birliğine üyelik taraftarları, Romanya ile birleşme taraftarları ve Moldovan olarak kalma taraftarları olmak üzere üç farklı fraksiyona ayrılmış siyasi yapıların tamamı ilk kez aynı sloganda birleştiler. Üç grubu da bir arada tutan şey yolsuzluklar ve kötü yönetimdi. Protestoların temel talebi yolsuzluk yapanların, özellikle oligark olarak tanımladıkları Plahotniuc ve Şor’un tutuklanıp gerekli cezaya çarptırılmaları, Meclisin feshedilerek acilen seçime gidilmesi ve ülkenin bir an önce krizden çıkarılması olmuştur.

İkinci olarak gösteriler politik yapı üzerinde etkili olmuştur. Protestoların başladığı tarihlerde hükümet istifa etti ve Plahotniuc ülkeyi terk etti. Ancak partisi yeni kurulacak hükümet için Plahotniuc’i başbakan olarak önerdi. Protestolar tekrar alevlendi ve olaylar Meclisin basılmasına kadar gitti. Bunun üzerine Demokrat Parti başbakan adayı olarak Plahotniuc’in yardımcısı Pavel Filip’i önerdi. Böylece 2016 yılından 2019 yılına kadar Pavel Filip hükümeti ülkeyi yönetti.

Üçüncü olarak Moldova siyasi tarihine iki önemli genç isim girdi. Bunlardan ilki protestolarda çok aktif bir şekilde liderlik yapan 1975 doğumlu Sosyalist Parti Lideri Igor Dodon’du. Dodon protestolarda etkin bir rol oynadı. Yolsuzluğa, Avrupa hayallerine karşın gerçekçi bir Moldova politikası ile önemli bir kariyer elde etti. 2014 yılında yapılan parlamento seçimlerinde partisi %20’lik oyla birinci parti olmasına rağmen sandalye sayısı hükümet kurmaya yetmedi. Dodon 41 yaşında ve halk desteğini arkasına almış biçimde 2016 yılında Cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu. Komünist Parti adayı olarak başkent Kişinev Belediye Başkanlığını 2011 yılında %49,4’le kaybetmişti. Ancak 2016 yılı cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci turda Maia Sandu’ya karşı %52,11 oy oranı ile kazandı.

1972 doğumlu olan Maia Sandu da Moldova için yeni bir siyasi aktördü. Eski Eğitim Bakanı ve eski Dünya Bankası İcra Direktörü olarak bilinen Sandu protestolar sürecinde yolsuzluğa bulaşmış kişilerden kendisini ayırmayı ve farklı bir söylem geliştirmeyi başardı. 2015 yılında kurduğu Dayanışma ve Hareket Platformunu 2016 yılında partiye dönüştürdü. Dodon’un rakibi olarak cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turda %47,89 oy aldı.

Böylece Moldova’da iki yeni siyasi lider ortaya çıktı: Igor Dodon ve Maia Sandu. 2020 yılı seçimleri de 2016’da olduğu gibi ikisi arasında geçti.

Yukarıda bahsedilen protestoların neden 2016 yılında sonlandığı, cevaplanması gereken bir sorudur. 2014 yılında yapılan parlamento seçimlerinin yenilenmemesine ve ismi pek de itibarlı olmayan Pavel Filip’in başbakanlığına halkın rıza göstermesine, Igor Dodon’un cumhurbaşkanı seçilmesi sebep olmuştur. Halk Dodon’dan yolsuzlukların hesabını sormasını, ülkeyi refah ve barışa kavuşturmasını bekledi. Bu sebeple protestolar sona erdi.

Aralık 2020 Başkanlık Seçimleri ve Kuliok

Normal bir ülkede siyasi kriz olarak nitelendirilebilecek olaylar Moldova’da günlük siyasi konular gibi tartışılır. Aralık 2020 seçimlerine giderken ülkede çok önemli siyasi olaylar yaşandı. Siyasi olayların farklılığı, büyüklüğü ve sık tekrar etmeleri siyasilere güçlü manevra yapma kabiliyeti vermiştir. Bu sebeple her konunun siyasi tartışma iklimi farklıdır. Sadece siyasi aktörlerin kim olduklarına bakarak onların siyasi olaylara karşı tutumlarını ve yapacakları ittifakları kestirmek zordur. (A) konusunda birbirlerini hainlikle suçlayan iki siyasetçi (B) konusunda birbirlerini tanıdıkları en vatansever insanlar olduklarına dair yemin edebilirler. Son başkanlık seçimlerinde de siyasi iklim öngörülemez bir karmaşıklıkta sürdü.

Cumhurbaşkanı Igor Dodon’un 2016 yılındaki zaferinin arkasında ülkedeki oligarklarla mücadele etme sözü önemli bir yer tutuyordu. Maia Sandu da kendisini yolsuzlukla mücadeleye adadığını iddia etti, ancak talih Dodon’a gülmüştü. Çünkü 2014 yolsuzlukları Maia Sandu’nun da üyesi olduğu Avrupa Birliği taraftarlarınca gerçekleştirilmişti. Hâlbuki Dodon AB şüphelisi ve eski bir Komünist Parti milletvekili olarak Rusya yanlısıydı. Dolayısıyla başta Plahotniuc olmak üzere toplum tarafından oligark olarak isimlendirilen ve Batı ile yakın ilişkileri olan insanlarla halk adına büyük savaşı verebilirdi. Ama öyle olmadı.

2019 yılında yapılan parlamento seçimleri sonucuna göre hükümet kurma konusunda anlaşan Igor Dodon ve Maia Sandu kabineyi oluşturdular. 7 Haziran 2019 yılında Maia Sandu başbakanlığı Pavel Filip’ten devraldı. Yolsuzluklarla mücadeleye yeminli ve genç iki rakip lider ilk kez ortak çalışacaktı: Başbakan Maia Sandu ve Cumhurbaşkanı Igor Dodon.

Ancak Moldova’da işler takvimdeki gibi işlemedi. Anayasaya göre 7 Haziran 2019 akşamına kadar kabine listesini Dodon’a vermesi gereken Sandu, kabine listesini aynı günün akşamında, mesai bitiminde verdi. Dodon kabineyi kabul etti ve Sandu hükümeti resmen kuruldu. Demokrat Parti anayasada belirtilen sürenin bir kaç saatliğine dahi olsa aşıldığı gerekçesiyle konuyu Anayasa Mahkemesine taşıdı. Anayasa Mahkemesi sadece hükümeti geçersiz saymakla kalmadı, Cumhurbaşkanı Igor Dodon’u Anayasayı bilerek çiğnediği gerekçesiyle görevinden azletti. Yerine Pavel Filip’i Geçici Cumhurbaşkanı olarak atadı. Seçimden yeni çıkmış ülke, kendisini bir anda siyasi krizin ortasında buldu. Kriz uzun sürmedi ancak sonuçları önemli oldu. Bir kaç gün sonra Anayasa Mahkemesi aldığı kararları iptal etti ve başkanı dâhil mahkemenin tüm üyeleri istifa etti. Yerlerine yenileri atandı ve Sandu Başbakan, Dodon Cumhurbaşkanı olarak görevlerine devam ettiler. Pavel Filip Plahotniuc’e vekâlet etmekteydi. Bu olaydan sonra Platotniuc yurt dışına çıktı. Bu arada şu notu da düşmek gerekir. Pavel Filip Geçici Cumhurbaşkanı olarak aldığı ilk karar Moldova İsrail Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararı oldu. ABD ve İsrail’in bu sayede desteğini alacağını düşündü ama beklediği destek gelmedi.

Dodon ve Sandu pek uyumlu çalışamadılar. Yaklaşık beş ay sonra Sandu, Cumhurbaşkanına ait olan başyargıcı atama yetkisini başbakana devreden kanun tasarısını meclise gönderdi. Bu durumu kendisine yargı yoluyla darbe yapılmaya hazırlık olarak gören Dodon -ki haksız da sayılmazdı- Sosyalist Partiden hükümete verdiği desteği çekmesini istedi. Böylece Sandu hükümeti beş ay gibi kısa bir sürenin sonunda iktidarı kaybetti. Yerine Sosyalist Partiden Ion Chicu hükümeti kuruldu. Chicu kabinesini teknokrat kabine olarak sundu. Politik tartışmalara girmemeye özen gösterdi ve pandeminin başlamasıyla birlikte ülke olağanüstü hâl uygulamasına geçti.

2019 yılında Anayasa Mahkemesi darbe girişimini yaşayan Cumhurbaşkanı Igor Dodon hükümet krizini geçici olarak çözmüş gözükmekteydi. Pandemi şartları politik kavgalara ara vermeye sebep oldu. 2020 yılının Aralık ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tüm partiler yoğun şekilde katılıyordu. En güçlü iki aday, mevcut Cumhurbaşkanı Igor Dodon ile eski rakip Maia Sandu’ydu. Dodon’un görece önde olduğu düşünülen kampanya döneminde, yaz aylarının ortasında, bir video sosyal medyaya düştü.

Videoda Cumburbaşkanı Igor Dodon ve Vladimir Plahotniuc bir toplantı halindeydiler. Yanlarında Plahotniuc’in adamı Serghei Laralov olduğu halde 4 Haziran 2019 tarih ve gece saat 21.40 sularında yapılan kayıtta pek çok konu konuşuluyordu. Toplantının bir yerinde Plahotniuc elinde bir kuliok poşetiyle geliyor. Poşeti Dodon’un yanına bırakıyor ama Dodon ufak bir tereddütten sonra poşeti geri almasını işaret ediyor. Plahotniuc poşeti tekrar alıp yardımcısı Laralov’a veriyor. Poşetin içinde para olduğu iddia edildi. Her yerde aranan Plahotniuc Cumhurbaşkanı ile toplantı yapıyor, ülke meselelerini konuşuyor, ülkedeki şirketleri konuşuyor, enerji piyasasını düzenliyor, pay ediyor vs. En can alıcı kısmı ise elinde dolu bir kuliok poşetini Cumhurbaşkanına getiriyor.

Kuliok Sonrası Siyaset

Plahotniuc ile Dodon’un videosu ülkede şok etkisi yarattı. Siyasi rüzgârı bir anda tersine çevirdi. Diğer siyasiler olayı çok kullandılar. Kullanılmayacak gibi de değildi. Plahotniuc’in temsil ettiği gruplara karşı yapılan sokak mücadeleleri ile iktidara gelen Dodon, dolu bir kuliok poşete halkın hayallerini değiştiriyordu. Bir kaç gün sonra aynı Plahotniuc, elindeki güçle, Anayasa Mahkemesi üzerinden Dodon’u azlettirmeye çalıştı. Moldova’da herkes bilir ki, ortada kural dışı bir olay varsa arkasında Plahotniuc vardır.

Kuliok poşet yolsuzluğun sembolü haline geldi. Dodon kuliok poşetle anılır oldu. Nihayetinde Aralık 2020’de yapılan seçimde Sandu ikinci turda oyların yaklaşık %64’ünü alarak Cumhurbaşkanı oldu. Ocak 2021’de göreve başlayan Sandu, hükümetin kurulması için gerekli başbakan adayı atamasını bir türlü yapamadı. Dodon elindeki tüm gücü Sandu’yu engellemek için kullandı ve hala kullanıyor.

Nisan ve Mayıs 2021 ayları için pandemi gerekçesiyle olağanüstü hâl kararı alan meclis, bu sayede Sandu’nun meclisi feshedip seçime gitmesine engel oldu. Anayasaya göre belirli şartlar sağlandıktan sonra meclisi feshetme yetkisi olan Cumhurbaşkanı, bu yetkisini olağanüstü hâl rejiminde kullanamamaktadır. Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran Sosyalist Parti ve Başkanı Dodon, Şor Partisi ile birlikte hareket ederek Sandu’nun istediği bir kabinenin kurulmasına müsaade etmediler. Bunun üzerine Sandu meclisi feshetme yetkisini kullanmak için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Mahkeme Sandu’yu haklı buldu ve seçim isteme hakkını teslim etti. Bunun üzerine Dodon grubunu ve Şor Partiyi yanına alarak Anayasa Mahkemesi Başkanını görevden alan kanunu meclisten geçirdi. Yerine de yeni bir yargıç atadı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Domnica Manole birilerinin kendisini takip ettiğini ve can güvenliği üzerinden tehdit edildiğini basına bildirdi. Bu gelişmeler sonucunda Maia Sandu taraftarlarına Anayasa Mahkemesi önünde toplanmaları ve gösteri yapmaları çağrısında bulundu. Ülke iç çatışmanın eşiğine geldi. 2015 yılı gösterilerinden farklı olarak bu kez taraftarlar yan yana değil karşı karşıyaydı. Kısa bir süre sonra Mahkeme Başkanının görevden alınma kararı, mahkemenin diğer üyelerinin kararı ile iptal edildi. Hâkimlik teminatı gerekçesi ile iptal edilen meclis kararı sonrası Domnica Manole Mahkeme Başkanlığı görevine geri döndü. Ayrıca mahkeme, Sandu’nun meclisi feshetme yetkisini geçerli kılmak için meclisin aldığı olağanüstü hâl kararını iptal etti. Bunun üzerine Sandu 11 Temmuz 2021 olarak belirlediği milletvekili seçimi tarihini ve meclisi feshettiğine dair kararını ilan etti.

Sürecin sonucunda Maia Sandu Cumhurbaşkanı olarak büyük bir siyasi zafer kazanmış gibi gözüküyor. Ama Moldova’da siyasiler çok kabiliyetlidir. Güç dengeleri öngörülemez şekilde değişebilir. Dodon’un kuliok poşeti Maia Sandu’nun önünün açılmasında çok yardımcı oldu. Kuliokun üstünde yazılı aylar ve günler Dodon’un siyasi kariyerini belirledi. Yarın nasıl olur bilinmez ama kuliok Moldova siyasi tarihindeki yerini çoktan aldı.

Ensar Küçükaltan –

1. Giriş

Afrika kıtası, çoğunlukla yapılan yanlış çıkarımların aksine, bir milyarı aşan nüfusu ile homojen bir yapıya sahip değildir. Böylesine büyük bir nüfusu ve kültürel farklılığı içerisinde barındıran bir kıta ile ilgili olarak genellemeler üzerinden yapılan çıkarımların isabetli olması pek mümkün değildir. Kuzeyindeki baskın Arap nüfusu, güneyindeki farklı kültür, batı ve doğusunda benzer olarak görülen fakat farklılıklar barındıran sömürü geçmişi gibi unsuların hesaba katılmadığı genellemeler ile oluşturulan “tek bir Afrika” imajı yanıltıcıdır. Bu yöntemle yapılan tek tipçi değerlendirmeler, bağımsızlıklarını kazanan ülkeler arasında gerilime, çatışmaya ve hatta savaşa yol açan farklılıkları anlamlandıramamaktadır.

Afrika ülkeleri arasındaki çatışmaların sebeplerine baktığımızda en başta gelen sebebin sınır anlaşmazlıkları olduğunu görmekteyiz. Kıtanın sömürü güçleri, bazı bölgelerde karşı karşıya kaldıkları güçlü direniş hareketleri, bazı bölgelerdeki sömürü maliyetinin hazinelere oluşturduğu yük ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminin de dinamikleri sebebiyle sömürdükleri bölgelerden çıkmak zorunda kalmışlardır. Bu geri çekilişin etkileri ile çizilen çoğu sınırın, demografik ve sosyolojik şartlar göz önüne alınmadan oluşturulması bu çatışmaların ana etkeni olmuştur. Öyle ki bugün bazı bölgelerde aynı kabileye mensup insanların farklı ülkelerde yaşadığını ve onları ayıran tek şeyin ülke sınırları olduğu görülmektedir.

Sınır anlaşmazlıklarının maddi sebepleri olduğu gibi manevi sebepleri de bulunmaktadır. Maddi sebepler çoğunlukla Afrika’nın pek çok bölgesinin yer altı zenginlikler ile donanmış olmasının yol açtığı paylaşım kavgalarıdır. Bunun dışında yine maddi getiriye etki eden deniz sahanlığı anlaşmazlıkları da bulunmaktadır. Manevi sebeplerin başında kimlik çatışmaları gelmektedir. Kimlik çatışmalarının maddi sebeplerden tamamıyla ayrı olduğunu iddia etmek doğru olmaz. İç ve dış kimlik krizleri genellikle Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde din, Etiyopya, Ruanda gibi ülkelerde etnisite, Kamerun’da ise dil üzerinden olmuştur. Elbette bu krizlerin hepsini besleyen başka nedenler ve güçlendiren farklı dallar da bulunmaktadır. Örneğin Somali’deki terör saldırılarını yalnızca dinin farklı yorumu üzerinden okumak yanlıştır. Bulunduğu konumda istikrarlı bir yapıya kavuşan bir Somali’nin körfezde hangi konuma geleceğine bakıldığında iç içe geçmiş sebepler bir arada görülebilir.

Kamerun’daki problem de benzer şekilde dil üzerinden başlayan ve benzer etnik grupların farklı batı dilleri üzerinden nasıl farklılaştığını gösteren ilginç bir durumdur. Öncelikle Afrika’nın pek çok ülkesinde yerel dillerin sayısının yirmiden fazla olduğunu belirtmek gerekir. Bu sayının kıta genelinde iki bin civarında olduğu tahmin edilmektedir (Bamgbose, 1991).1

Dil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kimlik oluşumu aracıdır. Bir ülkede dil, topluluk üyelerinin karşılıklı ilişkilerinde en önemli etken olduğu için ulusal yaşamın her alanına nüfuz eder; ulusun varlığını sürdürmesi ve ilerlemesi için bir kimlik haline dönüşür. İletişimsel işlevinin yanı sıra dil, ulusun kültürü, dinî faaliyetleri, idari ve yasal sistemleri, siyasi ve coğrafi yapılanmasıyla da yakından bağlantılıdır (Opeibi, 2012: 272). 2

Kamerun özelinde bakıldığında iki yüz farklı dilin konuşulduğu bir coğrafyada dil ile ilgili anlaşmazlıkların olabilme ihtimalinin düşük olmadığı açıktır. Hatta bu kadar fazla dilin konuşulduğu bir ülkede ortak dilin ne olması gerektiği, ortak dil üzerinden nasıl bir ulus kimliği oluşturulabileceği gibi sorular da akla gelmektedir. Kamerun’un bir kısmında yaşanan kimlik krizi de tam bu sorularla ilgilidir. Fransızca’nın baskın dil olarak kabul edildiği ülkenin bir kısmı Fransızca bilmemekte, kendini bu dil ile tanımlayamamakta ve son gelinen süreçte dil üzerinden sağlanamayan aidiyet duygusu sebebiyle bağımsızlık talep etmektedir. Bugün daha fazla gündeme gelen bu problemin kaynağı aslında daha eskiye dayanmaktadır. Sorunun kaynağının daha iyi anlaşılması adına bölgenin bağımsızlık öncesi ve sonrası dönemde hangi süreçlerden geçtiğine odaklanmak gerekmektedir.

2. Kimlik Krizinin Başlangıcı

Batı Afrika kültürel açıdan olduğu kadar yer altı kaynakları yönünden de zengin bir bölgedir. Bu zenginlik bölge halkı için değil, daha çok bölgeyi işgal eden güçler açısından bir refah aracı olmuştur. Farklı devletlerin sömürü süreci, bölgede yalnızca maddi kayıp değil, aynı zamanda insani bir dram da bırakmıştır. Bir Alman sömürgesi olan Kamerun, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanların yenilgisiyle beraber İngilizlerle Fransızlar arasında paylaşılmıştır.

Berlin Konferansından beri (1884) Almanlar tarafından yönetilen bölgenin diğer iki güce devri sonrasında bazı anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. 1919 yılında Kamerun, Fransız ve İngiliz yönetimlerince idare edilecek şekilde ikiye bölünmüştür. Almanların idare ettiği bölgelerin çoğunluğunu Fransızlar almış, İngilizler de geri kalan bölgeleri ve Nijerya’dan bazı yerleri kontrolü altına almıştır. Kuzey Kamerun olarak adlandırılan bölge Fransızların iken, Güney Kamerun İngilizlerde kalmıştır.

İki bölge de altmışların öncesindeki bağımsızlık rüzgarıyla beraber bağımsızlık sürecine girmiş, Fransızların kontrolündeki Kuzey Kamerun 1960 yılında bağımsızlığını almıştır. Güney Kamerun da bir yıl sonra ona katılarak (Le Republique du Cameroun) bağımsız olmuştur. 1961 yılında düzenlenen Foumban Konferansı birleşmenin temellerinin tartışıldığı konferanstır. Güney Kamerun, 17-21 Temmuz 1961’deki Foumban Anayasa Konferansına Britanya önderliğinde ve BM garantisi altında katılmıştır. Foumban’daki delegeler, Kamerun Federal Cumhuriyeti için Kamerun Cumhuriyeti sloganını, millî marşını ve bayrağını kabul ettiler (Madde 1, 1961). 1972 yılına kadar olan süreçte Anglofonların vaat edilen çeşitli haklarından yararlanamadıkları görülmektedir. 20 Mayıs 1972’de yeni bir anayasa kabul edilerek federal yapıdan üniter devlete geçilmesi kararlaştırılmıştır. Federal Kamerun Cumhuriyetinin adı Birleşik Kamerun Cumhuriyeti halini almıştır. Anglofon bölgedeki itirazların gölgesindeki gelişmeler 1984’teki anayasa değişikliğini getirmiştir. Bugün (2021) hâlâ ülkenin başındaki Paul Biya liderliğinde yapılan anayasa değişikliği ile birlikte Birleşik Kamerun Cumhuriyeti ismi de yerini Kamerun Cumhuriyetine bırakmıştır. Simgesel bir değişiklikten öte olan bayrak değişikliği ise ülkenin bulunduğu durumu ve bundan sonrasında gelişecek inkâr politikasına dair fikir vermektedir. Biya değişiklik sonrası şu açıklamayı yapmıştır:

“Federal cumhuriyetten birleşik cumhuriyete, ondan da sonunda Kamerun Cumhuriyetine geçiş Kamerun devletinin sömürgecilerin sebep olduğu ve çeyrek asırdır süren siyasi sorunu çözme yönündeki arzusunu göstermektedir” (Awasom, 2020: 17).3

Bağımsızlık, federal devlet ve üniter devlete dönüş süreçlerine bakıldığında ulus olmak için gerekli olan ortak paydanın oluşturulamadığı görülmektedir. On bölgeye ayrılan ülkenin İngilizce konuşan iki bölgesi, bugünkü nüfus üzerinden hesaplandığında yaklaşık sekiz milyon insan, kendini bu ulus harmonisi içerisinde görememektedir.

Bağımsızlıklar sonrasında pek çok ülkenin merkezî üniter sistem üzerinden yeni bir siyasi, eknomik ve sosyal politika tercihi yaptığını görmekteyiz. Kamerun da benzer şekilde merkezin güçlendirildiği bir yapıyla kurulmuştur. Aslına bakılırsa yeni kurulan yapı bir elitler ittifakı olarak değerlendirilebilir. Çoğu Afrika ülkesinde etnisiteye dayalı kabileciliğin önemi göz önüne alındığında bu sürecin başka ülkelerle benzer izler taşıdığı söylenebilir. Ülkenin ilk başkanı Ahidjo’nun kurguladığı sistemdeki elitler, yalnızca siyasiler ve adamları değil, aynı zamanda bölgesel anlamda güçlü kabile şefleridir. Böylece hem ulusal hem de bölgesel düzeyde bir elit koalisyonu oluşturulduğu söylenebilir.

Elitler koalisyonuna dayanan bu sistem, farklı etnik grupların temsil edilmesinin zorunlu olduğu bir bölgede ulus kimliğinin daha kolay yerleşmesi ve merkezî yönetimin daha güçlü kalması adına kabul edilebilir olabilir.

Ahidjo’nun sisteminde üç farklı etnik kimliğin temsili görülmektedir. Bunlardan ilki, Ahidjo’nun kimliğinin de temsil edildiği Fulbe etnik grubudur. Müslümanlardan oluşan bu grup Garoua bölgesini kontrol etmektedir. İkinci grup, Hristiyan bir etnik kimlik olan Betilerdir. Kamerun’un güneydindeki Frankofonlardan oluşan bu grup, Fulbelerle koalisyon halinde ülke yönetiminde etkili poziyona gelmişlerdir. Üçüncü grup ise, bugün Kamerun’un batı bölümünde yaşayan Bamilekelerdir (Warnier, 1993). 4 Sistemin sunduğu bir avantaj olarak bu grupların temsilcileri, başkana itaatleri oranında tüm ayrıcalıklardan yararlanmışlardır. Devlet kaynaklarına erişim, geri ödenmeyecek banka kredileri, geri kalan Kamerunluların kazançları ile karşılaştırıldığında şişirilmiş maaşlar, ücretsiz evler gibi pek çok imkân, oluşturulan bir rant monopolisi dahilinde kullanılmıştır (Konings & Nyamnjoh, 2003: 5). 5

1982 yılına gelindiğinde Ahidjo’nun koltuğunu Paul Biya devraldığında, kendisi de bir Beti olduğu için bu grubun daha etkin bir hale geldiği söylenebilir. Başkanın değişmesinin haricinde, ülkenin içine düştüğü ekonomik çıkmaz da bağımsızlıktan beri süregelen elit koalisyonuna zarar vermiştir. Tüm bu denge içerisinde Anglofon bölgelerinde Anglofon kimliği ile var olmak isteyen kesimler Biya’nın iktidarının ilk yıllarında verilen reform sözleri ile umutlanmış ancak çatırdayan koalisyonun içinde bulunduğu krizin çözümü daha fazla merkezîleşme olmuştur. Merkezîleşme oranı yükseldikçe ülkenin İngilizce konuşan kısmı ile merkez arasındaki sorunlar da artmıştır. Beti hakimiyetinin meydana getirdiği rahatsızlığın da etkisiyle oluşan siyasi çalkantı ikliminde Frankofonların çoğunluğunun gözünde ikinci sınıf vatandaş muamelesi ile karşı karşıya kalan Anglofonların da haklarını savunmak adına Sosyal Demokrat Cephe kurulmuştur (Konings, 2004). 6 Partinin kurucusu John Fru Ndi, 26 Mayıs 1990’da, Martin Luther King’in meşhur “I have a dream!” konuşmasını yaptığı günde Bamenda’daki Ntarikon Park’ta kısa bir konuşma yapmıştır:

“Bugün Kamerun için demokrasi mücadelesinin en önemli günü. Demokrasi halka hiçbir zaman altın tabakta verilmedi. Kamerun toplumunu, insanları özgür olmaktan mahrum eden veya özgürce düşünmeye cüret ettikleri için cezalandıran bir sistemden kurtarmayı hedeflerimizden biri olarak belirledik, barışçıl ve özgürce bir araya gelin. Sizi ayağa kalkmaya ve demokratik idealimizi paylaşanlar arasında olmaya çağırıyoruz. Özgür doğmuş vatandaşlar olarak, giydiğiniz düz ceketten başka kaybedecek bir şeyiniz yok” (Gwellem, 1996: 12). 7

Konuşmanın ardından çıkan çatışmalarda yirmi altı kişi hayatını kaybetmiştir. Anglofonların gösterileri, iktidar partisi tarafından Kamerun’da Nijerya propagandası olmakla suçlanmıştır. (Konings, 2004). 8

Parti ilerleyen süreçte Frankofon üyelerden de destek almış ancak yönetim kadrosu üzerinde oluşan Anglofon ve Frankofonlar arasında taraf olma zorunluluğu sebebiyle bazı noktalarda iktidarın gerisinde kalmıştır. 1992 seçimlerindeki iyi performans, çoğu destekçisinin hile ile iktidar fırsatlarının ellerinden alındığını düşünmesine neden olmuştur. Tüm bu siyasi hamleler, iktidar kanadında gerekli dönüşümü gerçekleştirememiştir. Muhalif kanadın eleştirileri o dönemde Biya yönetimi tarafından dikkate alınsaydı, ulusal kimlik krizinin çözümü için önemli bir mesafe katedilebilirdi.

Abiem a Tchoy, sorunun kaynağını altı madde üzerinden açıklamaktadır. Ona göre problemler merkezî devlet, karar alma merkezlerinin Anglofonlara uzak olan Yaounde’ye taşınması, taahhütlere uyulmaması ile kültürel ve geleneksel yetki alanlarının ihlali, gerçekleştirilmesi mümkün olmayan vaatler, ülke isminin değişimi ve kamuda iki dilli sisteme gösterilmeyen saygıdır (Okereke, 2018). 9

Tüm bu sebepler Kamerun devleti tarafından kabul edilmemektir. Devlet aklına göre Anglofon krizinin temel sebebi sömürgecilerin oluşturduğu düzenin bugüne sirayet etmesidir. Bu bakış açısı dâhilinde İngilizce konuşan halkın doğrudan devlet karşıtı olarak sınıflandırılması çok kolaylaşmaktadır. Sorunun oluşum sürecinde, Fransızların Frankofon Kamerun için verdiği destek, bağımsızlık sonrasında da sürmüştür.

3. Şiddet Olaylarının Başlaması

Günümüzde toplumsal olayların birçoğu yazılı veya görsel medyadan önce sosyal medyada yer almaktadır. Aslına bakılırsa, Kamerun’daki krize dair görüntüler de haber ajanslarında zaman zaman yer bulmuştur. Ancak bu konuda en fazla ses getiren materyal, Twitter’da dolaşıma giren ve yayılan, bir anne ile bebeğinin asker üniforması giyen bir grup tarafından silahla vurularak katledilmesi olmuştur. Görüntüler hâlâ erişilebilir olmakla beraber, yetkililer tarafından önce yalanlanmıştır. Sonrasında ise orduyu Boko Haram ile mücadelesinde güçsüz hâle getirmek için planlı yapıldığı iddia edilmiştir.

2018 yılında Uluslararası Af Örgütü, iki tarafın da yaptığı eylemlerin sivillere verdiği zarar konusunda bir rapor yayınlamış ve en az dört yüz sivilin katledildiği bilgisini vermiştir (Amnesty International, 2017). 10

9 Mayıs 2015 tarihinde avukatlar, ülkenin içinde bulunduğu sorunu dile getirmek adına Devlet Başkanı Biya’ya uyarı göndermiştir. Mektup cevapsız kalmış ve bir yıl sonra bu kez Beua’da ikinci bir konferans için toplanmış ve taleplerini tekrar dile getirmişlerdir. 2016 yılının sonunda aktivist avukat Felix Agbor Balla öncülüğündeki Kamerun Anglofon Sivil Toplum Konsorsiyumu taleplerini maddeler halinde açıklamıştır. Yaounde’nin müdahaleci eğiliminin ve marjinalleşmenin önlenmesi çağırısı yapılmıştır. Özellikle kamu işlerinin geleceği adına iki devletli federasyona dönüş istenmiştir ki, bu 1961 yılındaki plana dönüş anlamına gelmektedir. Bununla bağlantılı olarak Anglofon Kamerun’un hukuk ve eğitim sistemlerinin korunması istenmiştir. Protestolar sırasında tutuklanan yüz kadar kişinin serbest bırakılması bir diğer taleptir. Konsorsiyumun son talebi de Anglofon Kamerun’daki internet sorununun bir an önce düzeltilmesidir (Tchoyi, 2017). 11 Özellikle son talep, neredeyse her toplumsal olayda ve seçim sonrası protestolarında pek çok Afrika ülkesinin internet kısıtlaması ile birlikte düşünüldüğünde, bölgedeki çatışmaların sosyal medyaya yansımaması adına alınmış bir karara itiraz olarak değerlendirilebilir. Böyle bir talebin gündemde olmasının, olaylara dair yapılan çift taraflı açıklamaların şeffaflığının sağlanması adına önemli olduğu söylenmelidir. Cevapsız kalan çağrılar sonrasında barışçıl gösteriler ve oturma eylemleri başlamıştır. Sonrasında Frankofon yargıçların ve öğretmenlerin Anglofon mahkeme ve okullara gönderilmesine yönelik yapılan protestoların alanı genişlemiştir. Devlet tarafından ilk aşamada bazı reformların yapılacağına dair açıklamalar yapılmış fakat akabinde ılımlı muhaliflerin tutuklanması ve bazı protestocuların öldürülmesi ile talepler başka bir aşamaya yönelmiştir.

Tutuklamalar ve ölümler ayrılıkçılar için uygun bir zemin sağlamıştır. 1 Ekim 2017’de Anglofonları ifade eden Güney Kamerun, Ambazonya (Ambazonia) adıyla Kamerun’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. Elbette bu durum her iki tarafın da meseleye bakışını daha radikal bir hale getirmiş ve şiddet olayları karşılıklı olarak artmıştır.

2018 yılındaki çatışmalarda ayrılıkçılar Kamerun ordusuna yönelik saldırılar düzenlemiş, ordu karşılık vermiş ve Anglofon halk adeta iki ateş arasında kalmıştır.

4. Sonuç

Kamerun’daki anlaşmazlık ve çatışmalar yalnızca bir kimlik meselesi olarak algılanmamalıdır. Elbette yeni ulus oluşum sürecinde ortak bir kimlik etrafında yeni bir yapı inşa edilmesi ve bu inşa sürecinde çeşitli alt kimliklere dair sorunlar yaşanması diğer ülkelerde de görülen ve benzer özellikler taşıyan süreçlerdir.

Afrika özelinde bakılacak olursa, altmışlar boyunca esen bağımsızlık rüzgârına hazırlıksız yakalanan bazı bölgelerde bağımsızlığa geçişin sancısı çok fazla hissedilmiştir. Bu geçiş dönemi sancısı, uzun sürelerdir bağımsızlık hayali kuramayan, tamamıyla başka başkentlerde alınan genel kararların yansımaları ile yönetilen bölgelerde sadece kimlikle de açıklanamaz. O güne kadar tüm hak ve zenginliğinden mahrum kalmış bölgelerin bağımsız devletlere dönüş sürecinde kimlik kadar önemli derecede ekonomik sorunları olmuştur. Hatta kimlik probleminin ve alt-üst kimlik ikileminin pek çok ülkede ekonomik darboğazın bir çıktısı olduğunu söylemek doğru olacaktır.

Bağımsız ülkeler ekonomik anlamda iki farklı sorunla baş etmek zorunda kalmışlardır. Bunlardan ilki, resmî olarak kazanılan bağımsızlıklar sonrasında gayrı resmî sömürünün yeni sömürgeci biçimde sürdürülmesidir. O güne kadar kıtanın her türlü imkânından faydalanan sömürü güçlerinin bağımsızlığın sonraki gününde bulundukları ülkelerden öylece çıkıp gitmeleri, sömürü düzeninin bittiği anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla yeni bağımsız ülkeler pek çok açıdan bağımlı olarak doğmuştur. Bu durum ülkelerin iç siyasi meselelerinin hâlâ dolaylı olarak eski sömürü güçlerine atıf yapılmadan çözülemediği gerçeğini beraberinde getirmektedir. Yani kimlik krizi doğrudan bir sömürü dönemi mirasıdır.

İkinci husus, yeni kurulan devletlerde kimin pastadan ne kadar pay alacağı sorunudur. Bu sorun bölgesel anlamda değişiklik göstermiş, din, etnisite, dil veya kabile üzerinden dağılımla çözülmeye çalışılmıştır. Bu tip bir dağılımın günü kurtarması muhtemel olsa da yarınlara dair sağlam bir sistem kurmaya yardımcı olmayacağı açıktır. Nitekim ilerleyen yıllarda darbelerin, darbeler veya batı ayarlı demokratik seçimler ile iktidar değişimlerinin sonucu ülkelerdeki kaynak paylaşımının baştan yapılması anlamına gelmiştir.

Ulus kimliğinin oluşumu ve homojen kimlik arayışı süreçleri, ekonomik çıkarlar doğrultusunda, çoğu zaman hak arayışlarının batı emperyalizmi ile ilişkilendirilmesi sonucunda sekteye uğramıştır. Kamerun’daki krizde de sayılan sebeplerin tamamından belli parçalar görmek mümkündür.

Toplumda dil üzerinden ayrışma ve dil üzerinden oluşturulan ulus algıları dışında kalan ötekilere karşı olumsuz bakış, günlük hayattaki basit eylemlerden, kamu kurumlarındaki olağan işleyişe kadar uzanmaktadır. Frankofonlar diğerlerini hainler olarak damgalarken, Anglofonlar ise Frankofonları Fransa yardımı olmadan bir şey yapamayan kesim olarak değerlendirmektedirler (Konings ve Nyamnjoh, 2003). 12 Sorunun başlangıcı Kamerun’un bağımsızlık tarihine kadar götürülmektedir. Anglofonların o dönemdeki bağımsızlık arayışına sunulan iki çözüm önerisi bulunmaktadır. Anglofonlar ya Nijerya’da Igboların hakimiyetinde otonomiye sahip olacaktı ya da Kamerun ile birleşecekti. Nijerya kontrolü altında olmaktansa Kamerun ile federal bir yapı kurmanın kabul edildiği plebisit ile beraber sorun da başlamıştır. Geçmiş dönemlerde değinilen sözlerin tutulmaması ve anlaşmazlığın çatışmaya dönmesi ile birlikte, ulusal birliğin sağlanması yönündeki iyimser düşünceler yerini devlet merkezci baskıya ve diğer tarafta da ayrılıkçı şiddete bırakmıştır.

Zaman içerisinde ayrılıkçı hareketlerin güç kazanmasının iç siyasi ortamdaki sebebi sivil toplumun hamlelerinin değersizleştirilmesidir. Bunun dışında kıtadaki başka benzer örneklerde uygulanan ve başarı kazanan metotların genellikle askerî zaferlere dayalı olması da bu ayrılıkçılık hareketlerini fikrî anlamda güçlendirmiştir. Eritre örneği Afrika’nın farklı bölgelerindeki ayrılıkçı hareketler için referans olmayı sürdürmektedir. Eritre’nin Etiyopya’dan ayrılma isteği, kendi kendini yönetebilme kapasitesi ve uluslararası anlaşmalara uygun talepleri sebebiyle sivil hareketlerin sesini yükseltmesiyle başlamıştır. Uluslararası kurumların bu taleplere dair tutumu sonrasında sivil hareketin yerini askerî hareketlilik almıştır. Eritre, Addis Ababa yönetimine karşı kazandığı askerî zafer sonrasındaki referandumla bağımsız olmuştur. Başlangıcı açısından Kamerun’daki federasyona benzeyen Etiyopya-Eritre krizi bu şekilde çözülmüştür.

Bu şekilde savaşla değil anlaşmaya çözülen benzer bir mesele de Senegal ile Gambiya arasında olmuştur. Gambiya konumu itibarıyla Senegal’in içerisinde kalan bir anklavidir. Kamerun’daki iki grup gibi Senagal Frankofon, Gambiya ise Anglofon toplumdan oluşmaktadır. İki ülkenin ticari faaliyetleri artırmak ve güçlenmek amacıyla 1982 yılında Senegambiya Federasyonu adı altında birleşmişlerdir. Frankofon Senegal tarafının ilerleyen süreçte benzer talepleri ve tümüyle Senegal devleti altında birleşilmesini savunması sebebiyle Gambiya 1989’da federasyondan ayrılmıştır. Elbette bu örneğin Gambiya’nın federasyondan önce bağımsız olması yönüyle Kamerun’daki Anglofonlara tamamıyla uymadığı görülebilir. Böyle bir ayrılmanın daha önce bağımsız olmayan bir bölgenin yeni bir devlet olarak bağımsız olması ile sonuçlanması, yalnızca Kamerun ile alakalı değil, bölgedeki diğer bir etken olan Nijerya için de sorun olabileceği hesaplanmaktadır. Kamerun’daki değerli yer altı kaynaklarının sahibi Anglofon bölgelerinin uluslararası kurumlar üzerinden otonomi talebine devam edeceği öngörülmektedir. Kamerun devletinin ve Anglofon tarafının radikal görüşlerinin elimine edilmesinin sorunun çözümünün ilk aşaması olduğu söylenebilir. İkinci aşama, sivil toplumun tekrar harekete geçirilmesi ve iki tarafın da çözümü sivil toplumun atacağı adımlarda araması olacaktır. Yüzbinlerce kişinin yerinden edildiği bir sorunda aradaki gerginlik azaltılmadan çözüme ulaşmak ne kadar imkânsızsa, sivil inisiyatifler olmadan gerginliğin azaltılması da bir o kadar imkânsızdır. Sürecin Balkanization şeklinde sonuçlanması aslında çözüme yönelik değil, sorunun daha büyük ve içerisinden çıkılmayacak bir hâl olmasına doğru giden bir adım olacaktır. Bu sebeple, uluslararası kurumların uluslararası alanda yeni bir başarısızlık riski yüzünden atmadığı her adımın bölgeyi daha çalkantılı bir hâle getireceği unutulmamalıdır. Aynı zamanda Kamerun sorununun çözümü, kıtanın farklı bölgelerindeki çeşitli kimlik krizleri için bir örnek sunma şansının da değerlendirilebileceği bir krizdir. Daha önce silahlar ve askerî mücadelelerle çözülmeye çalışılan kimlik krizlerinin barışçıl bir yol ve yeni sömürgeci müdahalelerden bağımsız şekilde çözülmesi, Somali’den Etiyopya’ya, Nijerya’dan Orta Afrika’ya kadar geniş bir yelpazedeki sorunların çözümü için yol haritası olacaktır.


  1. Bamgbose, A. (1991). Language and the Nation: The Language Question in Sub-Saharan Africa. Edinburgh: Edinburgh University Press.

  2. Opeibi, T. (2012). Investigating The Language Situation in Africa. P. Tiersma, & L. Solan içinde, The Oxford Handbook for Language and Law (s. 272-292). Oxford: Oxford University Press.

  3. Awasom, N. F. (2020). The Anglophone Problem in Cameroon Yesterday and Today in Search of a Definition. Journal of the African Literature Association, 1-28.

  4. Warnier, J. P. (1993). L’esprit d’entreprise au Cameroun. Paris: Karthala.

  5. Konings, P., ve Nyamnjoh, F. B. (2003). Negotiating an Anglophone Identity. Leiden: Koninklijke Brill NV.

  6. Konings, P. (2004). Opposition and Social-Democratic Change in Africa: The Social Democratic Front in Cameroon. Commonwealth & Comparative Politics, 42(3), 1-23.

  7. Gwellem, J. F. (1996). Fru Ndi and the SDF Revolution. Bamenda: Unique Printers.

  8. Konings, P. (2004). Opposition and Social-Democratic Change in Africa: The Social Democratic Front in Cameroon. Commonwealth & Comparative Politics, 42(3), 1-23.

  9. Okereke, C. N.-E. (2018). Analysing Cameroon’s Anglophone Crisis. Counter Terrorist Trends and Analyses, 10(3), 8-12.

  10. Amnesty International (2017). Cameroon: A Turn For The Worse: Violence And Human Rights Violations in Anglophone Cameroon. London: Amnesty International.

  11. Tchoyi, A. a. (2017). Anglophone Marginalisation: Cold Hard Facts. The Rambler, 37 (18).

  12. Konings, P., ve Nyamnjoh, F. B. (2003). Negotiating an Anglophone Identity. Leiden: Koninklijke Brill NV.

Ömer Demir –

Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) açık ve uzaktan eğitimi teşvik etmeye başladığı yıllarda (2008) YÖK’te bu işlere bakan benim de içinde bulunduğum bir komisyon vardı. Uzaktan öğretim programlarının açılması için bazı kriterler belirlenmişti. Evrak üzerinden bu kriterleri sağladığı düşünülen üniversiteler konuyla ilgili bir de bu Komisyona sunum yapıyorlardı. Komisyon olarak, yapılan sunumları da dinliyor, altyapısı hazır olduğunu düşündüğümüz üniversitelerin uzaktan eğitim taleplerini olumlu görüşle YÖK Genel Kuruluna sunuyorduk. Bu konuda üniversiteler çok istekliydi ve yoğun başvurular yapılıyordu.

Bu sunumlarda bir konu özellikle dikkatimi çekiyordu: Uzaktan eğitime hazırlık dendiğinde üniversite yöneticilerimizin anladığı büyük ölçüde fiziksel ve teknolojik altyapı hazırlığıydı. Genelde sunumları, rektörlere eşlik eden bilgi işlemden sorumlu rektör yardımcısı ve bilgi işlem daire başkanının bulunduğu ekipler yapardı. Sunumda derslerin yükleneceği bilişim altyapı kapasitesi, etkileşim platformu (derse katılma, söz isteme, yoklama vb.) öne çıkardı. Aynı yazılımları farklı üniversite sunumlarında sık sık gördüğümüz için Komisyon olarak biz daha çok hazırlanmış örnek dersler üzerinde durmak isterdik. Rektörlerimizin birbirine benzeyen şu cevabı bende hayret ve kaygı ortası bir duygu oluştururdu: “Hocam ders işleri kolay. Siz programa onay verirseniz biz eğitim başlayıncaya kadar geçecek olan bir iki ay içinde tüm ders içeriklerini hazır hale getiririz.” Bu cevaba hayret etmem, uzaktan eğitimin sadece bir bilişim teknolojisi meselesi olarak görülüyor olmasından, kaygı duymam da böyle giderse sonunda istenen hedeflere ulaşılamayacağı korkusundandı.

“Hocam” derdim, “Bu gösterdikleriniz olayın sadece bilgisayar mühendisliği kısmı. O konuda bir yazılım satın alınca veya geliştirince bir eğitim programı uzaktan eğitime hazır olmuş olmaz ki! İşin asıl önemli ve zor yönü, eğitim pedagojisine uygun ölçme-değerlendirme araçlarına ihtiyaç var.” Verdiğim örnekler şunlardı: Senkron veya asenkron derslerde diksiyon önem kazanacağı için ders verenlere bu konularda özel eğitimler vermek gerekir. Müfredat aynı olabilir ama hangi konuların hangi sürede, dikkatleri dağıtmadan, hangi kavramlara öncelik verilerek, hangi örnekler yoluyla daha kolay anlaşılabileceğine dair her bir ders özelinde uygulamalar yaparak en uygun içerikleri oluşturmak icap eder. Konuların içine etkileşimli örnek olaylar, ilginç anekdotlar yerleştirmek; dikkatleri toplayacak ve cevabı birkaç kelimelik kısa sorular sorup verilen cevaplara göre içerikleri farklılaştırmak; bilinmeyen kavramlara ilişkin etkileşimli (üzerine tıklandığında anlamının göründüğü) sözlükler hazırlamak veya ilgili derse götüren bağlantılar yerleştirmek; her ders sonunda kısa cevaplı deneme sınavları yapıp konuyu anlamayanların eksikliklerini kendilerine ifade edecek danışmanlık desteği sunmak; bu deneme sınavlarında tespit edilen en çok bilinmeyen konuların niçin anlaşılmadığını ortaya koyacak dinamik bir içerik oluşturma süreci tanımlamak … gibi konularda yeni yeni ve her öğrenci profiline göre farklılaşabilecek çalışmalar yapmak gerekir.

Cevaplar çoğunlukla ne demek istediğimin tam olarak anlaşılmadığı izlenimini verirdi: “Hocam ekip hazır, sizden program oluru gelirse, o dediklerinizin hepsini hemen yapacaklar.”

Büyük bir hevesle yeni uzaktan eğitim programları açmaya karar verenlerin uzaktan eğitimin sadece bir bilgisayar teknolojisi işi olmadığını bilmiyor olmaları, o zaman bana biraz anlaşılmaz gelirdi. Bunu o konularda daha işin başında ve yeni olmamıza yorardım. Daha sonra yaptığım okumalardan uzaktan eğitim işinin, sadece bizde değil, bu konuda mesafe almış ülkeler de dâhil tüm dünyada, büyük kesim tarafından son model bilgisayarlar ve uzaktan bilgi alışverişini sağlayacak yazılımlara sahip olmak olarak algılandığı şikâyetlerinin yaygın olduğunu gördüm. Yani biz de insanlığın ortak tecrübesini tecrübe ediyorduk.

Kovid-19 salgını nedeniyle tüm eğitim sistemi uzaktan eğitime geçince uzaktan eğitimin sadece bir bilgisayar ve yazılım işi olmadığını, öğrenci, öğreten, veli ve yöneticiler olarak hepimiz daha yakından ve yeniden görme imkânı bulduk. Bu vesileyle uzaktan eğitime biraz daha yakından bakalım.

Uzak ve Yakın Olmak Eğitimde Niçin Farklılık Yaratır?

Coğrafyacıların mesafe yılgısı (distance decay) diye bir kavramları var. Kavram, mesafenin artmasının bireyler ve topluluklar arasında etkileşimde farklılaşma oluşturduğunu ifade eder. Bu etki olumlu da olabilir olumsuz da. “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur” olumsuz etkiyi, “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” de olumlu etkiyi ifade eden bu konuda birer özlü söz.

Uzaklık sadece fiziksel uzaklığı ifade etmez, aradaki zaman farkını da içerir. Şimdi olan bir şey ile beş yıl önce olmuş bir olayın bireyler üzerindeki etkisi aynı değildir. Bazı durumlarda etki artar, bazılarında ise azalır. Örneğin üzerinden zaman geçtikçe acıların etkisi azalır, fikirlerin yayılımı ve tesiri ise artar. Tarihsel olarak eskiye giden bazı olayların etkisi çok, bazılarının da az olur.

Sosyal mesafeye göre etkinin şiddeti de farklı farklı olur. Burada sosyal mesafeyi pandemi (salgın) döneminde galatı meşhur olarak kullanılan anlamında değil ilişki yoğunluğu olarak gerçek anlamında kullanıyoruz. Şehit toplumun şehididir ama ateş düştüğü ocağı daha çok yakar. Kişiler hakkında aleyhlerine olan görüşler, insanların yüzlerine konuşulandan daha fazla arkalarından konuşulur. Yakında ve yakın olana daha çok yakınlık hissedilir, uzakta ve öteki olan “kötü” vasıflara daha çok layık görülür. Bu boyutların hepsinin uzaktan eğitimde bir izdüşümü var.

Eğitimde Geleneksel ve E-Pedagoji

Eğitimde pedagojiyi kısaca kim tarafından, kime, neyi, nasıl ve ne zaman öğretmek gerektiğine dair strateji ve kurallar bütünü olarak tanımlayabiliriz. Hangi tür olursa olsun eğitimin çerçevesini pedagojik yaklaşım belirler. Her düzeyde uzaktan eğitim, sadece eğitimde mesafeyi ortadan kaldıran veya kullanılan eğitsel araçları farklılaştıran bir “teknik” ayrıntı değil, ilk cümledeki pedagojinin tanımında yer alan tüm boyutlarını farklılaştıran, içinde geliştiği diğer unsurlar da dikkate alındığında (eğitimin yaygınlaşması, yetişkin eğitimi, hayat boyu eğitim vb.) eğitimde şimdiye kadar hiç karşılaşılmamış tamamen yeni bir duruma işaret eder. Uzaktan eğitim sadece geleneksel eğitim içerikleri ve ölçme değerlendirme yöntemlerini değil eğitim felsefesi, psikolojisi ve sosyolojisini de içerecek biçimde köklü bir değişim ihtiyacının kapıda olduğunu göstermektedir.

Pedagoji tanımında sayılan boyutlar (kim tarafından, kime, ne, ne zaman ve nasıl) uzaktan öğretimin avantaj, dezavantaj ve sorunlarını görmek için iyi bir çerçeve sunuyor. Kuşkusuz uzaktan eğitimin senkron, asenkron ve karma denilen birçok türü var ve her birinde bu boyutlar farklılaşabileceği için etkiler de değişik olur. İşin başında bunu, yani tek bir uzaktan öğretim biçimi olmadığını belirtmekte yarar var ama üzerinde genel ifadelerle durulabilecek kadar ortak yönleri de var bu eğitim yönteminin. Önce bu ortak noktalara değinelim.

Kim Öğretecek? Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) öğrenci merkezli uygulamalar yapsa da geleneksel öğretim yöntemi öğretici merkezlidir. Otorite öğreticidedir. Öğretim kademesine bağlı olarak değişmekle birlikte öğreticinin bilgi ve tecrübe dışındaki özellikleri (kadın-erkek olması, ses tonu, yaklaşım tarzı, insan ilişkileri, dünya görüşü, unvanı vb.) de öğretim sürecinde etkili olur. Farkında olsun olmasın birçok öğrencinin öğrenme eğilimleri, özellikle erken yaşlardaki öğrenmelerde, büyük oranda öğreticinin bu özellikleri tarafından şekillendirilir. Öğretmenini çok seven öğrencide öğretmen olma ya da onun yönlendirdiği meslekleri yapma isteği oluşur. Yüz yüze öğrenmede öğreticinin yetenekleri, öğretim sürecinde daima başroldedir. Aynı mekânda öğretici-öğrenen arasında yüz yüze etkileşim vardır. Yüz yüze söylenenlerin ve canlı yaşananların öğrenme üzerinde derin ve kalıcı etkileri olur.

Uzaktan öğretim ise öğrenen merkezlidir. Yüz yüze ilişkinin sağladığı öğretici otoritesi büyük oranda ortadan kalkar. Bu otorite ile yüzleşmek istemeyen öğrenciler senkron yayınlarda kameralarını açmak istemezler. Uzaktan öğrenenler, genel olarak üzerinde bir öğretici gözetimini daha az kabullenme eğilimindedir. Yüz yüze öğretimde de bazı öğrenciler arka sıralara yerleşirler ama baskın hissiyat gözden uzak olmak değildir. Uzaktan öğretimde öğrenen öğreticiyle arasına daha fazla mesafe koyar.

Uzaktan öğretimde tüm öğretim materyali bilgisayarlara yüklendiği için öğrenen doğrudan bir insandan değil daha çok asenkron sistemlerde birebir makineden, senkron sistemlerde de makine (bilgisayar, cep telefonu vb.) aracılığı ile öğrenmektedir. Bu makineler, birer aracı olmanın ötesinde eğitimde temel öğrenme kaynağı haline gelmektedir. Beden dili, duygusal etkileşim, örtük öğrenme büyük oranda yok olmaktadır. İnsanoğlu bu tür bir değişimi ilk olarak kitaplardan öğrenmeye başladığında yaşamış, zamanla ona alışmış, hatta kitaplarla arasında bir ünsiyet oluşturmuşken uzaktan eğitimle birlikte makinelerin hem insan hem de kitapların yerini almaya başladığı yeni bir evreye geçilmiştir. Kuşkusuz buna da uyum sağlanacaktır.

Sonuçta, dersler bilgisayarlara kaydedildikten sonra öğreticinin öğretimdeki merkezî rolü ve otoritesi büyük oranda ortadan kalkmakta, öğretim sürecindeki rolü pasifleşmekte, öğretici, kitapla özdeşleşerek yarı-tarihsel bir konuma düşmektedir. Bu dezavantajlar yanında bu yeni sistemin öğrenen ile öğreticinin aynı zaman ve aynı mekânda olma zorunluluğunu ortadan kaldırması, bu veçhesiyle mesafe ve mekân engelleri olmadan dünyanın her yerindeki uzmanlardan eğitim alma imkânı yaratması önemli bir avantajdır.

Kime Öğretilecek? Yüz yüze eğitim ile uzaktan eğitimde öğrenen profili de değişmektedir. Uzaktan öğretim yaygınlaştığında yüz yüze eğitim alanların yanı sıra daha önce öğrenci olamayacak birçok kişi de öğrenci olabilme imkânı yakalamaktadır. Değişik gerekçelerle (engellilik, okul saatlerinde çalışmak durumunda olma, yoksulluk vb.) okul mekânlarına gelemeyecek durumda olan çok sayıda kişi de uzaktan öğretim sayesinde eğitim imkânı bulmakta, sonuçta birçok alanda yüz yüze eğitime göre uzaktan eğitim alanların hem sayısı artmakta hem de profili farklılaşmaktadır. Burada eğitim kademesine bağlı olarak uzaktan eğitimin yoksul kesimlere eğitim imkânı sunmada lehte olduğu kadar aleyhte de sonuçları olduğu gözlenmektedir. Yoksulluğun özellikle alt eğitim kademelerinde uzaktan eğitimde avantajdan çok dezavantaj getirdiği, hatta yüz yüze eğitim kadar zengin-yoksul öğrenciler arasındaki fırsat farkını kapatamadığı, çünkü okula gelemeyecek kadar yoksul olanların gerekli fiziksel altyapı ve destekleyici materyalden de yoksun olduğu, akranlarına göre daha çok çalışmak zorunda olmaları nedeniyle uygun boş zaman bulamadıkları durumlarda uzaktan eğitimin dezavantajlarının avantajlarını aştığı söylenebilir.

Profil farklılaşması öğrenenlerin hem nicelik hem de niteliğinde farklılaşma getirdiği için, yüz yüze eğitime göre okuma, anlama, çalışma imkân ve motivasyonları farklı kişilere aynı grup altında öğrenen statüsü kazandırmaktadır. Öğrenme altyapıları, öğrenmeye ayırabilecekleri zaman ve öğrenme motivasyonları birbirinden farklı bu heterojen gruplara sunulacak öğrenme imkânlarının doğal olarak yüz yüze öğrenmeden farklı olması gerekmektedir.

Ne Öğretilecek? Eğitim-öğretimde ne öğretileceğinin sınırlarını eğitim programı ile belirlenen kazanımlar ve ders materyalleri çizer. Görece en istikrarlı boyut burasıdır. Ancak öğrenen profili değişince ders içeriklerinin de değişmesi gündeme gelir. Sadece yüz yüze öğrenilebilen içerikler, kendiliğinden müfredatın dışına çıkar. Bu içeriklerin çoğu örtük bilgi ve örtük beceri transferi şeklinde olduğu için, uzaktan eğitimde neyin eksik kaldığının tespiti de hayli zor olur. Zira bilgi ve becerinin örtük olanı, yazıya dökülemeyen, kayıt altına alınamayan kısımlarıdır.

Her iki durumda da eğitim programına ve öğrenim kazanımlarına rağmen yüz yüze öğretimde ne öğretileceğini, büyük ölçüde öğreticinin bilgi, yetenek ve öğretime ayıracağı zaman belirler. Uzaktan öğretimde örtük bilgi ve beceri aktarımının sağlanamamasının bir eksiklik olmasına karşın yazılı, sesli ve görsel bilgi kaynakları çok daha geniş ve öğrenen için daha kontrol edilebilir durumdadır. Öğreticinin aktardıkları bilgi kaynaklarından sadece biridir. Öğrenen, müfredat içeriğini çok daha farklı ve zengin kaynaklardan zenginleştirebilir. Bu zengin öğrenme kaynaklarının varlığı, öğreticinin rol ve otoritesini daha da zayıflatabilir.

Öte yandan müfredata nelerin eklendiği ve çıkarıldığı uzaktan öğretimde kesin kayıtlıdır ve hem öğrenenlerin hem de kurumsal yönetimin gözetimi altındadır. Eğitim materyali ve faaliyeti olarak kayda giren olumlu veya olumsuz her şey kalıcı hale gelmekte, adeta ölümsüzleşmektedir. Bu durum, öğrenenlerin öğrenim stresini büyük ölçüde azaltırken, öğretenler için önemli bir risk ve kaygı gerekçesidir. Hem her içeriğin gözetim ve eleştiriye açık olması hem de her yıl aynı şekilde tekrarlanınca öğreticiye olan bağımlılığın azalması yüzünden öğreticilerin derslerin kayıt altına alınmasından çok mutlu olmadıkları gözlenmektedir. İyi bir ders kaydı, yıllarca kullanılabilir ders malzemesine dönüşebildiği için öğretim sürecinde öğreticilere ders verme amaçlı olan talebin azalmasına yol açmakta, buna karşılık öğreticiden sürekli güncelleme ve geliştirme yapması, daha fazla rehberlik hizmeti sunması, öncekilerle aynı olmayan yeni sınav soruları hazırlaması ve ilave öğretim etkinliklerine katılması beklentisi artmaktadır. Bu da açıkçası öğreticiler için öğretim faaliyetleri bağlamında konfor bozan bir durumdur. Üniversite hocaları için araştırmaya vakit kalması olayın olumlu yanı olarak görülebilir.

Ne Zaman Öğretilecek? Yüz yüze öğretimde öğrenim zamanı belirli aralıklara sıkıştırılmıştır. Uzaktan öğretimde ise derslere ulaşım zamanı olabildiğince esnektir. Öğrenen için uygun olan zamanlarda kaydedilen derslere ve diğer ders malzemelerine ulaşmak mümkündür. Açıkça uzaktan öğretim, öğrenmeyi kişiden kişiye farklılaşabilecek biçimde daha geniş zamana yaymaktadır. Bu bir yandan bizzat sorarak, tartışarak, akranlarının sorduklarından ve onlara verilen cevaplardan öğrenmeyi azaltması yönüyle olumsuz iken, öğrenen üzerindeki zaman baskısını azaltarak en uygun zamanda yeniden okuma, yeniden dinleme veya izleme şeklinde pekiştirme yoluyla daha iyi öğrenme imkânı sunmaktadır. Çünkü her öğrenenin ihtiyaç duyduğu öğrenme süresi ve uygun olduğu öğrenme zamanı aynı değildir. Yüz yüze öğrenimde belirlenen öğrenme zamanı herkese aynı düzeyde uygun olmayabilir. Öğrenen, öğrenme için belirlenen gün ve saatte isteksiz, uykusuz, üzgün veya yorgun olabilir. Aynı konuyu öğrenmek için bazılarına bir saat, bazılarına üç saatlik bir zaman gerekebilir. Hem hızlı hem de yavaş öğrenenler için uzaktan öğretim daha büyük fırsatlar sunar. Konuları bilenler zaman kaybetmeden sonrakilere geçer, altyapısı eksik olanlar eksiklerini tamamladıktan sonra tekrar derse dönerler.

Nasıl Öğretilecek? Yüz yüze öğrenme faaliyetini öğretici organize eder. Uzaktan öğretimde genel bir çerçeve olsa da öğrenmeyi öğrenenin kendisinin organize etmesi beklenir. Asıl dananın kuyruğunun koptuğu yerin öğrenmenin bu boyutunda olduğu söylenebilir. Çünkü öğrenenin öğretimi organize etmesi için her eğitim düzeyinde buna uygun bilişsel becerilere sahip olması gerekir. Neyi, nasıl öğrenmesi gerektiği konusunda yeterli hazırlık ve beceriye sahip olanlar için uzaktan öğretim çok iyi fırsatlar sunar. Ancak bu konuda eksikliği olanlar için süreç tam tersine işler, öğrenen yüz yüze eğitimden daha fazla rehberlik ihtiyacı duyar. Hem yüz yüze hem de uzaktan öğretimde, her bir öğrenenin öğrenme motivasyonu birbirinden farklıdır. Yüz yüze eğitimde bazı öğrenenler, öğreticinin tavsiyesine gerek kalmadan ön hazırlık yapar, ders malzemelerine ve yardımcı kaynaklara önceden göz atar, ders öncesi ve sonrasında her gün düzenli olarak çalışırken diğer bazıları sadece sınavdan sınava çalışır. Bu farklılıklara rağmen yüz yüze öğretimde derslere devam etme ve derslerde günü gününe aktif katılım mecburiyetleri getirilerek öğrenmenin zamana yayılması ve hızlı hatırlanıp hemen unutulmasının önüne geçilmeye, öğrenmenin kalıcı olması sağlanmaya çalışılır.

Sayının çokluğu ve nitelik farklılaşması nedeniyle uzaktan öğretimde rehberlik hizmetleri çok daha kritik hale gelir. Akran öğrenmesi de olmayınca öğretim düzeyine hazırlıklı olmayanlar diğerlerinden daha çok geride kalır, diğerleri ile aradaki öğrenme mesafesi açılır. İyi öğrenen öğreticinin önüne geçer, zayıf öğrenci debelenir, yol bulamaz, umudu kırılır ve hızla öğrenim sürecinin dışına çıkar.

Sonuç olarak, uzaktan öğretimin öğrenme becerileri iyi gelişmiş, zaman yönetimini iyi yapan, kendi kendisini iyi motive eden öğrenenler lehine imkânlar sunduğunu, bu özelliklere sahip bireylerin her toplumda çoğunluğu oluşturmadığını, bu nedenle de geri kalanlar için tedbir alınmaması durumunda her bir kademe için ortalama öğrenmenin hem kapsam hem de derinlik olarak gerileme riskinin daha yüksek olduğunu söylemek çok yanlış olmaz.

Önümüzde Bekleyen Temel Sorun Alanları

Uzaktan öğretim ile yüz yüze öğretimin imkân ve gereklerinin farklılaşması, öğrenim kazanımlarını farklılaştırdığı için her ikisinin hem avantaj hem de dezavantajlar içerdiği gayet açık. Her öğrenim kademesi ve bu kademelerdeki farklı profiller için de sonuçlar ayrıca farklılaşır. Tüm öğrenenler ve tüm eğitim kademeleri için tek tip sonuçlardan bahsedilemez. Örneğin uzaktan öğretim hem çalışıp hem de okumak durumunda olan birisi için büyük fırsatlar sunarken, ancak akran motivasyonu ile öğrenen birisi için eğitimin dışına düşmeye yol açabilir. İlköğretimde tutum kazandırma ve davranış öğretme ağırlıklı eğitimde yüz yüze eğitim tartışmasız üstünlük taşırken, lisansüstü eğitimde farklı mekânlarda bulunanlara büyük zaman ve emek kazandıran maddi harcamalardan (ulaşım, barınma vb.) tasarruf imkânı sunduğu için uzaktan öğretim çok verimli bir eğitime dönüşebilir. Bu eğitim kademesi ve kişisel duruma göre farklılaşmalara rağmen genel sorun alanlarını birkaç başlıkta toplamak mümkündür.

Öğrenme Motivasyonu. Çalışmanın kendisinin insanlar için zevkli olmasına rağmen (öyle denir çoğu zaman) karşılığında ücret alınmayan işlerden alınan zevkin çok düşük olması gibi, öğrenmenin bizzat kendisinin değerli olmasından daha çok öğrenmiş olmanın belgelenmesinin sağlayacağı avantajlar öğrenen için çok daha önemlidir. Yani yaygın öğrenmede “öğrenilenin ne işe yaracağı” bizzat öğrenmenin verdiği hazzın çok üstünde anlam kazanır ve diploma merkezlilik ortaya çıkar. Bu durumda sırf diploma, sertifika veya statü elde etmek için öğrenme öne çıkmaya başlar. Hedef diploma olunca da öğrenme sürecinin rahatlığı, kısalığı ve eğlenceli olması ana kriter haline gelir. Öğrenen için öğrenme zamanı ne kadar kısa olursa o kadar iyidir. Daha kısa zamanda daha az emek ve çaba sarf ederek diploma almak varken uzun ve çileli yolu kimse tercih etmez. Bu yüzden tüm dünyada uzaktan öğretimde kopya eğilimi yüksek olur. Motivasyon bizatihi öğrenmiş olmaktan belge sahibi olmaya hızla kaymaktadır.

Yeni Teknolojilere Aşinalık. Yeni grup öğrenenler eskilerden çok farklı. Genç olan öğrenenler onlara göre yaşlı olan öğreticilere göre teknolojik yeniliklere daha fazla aşina olduğu için yeni teknolojilerin optimum kullanımında öğreticiler öğrenenlerin daha gerisinde bulunuyor. Ders içerikleri için de aynı şeyi söylemek mümkün. Bu yüzden teknoloji kullanımı merkezli öğrenim süreçlerinde görece yaşlı öğreticiler daha fazla desteğe muhtaç. Bunu itiraf etme yerine yeni teknolojilere meydan okumaya başlamaları tüm süreci sabote etmekte, sistemin güncellenmesini tehir etmektedir. Bu riski iyi yönetmek gerekir.

Müfredat İçeriklerinin Değeri. Geleneksel dönemde eğitim kademeleri ve uzmanlaşma alanlarının değişimi genelde bir neslin ömründen uzun süreye yayıldığı için başta üniversite olmak üzere her bir kademedeki eğitimi alanların gelecekte yapabilecekleri işler ve onlar için gerekli bilgi ve beceriler daha netti. Bu da öğrenenler için öğrenim içeriklerine odaklanmayı sağlayan önemli bir motivasyon unsuruydu. Eşiğinde olduğumuz yeni dönemde ise üniversite düzeyinde çok az eğitim alanı hariç (tıp, eczacılık, hemşirelik ve diş hekimliği gibi) hiç kimse üniversite sonrası hangi işi yapacağından tam emin değil, en azından eskisi kadar emin değil. O yüzden bu yeni öğrenen kitle gözünde müfredatla belirlenen öğrenim içeriklerinin değeri eskiye göre çok düşük. O içerikleri öğrenmek için harcamayı düşündükleri emek ve zaman da doğal olarak daha az. Bunu yeterince dikkate almadan müfredat hazırlamak işleri zora sokuyor. Öğrenenler önlerine konan her müfredata öncelikle “ne işime yarayacak” gözüyle sorgulayıcı bir gözle bakıyorlar.

Yetenek Farklılıkları. Eğitimin her kademesinde kitleselleşme yaşandığı için her geçen gün öğrenen kitlesi heterojenleşmektedir. Demokratikleşme ve eşitlik kültürünün yaygınlaşması bağlamında olumlu olan bu durum, eğitimde öğrenenler arasında yetenek farklarının giderek daha da açılmasına yol açmaktadır. Eğitimde her bir kademe için öngörülen asgari yeterlilikleri, hedef kitlenin üst yetenek grubuna göre tanımlamak gerçekçi olmadığı için, eşik değerler sürekli düşmektedir. Bu durumun çalışkan öğrenenler üzerindeki olumsuz etkisinden de (düzeyden dolayı öğrenilen bilginin azalması ve ilginin düşmesi, bu kesimin tam kapasite kullanmaktan uzaklaşması ve gerek üst beceri grubundakilerin gerekse tüm öğrenenlerin ortalama öğrenim verimlerinin düşmesi vb.) bahsedilebilir. Yani dersleri çalışkanlara göre değil hayta gruba göre planlamazsanız verim daha da düşüyor, okul terk oranları yükseliyor. Kapsamı genişleterek eğitimi daha alt yetenek gruplarına açmanın doğal sonucu bu.

Ayrıca her türlü bilgiye gerektiğinde hızla ulaşmak mümkün olduğu için yeni öğrenenler eskiler kadar hafızaya bilgi kaydetmeye, sistematik ve detaylı okumaya, meramını güzel yazı ile ifade etmeye daha az eğilimliler. Dilin detaylarında saklı olan bilgilerden yoksun kalmayı büyük bir risk olarak görmüyorlar.

Ölçme Sorunları. Yüz yüze öğretimde müfredatta yer alan bilgi ve becerilerin öğrenene ne kadar kazandırıldığını ölçmek uzaktan öğretime göre daha kolay. Uzaktan öğretimin en büyük dezavantajı, öğrenenlerin amaçlanan yetkinlikleri kazanıp kazanmadıklarını ölçmenin çok zor olmasıdır. Bu ölçme sorunu her bir eğitim kademesine göre farklılaşabilir. Ama tüm kademelerde bilinen ve yaygın kullanılan yöntemler yüz yüze eğitim odaklı. Uzaktan eğitim öğrenimi zamana yaydığı için yetkinliklerin de zamana yayılı biçimde ölçülmesinin mümkün olduğu bireyselleştirilmiş sınavlara daha çok düşecek gibi görünüyor. Bu konu ülkemiz açısından özellikle zor bir konu. Zira aynı kitleye aynı soruların aynı zamanda sorulduğu merkezî sınavların yaygın bir meşruiyeti var. Bunu yeteneğe göre farklılaşan bireyselleştirilmiş sınavlara dönüştürmek sadece teknik bir olmayıp, yargı mercileri dâhil kamuoyunun bu konuya olumlu bakmasının zemini için de zamana ihtiyaç var gibi görünüyor.

Eğitim ortamının karşı karşıya kaldığı bu yeni meydan okumaların hem yüz yüze hem de uzaktan öğretimde yeni bir pedagojiye ihtiyaç hissettirdiği söylenebilir. Çünkü eğitim içerikleri, öğreticilerin nitelikleri, öğrenenler ve öğrenme zamanı ve öğrenme-öğretme yöntemlerinde büyük değişimlerin olduğu bir dönemde geleneksel pedagojilerle sınırları çizilmiş öğretimle devam etmek biraz sorunlu görünüyor.

Uzaktan eğitimin yaygınlaşmasıyla, diplomayı kolay almaya, derin düşünmemeye, akademik standartları aşağı çekmeye, eğitimde sorumluluk duygusunun gelişmemesine, kolaycılığa ve yaygın intihallere ve sonuçta düşük eğitim performansına yol açacağı kaygıları daha çok egemen. Bu düşük performansın bir kısmının öğrenenlerin yetenek farklarından gelse de önemli bir kısmının uzaktan öğrenmenin sonucu olduğu söylenebilir. Ayrıca geleceğin dünyasında bilgi, statü ve unvanların sosyoekonomik hayat içindeki rolü şimdikinden farklı olacağı için, bilginin üretim ve yeni nesillere aktarım kurallarının da farklı olacağı tahmin edilebilir.

Artık Eskisi Gibi Olmayacaksa Nasıl Olacak?

Burada şöyle bir paradoks ile karşı karşıyayız. E-Pedagojiyi kavramsallaştırması beklenen teorisyenler, yeni nesil teknoloji odaklı ve uzaktan destekli öğrenme ihtiyacını fark etseler de yetişme tarzları itibarıyla geleneksel kodlara gömülü durumdalar. Bu yüzden önerilerinin geleneksel pedagojinin üstünlüklerini yeni döneme taşıma eğilimli olması kaçınılmaz. Yani yeni duruma uygun pedagoji geliştirmesi beklenenler aslında “eski kafalı”. Bu durumda yepyeni bir e-pedagoji yerine daha çok geleneksel pedagojinin üstünlüğü varsayımı ile yeniliklerin mevcut öğretim sistemine entegrasyonunu sağlayacak yöntemler öneriliyor.

Üç nedenle eskisi gibi olmayacak. Birincisi, eğitim tabana yayıldığı için bireylere ayrıcalıklı konum kazandırma, dolayısıyla onu elde etme motivasyonu eskisi gibi olmayacak. Herkes diploma alırsa az kişinin diploma aldığından farklı bir durum ortaya çıkar. Bu durumda motivasyon bakımından diploma alırsam önümde kırmızı halılar serilecek beklentisi ile ondan iyi not ya da aferin almak için öğreticinin ağzının içine bakan, dizinin dibinde oturan o eski öğrenciler geri gelmeyecek.

İkincisi, sadece belirli bir zamana sıkıştırılmış devam mecburiyeti ile desteklenen yüz yüze ile sınırlı ders verme de geri gelmeyecek. Derste anlatılanı dinleyip anlamaksa maksat, sonra dinleyen ile önce dinleyen arasında büyük farklar oluştuğunu ispat etmek ve buna kişileri ikna etmek artık pek mümkün görünmüyor.

Üçüncüsü, hızla değişen ve çoğalan bilginin güncelliğini yapay zekâ desteği ile büyük verileri kullanıp, derin öğrenme yapmadan korumak da mümkün değil. O, her şeyi bilen büyük hocalar tarihte kaldı. Bugünün ne olduğuna dair bilginin verisi, evvelki güne bile aitse demode olacak bir dünyaya doğru gidiyoruz.

Bu yüzden öğretici merkezli bir bilgilenme dönemine ait pedagojik ilkeler, pedagoji kitaplarını ancak o ilkelerle yetişmeyenler yazınca tam değişecek gibi görünüyor. Gelecek farklı olacak ve bu geleceği hızla yakalayamayanlar “off, yine kaçırdık” demeye mahkûm. Kesin mi? Değil. Sadece bana öyle geliyor! Bu arada iyi haber: Öğrenme eksikliklerinin sorumluluğu bu yeni dönemde öğreticilere fatura edilemeyecek. Bilmem bu durum eğitim camiasını ne kadar teselli eder!

Metin Toprak –

Türkiye’de muhafazakârlığın tarihî gelişimi ve bileşenleri üzerine bir tartışma yapma niyetinde değilim. Ne var ki zaman zaman argümanlarımı temellendirme ihtiyacı duydukça mecburen atıfta bulunmak gerektiğini belirteyim. İnsanlık tarihinin önemli ölçüde ilerlemeci ve bir anlamda doğrusal bir trend izlediği kanaatinde olduğumu ve bunun değerlendirmemi önemli ölçüde etkilemiş olabileceğini belirtmek isterim. Biyoloji, kimya ve fizik gibi doğa bilimleri ve mühendislik bilimleri bakımından bu kabule karşı çıkmanın pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu ilerlemeci eğilimin işletme, hukuk ve siyasi bilimlerin de içinde olduğu beşerî ve sosyal bilimler için de geçerli olup olmadığı konusu bana göre çok karmaşık değil; ancak, bu konuda geniş bir mutabakatın olduğunu söylemek de güç. Dünyadaki tartışmalar bakımından ileri sürdüğüm bu görüntü, acaba Türkiye için farklılık gösteriyor mu?

Bir Cumhuriyet klasiği: Sağcılar, solcular ve katalizör olarak askerler

Cumhuriyet dönemi sağ iktidar liderlerini Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan olarak saymanın ve sıralamanın yeterli olduğunu düşünüyorum. Çünkü toplum ve ekonomi üzerinde geniş ölçekli ve uzun vadeli etkileri bakımından ancak bu kişilerin değerlendirmeye imkân verecek kadar veri sağlayabileceği kanaatindeyim.

Acaba bu sağcı liderlerin devlet ve toplum tasavvurları, iktidar etme biçimleri ile iktidarın sınırları ve kapsamı üzerinde ne düzeyde etkili olmuştur veya tanımlı bir sistemde söz konusu tasavvurun somutlaşma imkânı nedir? Atatürk ve İnönü tek parti dönemini, her iki liderin ve elbette ülkenin Osmanlı bakiyesi olduğunu düşündüğüm için farklı bir kategoriye koyuyor ve analizin dışında tutuyorum. 1923-1950 arasındaki tek parti yönetimindeki 27 yılda 18 hükûmet kurulmuştur. 1950-2021 arasındaki çok partili ve askerî yönetim dönemindeki 71 yılda kurulan hükûmet sayısı ise 48’dir.

1950-2021 döneminde Türkiye’yi en çok hangi akım yönettiyse, bugünkü performans düzeyinin en büyük müsebbibi de odur dersem acaba mübalağa yapmış olur muyum? Hükûmet olanlar aslında iktidar değildi, başka iç ve dış güçler müdahale ediyordu türünden birçok argüman ileri sürülebiliyor; ancak bu savların ve karşı savların sonu olmadığı için, iktidarda hangi parti varsa, sevabı da günahı da o hükûmete yüklemek en hakkaniyetli yoldur diye düşünüyorum.

Çok partili hayatta, farklı zamanlardaki askerî müdahaleler sonucu askeriyenin güdümünde 5 hükûmet kurulmuş, toplam 7,5 yıllık bir zamanda iktidarda kalmışlardır. Dolayısıyla, 71 yıllık zaman diliminin %10,5’inin sorumluluğu askeriyededir. Askerî yönetimler geçici süreli olduğu için, yönetim sorumluluğu da tartışma konusu olabilir. Çünkü, askeriye, yönetime müdahale ettiğinde her seferinde raydan çıkmış veya çıkma tehlikesi olan ülkeyi tekrar tanımlı yola sokma amacı taşıdığını hep deklare etmiş; yani bir nevi katalizör görevi gördüğünü, ülke aşırı sağa veya sola götürülüp anarşi yaygınlaşınca, müdahale edip orta yere geri getirmeyi amaçladığını ileri sürmüştür. Bu yönüyle, askeriyenin meşruiyeti tartışmalı ama kendi içinde tutarlı bir gerekçe seti geliştirdiği söylenebilir.

Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Tayyip Erdoğan dönemlerindeki yumuşak, sert askerî muhtıralar ve darbe girişimlerini analizin dışında tutuyorum. Çünkü tam teşekküllü bir darbe olmadı, yani hükûmet sivillerden askerlere geçmedi. Sağ ve sol partilerin kurdukları koalisyon hükûmetlerini değerlendirirken, hükûmeti kurma görevi hangi parti liderine verilmişse, o partinin siyasi kimliğine göre sınıflandırma yaptım.

Sağ siyasi partilerin hükûmette kalma süreleri 53,4 yılı bulmaktadır. 75 yıllık iktidar süresinin %75,1’i sağ partilerdedir. Sağ partilerin kurdukları hükûmet sayısı 19’dur. Çok partili hayattaki performansın %75,1’inin sorumluluğu sağ kanat hükûmetlerindedir.

Sol partilerin kurdukları hükûmet sayısı 6’dır. Çok partili hayattaki toplam sürenin 10,2 yılı, yani %14,4’ü sol parti iktidarlarında geçmiştir. Dolayısıyla, çok partili hayattaki performansın sorumluluğunun %14,4’ü sol kanat hükûmetlerindedir.

Sağ, sol ve askerî yönetim hükûmetlerinin performans düzeyini belirleyen başlıca önemli faktörler nelerdir acaba? Hükûmetlerin kendi yetkinlikleri mi, toplumun ortalama eğitim ve beceri düzeyi mi ya da Türkiye’ye yönelik uluslararası tasarım ve müdahaleler mi? Büyük ölçüde taklide ve tekrara dayalı ve yeterince içselleştirilemeyen projeler ve modeller mi? Yoksa başkaca kimsenin aklına gelmeyen faktörler mi var?

Tablo 1. Türkiye’de hükûmet ve iktidar

İdeoloji / YönetimSayıİktidar süresi (yıl)Dönem başıDönem sonu
Askerî yönetim77,5 (%10,5)  
Askerî rejim (C. Gürsel)21,419601961
Askerî rejim (N. Erim)21,219711972
Askerî rejim (F. Melen)10,919721973
Askerî rejim (N. Talu)10,819731974
Askerî rejim (B. Ulusu)13,319801983
Sağ3253,4 (%75,1)  
Sağ (A. Menderes)510,219501960
Sağ (H. Ürgüplü)10,719651965
Sağ (S. Demirel)710,619651993
Sağ (T. Özal)26,019831989
Sağ (Y. Akbulut)11,619891991
Sağ (T. Çiller)32,719931996
Sağ (M. Yılmaz)32,319961996
Sağ (N. Erbakan)11,019961997
Sağ (A. Gül)10,320022003
Sağ (R. T. Erdoğan)414,920032021
Sağ (A. Davutoğlu)31,820142016
Sağ (B. Yıldırım)12,220162018
Sol910,2 (%14,4)  
Sol (İ. İnönü)33,319611965