Ali Maskan –

Tarih yazımı ne yazık ki güç ve iktidara sahip ülkeler tarafından yapılmış, okutulmuş ve yönlendirilmiştir. Bu şekliyle tarihin tarafsızlığından bahsetmek elbette ki saflık olur. Batı, dünya tarihini de kendi tarihsel süreciyle bağlantılı bir şekilde yazmış ve kendinden müstakil cereyan eden tarihsel gelişmeleri de bu çerçeve içine hapsetmeye çalışmıştır. Bu yazının bu çerçeveden kurtulmak gibi bir endişesi var mı? Elbette ki hayır. Ancak Batı’nın İslam dünyasına biçtiği tarihsel süreci anlayabilme yeteneğine sahip olursak, İslam dünyasının bundan sonraki süreçte nelerle karşılaşabileceğini daha rahat kavrayabiliriz. O zaman sorumuz şu: Batı, Afganistan ile İslam tarihinde nasıl bir kırılma noktası oluşturmaya çalışıyor?

Müntesipleri, İslam var olduğu günden itibaren, itikat ve temel kaynaklara ilişkin bıçak sırtı tartışmalarından, mahremiyetin dehlizlerine kadar hemen her konuyu tahayyül edilmez bir rahatlıkla konuşabildi. Bunu yaparken de Antik Çağ ve Mezopotamya’dan devşirdiği bilgileri gocunmadan kullanabildi. Bu özgür düşünce ve rahatlık elbette ki farklı mezheplerin, hiziplerin, yapılanmaların oluşmasına ve bunlar arasında sıcak çatışmalara varacak kadar alevlenmesine de neden oldu. Lakin her türlü olumsuzluklara katlanabilme ve kabullenebilme yeteneği İslam’ı hiçbir zaman Avrupa’nın Orta Çağına benzer bir döneme sürüklemedi. Müslümanlar 11. yüzyıla kadar temel tartışmaların hemen hepsi üzerinde yazılı kaynaklarını oluşturdu. Akabinde Türklerin İslamiyet’i kabullenip bayraktarlığını yapmasıyla birlikte İslam’ın altın çağı 20. yüzyıla kadar devam etti.

20. yüzyılın ilk yarısında işgal altındaki ülkelerin ve sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanma süreçlerinde din, bu ülke ve topluluklarının en büyük motivasyon kaynağı oldu. Lakin seküler iktidarların dini siyasetin dışında tutma arayışları, siyasal İslam’ın siyaset arenasında boy göstermesine zemin hazırladı. Böylece Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar birçok ülkede siyasal İslam söylemi günlük hayatımızın bir parçası haline geldi. Esasında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında olmadı. Ancak burada Batılı literatür, argüman ve araçları kullanan bir siyasal hareketten bahsediyoruz. 20. yüzylın son çeyreğinde kendine bir yaşam alanı bulan siyasal İslam, iki kutuplu sistemin sonlanmasıyla birlikte dünya siyasal hayatındaki yerini aldı.

Siyaseten Batıyla mücadele etmeyi gözüne kestiren Müslümanlar iki farklı gruba ayrıldı.  Birincisi reformist ve uzlaşmacı bir tavır ile demokratik teamüller içinde mücadele edilmesi gerektiğini, diğeri ise daha köktenci bir başkaldırı ile silahlı mücadeleyi tercih etmişti. Belki araya bir de gelenekselciler eklenebilir.

Reformistler ve gelenekselciler bu yazının gündeminde olmadığı için biz doğrudan köktenci, radikal ya da fundamentalist olarak tabir edilen gruplar üzerinde konuşmalıyız sanırım. Esasında Batı’nın temel amacı radikal İslam anlayışını yok etmek değil, bilakis her bir yapıyı ayrı ayrı güçlendirmek suretiyle hepsini birbirine düşürmekti.  Alan çalışması için 11 Eylül ziyadesiyle yeterli bir bahane olmuştu. 20 yıllık bir eğitim sürecinden sonra Talebeleri müstakil bir devlete sahip olduğunda, Batı arkasına bakmadan Afganistan’ı terk etti.

Arap Baharı ile canlanan reformist hareketler ne yazık ki kendilerini yeni bir anti demokratik sürecin içinde buldular. Taliban, DAEŞ, El Kaide gibi onlarca örgüt ise İslam’ın en saf ve doğal haline dönebilmek adına müntesiplerini bile çileden çıkarmaktan çekinmedi. Esasında farklı kulvarlarda mücadele ettiklerini düşünen bu iki grup, ne yazık ki Batı’nın Tevhid-i Tedrisatına maruz kaldıklarını fark etmek istemediler. Yani Arap Baharından Taliban’a Müslümanların aldıkları eğitimin müfredatı aynı merkez tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştı.

Metodolojik olarak birbirlerine tahammülü olmayan grupların aynı ipte yürütülmeleri, Batı’nın Müslümanlara olan tahammülsüzlüğünün ironik bir göstergesiydi. Sorun, redde ve kabule dayalı bu tahammülsüzlük zincirlemesinin ne kadar uzayacağı veya nerede kopacağıdır.

Mevcut durum bu. Peki, yarın ne olacak? Esasında yaşadığımız çatışmalar, savaşlar, ölümler, gözyaşları ve nefretlerin hâlâ tahammül edebileceğimiz sınırlar içinde olduğunu unutmayalım. Müslümanların tahammül edemeyeceği şey kesinlikle ölümler olmayacaktır. Libya iç savaşı başladığında hasbel kader Bingazi’ye gitmiştim. Şehirdeki bir beyefendi, dün kardeşleri olarak gördükleri insanların tahayyül edilmez vahşilikleri karşısında yüzlerce hamile kadının korkudan çocuklarını düşürdüklerini ifade etmişti. Sanıyorum uzlaşma vakti geldiğinde bu geçmişe bile tahammül edeceklerdir.

Afganistan’ın son çeyrek yüz yılda yaşadıkları da tahammül sınırları içinde sineye çekilebilecektir. Lakin Batı’nın bundan sonraki süreçte planladığı hususlar artık tahammül sınırlarını zorlayan, hatta imkânsızlaştıran yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor: İslam’ın Orta Çağı. Her türlü tartışma ve çatışmaya rağmen İslam hiçbir zaman kendisine atfedilmek istenen böylesi bir çağ yaşamadı. En zayıf ve korumasız dönemlerinde dahi en vakarlı haliyle bütün dünyaya ışık olmaya devam etti. Ancak ne yazık ki Taliban’ın bir ülkeyi yönetmeye başlamasıyla birlikte, tahammülsüzlüğü beraberinde getiren itikat ve inanış farklılıkları da kurumsal bir mekanizmaya bürünmüş oldu. Kuran’ın farklı okumaları yeni kaynakların ortaya çıkmasına vesile olacak ve dün tahammül sınırları içinde yapılan akla ziyan tartışmalar, bugün bu sınırların çok ötesinde, üstesinden gelinemez sorunların habercisi olacaktır.

Tarihi yazma endişesi Batı’ya doğal olarak dünyayı kendileştirme gücünü de veriyor. Kendi tarihsel süreçlerinden geçmeyen toplumları anlamak ve tarihte bir yere oturmakta zorlanılması Batı’nın bir zekâ sorunu olarak algılanabilir. Ama bu sorunun bedelini ne yazık ki coğrafyanın geri kalanı ödemek zorunda; Afrika’da, Latin Amerika’da ve diğer sömürge toplumlarında olduğu gibi. Bugün ne yazık ki Batı benzer bir sömürgeci zihniyeti bütün İslam dünyası üzerinde uygulamaya kalkıyor. Belirli bir tarihi ve toplumsal altyapısı olan ülkeler bu süreçten kendilerini koruyormuş gibi görünse de geriye kalan Müslüman ülkelerin içine girdiği çıkmaz sanıyorum geniş bir kitleyi etkileyecek.

İslam dünyasının -en azından bahsi geçen kısmının dahi- bu kadar yönetilebilir ve yönlendirilebilir olma düşüncesi, birçoğumuz tarafından kabul edilmeyecek, hatta sınırları zorlayan bir komplo olarak telakki edilecektir. Ama takdir edersiniz ki bahsedilen hususların çoğu yaşandı ve bitti. Geriye kalan tek şey Orta Çağ zihniyetinin kabul edilip edilemezliğidir. Umudun esarete dönüştüğü Afganistan’da tutkular bile köle oldu. Kur’an okumaktan aciz Taliban üyelerinin, İslam’ın bütün literatürüne konvoy yaptıran Batı’nın sıradan şarkiyatçılarının emir eri olmaktan başka çaresi var mı ki? Bir yazarın nüktedan ifadesiyle “vaktiyle Herat’ta ayağınızı sallasanız bir şairin poposuna değerdi” gerçeği günümüz Afganistan’ından ne kadar uzak değil mi?

Orta Çağa geçiş, ne yazık ki sadece Afganistan’ın sorunu olmayacak. Afganistan bir sembol olarak seçildi ve şimdi ondan beklenen, görevini yerine getirmesidir. Yarın El Kaide ve DAEŞ gibi örgütler de kendi dinî okumalarını dayattığında bakalım en tahammüllü kim çıkacak. İşte Batı bu yüzden Müslümanları kendi kendileriyle baş başa bıraktı. Bundan böyle göstermelik uygulamalar dışında Batı muhtemeldir ki hiçbir Müslüman ülkeye askerî müdahalede bulunmayacaktır, ta ki Müslümanlar bu ülkeleri yardıma davet edinceye kadar. Siyasete hapsedilmiş dinin ideolojik çatışmaları, her grup veya ülkenin kendi dinini oluşturmasına vesile olacak ve bu şekilde İslam’ın Orta Çağ kapısı sonuna kadar aralanacaktır.

Herhangi bir kehaneti ve öngörüyü, hatta kendi düşüncelerimi dahi içermeyen bu yazı, sadece sömürgeci yazarların ifadelerinin kendimce seslendirilmesiydi. Sömürgeci çok cesur ve özgüvenli. Onlarca yıllık şeytani planlarını hiç umursamadan pervasızca muhataplarıyla paylaşıyor. Peki, bizler bunları umursuyor ve dikkate alıyor muyuz? Yoksa deli saçması komplolar olarak görüp kutsanmışlığımıza mı güveniyoruz. Bugün Suriye, Yemen, Sudan, Libya ve Afganistan’da yaşananlara rahmet okutacak gelişmeler çoktan kapımızı çalmış olabilir.

İslam’ın Orta Çağını hesaplayan elbette ki reform sürecini de hayal etmiştir. Farkında olmadan binilen bu trenden hiç olmazsa nerede inileceği hesaplanmalıdır. Reform dönemi, yıkılan duvarların yeniden örüldüğü sakin ve çatışmasız bir ortamı gündeme getirecek. O gün kaybettiklerimizin mi yoksa kazandıklarımızın mı? muhasebesi yapılacak bilmiyorum. Bizler bir meseleyi yüz yıl öncesinden konuşmaya alışkın değiliz. En iyisi bırakalım vakti gelince tartışılır nasıl olsa.

Ömer Demir –

İçinde yaşadığımız çağ, bilgi çağı. Bilgi çağı bilgi toplumu demek aynı zamanda. Bilgi toplumunun biri yeni bilgi üretme diğeri de onu yayma olmak üzere iki yüzü var. Yayma işini iletişim araçları bir ölçüde yerine getirebiliyor. Üretme konusunda da önde ve arkada olanlar var. Ülkemiz yeni bilgi üretiminde çok iyi bir konumda değil. Yeni bilgi üretme işi o kadar kritik bir konu ki hem bireylerin hem de toplumların refah yaratma kapasiteleri doğrudan bilgi üretme kapasiteleri ile ilişkili. Zira bilgiye hâkim olan adeta her şeye hâkim oluyor.

Bilgi üretiminin de kamusal ve özel mal tarafı var. Her iki yönün geliştirilmesinde de kamu otoritelerine büyük sorumluluk düşüyor. Bilgi üretimini kolaylaştıracak düzenlemeleri yapmak kadar kamusal mal nitelikli bilgileri zamanlı ve doğru biçimde üretmek de devletlerin performanslarını etkiliyor.

Kamusal mal (sağlık, eğitim, güvenlik, adalet vb.) üretiminde ortak iradenin yaptırım gücüne olan ihtiyaç, kamusal mal niteliği taşıyan bilgi üretiminde de söz konusu. Günümüz dünyasındaki yoğun rekabet ortamında sadece piyasa saikleri ile ulusal düzeyde ihtiyaç duyulan her tülü bilgiyi üretmek pek mümkün görünmüyor. Özellikle kamusal mal niteliği taşıyan bilgilerin kamusal destekle üretilmesi bir zorunluluk olarak görünüyor. Bunu başaramayan ülkeler, üretebilenleri izlemek ve onların çizdiği sınırlar içinde kalmak durumunda kalıyor.

Bu yazıda, ülkemizde hem kamuoyunun dünyanın ve ülkenin durumu, temel eğilimler ve izlenebilecek yollar konusunda sağlıklı bilgilere kavuşması hem de karar vericilerin ellerinde güvenilir ve yol gösterici bilgilerin olmasının temini için uluslararası ve ulusal ölçekte yeni bilgilerin üretilmesini sağlayacak yeni bir kurumun kurulmasına ihtiyaç olduğu ileri sürülmektedir. Yazı önce böyle bir kurumun ne tür çalışmalar yapabileceği konusunda ipuçları vermeyi, ardından da bu tür çalışmaların niçin mevcut kurumlar bünyesine yapılamadığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Toplum ve Kültür Araştırmaları İçin Yeni Bir Ulusal Kuruma Niçin İhtiyaç Var?

Bilgi çağında bilgi sadece çeşitlenip çoğalmamakta, kullanılma alanları ve kullanım biçimi de çok hızla değişmektedir. Dünya eskiden olduğundan çok daha fazla bilgi-merkezli ve bilgiye duyarlı hale gelmektedir. Konunun birçok yönü bulunmakla birlikte burada sadece büyük ölçekli, uzun soluklu ve sistematik araştırma gerektiren yönü üzerinde duracağız.

  1. Ülkelerin kendileri ve dünyadaki yerleri konusunda eskiye göre şimdi çok daha fazla bilgi-merkezli karar verilmektedir. Her alanda dünyayı tanımak ve anlamak için çok sayıda gösterge ve farklı göstergelerin karması olan endeksler oluşturulmakta, günlük politik, medyatik veya uzun dönemli bilimsel değerlendirmelerde ülke içi gelişimleri ve ülkeleri birbiri ile mukayese ederken bu endeksler kullanılmaktadır. Dünya seyrinin bu gösterge ve endeksler üzerinden takip edildiği dikkate alındığında bu göstergelerin hangi ülke veya kültür merkezli üretildiği önem kazanmaktadır. Zaman zaman bunların nesnel birer gösterge olmaktan öte politika aracı işlevleri öne çıktığı için yanlılık taşıma riskleri ve olası yanlılık durumunda ülkelerin uygun göstergeleri üretebilme kapasitelerini önemli hale getirmektedir.

Örnek gösterge ve endeksler şunlardır:

  1. Sosyal, Politik ve Kültürel Göstergeler (özgürlük, insani gelişmişlik, insan hakları ihlalleri, göç, ayrımcılık, hoşgörü, çatışma, iyimserlik-karamsarlık, dindarlık, yaşam memnuniyeti, mutluluk, gelecek beklentisi, çok kültürlülük, güç mesafesi, çok dillilik, medya kullanımı, şiddet eğilimi, mahremiyet, dayanışma, işbirliği, güven, komplo teorilerine inanma, yükselen ve düşen değerler vb.)
  2. Ekonomik Göstergeler (küreselleşme, rekabet, büyüme, faiz, sermaye hareketleri, ülke içi ve ülkeler arası eşitsizlik, borsa, tüketici ve üretici güveni, verimlilik, beşerî sermaye, sosyal sermaye, ekonomik çeşitlilik, yeni tüketim eğilimleri, içe kapanma-dışa açıklık, iş yapma kolaylığı, istihdam vb.)
  3. Bilim Teknoloji Göstergeleri (yaratıcılık, dijital okuryazarlık, internet kullanımı, patentler, yaratıcı fikirler, bilim alanlarına ilgi ve katkı, geleceğin meslekleri, mesleklerin geleceği, robotlaşma, blok zincir, büyük veri, iklim değişikliği vb.)

Tüm bu alanlarda dünyada yapılan çalışmaları düzenli izleyecek, çalışmalara aktif olarak katılacak; bu endekslerde varsa metodolojik sorunları tespit edip ilgililerle paylaşacak; kullanılan ülke verilerinin sıhhatini inceleyerek varsa eksik bilgilerin giderilmesi için yapılması gerekenleri raporlayacak; uluslararası endeks ve göstergelerde ülke verisine ilişkin bilinçli olarak oluşturulduğu düşünülen yanlılıkları ilgili ulusal kurumlara iletecek ve dünya kamuoyuna açıklayacak; ihtiyaç olan alanlarda yeni göstergelerin üretilmesini sağlayacak, tüm alanlarda ulusal ve uluslararası çalışmalar yapacak güçlü bir (veya birden çok) merkeze ihtiyaç vardır.

  • Büyük ülkeler, periyodik olarak inceleme ve araştırmalar yaparak toplumlarının ekonomi, siyaset ve kültür özelliklerini anlamaya, izlemeye çalışır, gerekli politikaları ve stratejileri oluşturur ve bunlardan elde ettikleri bulgulardan yararlandıkları vakit daha somut ve etkili sonuçlar alırlar.

Bu maksatla, toplumsal yapıların arzulanan yönde gelişmesine yönelik oluşturulacak politikalara kaynaklık edecek değişkenlerin bilimsel yollarla sürekli izlenmesine ihtiyaç vardır. Toplumsal yapının dönüşümü çok boyutlu ve uzun zaman dilimlerinde gerçekleştiği için değişimin takibinde ölçme hatalarını minimize etmek ve karşılaştırılabilir veriler üretmek için uzun soluklu araştırmalar tek merkezden gerçekleştirilmelidir/yönetilmelidir.

Türkiye gibi üç kıtaya yayılan bir coğrafya ile yakın tarihsel, kültürel ve akrabalık ilişkileri bulunan bir ülkenin, bir yandan stratejik gördüğü coğrafyalardaki gelişmeleri, diğer yandan kendi toplumsal yapısının dönüşümünü yakından izlemesi için uzun vadeli, multi-disipliner ve çok geniş bir yelpazeye yayılan uzmanlar ve uzman ekipleri eliyle yapılan uzun soluklu çalışmalara büyük ihtiyacı vardır. Gerek kısa vadeli sıcak gelişmeler gerekse uzun vadeli stratejileri uzlaştırma bakımından, ihtiyaç duyulan veri ve bilgilerin düzenli olarak üretilmesi hayati önemdedir. Burada bahsettiğimiz araştırmalar, uzun vadeli ve büyük çaplı projelere dayalı olan ve saha uygulaması boyutu öne çıkan araştırmalardır.

Bu bağlamda;

  1. Bölgesel güç olma kapasitesini geliştirmek için gelecekte toplumların nasıl şekilleneceği, mevcut değişim trendleri, toplum kesimlerinin bu değişim ve dönüşümü algılama ve uyarlama biçimleri politika ve strateji geliştirmede kritik rol oynayacaktır. Dünyayı ve ülkeyi en azından büyük devletler kadar iyi okumak giderek daha önemli hale gelmektedir.
  2. Dijitalleşme ile birlikte bütün veri ve bilgilerin sanal âlemde merkezileşmesi, fiziki âlemle sanal âlemin entegrasyonu, büyük devletlerin diğer ülkelerin verilerini arama motoru, e-posta, bireysel ve topluluk haberleşme araçları ve sosyal medya gibi mekanizma ve araçlarla sistematik olarak toplaması bir yandan büyük devletlere ve firmalara büyük bir avantaj sağlarken, diğer yandan verisi toplanan toplum ve ülkelerin ciddi bir sistemik yönlendirme ve manipülasyona maruz kalma riskini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, ülke içindeki kesimlere ilişkin ulusal verileri uygun biçimde bir araya getirebilecek ulusal veri merkezlerine olan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Bilgi toplumu olgusu, zaman içinde bilgi devleti olgusuna zemin oluşturmuş durumdadır. Yeterli bilgisi olmayanların digital diktatörlüklerin denetimi altına girmeleri kaçınılmazdır.
  3. Kamu ve özel kurumların idari kayıtları veya sosyal medya ortamlarındaki her türlü veriyi zamanında okuyacak ve bunları işleyerek uzun vadeli eğilimleri ortaya koyacak bilimsel araştırmalar için uygun altyapıları oluşturmak gerekmektedir.
  4. Günümüz dijital ortamında alanında iyi eğitilmiş tek kişilik danışman veya uzmanlıklardan ziyade uzman ekiplerin bilimsel yöntemlerle yaptıkları grup çalışmaları öne çıkmaktadır. Çünkü bu karmaşık ortamın gerektirdiği birden fazla alandaki uzmanlık bireysel uzmanlığın çok daha ötesine büyük çıktılar üretmektedir. Dolayısıyla, ülkenin farklı birimlerinde (özel sektör, kamu kurumları veya üniversitelerde) bulunan farklı disiplinlerden araştırmacıları, proje bazında bir araya getirecek ulusal araştırma merkezlerinin önemi artmaktadır.
  5. Günümüzde, araştırmacıların bireysel merak ve motivasyonlardan ziyade ulusal ve küresel ihtiyaçlar çerçevesinde oluşturulacak araştırma gündemlerinin toplumsal faydasının daha fazla olduğu görülmektedir. Hatta bu araştırma gündemlerinin neler olması gerektiği konusunun kendisi kişileri aşan ve ancak araştırma gruplarının karar verebileceği önemli ön araştırmalar gerektirmektedir.
  6. Sadece ulusal düzeyde değil uluslararası alanlarda da uzman ve araştırmacıları bünyesinde kolayca çalıştırabilecek ve istihdam etme yönüyle esnek yeni nesil araştırma ortamları oluşturmadan bu tür çalışmaları yürütmek hayli zor görünmektedir.
  7. Her geçen gün bilgi toplama ve bilgi işleme yöntemlerinde gelişmeler kaydedilmektedir. Bilgiye sahip olmak kadar bilgi toplama ve işleme alanında ortaya koyulabilecek yeni teknik ve teknolojilerle çalışılması uluslararası mecrada ülke saygınlığını artırabilecek potansiyel alanlardan birisidir.

Ne Tür Araştırmaların Yapılması Bekleniyor?

Burada sözü edilen araştırmaların çoğu, nitelikleri gereği, bu işe özgülenecek kurumun ev ve hak sahipliğinde yapılan ucu açık ama güdümlü araştırmalar olacaktır. Söz konusu araştırmalardan üretilen veri ve bilgilerden paylaşılması uygun görülenlerin, diğer bireysel araştırmacı veya araştırma ve eğitim kurumları ile paylaşılması da bilginin yayılımı bakımından büyük bir işlev yerine getirecektir.

Araştırmaların bazılarının düzenli olarak (aylık, yıllık, üç veya beşer yıllık aralıklarla) yapılması, bazılarının da planlanan sonuçlarının ancak 10, hatta 20 yıl sonra alınması gerekebilir. (Örneğin bu alanda bilinen en uzun soluklu araştırmalardan biri olan ve ABD’de nesiller arası transferleri araştıran bir çalışma 75 yıldır devam etmektedir. Bu süreçte 6-7 proje yürütücüsü değişmiş, onlarca proje çalışanı, yüzlerce kişi proje sırasında görev almış, hiç bir aksama meydana gelmemiştir.)

Araştırma konularına dair farklı alanlardan bazı örnekler ulusal ve uluslararası bağlamlar için aşağıda sunulmaktadır.

Dünya ölçeğinde medya taraması, çok dilli kamuoyu araştırmaları, yerinde ülke araştırmaları
  1. Dünyada hangi sosyo-ekonomik ve kültürel trendler ne yönde oluşuyor? Hangi semboller yükseliyor, hangileri gözden düşüyor?
  2. Dünya insanları eğitim, evlilik, demokrasi, din, dil, etnisite, oyun, serbest dolaşım, coğrafi sınır, iş, boş vakit, dijitalleşme, robotlaşma, göç, dünya vatandaşlığı, evrensel temel gelir vb. konularda ne düşünüyor ve bu düşünceler kültür, coğrafya ve sosyal sistemlere göre nasıl değişiyor?
  3. Dünya halkları ülkemizi, kültürümüzü nereden tanıyor ve nasıl biliyor? Nasıl bir imajımız var? Zaman içinde bu durum ne yönde ve hangi faktörlerin etkisiyle değişiyor?
  4. Dünyada Türk malları, kültür ve sanat eserleri, Türk filmleri hangi kesimler tarafından nasıl algılanıyor, hangi figürler olumlu, hangileri olumsuz etki yapıyor? Her bir farklı kültür için ayrı ayrı kalıcı imajların kaynağı ne?
  5. Dünya ders kitaplarında (ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğrenim) ülkemiz ve insanımıza dair hangi bilgiler, görseller ve imajlar nasıl veriliyor?
  6. Dünya sanat ve edebiyat eserlerinde Türk ve Müslüman imgesi nasıl yeniden üretiliyor, bunun dinamikleri tek merkezden mi yoksa çoklu merkezlerden mi kaynaklanıyor?
  7. Özellikle komşu veya yoğun ilişkimiz olan ülkelerde Türk ve Türkiye algısı nasıl oluşuyor, zaman içinde ne yöne evriliyor? Niçin?
  8. Dünya insanı gözünde Türk ve Müslüman algısı yıllar itibariyle nasıl bir değişim gösteriyor?
  9. Dünya ülkelerinde ülkemiz ve insanımız hakkında imaj oluşturan sanatsal, kültürel ve bilimsel faaliyetlere dair izleme raporları oluşturulması.

………..

Ülke çapında idari veriler, dijital kayıtlar ve düzenli saha araştırmaları

Her geçen gün daha çok veri sosyal gerçekliğin anlaşılması için kullanılabilir hale geliyor. Bu verilerin çokluğu onların yeterince iyi kullanılmasını garantilemediği gibi bazen bilgi kirliliği de yaratıyor. Bu nedenle hem ülke çapında yeni veriler üretmek hem de mevcut verileri kullanmak için bilimsel yöntemlerden yararlanmak gerekiyor. Ne tür verilerden bahsediyoruz?

  1. Eğitim sistemimizde beceri geliştirmede nerelerde büyük tıkanıklıklar var? Hangi düzey mezunlar ne tür işlerde ve hangi gelir seviyesinde çalışıyor?
  2. Kuşaklar arası kültür ve servet akışının seyri nasıldır?
  3. Halkımızın yaşam standardının değişmesine bağlı olarak kültür, oyun-eğlence, diğer ülke ve toplumlara bakış nasıl ve ne yönde değişiyor?
  4. Eğitimin tabana yayılması ne tür yeni beklentiler oluşturuyor?
  5. Her düzeyde ders kitaplarımızda yer alan metaforlar bugünkü dünyada ne tür karşılıklara sahip?
  6. Hangi kültür unsurları toplum üzerinde baskın etkiler yaratıyor?
  7. Atasözleri, deyimler, yeni sözler hangi dinamiklerden etkilenerek yayılıyor veya piyasadan çekiliyor?
  8. Ülkede alt isim haritaları var mı? Kültürel çeşitliliğin dinamikleri neler?
  9. Çocuklarımız hangi masalları, öyküleri, çizgi filmleri izleyerek büyüyor ve buralardaki farklılaşmalar daha sonraki bakış açılarını, yaşama becerilerini ve başarılarını nasıl etkiliyor?
  10. Toplumun ideal insan tipleri zaman içinde nasıl ve ne yönde değişiyor?
  11. Geniş ve çekirdek aile ortamında büyüyen çocukların bakış açıları, yaşam becerileri ve memnuniyetleri bundan nasıl etkileniyor?
  12. Yaşlanma formları nasıl değişiyor? Yaşlıların yaşam memnuniyeti nasıl seyrediyor?
  13. Ülkemizde  merkezî sınav başarı puanları, insanımızın hayat başarısı konusunda bize neler söylüyor? Hangi mezunlar hangi becerileri edindikten sonra ne kadar gecikmeli iş hayatına atılıyor? Okullardan elde edilen beceriler ile iş piyasasının ihtiyaç duyduğu beceriler nerelerde farklılaşıyor? Bu beceri açığı nasıl azaltılabilir?
  14. Yıllar itibariyle mesleklerin itibarı neye göre ve nasıl değişiyor?
  15. Meslek içi öğrenme örüntülerinde başarılı örnekler hangi alanlarda kümeleniyor?
  16. Örtük bilgi ve beceri aktarım mekanizmaları ulusal destek sistemlerinden yeterli pay alıyor mu?
  17. Kamu ve özel sektörde göreli olarak hangi alanların cazibesi en yüksektir ve bunu hangi faktörler etkiliyor?
  18. Beslenme, boş vakit kullanımı, çalışma ve gündelik yaşam ortamlarının farklılığı hamilelikten itibaren çocukların özgüven, okul başarıları ve hayat memnuniyetlerini nasıl etkiliyor? Örneğin sadece çekirdek aile içinde kreş ve okula giden çocuklar ile büyükanne-büyükbaba gözetimi ve himayesinde büyüyen çocukların dünyaya bakış ve sorunlarını çözme becerilerinde bir farklılık var mı?
  19. Kayda geçmemiş sözlü kültürün sistematik olarak taranıp kayda geçirilmesi.
  20. Büyüyen kentlerde ortaya çıkan sorunların boyutları ve değişim yönünün araştırılması.
  21. Halk arasında yaygın olan inanç ve uygulamaların benimsenme örüntüsü ve zaman içinde değişimi.
  22. Toplumsal cinsiyet ve özellikle yaygın kadın mağduriyetleri ile ilgili sosyal sorunlara ışık tutacak araştırmalar.
  23. Halkın ülke gündemi ve dünya gündemini izleme araçları ve izleme biçiminin seyri.

……

Mevcut Kurumlar Niçin Bu İhtiyacı Karşılamıyor?

Ülkemizde çok sayıda üniversite ve sosyal araştırma yapan kurum ve kurumlar içinde birimler var. Bunlar varken bu tür konularda araştırmalar yapmak üzere yeni bir kuruma niçin ihtiyaç var? Bu soruya cevap verebilmek için ülkemizdeki araştırma kurumlarını niteliğine göre gruplamamız gerekiyor.

Mevcut araştırma kurumlarının çok önemli işlevleri olmakla birlikte, yukarıda bahsedilen çerçevede yeterli faaliyet yürütülemediği görülmektedir. Bunun nedenleri şunlardır:

  1. İcracı kamu kurumlar bünyesinde uzun soluklu bilimsel araştırma yapmanın imkânı çok sınırlıdır.
    1. Kamu kurumlarının bünyesindeki araştırma merkezleri, ilgili kurumun icracı işlevinin gölgesinde kalmaktadır. Gündelik işler ile araştırma arasındaki tercihte gündelik işler daima ağır basmaktadır. Kamu kurumlarındaki mevcut araştırmalar, çoğunlukla rutin idari işlere altyapı oluşturan cinstendir ve her bir araştırma kısa dönemli olarak planlanmaktadır. Üst yöneticilerin kişisel başarı ve kariyer planlarında uzun soluklu bilimsel araştırmaların katkısı çok sınırlı olduğu için bu tür araştırmalar yöneticilerin gündeminde ikincil, hatta üçüncül statüde görülmektedir. Birazdan açıklanacağı üzere üniversitelerde bile benzer bir sorunun olduğu gözlenmektedir.
    1. TÜİK hariç kamu kurumlarında ülke veya dünya ölçeğinde kendi yıllık araştırma gündemleri olan ve o gündeme göre araştırma tasarlayan birimler yoktur. TÜİK ise resmî istatistiklere odaklı bir gündem oluşturduğundan ülkenin araştırma ihtiyacının çok azını karşılamaktadır. Metnin üst sayfalarında örneklenen araştırma alanlarının her birisi kendine özgü uzmanlık ve çalışma ekibi gerektirmektedir. Ulusal ve uluslararası asgari resmî istatistikleri üretme görevi olan TÜİK’in uzman kapasitesi ve araştırma gündemi çok farklı alanlarda ve çok çeşitli sosyal ve toplumsal alanların her birine özgü araştırma tasarlayacak çeşitlilikte kurgulanmamıştır. Resmî istatistiklerin yanı sıra bu tür yeni araştırmaların da bu Kuruma yüklenmesi beklenen fayda sağlamak bir yana kapasite fazlası iş hacmi oluşturacağı ve Kurumu çok fazla büyüteceği için mevcut çalışmaların sıhhatini de olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca yumurtaların tek sepete konmasının riski burada da ortaya çıkacaktır.
    1. İcracı kamu kurumları bünyesinde bağımsız bilimsel araştırma yapma ortamı, bünyenin önceliklendirme uyumsuzluğu nedeni ile oluşmamakta; bu kurumlardaki araştırmacılar da fırsat buldukça görece daha uygun çalışma ortamı sundukları için üniversitelere geçmektedirler. Bunun temel nedeni de bakanlıkla bünyesindeki müstakil araştırma kurumları ile rutine odaklı bürokratik kurumların çalışma ve insan kaynaklarını kullanma yaklaşımlarının birbiriyle çok uyumlu olmamasıdır. Araştırma iklimi özgürlük, serbestlik, esneklik ve yaratıcılık gerektirirken bürokrasi standardizasyona daha çok değer verir.
    1. Hiçbir bakanlık icracı işlerinin önüne geçecek ve gündemi sadece uzun dönemli araştırmalar olacak bir birime yeterli maddi ve insan kaynağı ayırmamakta, en dinamik ve üretken personelini değil daha çok boşa çıkardığı kişileri AR-GE birimlerine yönlendirmektedir. Örneğin sırf araştırma amaçlı olarak kurulan Aile Araştırma Kurumu bile zamanla bu kimliğinden uzaklaşarak bürokratik bir kuruma dönüşmüştür.
  2. Üniversitelerin sosyal araştırma gündemleri, büyük ölçüde öğretim elemanlarının kariyer planları, kişisel ilgileri ve akademik unvanları edinme süreçlerine odaklı olarak oluşmaktadır. Bağımsız personel ve bütçelerinin olmaması bir yana, rektörlük değişimleri genelde üniversiteler bünyesindeki araştırma merkezlerinin yönetici değişimiyle sonuçlandığı için bu merkezlerde kalıcı ve uzun dönemli araştırmaların yapılmasını da neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Bu genel sorunun yanında akademik personelin üniversite bünyesinde uzun dönemli çalışmalara yönelmemesinin üç temel nedeni olduğu söylenebilir:
    1. Lisansüstü eğitim sürelerini aşan araştırmalara (maksimum 5 yıl) yüksek lisans ve doktora öğrencileri ilgi duymamaktadır.
    1. Sonuçların alınması akademik terfi sürelerinden uzun sürecek (örneğin 5 yıl, 10 yıl) araştırmalara öğretim üyeleri ilgi göstermemektedir.
    1. Üniversitelerdeki araştırmalar bir öğretim üyesi ve ekibi marifetiyle yürütüldüğünden yıllara sâri araştırmalar için üniversitelerde hem yeterli fon hem de bir öğretim üyesi grubunun çalışma süresini aşacak çalışmalar için uygun hukuki ve fiili ortam bulunmamaktadır.
    1. Üniversitelerin ülke geneli veri toplama süreçlerini yürütecek saha elemanı istihdam etme imkânları yoktur. Üniversiteler arası işbirliği kültürü zayıf ve etkisizdir. Ortak lisansüstü program yürütmede bile büyük sorunlar yaşanmaktadır.
  3. TÜBİTAK ve diğer araştırma amaçlı ulusal kurumlar da burada bahsedilen amaçların gerçekleştirilmesinde yeterli olmamaktadır. TÜBİTAK ülkemizde araştırma ikliminin iyileşmesinde çok önemli katalizör işlevi gören bir kurumdur. Ancak çalışma biçimi, kendisine sunulan projeleri özgün değer, yapılabilirlik, yaygın etki gibi kriterlere göre desteklemesini gerektirmektedir. Kendisinin sosyal ve kültürel alanlarda somut bir araştırma gündemi bulunmamaktadır.
  4. TÜBİTAK, bünyesinde sosyal bilim alanında gündemli ve uzun dönemli araştırmalar yaptıran bir birime sahip değildir. TÜBİTAK’ın fen ve mühendislik alanındaki çalışmalara odaklanması, sosyal ve kültürel alanlarda yıllara sâri ve belirli aralıklarla tekrarlanacak ulusal projelerin gerçekleştirilmesine imkân vermemektedir. TÜBA ve diğer kurumlar (Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Yunus Emre Enstitüsü vb.) tema odaklı oldukları ve yerleşik muhafazakâr kurumsal kültürleri nedeniyle uluslararası standartta, çok yönlü ve her araştırma yönteminin kullanılabileceği sosyal ve kültürel araştırmalar yapmaya elverişli görünmemektedirler.
  5. Kanunlarında geniş amaçlar yazılmış olsa bile kurumsal kültür ve mevcut insan kaynağı kısıtı nedeniyle mevcut kurumları dönüştürmek zor değil, adeta imkânsız görünmektedir.
  6. Bu konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları da iki nedenle ihtiyaca tam olarak cevap verememektedir: İlki, özü itibariyle bu tür çalışmaların sonuçlarının kamusal nitelik taşıması nedeniyle piyasa güdüleriyle çalışmaları finanse edecek yeterli mali kaynak temini mümkün değildir. İkinci olarak sivil toplum kuruluşu niteliğindeki örgütlerde süreklilik sorunu daha fazla yaşanmaktadır. Bu nedenle kamusal mal niteliği ağır basan ve uzun vadeli tutarlı politikaların ürünü olması gereken bu tür araştırmaların ancak kamusal destekle yürütülmesi mümkündür.

Sonuç olarak temel işi yapılan araştırmaların sağlam bir envanterini tutan, kurumlar bünyesinde yapılan çalışmaları ortak bir platforma toplayan, mükerrerliğe düşmeden hiçbir kurumunun yapmadığı ulusal veya dünya ölçekli büyük araştırmaları yapmak olan, veri ve bulguları araştırmacıların hizmetine sunan uluslararası standartta, bağımsız ve güvenilir merkezler kurmadan bu ihtiyaçların giderilmesi mümkün gözükmemektedir. Bu yüzden, ana gündemi uzun dönemli ulusal ve uluslararası alanda sosyal ve kültürel araştırmalar yapmak olan bir kurumun kurulması işlevsel ve gerekli görülmektedir.

Ulusal Araştırma Kurumunun Özellikleri

Kurulacak kurumun aşağıdaki özellikleri taşıması gerektiği, aksi taktirde beklenen verimi sağlamayacağı düşünülmektedir.

  1. Kurum, uzun vadeli ve kapsamlı çalışmaları bizzat bünyesinde, araştırmacıların kişisel özelliklerinden bağımsız olarak planlayacak bir yapıya sahip olmalıdır. Bir diğer deyişle, araştırma alanları ve kurguları uzun vadeli politikalarla belirlenmeli ve dönemsel değişimlerden ve araştırma ekiplerinin değişiminden etkilenmeyecek şekilde kurgulanmalıdır. TÜİK bu bağlamda kendi alanında uygun bir örnektir. Uzun soluklu planlamaların yürütülmesinde karşılaşılabilecek engelleri aşabilecek çalışma modelleri en baştan kurgulanmalı ve çalışma modeli hukuksal olarak garanti altına alınmalıdır.
  2. Dışarıda yapılan araştırmaları destekleyen TÜBİTAK benzeri sadece fonlayıcı bir kurum olarak düşünülmemelidir. TÜBİTAK bunu büyük ölçüde yapmaktadır. Doğrudan fon dağıtmak yerine ilgili tüm taraflarca alanda üretilmesi gereken bilgiyi bünyesinde ürettirecek farklı teşvik modelleri içermelidir.
  3. Yerli ve yabancı araştırmacıları bünyesindeki araştırmalarda kolayca istihdam edebilmelidir. Kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları ile ulusal ve uluslararası esnek çalışma ortamları/modelleri tanımlanmalıdır.
  4. Araştırmaların kendi bünyesinde tasarım ve organizasyonu için yetenekli, üretken ve yeterli sayıda çekirdek kadroya sahip olmalıdır. Uzun soluklu politikaları sürdürebilecek vizyon ve yeterlilikte olması beklenen çekirdek kadronun kurumsal kapasitesinin artırılması ve bu durumun sürdürülebilirliği için (yetki/eğitim/donanım/erişebilirlik gibi) altyapı süreçleri tanımlanmalı ve hukuksal olarak garanti altına alınmalıdır.
  5. Yıldan yıla azalmayacak bir gelir yapısı olmalıdır. Yıllara sâri araştırmalar için örneğin 10 yıl sonra bir araştırmanın bütçesinin bitmesi gibi bir durumun gündeme gelmemesi için düzenli ve sürekliliği olan bir gelir kaynağı olmalıdır.
  6. Ulusal düzeyde faaliyette bulunan herhangi bir icracı kamu kurumunun altında değil, özerk bir yapı ile faaliyet yürütmelidir.
  7. Bütün faaliyetleri şeffaf biçimde yürütmeli, ürettiği araştırmaların verilerinden uygun gördüklerini, ücretsiz olarak tüm yerli ve yabancı araştırmacıların kullanımına sunmalıdır.
  8. TÜİK gibi sadece araştırma amaçlı kullanılmak ve gerekli tedbirleri almak kaydı ile ulusal düzeydeki kayıt sistemlerinin verilerini kullanacak yetkilerle donatılmalıdır.
  9. Bu denli yetkinlikle donatılan araştırma merkezinin etkinliği ve verimliliğinin takip edilmesi ile ilgili bir denetim mekanizmasına sahip olmalıdır. Denetim mekanizması kısıtlayıcı, sınırlayıcı ve yasaklayıcı değil, ulusal politikalara ve araştırmacılara sağladığı bilimsel katkı, elde ettiği uluslararası bilinirlik ve saygınlık, üretilen bilgilerin kullanım alanları ve yaygınlığı, yeniliklere açıklık gibi kriterler üzerinden teşvik odaklı olarak tasarlanmalıdır.
  10. Ülkenin araştırma alanında en geniş paydaş yapısına sahip olmalı, ancak bu geniş paydaş yapısı yönetimi ve karar süreçlerini etkinlikten uzaklaştırmayacak rollerle tanımlanmalıdır.

Kurumsal Yapının Biçimi

Bu araştırma kurumu birisi yasayla kurulan özerk kurum diğeri vakıf olmak üzere iki farklı formatta olabilir.

  1. ÖSYM ve TÜBİTAK gibi özerk bir araştırma kurumu olabilir (örneğin, Türkiye Toplum ve Kültür Araştırma Kurumu).
  2. Türkiye Maarif Vakfı veya Türkiye Diyanet Vakfı gibi kanunla kurulan, yasal gelirleri tanımlanan, kamu tüzel kişiliği olan, idari ve mali bakımdan özerk bir kamu vakfı olabilir (Türkiye Toplum ve Kültür Araştırmaları Vakfı).

Vakıf şeklinde kurulması amaçlarını gerçekleştirme bakımından daha uygun görünmektedir.

Ülkenin araştırma altyapısını güçlendirmek ve kapasitesini artırmak isteyenlere duyurulur.

Enes POLAT –

Fıkra – Aranan Personel

Sosyal hayata uyum sağlama konusunda gelecek vadettiği değerlendirilen bir yamyam grubu eğitime tabi tutulmuştu. Eğitimin başarı ile sonuçlandığına ve yamyamların artık insanlara zarar vermeyeceğine kanaat getirilince, yürütülen sosyal projenin gereği olarak kendilerine bir kurumda iş verildi.

Personel müdürü yamyamlara son kez uyarı yapmayı ihmal etmedi:

– Şurada yatacaksınız, şurada yemek yiyeceksiniz, şurada da çalışacaksınız, ancak diğer çalışanlara dokunmak yok!

Günler, haftalar geçti, yamyamların çalışmasından herkes memnundu. Ortada bir sorun gözükmüyordu.

Bir ay kadar sonra genel müdür bir sabah zile basarak kat görevlisini çağırdı.

Kat görevlisi yoktu. Her yerde arandı, ancak bulunamadı. Kat görevlisinin evi arandı, eşi sabah eşinin işe gittiğini söyledi.

Bunun üzerine genel müdür “olağan şüpheli” yamyamları çağırdı ve kat görevlisine bir zarar verip vermediklerini sordu.

Hepsi bir ağızdan kat görevlisinin kaybolması ile bir ilgilerinin olmadığına dair yeminler ettiler. Genel müdür “Tamam” dedi, “Gidin bakalım”.

Makamdan çıkışta lider konumunda olan yamyam diğerlerine sordu: “Oğlum açık konuşun, hanginiz yediniz lan kat görevlisini?”

Bir tanesi utana sıkıla cevap verdi:

“Vallahi dayanamadım abi, ben yedim.”

Diğerleri ona çıkıştı:

“Beceriksiz… Salak mısın oğlum sen? Kat görevlisi yenir mi? Bak, biz bir aydır müşavir yiyoruz. Hiç belli oluyor mu?”

Kızak Görev

Kamu yönetimi ile biraz ilgilenenler, adı aynı olsa da sistemimizde iki tür Müşavir-Danışman olduğunu bilirler.

  • Birincisinde, bir siyasal kadronun bir göreve (Bakanlık, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı vb.) gelir gelmez ekip olarak yanında getirdiği ve makamın çalışmalarına aktif olarak iştirak eden Müşavir veya Danışmanlarsöz konusu iken,
  • İkincisinde, bir siyasal kadro göreve geldiğinde görevden alınan eski üst düzey yöneticilerden müteşekkil bir Müşavir veya Danışmanlargrubu söz konusudur.

Birinci gruba girenlere bağlı oldukları makamın yakınında müstakil oda verilmesi, işe gidiş ve gelişlerinde kullanılmak üzere araba tahsisi ve sekreter görevlendirmesi yapılırken, genel olarak ikinci başlık altındaki müşavir veya danışmanlara kurumun ek binalarından birinde benzer durumdaki müşavir ve danışmanlarla birlikte paylaşacağı büyükçe bir odada bir masa verilir. Bazen bu durumdaki müşavir veya danışmanlara oda bile gösterilmeyebilir, bakanlık binalarına yaklaşmamaları salık verilircesine sadece “lüzumu halinde biz sizi ararız” da denilebilir.

İşte burada anlatılmaya çalışılan ve görevden alınan eski üst düzey yöneticilerin atandığı ikinci gruptaki müşavir, merkez valisi vb. kadrolar için bürokrasi dilinde “kızak kadro” deyimi kullanılmaktadır.

Bu deyim, kızağa almak şeklinde ifadesini bulan ve “gemiyi bakım, onarım için bir süre veya hiç kullanılmamak üzere kızak üzerine almak” anlamındaki bir denizcilik deyiminden neşet eder.

Bu kapsama giren müşavirler devletin eski yöneticileridir. Görev yaptıkları dönemlere ilişkin bürokrasi ve siyaset tarihini yaşayarak görmüşlerdir. Kamuoyunun sadece adını hatırlayabildiği birçok olayın perde gerisinde yaşananları detaylarıyla bilirler. Pek çok önemli hadiseye bizzat şahit olmuşlardır. Birçok anıları, uzun yıllar sonunda elde ettikleri ciddi tecrübe birikimleri vardır. Yürüttükleri görevlere verdikleri ehemmiyetten olsa gerek, sanki bazılarının takvim ve saatleri yöneticilik dönemlerinde takılı kalmış gibidir. Bazen sürekli tekrarladıkları anıları, çevrelerindekilere sıkıcı da gelebilir.

Ülkemizde hükümetlerin ömrünün çok uzun olmadığı 2000 yılı öncesinde ya da bakanlıkların siyasal partiler arasında paylaşıldığı koalisyon hükümetleri dönemlerinde, yöneticilik görevlerinden “kızak kadro” sayılan müşavirlik görevlerine, “kızak” müşavirlik görevlerinden de yeniden yöneticilik görevlerine birçok kez geçiş olabilmesi mümkündü.

Hükümetlerin ömürlerinin çok kısa olduğu bu dönemlerde, bir önceki hükümetin bürokratı iken görevinden alınıp kızak müşavirlik görevlerine atananlara gelecek dönemin bürokrasi kadrosu gözüyle de bakılması yanlış olmazdı. Hükümet değişimlerinde kızak kadrodakilerle üst yönetim kadrolarındakilerin karşılıklı yer değiştirmesi uygulamasına sıkça rastlanırdı. Başbakanların ve bakanların karşılıklı olarak birçok kez gidip gelmesi söz konusu oluyor ise bürokratların da birçok kez gidip gelmesi tabii ki mümkün olabilirdi ve olmaktaydı.

Müşavirlikler Neden ve Nasıl Kızak Görev Oldu?

Müşavirlikler hakkındaki bu genel bilgilerden sonra şimdi kamu yönetimi açısından kızak görevlerin oluşumuna imkân veren mevzuat alt yapısına ve bu alanda nasıl gelişmeler yaşandığına kısaca değinebiliriz.

Memleketimizde memurluk bir statüdür.

Memurların her türlü hakları, yükümlülükleri anayasa ve kanunlarla güvence altına alınmıştır. Kişi memuriyete girdikten sonra, kanunlarda yazılı haller gerçekleşmediği takdirde memuriyetine son verilemez, mali ve sosyal haklarına dokunulamaz.

Memurlar en alt düzeyden memurluğa başladıktan sonra, zaman içerisinde hem kıdem olarak ilerlerler hem de gerekli şartları taşımaları halinde şube müdürlüğü, daire başkanlığı, genel müdürlük gibi idarecilik görevlerine de atanabilirler.

Memurlukta normal ilerlemeyi anlatan kıdem sistemi “kademe ilerlemesi” ve “derece yükselmesi”gibi iki unsura dayanır.

Memurlukta en üst derece 1. derecedir. Memurlar başlangıç dereceleri ne olursa olsun (örneğin lise mezunları 13. dereceden, ön lisans mezunları 10. dereceden, 4 yıllık fakülte mezunları 9. dereceden memuriyete başlarlar) 1. dereceye doğru ilerler.

Mezun olduğu okulun düzeyine göre belirlenmiş derece ve kademeden sisteme giren bir memur, normal şartlarda her yıl bir kademe ilerlemesi yapar. Bulunduğu derecede üç yıl kademe ilerlemesi yapan bir memur da normal şartlarda bir üst dereceye yükselir.

Devlet memurlarının tâbi olduğu kadro sisteminde Daire Başkanlığı, Genel Müdürlük, Müsteşar Yardımcılığı ve Müsteşarlık (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte müsteşarlık ve müsteşar yardımcılığı yönetim kademelerinden kaldırılmıştır) gibi görevler için hep 1. dereceli kadro tahsis edilmiştir.

Normal terfi (ilerleme, yükselme) sistemi geçerli olursa 9. dereceden memuriyete giren 4 yıllık fakülte mezunu bir memurun (her yıl bir kademe ilerlemesi, her üç yılda bir derece yükselmesi hesabıyla)1. dereceli bir Daire Başkanlığı ya da Genel Müdürlük kadrosuna atanabilmesi için memuriyette kabaca 24 yılı tamamlamış olması gerekir.

Memurlukta Yeni Bir Dönem: Erken Terfi Sistemi…

80’li yıllarda bu alanda farklı bir düzenleme yapılmıştır. Memurların daha erken yaşlarda yöneticilik kadrolarına atanmasını ve genç yeteneklerden yöneticilik kadrolarında yararlanılabilmesini öngören bu düzenleme ile 12 yıl hizmet süresi bulunanların Genel Müdür, Müsteşar vb. kadrolara, 10 yıl hizmet süresi bulunanların da İl Müdürü, Bölge Müdürü, Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı vb. kadrolara atanması mümkün hale getirilmiştir. Hatta atanılan kadronun niteliğine göre bu hizmet süresinin bir kısmı veya tamamı özel sektörde dahi geçmiş olabilir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 68/B maddesinde düzenlenen ve esas itibarıyla yöneticilik kadrolarına atanmada uygulanan bu “erken terfi sistemi”, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 2018 yılına kadar uygulanmıştır.

2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte “Üst Kademe Kamu Yöneticisi” olarak isimlendirilen kadrolara atanabilmek için gerekli hizmet süresi “5 yıl”a düşürülmüştür. Yeni atama sistemine göre üst kademe kamu yöneticiliği de dâhil bazı kadrolar için bu 5 yıllık hizmet süresinin kamuda geçmiş olması zorunluluğu da kaldırılmıştır. Yani bu hizmet süresinin tamamı özel sektörde dahi geçmiş olabilir.

Diğer taraftan 1990’lı yılların sonundan itibaren başlamak üzere, sosyal güvenlik sisteminde meydana gelen sıkıntıların giderilebilmesi amacıyla, geçmişte emekli olabilmek için yeter şart olarak öngörülen kadınlar için 20, erkekler için 25 yıl çalışmış olma süreleri, emekli olabilmek için asgari yaş şartı getirilmek suretiyle uzatılmıştır. Getirilen bu sistemde kişi prim ödeme gün sayısını ve sigortalılık süresini tamamlasa bile, belli yaşa gelmeden önce emekli olamamaktadır. Kamuoyunda “Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)” diye tabir edilenler işte bu gruptur.

Bu teknik bilgiler ışığında kamu personel sistemimizde yöneticilerin yöneticilik görevlerinin sona ermesi halinde atandıkları ve fıkramızda bahsi geçen “müşavirlik”leri ortaya çıkaran vasatı şu şekilde özetleyebiliriz.

Geçmişte üniversite mezunu bir memurun bir genel müdürlük görevine atanabilmesi için gereken sürenin 24 yıl olduğu dikkate alınırsa, bu hizmet süresini tamamladıktan sonra atanan ve genel müdürlük vazifesini de belli bir süre yürüten bir memur, o zamanki sisteme göre emeklilik haklarını da elde etmiş olduğu için genel müdürlük vazifesi sona erdiğinde dilerse emekli olarak sistem dışına çıkabiliyordu. Bu durumda yöneticilik görevlerinden alınanlardan kızak kadro olarak isimlendirilen müşavirlik kadrolarına atananlar, kayda değer bir sayıya ulaşmayabiliyordu.

Yukarıda anlatılan ve 68/B maddesi uygulamasında 10 – 12 hizmet yılını, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden itibaren ise 5 yılını tamamlayanların yöneticilik kadrolarına atanabilmelerini öngören erken terfi sistemi, memurlara genç yaşlarda üst düzey görevlere atanabilme imkânını getirmiştir. Ancak bu şekilde erken yaşlarda yöneticilik kadrolarına atanmış olanların yöneticilik görevleri sona erdiğinde haklarında emeklilik hükümlerinin uygulanması fiilen imkânsız hale gelmiştir. Daha sonra yürürlüğe konulan emekli olabilmek için belli asgari yaş şartına ulaşabilme koşulu nedeniyle bu, daha da zorlaşmıştır. Çünkü bu şekilde erken yaşlarda yöneticilik görevlerine atanmış olup da görevlerinden alınan veya görevleri sona erenlerin emekliliklerine daha uzun yıllar vardır. Bu şekilde üst düzey yöneticilik görevleri sona eren memurlar daha uzun yıllar memur olarak kalacaklardır.

Görevi Sona Eren Yöneticiler Hangi Kadroya Atanmalı?

O halde geçmişte yöneticilik görevlerinde bulunanların hangi kadrolara atanmaları uygun olacaktır?

Burada yöneticilik sistemimize ilişkin iki anlayış devreye girmiştir:

Birincisi, üst düzey yönetici olarak birtakım yetkiler kullanmış, inisiyatifler almış, kamu çalışanları üzerinde birtakım tasarruflarda bulunmuş, tabiri caizse görevi gereği birilerinin hoşuna gitmeyen kararlar almış ve uygulamış olma ihtimali bulunan bir kişinin yeniden eski kadrosuna ve daha önce idarecisi olduğu memurlar arasına dönmesi işin doğası gereği uygun görülmemektedir.

Bu uygulamanın, ülkemizde yönetim psikolojisi ve sosyolojisi açısından anlaşılabilir tarafları çoktur.

İkinci olarak da üst düzey yöneticilik görevinde bulunmuş ve bu görevi dolayısıyla kendisine birtakım haklar sağlayan “yüksek ek gösterge”den yararlanmış bir kişinin, bu ek göstergeden kaynaklanan haklarının devam ettirilmesi istenmiştir. Çünkü ek gösterge, kamu personel sistemimizde bir kadronun hem hiyerarşi ve protokoldeki yerinin, hem de 2008 yılı öncesinde memuriyete girmiş olanlar açısından emeklilik haklarının başlıca belirleyicisidir.

(Burada “ek gösterge” ile ilgili bir parantez açabiliriz. Memuriyet dışındakiler pek farkında değildir ama lâfın tam yeri gelmişken belirtmek gerekir ki memurlar için en büyük mücadele alanı “yüksek ek göstergeli bir kadroya atanmak”tır.

“Yüksek ek göstergeli bir göreve atanmak” memurlar için o derece hayat-memat meselesi olarak görülür ve bu görevlere atanabilmek için öyle canhıraş bir mücadele verilir ki, bazen katıldığım eğitim programlarında ek gösterge konusuna geldiğimizde kursiyerlere, “Arkadaşlar! Ankara Savaşının 1402 yılında Anadolu’yu ele geçirmek amacıyla bu topraklara gelen Timur ile Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid arasında geçmiş olduğu hilaf-ı hakikattir(!) Ankara Savaşlarının sebebi, “yüksek ek göstergeli görevler”dir ve bu savaş elan memurlar arasında devam etmektedir” diye ironik bir şekilde lâtife yapardım.

“Yüksek ek gösterge”, cazibeli güzelliği ile kaç âşığını peşinden koşturmuştur? Kaç kişinin hayatını heder ettikten sonra kendisini ona yâr etmemiştir? Yüksek ek göstergeli bir görev uğruna ne yalvarış yakarışlar yapılmış, ne referanslar devreye konulmaya çalışılmış, kaç kişinin atama kararnamesinin makamdan dönmesi için ne planlar, desiseler, ayak oyunları kurgulanmıştır? Bilinmez… Şu Ankara’daki koca bakanlık binalarının koridorları dile gelse de bir konuşsa!)

Bu iki amacı gerçekleştirmek üzere 657 sayılı Kanunun 43/B maddesinde yapılan düzenlemeyle, daha önce yüksek ek göstergeli görevlerde bulunmuş kişilerin mali haklarının hesabında “… Müşavir ve 1’inci dereceden uzman unvanlı kadrolara atanmaları hâlinde, bu kadrolarda bulundukları sürece daha önce almış oldukları en yüksek ek göstergenin esas alınması” öngörülmüştür.

Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, 6400 ek göstergeli bir Genel Müdür kadrosunda bulunmakta iken görevinden alınan bir kişi 3600 ek göstergeli Bakanlık Müşaviri kadrosuna atandığında, ek göstergesi 3600 değil, önceki kadrosunun ek göstergesi olan 6400 olarak uygulanacaktır.

657 sayılı Kanunun bu maddesiyle getirilen sistemde, kişilerin yüksek olan eski ek göstergelerinden yararlanmalarını teminen genellikle

  • Genel Müdür düzeyinde yöneticilik kadrolarında görev yapan kişilerin Bakanlık Müşaviri,
  • Daire Başkanı düzeyinde yöneticilik kadrolarında görev yapan kişilerin de Araştırma Planlama Koordinasyon (APK) Uzmanı

kadrolarına atanması usulü uygulanmıştır.

İşte görevden alınan üst düzey yöneticilerin atandığı bu “müşavir” ve “APK Uzmanı” kadroları, personel sistemimizde “kızak kadro” veya “kızak görev” olarak adlandırılan kadroların başında gelmektedir. APK Uzmanlıklarına atama uygulamasının APK Kurullarının kaldırılmasına kadar devam ettiğini de belirtmeliyiz.

Yöneticiliği Sona Erenlerin Haklarında ve Atanacağı Kadrolarda Yeni Gelişmeler

Yöneticilik görevlerinden alınanların hangi kadrolara atanacakları ve haklarının neler olacağı hususu, 2015 yılında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 18 inci maddesi ile yeniden düzenlenmiştir. Buna göre yöneticilik kadrolarında kesintisiz olarak 2 yıldan fazla görev yapanlara, yöneticiliklerinin bitiminden itibaren 2 yıl süreyle eski kadrolarına ilişkin maaşlarının ödenmesi öngörülmüştür. Bu alandaki bir diğer düzenleme, genel müdür yardımcılığı, daire başkanlığı vb. bazı yöneticiliklerde 3 yıldan fazla görev yapmış olanların müfettişlik ve uzmanlık gibi kariyer mesleklere atanmasına imkân sağlanmasıdır.

Kariyer meslek kökeninden gelmeyen eski yöneticilerin “uzmanlık”, “müfettişlik” gibi kariyer meslek kadrolarına atanması yeni bir uygulamadır. Bu düzenleme, kariyer meslek kökeninden gelmese bile pek çok kurumda kariyer meslek mensuplarına yöneticilik yapmış kişilerin, o kurumda yönetici olarak çalışmaları sebebiyle mesleğin bilgi ve tecrübesine vakıf olduklarını, bu meslek mensuplarıyla aynı dili konuşabilir hâle geldiklerini esas almakta ve bu durumdaki yöneticilerin 3 yıldan fazla yöneticilik yapmaları şartıyla kariyer mesleklere atanabilmesini mümkün hâle getirmektedir. Buna karşılık kariyer meslek mensuplarınca, yapılan bu düzenlemenin APK Uzmanlıklarına atama uygulamasında olduğu gibi kariyer mesleklerin yapısına ve işleyişine zarar verebileceği eleştirileri yapılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin söz konusu Ek 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Yeni sistemde, görevi sona eren veya görevinden alınan yöneticiler hakkında 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 35 inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesindeki hükümler uygulanmaktadır. Bu yeni düzenlemelerde, hangi yöneticilerin görevleri sona erdiğinde hangi kadrolara atanabilecekleri ve haklarının ne olacağı konusu biraz ayrıntılı bilgiler içerdiği için bu çalışmada konunun detaylarına girilmeyecektir.

Sadece şunu söyleyelim ki, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Ek 35 inci maddesinde 2020 yılında yapılan düzenlemeyle genel müdür ve üstü düzeyde görev yapanların görevden alındığında veya görev süresi sona erdiğinde Bakanlık Müşaviri kadrosuna atanması ve kesintisiz en az 2 yıl bu yöneticiliklerde bulunması şartıyla 2 yıl daha eski maaşını alması, Valilik görevinden alınanların da Vali-Mülkiye Müfettişi kadrolarına atanmaları öngörülmüştür.

Kızak Görevleri Ortaya Çıkaran Bir Başka Sebep: Yeniden Yapılanma Çalışmaları…

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, yöneticilik görevi sona erenlerin atandığı kızak müşavirlik ve uzmanlıkları ortaya çıkaran sebeplerden biri de kamu yönetimi teşkilatlanmasındaki yeniden yapılanma dönemleridir. Bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının yeniden yapılandırıldığı dönemlerde, genellikle yapılan düzenlemelerle yeni teşkilat sisteminin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle görevde bulunan yöneticilerin görevi sona erdirilmekte ve bu yöneticilerin durumlarına göre kızak kadro tabir edilen müşavirliklere veya uzmanlıklara atanması öngörülmektedir.

Kızak Müşavirlere Bir Şey Danışılıyor Mu?

Eski yöneticilerin müşavirlik veya uzmanlık görevlerine atanması uygulamasında on yıllar boyunca sürdürülen pratiğe baktığımızda, yönetim sistemimizin başka geleneklerinin devreye girdiği de görülmektedir:

  • Daha önce yöneticilik kadrolarında bulunan kişilerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmaması, maalesef ülkemizde neredeyse bir gelenek hâlini almıştır.
  • Diğer taraftan yöneticilik kadrolarında bulunduktan sonra görevden alınan kişilerin, aktif çalışma sisteminin dışında tutulması da genel bir uygulama hâline dönüşmüştür.

Buraya kadar anlatılanlardan anlıyoruz ki, eski yöneticilerin görevleri sona erdiğinde müşavir ve uzman gibi kadrolara atanmasını öngören düzenlemelerin başlıca amacı, yönetici kadrolarında belli gelir düzeyine ve hayat standardına ulaşan yöneticilerin yöneticilik görevleri sona erdiğinde maaşlarında meydana gelebilecek aşırı düşüşün önlenmesi, kademeli bir geçiş sistemiyle (2 yıl eski maaşı vermek vb.)eski yöneticilerin maaşlarının makul bir düzeyde kalmasının sağlanmasıdır.

Bu uygulamalar, kamu personel sistemimizde farklı sonuçlara yol açmıştır.

Bu sonuçlardan birisi, esasen unvanı (müşavir = danışman) dolayısıyla kendisine bir şeyler danışılması, tecrübelerinden yararlanılması gereken, fakat kendisine hiçbir şey danışılmayan çok sayıda kızak müşavir kadrosunun oluşmasına sebebiyet verilmesidir.

Uygulamanın bir diğer sonucu, bundan 15 yıl öncesinde, bakanlıklar ve kurumlar bünyesinde Strateji Geliştirme Başkanlıkları ve Strateji Geliştirme Daire Başkanlıkları kurulmadan önce önemli danışma birimleri olarak varlığını sürdüren Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu ve Araştırma Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlıklarının, bu birimlere hep görevden alınan eski yöneticilerin kızak kadro tabir edilen APK Uzmanı unvanıyla atanması sebebiyle gittikçe işlevsizleşmesi, asıl işini yapamaz hale gelmesidir. Nitekim 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile yapılan düzenleme ile gittikçe işlevsiz hâle gelen “APK Kurulları ve APK Daire Başkanlıkları” kaldırılmıştır.

Kızak Görevlerde Bulunanların Başına Bir Hâl Gelirse Fark Edilir Mi?

Kızak kadro tabir edilen kadrolarda bulunanların memuriyetle ilgileri çoğunlukla sadece “ay başında maaş almak”tan ibarettir.

Kamuoyunda bu şekilde maaş almaktan mülhem “bankamatik memurluğu”olarak isimlendirilen ve eleştirilen uygulamaların çoğunluğunun sebebi budur.

Yukarıda detaylarıyla anlatılan yöneticilik kadrolarına atanma ve yöneticilik görevlerinden alma sistemimizin başlıca sonucu, “adı müşavir olup kendisine bir şey danışılmayan, mümkün mertebe kurumun işleyişinden uzak tutulması gerektiğine inanılan” kızak kadrolarda bulunan bazı kamu çalışanlarını ortaya çıkarması olmuştur. Halbuki müşavir/danışman kavramının anlamı, “bilgi ve düşüncesi alınmak için kendisine danışılan, kendisinden bilgi alınan kişi” demektir.

Bunların kurum açısından varlığı ile yokluğu birdir. Kâğıt üzerinde var, gerçekte yokturlar.

Bu durumdaki müşavir unvanlı eski yöneticiler, çoğu kez adres belli olsun diye kendilerine başka birçok müşavirle ortaklaşa kullanılmak üzere verilen bir odada, duruma göre belki işe gelmeseler daha çok sevinilecek konumdadırlar.

Kimse tarafından aranmaz ve sorulmazlar. Bazen bir eski dostları ziyarete geldiğinde odalarına uğrarlar.

Bu durumdaki müşavirler, yoğun geçen ışıltılı yöneticilik günlerinin ardından bir boşluğa düşmüş gibidirler. Geçmişte etraflarında koşuşturup pervane olan, sürekli gülümseyen yüzlerini gösteren sevimli memurlar, müşavir unvanlı eski yöneticileri gördüklerinde artık eskisi gibi davranmazlar.

Bu müşavirler, hâlen görevde olan yönetici arkadaşlarını eski günlerde olduğu gibi ziyaret edemezler. Ziyaret ettikleri arkadaşlarına artık yük olmaya başladıklarını düşünürler.

Eskiden durmaksızın çalmakta olan telefonları susmuştur. Vakitli vakitsiz “saygı sunmak” amacıyla ya da “bir sesinizi duymak istemiştik” gerekçesiyle yapılan aramalar, gönderilen “sıhhatinize duacıyız” içerikli mesajlar önce azalır, sonra gelmez olur.

Eski memuriyet disiplinlerinden olsa gerek yine mesaiye devam eden müşavirler de vardır. Biraz geç bir saatte koltuk altında bir gazeteyle işyerine uğranılır. Eski arkadaşlarla hasret giderilir, geçmiş günler yâd edilir, anılar anlatılır. Eski dostlarla gerçekleşmesi zor bir araya gelme planları yapılır.

İşte fıkramız, bir zamanların gözde bürokratı iken görevlerinden alınan veya görev süreleri sona ermiş bulunan şimdinin kendilerine bir şey danışılmayan müşavirlerinin kurumlarınca artık umursanmayan varlıklarına dikkat çekiyor.

Fıkra bu ya, kurumda çalışmakta olan yamyamların bilgisizlik ve taktik hata sonucu yedikleri “kat görevlisi”nin başına bir hâller geldiği, belki de kaybolmasının üzerinden daha bir saat geçmeden fark edilirken, bir aydır yamyamların teker teker yediği müşavirlerden kimse haberdar bile değildir.

Yamyamlar dahi, kızak kadroda bulunan müşavirleri yemeleri hâlinde bunun yönetim tarafından fark edilmeyeceğinin ve başlarına bir hâl gelmeyeceğinin bilincindedirler.

Ne var ki içlerinden birisi aç gözlülük yapmış, en fazla göz önünde bulunan ve yokluğu hemen fark edilecek olan kat görevlisini yemiştir.

Burada anlatılan ve yöneticilik görevi sona erenlerin atandığı müşavirlik ve uzmanlık gibi kızak görevlerle ilgili trajik olgudan çıkaracağımız dersleri ve ilkeleri şu şekilde özetleyebiliriz:

DERS 1: Bir kimsenin sistem için değeri, yokluğunda hissedilen boşluk kadardır.

(Eski çamlar bardak oldu ilkesi)

DERS 2: Kimse tarafından aranmıyorsan başına bir iş gelmemesine dikkat et!

(Tehlikeli yerde arazi olunmaz ilkesi)

*Bu çalışma, tarafımdan hazırlıkları sürdürülen personel yönetimine ve çalışma hayatına ilişkin fıkralardan, gerçek hayatla da bağlantısı kurulmak suretiyle gerçek veya ironik birtakım dersler çıkarılmasını esas alan, (şimdilik) “Mizahla Karışık Yönetim Dersleri” adı verilmesi düşünülen kitabın bir bölümüdür. Metin içerisindeki mizah unsurlarının kullanılma amacı, kasıt değil, vurguyu pekiştirmek olup zülf-i yâre dokunan bir şey olursa şimdiden affımı talep ederim.

Ömer Akpınar

Steve McCury fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastığında dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Pakistan’ın Peşaver mülteci kampında da tarih 1984’ü gösteriyordu. Hâlbuki George Orwell 1984 yılını “Savaş Barıştır” sloganıyla kutsamıştı. INGSOS’un muydu bu savaş yoksa başka bir ideolojinin mi? Kimin umurundaydı sanki. Peşaver mülteci kampında yetim çocuklar içinde gülerek oynayan 12 yaşındaki Afgan kız çocuğunun da umurunda değildi. Çocukça gülüşüne yetişkince bir ara verip sağ omzuna doğru başını çevirdi ve McCury ile göz göze geldi. McCury deklanşöre bastı. Afgan kızının yeşil gözleri tüm dünyayla göz göze geldi (https://www.stevemccurry.com/posters). Ölüme, kana, yoksulluğa, açlığa, muhtaçlığa … insanoğlunun her devirde yeniden ürettiği tüm kötülüklere karşı isyanı İlahi bir renge soktu Afgan kızı. O bakıştan sonra duygularımızdan arınmış bir Afganistan analizi imkânsız oldu. Odesa’da Karadeniz’e bakarken ve Kırım üzerinden Rusya’yı anlamaya çalışırken bir çift yeşil gözden bağımsız düşünemiyorum olayları. O gözler dünyaya yöneldiğinden beri hiçbir yer Afganistan’dan bağımsız değerlendirilemez diyorum kendi kendime. Belki de haklı sayılmam. Ancak dünyada böyle düşünen sadece ben değilim.

Dr. Dmitri Trenin ABD’nin veya NATO’nun Afganistan’dan çekilmesiyle Rusya’nın Kırım politikasının nasıl değiştiğini analiz ediyor. Trenin bir düşünce kuruluşu olan Carnegie Moskova Merkezi müdürü (Carnegie Endowment For International Peace, Carnegie Moscow Center) (https://carnegieendowment.org/experts/287). 21 yıl Sovyet Ordusunda görev yapmış tarihçi bir akademisyen. “Rusya Ukrayna ile Olan İlişkisini Yeniden Nasıl Ayarlayabilir?” (https://carnegiemoscow.org/commentary/85314) adlı makalesi uzun zamandır üzerinde düşündüğüm fikirlerimi test etmeme imkân sağlıyor. Ayrıca bir başka düşünce kuruluşu olan Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (Russian International Affairs Council RIAC) (https://russiancouncil.ru/en/) Başkanı Dr. Andrey Kurtunov’un Suriye ve Afganistan’daki Rusya ve ABD performanslarını değerlendirdiği, Charles Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi romanına atfen yazdığı “İki Müdahalenin Hikâyesi: Neden ABD Afganistan’da Yenilirken Rusya Suriye’de Başarılı Oldu” (https://russiancouncil.ru/en/analytics-and-comments/analytics/a-tale-of-two-interventions-why-russia-succeeded-in-syria-when-u-s-failed-in-afghanistan/) başlıklı makalesi Afganistan olayından Rusya’nın çok önemli sonuçlar çıkardığını bizlere göstermektedir. Bu yazıda ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle Rusya’nın Ukrayna politikasındaki değişikliğini tartıştım. Metnin pek çok yerinde Dr. Trenin, Dr. Kortunov, Prof. Dr. Aleksander Lukin gibi Rusya’nın önemli akademisyenlerinin fikirlerine yer verdim.

Rusya’dan Bakıldığında ABD Bir Süper Güç mü?

ABD’nin bir süper güç olması Rus kibrini en çok yaralayan şeydir. Bu realiteye karşılık Sovyetlerin küçümsemeci ruh halinden uzak bir Rusya var. Sovyet sonrası Rus dış politikası ABD ile rekabet etmedi. Haddini bildi ve zamanını bekledi. Yüksek petrol fiyatlarından mıdır yoksa Batı’nın küresel kapasite kaybından mıdır bilinmez ama son on yılda Rusya’ya bir cesaret geldi. Rusya bu cesaretini Rusya dışı pek çok bölgedeki askerî operasyonlarıyla gösterdi. Ancak yumruğun gücü parmak kemikleriyle ölçülmüyor sadece. Güçlü kol ve sağlam bedenden yoksun yumruğun etkisi yumruğu yiyenden ziyade atanın cesaretini kırar. Rusya’nın Rusya dışı operasyonlarda ortaya koyduğu enerji kendi içindeki korkuları gün yüzüne çıkardı. Her ne kadar bazı Rus entelektüeller, Afganistan’dan çekilmesiyle, ABD’nin artık süper güç olmadığını iddia etseler de Rusya için ABD hâlâ süper güç. Çünkü Rusya ABD’yi ne olduğuyla değil kendisinin ne olduğuyla ölçüyor. Rusya bugün küresel olaylarda ABD ölçeğinde bir kapasiteye sahip olmaktan çok uzak.

Rusya küresel güç olma yolunda limitsel (sınırlı) bir yaklaşım sergiliyor. Yani ABD gibi bir süper güç olmayabilir ama pekâlâ ona yaklaşabilir. Matematik sevenler bilir ki limit bir nokta değil nokta civarı (komşuluğu) meselesidir. O noktada tanımlı olmaya gerek yoktur, o noktaya yaklaşılsın yeter. Rusya ABD’nin süper güç pozisyonuna sağdan ve soldan yaklaşarak en kısa sürede o noktaya varmak istiyor. Ancak devlet kapasitesi ve toplumsal yapısı bu durumdan çok uzak. Öyleyse süper güçmüş gibi davranmak niye? Rusya oyun kuramasa da oyun bozma kapasitesi yüksek bir devlet. Akdeniz, Avrupa, Kafkaslar, Balkanlar, Japon Denizi, Baltıklar, Kutuplar, Afrika Rusya’nın problem çıkarma becerisinden bağımsız düşünülemez. Şüphesiz problem çıkarma becerisi Rus entelektüeller için problem çözme, hatta büyük bir stratejinin ortaya konulması gibi sunuluyor. Rus devlet aklı pekâlâ farkında ki Rusya’nın doldurduğu tüm alanlar ABD’nin boşalttığı alanlardır. Güç ilişkilerinde yeni oyuncu olarak Rusya, ABD’nin yaptığı hataları iyi okuyup yeni modeller sunuyor. Uluslararası ilişkilerde ortaya koyduğu yeni modeller eski Sovyet coğrafyası için de uygulanıyor. Eski Sovyet coğrafyası, yani Rusya’nın arka bahçesi. Rusya’nın arka bahçeleri Rusya için ABD ile savaşa tutuşulacak kadar önemli. Arka bahçeleri sıraya koyarsak şüphesiz ilk sırada Kırım ve Ukrayna gelir.

Ukrayna’nın Rusya İçin Önemi

Ukrayna Rusya için tarihi karşılığı olan ülkedir. Unutulmamalıdır ki Ruslar “Kiev Kinezliği” (Kiev Prensliği) ile tarih sahnesine çıktı. Ukrayna Ruslar için kendi tarihlerinin kalbidir. Bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’e Ruslar, Dmitri Trenin’in tabiriyle “Rus şehirlerinin anası” derler. Tarihi olarak Kiev’i merkez alan yaklaşıma sahip olan insanlar Ruslar ile Ukraynalıları bir millet sayarlar. Fakat Kievli otoriteler onları birbirinden ayırdı. Yani Kievli otoriteler tarihe ve millete ihanet ettiler. Başka bir ifade ile bazı Ruslar için Ukrayna anavatana ait bir parçadır. Onlara göre bu parçayı Rusya’dan koparan hainler vardır. Rusya uluslararası ilişkilerde kendisini coğrafi olarak doğal sınırlarına ulaşmış (full-fledged) gibi gösterse de Ukrayna başta olmak üzere pek çok coğrafi bölge Rusya için potansiyel vatandır.

Ukrayna coğrafi bakımdan Rusya için çok önemlidir. Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Balkanlar ve Karadeniz kapısıdır. Ekonomik değeri bir tarafa Ukrayna stratejik olarak Rus masasının iki ayağıdır. Bu iki ayak bugün itibariyle NATO ve ABD elindedir. Ancak Kırım’ı ele geçiren ve Donbas’a müdahale eden Rusya masayı askerî güçle ayakta tutuyor. Rus politika yapıcıları çok iyi biliyor ki Ukrayna’nın birikimi ve coğrafi zenginliği olmadan bir süper güç olma ihtimali yoktur. Pek çok Rus tarihçisi Novgorad dese de aslında bugünkü Rusya’yı Kiev yarattı. Yarın aynı Kiev’in Rusya’yı yutmayacağının garantisi yoktur.

Ukrayna’nın bugünkü pozisyonu Rus halkının kendi içindeki bütünlüğüne büyük zarar veriyor. Çok etnikli, çok kültürlü Rusya Federasyonu -diğer halklar ve etnikler bir yana- Slav kökenli insanlar arasında bile birliktelik sağlayamadı. Gerçekten de iki Slav kökenli millet olan Ukraynalılar ile Ruslar arasındaki nefret tohumları çoktan atıldı ve gittikçe derinleşiyor. Bir tarafta vatandaşlarını koruduğunu iddia eden Rusya (Kırım ve Donbas’ta çifte vatandaşlıkla hem Ukrayna hem de Rusya vatandaşı olan pek çok insan var), diğer tarafta ülkesinin işgal edildiğini iddia eden Ukrayna. En önemlisi ise araya kan girmesi. Eski Sovyet coğrafyasında ölümler ve ölüler sessizdir. Kimse konuşmaz. Ölüler bile. Mesela 2014 yılından bugüne Ukrayna ile Rusya arasındaki krizde yaklaşık onbeş bin insan öldü. Otuz bin ila kırk bin insan yaralandı. Bir buçuk milyon insan yerinden oldu ve bir milyondan fazla insan ülkeyi terk etti. Bu sayılar dehşet verici sayılardır. Konuşulmasa da tüm bu hikâyeler not alınıyor ve Rusya ile Ukrayna halkları arasındaki nefreti diri tutuyor.

Ukrayna nüfusu, Rus halkıyla olan etnik ve kültürel yakınlığıyla Rus Ortodoks Kilisesi için bir tehdittir. Yukarıda bahsedilen nefret ayrışması dinî ayrışmayı da tetikledi. Böylece bir Metropolitanlık olan Kiev Ortodoks Kilisesi bağımsız bir kilise olduğunu iddia etti. Hâlbuki Ortodoksluk Rus dış politikası ve Rus kimliği için en önemli unsurdur. Ukrayna Rusya’nın tekelinde olan Ortodoksluk iddiasını (bir bakıma Roma olma iddiasını) tuzla buz etmektedir. Aslında Kiev Ortodoks Kilisesinin bağımsız bir kilise olduğu ve kilise başkanının Patrik olduğu iddiası yeni değildir. 1995 yılında Patrik Flaret ile birlikte bağımsız bir kilise olma çabası başladı. 1997 yılında Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine rağmen Patrik Flaret görevine devam etti. Donbas ve Kırım olaylarından sonra Kiliseye ve Papaya ilgi arttı. Arkasına politik gücü alan Kilise tam bağımsız kilise olmak için İstanbul Rum Ortodoks Kilisesine (primus inter pares) başvurdu. 2018 yılında İstanbul Kiev’in bağımsızlık talebini kabul etmiştir. Böylece Rus dış politikasının yumuşak gücü olan Rus Ortodoks Kilisesi Ukrayna’da güç kaybetti. Rusya için tarih her alanda yeniden Ukrayna’da düğümlendi.

Afganistan ve Suriye’den Ukrayna’ya Bakmak

Afganistan’dan Ukrayna’ya bakarken Rusya için iki önemli durum karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi ABD’nin başarısızlığıyla ortaya çıkan “ABD’nin kendi müttefikleri için güvenilmez bir partner” olduğu gerçeğidir. Diğeri ise Rusya’nın Suriye politikasındaki başarısını Afganistan’daki ABD başarısızlığıyla karşılaştırarak buradan bir “başarı modeli” çıkarıp çıkaramama durumudur. Böylece bu modelin Rusya tarafından Ukrayna’da uygulamaya konulup konulamamasıdır.

Trenin’e göre ABD’nin güvenilmez partnerliği Ukrayna için kaçınılmaz sondur. Ukrayna’nın NATO’ya sırtını dayayarak Rusya için fiili bir gerçeklik yaratma durumu söz konusu olamaz. Hatta Afganistan’ın yaşadığı şey Ukrayna’nın kaçınılmaz kaderidir. Fakat Rusya’nın Ukrayna ile birleşmesi artık imkânsızdır. Yani ABD ve NATO bir gün Ukrayna’yı Rusya’yla, başka bir ifade ile kaderiyle baş başa bıraktığında olacak şey bir birleşme değildir.

Rusya yeni gerçeklikte Ukrayna ile sıcak çatışma istemez. Öngörülemez durumlar hariç Rusya Ukrayna stratejisini askerî ve simetrik savaş üzerine inşa etmemektedir. Rusya’nın temel stratejisi NATO üyesi olmayan ancak ABD ile müttefik bir Ukrayna görmek. Bir gün müttefikini yüz üstü bırakacak olan ABD Rusya’nın bu stratejisi için önemli bir ilham kaynağıdır. Rusya ayrıca Batı için Ukrayna’nın ekonomik, askerî ve politik bir değer olmadığının farkındadır. Rusya Ukrayna stratejisini kurgularken bu gerçekliklerle şu politikaları temel almaktadır:

  • Bir komşu ülke olarak Ukrayna eskisi gibi asla kardeş ülke olmayacaktır.
  • Coğrafya iki ülkeye bir gerçeklik dayatmaktadır: Birlikte yaşama. Kiev’de, bugünün aksine, iki ülke arasındaki potansiyeli görecek liderlikler mutlaka ortaya çıkacaktır. Rusya’ya düşen zamanı beklemektir.
  • Yukarıdaki gerçeklikler sebebiyle Rusya asla Ukrayna ile maksadını aşan (birleşme, işgal etme) politik söylemlere girmeyecektir.
  • Toprak parçası yerine Moskova Ukrayna’da insanlara odaklanacaktır.
  • İnsanlara doğrudan Rus pasaportu vermek yerine (Donbas ve Kırım hariç) Rusça konuşan insanların Rusya’da istihdam edilmesi öncelenecektir. Rusya Rusça konuşan insanlar için yaşam alanı olacaktır.
  • Sovyet İmparatorluğunun içinde kalan fakat bugün başka ülkelerde yaşamak zorunda olan sadece bir avuç vatandaş (Rus kökenli) üzerinden politika yapmak yerine, Rusya, eski Sovyet coğrafyasının tamamına hayat veren ülke konumuna getirilecektir.

Kortunov Rusya’nın Suriye’deki başarısını ABD’nin Afganistan’daki başarısızlığıyla kıyaslarken dört temel noktaya dikkat çekiyor. Bu noktalar şu şekilde özetlenebilir:

  • Her iki operasyonun da terörizme karşı olduğu iddia edildi fakat Rusya statükonun sürmesi için Esad’a yardım etti, ABD ise statükoyu yıkarak yeni bir yapı inşa etmeye çalıştı.
  • Rusya iki bölge lideri Türkiye ve İran’la birlikte çalıştı. Bu ülkelerin Suriye’de çıkarları vardı. Dolayısıyla kriz durumlarında dahi Astana sürecinde belirlenen esas pozisyonlarına dönmeleri çabuk oldu. Oysa ABD Afganistan’da hiçbir çıkarı olmayan müttefiklerle çalıştı. Bu müttefiklerin tek motivasyonu ABD’ye sadakatlerini göstermekti.
  • Rusya Suriye’yi aşan küresel örgütleri hedef aldı. Böylece uluslararası arenada pek çok yerde destekçi buldu. Oysa ABD Taliban’ı hedef aldı ve Taliban vatanını savunan insanlardan ibaretti.
  • Son olarak Rusya Suriye operasyonunu çok üst düzey kurmay zekâsıyla sürdürdü. Sınırlılıklarını bildi. Diplomatik, askerî, istihbari her alanda çok özenle hazırlanmış bir stratejiyi uyguladı. Oysa ABD Sovyetlerin hatasını yaptı. Maddi ve teknik güçle sorunları halledeceğini düşündü.

Trenin ve Kortunov’un bakış açıları birlikte değerlendirildiğinde Rusya’nın Afganistan sonrası Ukrayna politikasını yeniden gözden geçirdiğini anlarız. Son zamanlarda bu konularla alakalı pek çok makale yayınlanmaktadır. Temel olarak bakıldığında Rusya’nın Ukrayna politikasında kendi açısından doğru yerde durduğu izlenimi elde edilebilir. Buna göre Rusya’nın Ukrayna politikasını şu maddelerle özetleyebiliriz.

  • Askerî kapasite ve ekonomik güçten bağımsız olarak artık bir ülkenin toprağını işgal etmek imkânsızdır. Ukrayna ile Rusya bundan sonra farklı ve karşı iki millete sahip iki devlettir.
  • Ukraynalılara Rusça konuştukları ve Rusya’da yaşadıkları sürece Ukraynalı olduklarını hatırlatacak politika yapılmayacaktır. Ukrayna artık bir dış politika meselesidir. İç politikada Ukrayna nefretini alevlendirecek söylemlerden uzak durulacaktır.
  • Ukrayna’da Rusya yanlısı veya ekonomik kazancı önceleyen iktidarlar desteklenecektir.
  • Donbas ve Kırım fiili durumdur. Geri adım söz konusu değildir. Bu realiteyi kabul eden veya etmeyen her hükümetle diğer menfaat alanlarında çalışılabilir. Statüko değişmeden kazanmanın yolları aranacaktır.
  • ABD ve NATO Ukrayna politikası için bir engel değildir. ABD trilyon dolarlar harcadığı müttefikleri bile yüz üstü bırakmaktadır. Ukrayna için bir girişimi olmaz. Ukrayna’nın Batı ile ekonomik entegrasyonu askerî entegrasyonundan daha tehlikelidir. Öyleyse Ukrayna’nın insan kaynağı Rusya’ya akmalıdır.
  • Suriye’deki stratejik başarı Rus kurmay zekâsının ve ilgili ülkelere liderlik yapma becerisinin bir sonucudur. Bu kapasite Ukrayna için de gerekli politikayı yapma becerisine sahiptir.
  • Ukrayna krizi sonucu Rusya’nın elde ettiği kazanımları tehlikeye atacak herhangi bir güç kalmamıştır. İşgal ettiği Afganistan’ı Taliban gibi düşük askerî ve siyasi kapasiteli yapıya teslim eden ABD ve NATO, Kırım ve Donbas’ta Rusya’nın kontrolünde olan yerlerde hiçbir yaptırımda bulunamaz. Kırım artık konuşulacak konu değildir ve Kırım konusunda hiçbir güç muhatap değildir.
  • Suriye ile Afganistan karşılaştırıldığında, Sovyetleri parçalayıp arta kalan bölgelerdeki krizlerle boğuşan Rus strateji zekâsı, ABD’nin ve dahi NATO’nun strateji zekâsından daha ileri seviyededir. Öyleyse Ukrayna dâhil Rusya’nın mevcut dış politikasından şüphe edilmemelidir.

    Son Söz

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin Rusya ve Ukrayna için farklı anlamları vardır. Tüm istikbalini Batı ile ittifaka bağlamış gibi gözüken (ama öyle olmadığını bildiğimiz) Ukrayna’nın kendi çelişkileri kadar Rusya’nın da pek çok problemleri olduğu bilinen bir gerçektir. 2014 yılında fiilî askerî çatışma da dâhil ağır bir hesaplaşmaya giren iki ülke ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle kâr-zarar hesabına oturdu. Bu hesaba göre Rusya bugüne kadar sürdürdüğü Ukrayna politikasının doğru olduğunu düşünmektedir. Üstüne yeni değişikliklerle yoluna devam edecek. Ukrayna ise Afganistan’ı bile yüz üstü bırakan ABD’nin Rusya’ya karşı kendisini ne kadar ve hangi yöntemlerle destekleyebileceğini hesap ediyor. Doğu Avrupa’nın iki büyük gücü arasında tarihi hesaplaşmada kimse kayıtsız kalamıyor.

Rusya klasik manada işgalin ve toprak talebinin geçerli bir politika olmadığının fakındadır. Diğer farkında olduğu şey ise Ukrayna’nın hâlâ Rusya’nın kalbi olduğudur. Prof. Dr. Aleksandır Lukin küresel liberal düzene dair eleştirisinde şöyle der: “Esas küresel düzen 2. Dünya Savaşını kazanan ve BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi beş ülkenin düzenidir. Fakat ABD liberal düzen diye düzenimizi elimizden çaldı.” Rusya Afganistan sonrası mekânın sahibiyim diye tekrar küresel aktör olma peşine düşecek. Oysa mevcut durumda Rusya arzularını destekleyecek ekonomik, diplomatik ve askerî güçten yoksundur (kendisi öyle olmadığını iddia etse de). Ancak müttefiklerini yarı yolda bırakan Batı veya ABD algısı Rusya’yı tekrar küresel güce dönüştürecek yeni aktörleri yaratabilir. Küresel düzende kendisine yakın ülkeler ve rejimler oluşabilir veya oluşturabilir. Ukrayna özelinde ise Donbas dâhil farklı formatlarda devlet yapılarını küresel sisteme dayatabilir.

Afganistan sonrası Rusya’nın gözünü korkutacak hiçbir güç yok. Peşaver’de başları öne eğdiren yetim bir yeşil bakış, Moskova’da öfkeli mavi renge bürünüyor. Ama Rusya öfkesini aklıyla kontrol etmeyi öğrendi. Sovyetler dağılalı otuz yıl oldu. Bi-2 müzik grubu bir şarkısında “Hz. İsa’nın yaşını geride bıraktım (Оставлен за спиной возраст Христа, https://youtu.be/Rqf3J4ZOPCw)” der. Rusya Hz. İsa’nın yaşını henüz geride bırakmadı ancak geldiği nokta politik olgunlukta yaş otuzüç diyor.

Nargiza MUKHTOROVA –

Şu anda birçok ülkenin Anayasasında kadın ve erkek için eşit haklar belirtilmiş, ancak hâlâ bu gerçeği açıklamaya bile hazır olmayan birçok devlet bulunmaktadır. Ayrıca, anayasa ile güvence altına alınan haklar ile kadınların kariyer hedeflerini gerçekleştirmede karşılaştıkları gerçek zorluklar arasındaki mesafe çok büyüktür.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in, Âli Meclis’e hitaben yaptığı konuşmada dile getirdiği Cumhuriyet Kadınları Konseyinin kurulmasına ilişkin inisiyatifi, kadınların toplumdaki rolünü artırmayı, kamu yönetiminde onların hak ve yetkilerinin genişletilmesini amaçlayan reformların doğal bir devamı niteliğindedir.

Hâlihazırda Özbekistan nüfusunun yaklaşık %50’sinin kadın olduğu göz önüne alındığında, böyle bir yapının oluşturulması, Devlet Başkanının kadınların toplumun tüm alanlardaki çalışmalara aktif katılmaları için sistemik politikasını tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda dünyadaki konuyla ilgili küresel eğilimleri de tam olarak karşılamakta, yani sürdürülebilir kalkınmada kadınların potansiyelini tam olarak gerçekleştirmek için eşit fırsatlar sağlamaktadır.

Ülkemizde, özellikle son yıllarda kadınların kapsamlı bir şekilde desteklenmesi, sosyal koşullarının iyileştirilmesi, mesleki eğitimlerin düzenlenmesi ve istihdamlarının sağlanması için birtakım sistematik çalışmalar yerine getirilmektedir.

Devlet Başkanının inisiyatifi ile kadınlara yönelik sosyal, yasal ve psikolojik destek sağlanmasına ilişkin hedefli bir yaklaşım mekanizması olan “Kadın Defterleri” oluşturmanın prosedürü onaylanmıştır.

Kız çocuklarının yükseköğretime erişimini genişletmek amacıyla Özbekistan hükümeti tarafından kabul edilen 23 Haziran 2020 tarihli ve 402 sayılı “Kadınların Sınavlara Katılımlarının Önerilmesi, Yükseköğretim Kurumlarına Kabul Prosedürüne İlişkin Yönetmeliğin Onaylanması Hakkındaki Karara” göre 2020/2021 öğretim yılından itibaren üniversitelere kabul için %4 bütçe kontenjanı ayrılmıştır.

2016 yılında yükseköğretim kurumlarına giren 61 bin gençten 23 bini (%37) kadınlar iken, 2019’da bu rakam 138 bin öğrencide 65 bini (%41) oluşturmuştur.

Kadınların Parlamentodaki temsilini artırmak için mevzuata göre kadın adayları belirlenirken %30’luk bir kontenjan öngörülmüştür. Merkez Seçim Komisyonu verilerine göre, günümüzde Âli Meclisin her iki meclisinin üyelerinin yaklaşık %29’u kadınlardır. Parlamentonun alt meclisi milletvekillerinin 48’i kadınlar olup %33’ü oluşturmakta, Senatoda ise 23 kadın olup %23,7’yi oluşturmaktadır.

Parlamentodaki kadın oranının nispeten yüksek olmasına karşın Özbekistan’da kamu hizmetlerindeki kadın sayısı az kalmaktadır.

Hâlihazırda kamu hizmetleri sisteminde 95 binin üzerinde memur çalışmaktadır. Bu sayının %21’i kadınlar olup, bunların da %10’u kamu kurumlarında yönetici pozisyonunda çalışmaktadırlar.

Kadınların en yüksek yönetici olduğu pozisyonlar Senato Başkanı, Özbekistan Cumhurbaşkanı Danışmanı Yardımcısı, Bakan, 4 Bakan Yardımcısı, 4 Vali ve iki Vali Yardımcısından oluşmaktadır.

Özbekistan Cumhuriyeti Devlet İstatistik Komitesinin 2019 yılı verilerine göre Özbekistan’da kadınların yönetim kadrosundaki toplam payı %26,6’dır. En yüksek gösterge Karakalpakistan Cumhuriyetinde %33,8, en düşük gösterge Cizzah bölgesinde %17’dir.

Özbekistan’da Kadınların Kariyer Gelişiminin Önündeki Engeller

Kariyerlerine başlarken kadınlar genellikle ev işleri, cinsiyet rollerini artırmaya olan toplumsal baskı vs. zorluklarla karşılaşmaktadırlar.

Kamu hizmetinde cinsiyet eşitliğinin sağlanması sorunlarını incelemek için Kamu Hizmetini Geliştirme Ajansı tarafından 808 katılımcı ile çevrimiçi bir anket yapıldı. Ankete katılanların %74,5’i kadın, %25,5’i erkektir. Ankete göre kamu sektöründe resmî faaliyetlerde bulunanların oranı %84,7, özel sektörde ise %15,3’ü oluşturmuştur. Bu ankette tüm katılımcılar en fazla 3 cevap seçeneğini belirtme fırsatına sahip olmuşlardı.

Anket sonuçlarına göre, çoğunluk (%52,4) memuriyete girmeme nedeni olarak medeni durumunu (küçük çocuk sahibi olmak, eşinin izin vermemesi) göstermiştir. Ankete katılanların üçte birinden fazlası (%34,3) çalışma saatlerinden memnun olmadıklarını ve %32,7’si terfide cinsiyet ayrımcılığı yapıldığını belirtmişlerdir.

Aynı zamanda, “aşırı iş yükü” ve “düşük ücret” seçenekleri sırasıyla %22,4 ve %19,9 puan almıştır.

Kamu hizmetleri sisteminde cinsiyet eşitliğinin sağlanması sorunları arasında, ankete katılanların yaklaşık yarısı (%49,9) meslek ve pozisyonların “erkek” (teknik meslekler, yönetici pozisyonları vs.) ve “kadın” (öğretmenler, doktorlar, eğitimciler, sekreterler, asistanlar vs.) olarak ayrılmasını belirtmişler. Bununla birlikte ankete katılanların %41,5’i “toplum zihniyeti”, %25’i ise tanıdık olmayan erkekler arasında kadınların bulunmasının yanlışlığı ile ilgili “dini inancı” belirtmişlerdir.

Kadınların Durumuna İlişkin Yapılan Uluslararası Analiz

2020 yılı Kadın Gücü Endeksine (Women’s Power Index) göre, BM’ye üye olan 193 ülkenin Devlet /Hükümetleri başında bugün 22 kadın bulunmaktadır.

Bu Endeks Özbekistan’da kadınların sahip oldukları bakanlık pozisyonlarını da göstermektedir. Buna göre Özbekistan’da 29 Mart 2021 itibariyle bu gösterge %3’ü (180. sıra) oluşturmaktadır. Karşılaştırma bakımından bu oranların Afganistan’da %6 (169. sıra), Kazakistan’da %10 (157. sıra) olduğunu ifade edelim.

Uzmanlar, dünyanın 193 ülkesinden 13’ünde (çoğunlukla Avrupa ülkeleri) kadınların en az %50’sinin hükümeti temsil ettiklerini belirtmektedirler.

Endekste ayrıca, kadınların Özbekistan Parlamentosundaki temsil düzeyine ilişkin veriler de yer almaktadır: %29 (62. sıra). Bu oran örneğin Kazakistan’da %24 (89. sıra). 3 ülkede (BAE, Küba, Ruanda) ise parlamento üyelerinin en az %50’sini kadınlar oluşturmaktadır.

BM değerlendirmelerine göre, karar alma sürecindeki kadınların “kritik kitlesi” %30’a ulaşmalıdır. Kadınların bu temsil düzeyi 1995 Pekin Eylem Platformunda da belirtilmiştir.

Kadınların ülkenin sosyal ve siyasi faaliyetlerine katılımına ilişkin olarak, kadın adayların son seçimlerdeki Parlamento alt ve üst meclislerine kayıtlarına ait veriler sunulmuş olup, Özbekistan’da bu gösterge %41 (15. sıra), komşu Kazakistan’da ise %29’dur (44. sıra).

Kamu Hizmetlerine Kadınların Çekilmesine Dair Yabancı Ülkelerin Deneyimi

İstatistik veriler bazı ülkelerde memurların önemli bir kısmının kadınlardan oluştuğunu göstermektedir. Örneğin 2019 yılında bu gösterge Almanya’da %59, BAE’de %52, Güney Kore’de %43, Fransa’da %40 ve Singapur’da %35 olmuştur.

Finlandiya’da kadın ve erkek eşitliği yasası ile hükümet komiteleri, danışma konseyleri ve diğer ilgili organlar ve belediyelerde (belediye meclisleri hariç) 40/60 oranında bir cinsiyet kotası getirilmiştir. (Halk Vekillerinin Konseylerine benzer).

Kanada Başbakanı Justin Trudeau hükümette kadın ve erkeklerin eşit bir şekilde temsiline ilişkin vaadini yerine getirmek üzere 18 kadın ve 18 erkekten oluşan bir bakanlar ekibini atamıştır. Kadın bakanlara uluslararası ticaret, kamu hizmetleri, çevre korunmasını vb. geliştirme görevleri verilmiştir.

Cinsiyet Kotaları ve Liyakat

Bugün, 193 üyesi olan BM’nin 120’den fazla ülkesinde cinsiyet kotası mevcuttur. Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’da siyasi partilere aday göstermede toplam aday sayısının yüzde 30’unun kadın olması kotası yasa ile belirtilmiştir.

Kotaların yasal olarak getirilmesi kadınların temsilde daha hızlı ilerlemelerini teşvik etse de, kotalar fiili pariteye (başlangıçta takip edilen hedef) ulaşılacağını garanti etmediğinden, kadınların katılımını artırmaya yönelik kısa vadeli önlemler olarak görülmelidir.

Kadınların kamu kurum ve kuruluşlarındaki temsili, sorunun çözümüne yönelik bütüncül bir sistem yaklaşımı içinde ele alınmalıdır. Kadınların etkili ve verimli bir şekilde faaliyet yapabilmelerini sağlamak için birtakım başka çalışmalar da yerine getirilmelidir.

Kadınları sadece karşı cins temsilcisi olarak görmek değil, aynı zamanda sosyal süreçlere aktif olarak katılan uzman ve lider olarak değerlendirmek de önemlidir. Önemli olan bunun için güçlü bir siyasi iradenin olmasıdır.

Özbekistan Cumhurbaşkanının 3 Ekim 2019 tarihli ve 5843 sayılı “Özbekistan Cumhuriyetinin Personel Politikası ve Kamu Hizmeti Sistemini Kökten Geliştirmeye Yönelik Tedbirler” hakkındaki Kararnamesi ile devlet memurluğuna, liyakat ilkesi temelinde en değerli ve yetenekli kişilerin kabul edilmesi öngörülmüştür.

Kamu hizmetine üstün zekâlı gençler ve kadınların katılımını sağlamak için Kamu Hizmetlerini Geliştirme Ajansı tarafından “2030’a Kadar Kamu Hizmetinin Geliştirilmesi Stratejisi” geliştirilmektedir.

Stratejinin öncelikli görevlerinden biri, ülkede kadınların entelektüel, yaratıcı, sosyal potansiyellerinin ifşa edilmesi ve uygulanması için gerekli koşulların sağlanması olup bu da kamu kurumlarında birçok parlak ve son derece profesyonel kadınların yönetici pozisyonlarda yer almalarını sağlayacaktır.

Strateji Taslağında, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine uygun olan cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına ilişkin ayrı bir bölüm yer almaktadır. Söz konusu bölümde, kamu kurumlarında çalışacak kadınların yetiştirilmesi, onlara hizmet içi eğitimlerin verilmesi ile yönetici pozisyonlarındaki paylarının artırılması öngörülmektedir.

Özbekistan Cumhurbaşkanının Cumhuriyet Halk Kadın Meclisini oluşturma inisiyatifi, ülkede yaşayan 17 milyondan fazla kadın için kapsamlı destek verilmesi, layık yaşam koşullarını sağlayarak yüksek nitelikli, girişimci ve yetenekli kadınların Özbekistan’daki sosyal ve siyasi süreçlere başarılı katılımı açısından kuşkusuz büyük önem taşımaktadır.

Ömer Torlak –

Üniversite yerleştirme sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. 2021 yılı yerleştirme sonuçlarına bakıldığında, son yıllarda var olan bazı sonuçların biraz daha ağırlaşarak devam ettiğini söylemek kabaca ilk değerlendirme ifadesi olarak söylenebilir. Fizik, kimya, matematik gibi temel bilimler yanında son yıllarda kontenjanlar azaltılmış olmakla birlikte sosyal bilimler alanlarında da kontenjanların dolmadığını, hatta Anadolu’da çok sayıda bölüme ya hiç yerleştirme olmadığını ya da bir ila beş arasında değişen sayılarda öğrenci tercihleri olduğunu gördük.

Daha önce bu ortamda gündeme getirdiğimiz sosyal bilimler için yeni bir öğretim mimarisi ihtiyacı ile bu yılki üniversite yerleştirme sonuçları arasındaki ilişkiyi bu yazıda irdelemek istedik.

Üniversite öğreniminin özellikle 21. yüzyıl için lüks bir ürün olmaktan çıktığını dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeleri için söylemek mümkün. Dolayısıyla genç nüfusun kendilerini akranları arasında eşitleyeceğini düşündüğü üniversite öğrenimine aday görmesi de bir o kadar tabii karşılanmalıdır. Ancak bu yazıda da kısmen müzakere edildiği üzere, istihdam edilecek üniversite mezun sayısı artışını absorbe edecek istihdamı oluşturamamış olmamız, mezunların iş dünyasının beklentilerini karşılayacak yeni mesleklere uyumlu olmaması ve bu noktada iş dünyasının da mezunlara destek olacak hizmet içi eğitimlere yeterince ilgi göstermemesi gibi sebeplerle sıradanlaşan bir mal olarak üniversite kontenjanlarına ilginin her geçen gün arttığını görebiliyoruz. Bu ve benzeri sebeplerin her birinin ayrı ayrı müzakere edilmesini önemli olacağı düşüncesi ile bu yazıda sosyal bilimlerle ilgili alanlara olan talebin düşü sebepleri üzerinde biraz daha ayrıntılı bir şekilde durmaya çalıştık. İş dünyasına ilişkin sebepler üzerinde belki ayrı bir yazı üzerinde durmak ihtiyacı ile bu yazıda YÖK ve üniversiteler ile akademisyenlere ilişkin değerlendirmelere yoğunlaşılmıştır.

Sosyal bilimlerin hukuk ve ilahiyat/İslami ilimler alanlarını biraz istisna kabul ettiğimizde hemen tüm alanlarındaki kontenjanların, son yıllarda her geçen yıl kontenjanlarda azaltma olmasına rağmen niçin dolmadığı sorusunun cevabını talep ve arz yönlü olmak üzere esasta iki açıdan değerlendirmek uygun olur. İstisna dediğimiz ilahiyat/İslami ilimler kontenjanlarında da doluluk oranlarının azaldığını, ileriki yıllarda hukuk alanında da benzer durumların yaşanacağını kestirmek içinse kâhin olmaya gerek yok sanırım.

Bu seneki sonuçlara ilişkin talep ve planlama boyutuna ilişkin değerlendirme yanında sınav zorluğu ve buna bağlı olarak oluşan tercih yapabilecek aday sayısındaki ciddi azalma konusuna da kısaca değinmek yerinde olacak.

Bu son ve sıra dışı sayılabilecek sebep ile başlayacak olursak, hemen tüm yorumlardan anlaşıldığı üzere, ÖSYM’nin tarihindeki en zor üniversite giriş sınavı yaptığı sonucuna ulaşılabilir. Zaten hemen her sınav alanına ilişkin azalan net cevaplama sayılarının daha da düştüğü ve bunun doğal sonucu olarak da tercih yapmaya elverişli baraj puanını aşabilen aday sayısının geçen yıllara oranla alanına göre 200 bin ila 300 bin arasında azaldığını gördük. Bunun doğal sonucu olarak da açıklanmış olan kontenjanlarda geçen yıllara göre doluluk oranlarında sayısal alanlarda yaklaşık %40’lık, sözel ve eşit ağırlıklı alanlarda ise yaklaşık %60’lık bir azalama olacağı yerleştirme sonuçları açıklanmadan da uzmanlarınca beklenen bir sonuçtu.

Şimdi gelelim üzerinde durmak istediğimiz asıl iki sebebe: Niçin sosyal bilim alanlarında tercihler her geçen gün azalıyor ve niçin bu işin planlamasına ilişkin doğru politikalar geliştirilemiyor? Bu soruların cevabını irdelemekle aslında bu seneki sınavın zorluğunu tek başına günah keçisi olarak ilan etmenin yanlış olacağı kanaatini de güçlendirmek çabasındayız.

Sosyal Bilimlere Talep Niçin Azalıyor?

Üniversite öğrenimine istihdam odaklı bir yaklaşımın ülkemizde baskın bir anlayış haline geldiği aşikârdır. Genç işsizliğin arttığı hemen tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bağlamında böyle bir yaklaşımın doğal karşılanması gerekir. Ancak ülkemiz ile gelişmiş ve diğer pek çok ülkedeki temel farklılığa bakıldığında, bizde mesleki eğitimin önemsizleş/ti/rildi/ği olgusu öne çıkmaktadır. Genç yaşta mesleki bilgi ve becerileri ile istihdama katılabilmeye imkân veren mesleki eğitimin pas geçilip hemen tüm okuyan gençlerin üniversite öğrenimine yönlendirildiği bir atmosferde tüm bunları yaşıyor ve konuşuyoruz. Öyle ki, sosyal ilişkilerde, hatta evlilik söz konusu olduğunda bile üniversite öğrenimi almış olmak olmazsa olmazlar arasına kaydedilmiş durumda. Böyle olunca pek çok gelişmiş ülkeden daha fazla üniversite mezunu olan, ancak sahip olunan diplomaların anlamsızlaştığı bir sürece girmiş durumdayız. Bu noktada OECD ülkeleri ortalamasına oranla yükseköğretimde okullaşma oranı bakımından gerilerde olmamız gündeme getirilebilir. Ekonomik gelişmemizin büyüklüğü ile üniversite mezunlarına istihdam sağlayamama konusu birlikte düşünüldüğünde, mevcut okullaşma oranımızla bile mezunların istihdam edilemediği ülkemizde üniversite mezunları ve dolayısıyla öğretiminin değeri daha da düşmektedir. Dolayısıyla bir yandan yükseköğretimde okullaşma oranında OECD ortalamasına yaklaşalım derken bunun beraberinde getirdiği sonuçları absorbe edecek ekonomik ve sosyal politikaları da yeterince geliştiremediğimiz konusu gündeme gelir. Bu ise başka ve daha uzun soluklu çalışmalara konu olabilecek bir başlıktır.

Her ile bir üniversite yaklaşımı ile karşılıklı beslenen bu “hormonlu” gelişme sonucunda en kolay ve düşük maliyetli bölümler olarak açılan ve öğretim elemanlarına ek gelir kaygısı taşıdığı intibaını veren ikinci öğretimleri ile kabarıklaşan kontenjanlardan mezun olan öğrencilerin genç işsizler arasına katıldığı süreci fiilen yaşıyoruz. Mezunu, ailesi, yakın çevresi ile birlikte artık sadece meslek lisesi mezunlarının yeterlilikleri değil, üniversite mezunlarının yeterliliklerini tartışıyoruz. Biraz önce ifade etmeye çalıştığım gibi sadece işyerleri, insan kaynakları yetkilileri, akademik jüriler değil, evlenmeye aday gençler ve onların aileleri de yükseköğretim mezunu evlilik adaylarının yeterliliklerini ciddi ciddi radarına almış durumda. Hâli vakti yerinde olan aileler, çocuklarını, yüksek ücretlerle itibari değeri yüksek vakıf üniversitelerinde ya da yurt dışında okutmayı tercih ediyor.

Sosyal bilimlere ilişkin talebin azalmasında tarih, edebiyat vb. bazı bölümlerde öğretmenlik talebinin azalmış olması da bir etken. Yine bu tür alanlarda çok sayıda mezun arasından çok sınırlı sayıda kişi bilimsel araştırma ve akademik çalışma imkânı elde edebiliyor. Sadece ilgi duyduğu için ya da düşen puanları sebebiyle bu alanları tercih edenlerin bir kısmı özel ilgi, bir kısmı ise lisansüstü eğitimle farklılaşabileceği ya da iş dünyasına katılımın ötelenmesi gibi sebep veya amaçlarla hareket ediyor görünüyor.

Psikoloji ve yönetim bilişim sistemleri gibi sosyal bilim alanlarında değişen toplum ve piyasa beklentilerine karşılık geldiği için doluluk oranlarının nispeten yüksek olduğunu görebiliyoruz. Buna karşılık, iktisat, işletme, bankacılık, uluslararası ticaret, maliye, uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi, çalışma ekonomisi, siyaset bilimi gibi çok sayıdaki sosyal bilim alanında ise talebin her geçen yıl daha da azalmasını nasıl izah edebiliriz? KPSS sınavları ile istihdamın gittikçe azalmış olmasının, yukarıda sıralanan bazı sosyal bilim alanlarına talebi düşürdüğü kesin. İş dünyasında ise çok sayıda benzer özelliklere sahip ve iş dünyasının beklediği yeterliliklerden genelde uzak mezunların piyasadaki ücretleri çok düşmüş durumda. Hâl böyle olunca, adaylarda ve ailelerinde “dört yıl daha okuyup hem zaman hem de parasal maliyetlere katlanıp böyle bir sonuçla karşı karşıya gelmek ortada iken niçin dört ya da beş yıl daha zaman kaybedeyim?” sorgulaması sanki ön plana çıkıyor. Tam bu noktada, bazı söz konusu bölümler tamamen şehir, üniversite, müfredat farklılığı ya da öğretim elemanlarının yetkinliği ile tercih sebebi yapılabiliyor. Ancak bunların sayısı ve kontenjanları da çok kısıtlı. Bu durumda artan oranda yaygınlaşan sertifika programları ile yetkinlik geliştirme çabaları gençler tarafından daha fazla tercih edilmeye başlanıyor. Buna rağmen sosyo-kültürel etkisi bakımından adayların her şeye rağmen bir üniversite diplomasına olan talepleri de hâlâ belli oranda devam ediyor. Bu noktada açık ya da uzaktan öğretim bir alternatif olsa da orada da son yıllarda ciddi talep düşüşleri gözlemlemek mümkün.

Sosyal Bilimlere Bütüncül Bakamama ve Müfredat Yenileyememe

Talep yönlü düşüş konusunu izah etmeye çalışırken biraz çetrefilli ya da kendi içinde çelişkili gibi görünse de, alanı tercihte bilinçli adayların bölüm müfredatlarına, değişim programlarına açık olup olmadığına ve öğretim elemanlarının yetkinliklerine bakarak karar verdikleri de gözlemlenmekte. Tam bu noktada, sosyal bilimlerin bahsettiğimiz bu alanlarına ilişkin yeni öğretim mimarisini, iş dünyası ve toplumsal ihtiyaçlar çerçevesinde geliştirmelerinin önemi daha iyi anlaşılabiliyor. Gençlerin, kendisini yenileyememiş öğretim elemanları yerine iş dünyasının ihtiyaçlarına uygun içerik revizyonları yapabilen müfredat ve derslere ilgi gösterdiği, bunları becerebilen öğretim elemanları ve üniversitelere daha sıcak baktığı ve bunun doğal sonucu olarak da bu bölümlerin puan ve sıralamalarının hâlâ üst sıralarda olduğunu görebiliyoruz. Bunu söylerken tabii ki her adayın ve ailelerinin bu duyarlılık ve bilinçte hareket ettikleri söylenemez. Ancak şu var ki, üniversite öğretimine önemli ölçüde istihdam odaklı bakış açısının doğal sonucu olarak “madem iş bulmakta işime yaramayacak niçin zamanımı harcayayım” gibi bir bakış açısının gittikçe yaygın hale geldiği de açık. Alternatif arayışlarda ise kişiye yetkinlik ve beceri kazandırabilecek daha kısa süreli sertifika programları öne çıkıyor. Bu alternatifleri değerlendiren adayların bir kısmı ise işin sosyo-kültürel karşılığına hizmet etmesi bakımından da açık ve uzaktan öğretim yoluyla diploma eksiğini tamamlıyor.

Yükseköğretimde Planlama Sorumluluğunun Yerine Getirilememesi

Talep tarafında bu gelişmeler olurken yükseköğretimin planlaması ile sorumlu olan tarafta neler oluyor diye baktığımızda ve bu yazının konusu bakımından sosyal bilimler alanına ilişkin yükseköğretim planlaması bakımından da bir şeyler söylemek elzem tabii ki. Burada da üniversite ölçeği ile YÖK ölçeğini ayrıştırarak değerlendirme yapmanın daha açıklayıcı ve adil olacağı kanaatindeyim.

Öncelikle YÖK ölçeğinde olaya baktığımızda azımsanamayacak bir birikimi son yıllardaki Bologna süreci ile de zenginleştiren kurumun daha çok politik mülahazalarla gelişen yükseköğretim ve üniversite ve buna bağlı olarak kontenjan planlaması konularına yeterince destek vermekten uzak olduğu söylenebilir. Baktığımız yerden görebildiğimiz, son yıllarda talep azalmasına bağlı olarak üniversitelerden gelen kontenjanların kısılması ve bir önceki yıl belli sayının altında kalan doluluk oranına sahip bölümlere kontenjan vermeme dışında somut bir adımın olmadığıdır. Böylesi bir uygulamanın ise planlama olarak adlandırılması, takdir edersiniz ki mümkün değildir.

Asgarî sayıda, ki bu sosyal bilimlerin bazı istisnaları hariç hemen tüm alanlarda üç öğretim üyesi ile kontenjan verilen bir anlayışla hormonlu bir şekilde artırılan kontenjanların bilahare sadece talebe ilişkin sonuçlara bakarak azaltılmış olması önemli bir planlama problemidir. Geçiş sürecinde çok sayıda mezunun az sayıda öğretim üyesinden ders alıp mezun olması, müfredatın mevcut hocaların tercihlerine göre oluşması gibi hususlar, sosyal bilimler alanındaki mezunların belirli bir büyüklüğe erişmesine kadar problem oluşturmadı. Ne zaman ki mezunlar kadar istihdam oluşmamaya başlandı, işte tam bu noktada iş dünyasındaki tercihlerin değişmesini bu müfredat içeriği ile yakalamanın mümkün olmadığının da anlaşılmasıyla birlikte, planlama yapamayan yükseköğretim kurumunun kullanabildiği tek alternatifin kontenjanları kısmak olduğu görüldü.

Üniversite ve Akademisyenlerin Sorumlulukları

Üniversite ölçeğindeki sorumluluklar elbette yükseköğretim kurumunun planlama işini doğru yapamaması ile ortadan kalkmamakta. Bu ölçekte en can yakıcı hususun, öğretim elemanlarının kontenjanlar dolarken yaşanan rahatlık esnasında iş hayatının değişen talep ve beklentilerine uygun değişimi kendi içlerinde gerçekleştirememeleri, yani hem bilgi ve becerilerini geliştirme hem de müfredatı güncelleme kaygısından uzak kalmaları olduğu söylenebilir. Bu noktada asıl düşündürücü olan husus ise sosyal bilimlerin herhangi bir alanında çalışan akademisyenlerin önemli bir kısmının dar alana hapsettikleri uzmanlık alanları dışına çıkamamaları sebebiyle derslerini tekdüze vermeleriyle sorumluluklarını yerine getirdikleri düşüncesinde olmaları olsa gerek. Yazının başlarında referans verdiğimiz yazıda belirtilmiş olduğu üzere, sosyal bilim alanındaki akademisyenlerin azımsanamayacak bir kısmı, kendi alanlarının diğer sosyal bilim alanları ile olan ilişki ve ara kesitlerini kendisi göremediği gibi derslerde de böyle bir kaygı duymaksızın rutinine devam etmektedir. Böylesi bir ders işleme biçimi ve müfredat ile zaten istihdama odaklı olan öğrencilerde bir bezginliğe yol açmakta ve gerçek dünyaya ilişkin zihinsel çabalardan onları uzaklaştırmaktadır. Bir an evvel mezun olma telaşı ile birleşen bu atmosferde, sosyal bilim öğrenme, kendini hayata hazırlama ve süreci verimli bir şekilde tamamlama coşkusundan eser kalmamaktadır. Öğrencilerin önemli bir kısmı, bitse de işimize baksak modunda hareket etmektedir. Böylesi bir atmosferin günahını tek başına planlama hatasına ya da talep edenlerin bakış açısına yüklemek de ciddi haksızlık olsa gerek.

Üniversite Öncesi Öğretim Süreçlerinin Etkisi

Üniversiteye kadar ilk ve ortaöğretimde sosyal bilgiler, hayat bilgisi, edebiyat, tarih, sosyoloji, felsefe gibi çok sayıda sosyal bilimlerle ilgili derslerimiz var. Her ne kadar davranış ağırlıklı bir eğitim içeriği olduğu söylenemese de öğretim içeriği bakımından bunca zenginliğe rağmen üniversite öncesindeki sosyal bilim öğretiminin yeterli olmadığını da görebiliyoruz. Bu noktada kişisel gayretleri ile konuya layıkıyla önem veren ve çabalayan öğretmenlerimizin hakkını elbette teslim ederek bu değerlendirmeyi yaptığımızı hemen belirtelim. Bu özel ve kıymetli gayretlere rağmen toplamda böyle bir sonuçla da karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek durumundayız.

Kendisini ifade etmekte zorlanan, sorulan bir soruya cevap vermek istemeyen ya da cevap verirken çok boyutlu ve eleştirel düşünemeyen, dilekçe yazarken zorlanan, takım çalışmasını kendisine gelecek not kaygısı olarak gören ne çok üniversite öğrencisi ile karşılaşıldığını sanırım en iyi akademisyenler bilir. Çok sayıda öğrencinin ödev ve sınav kâğıtlarını hakkıyla okumayıp onlara geri bildirim yapmayan akademisyenlerin de böyle bir sonuca katkısı, ayrıca değerlendirmeyi hak ediyor tabii ki. Dolayısıyla öğretim süreçlerini anaokulundan üniversiteye kadar bir bütün olarak ele alamamış olmamız da sanırım hemen her alanda olduğu gibi sosyal bilimlere olan talebin yanlış şekillenmesinde önemli sebepler arasına alınabilir. Yani sosyal bilimlere olan talebin düşüklüğünde üniversite öncesi öğretim programlarında yer alan ve biraz önce saymaya çalıştığımız çok sayıdaki ders ve onların içeriklerinin hatalı kurgulanmasının da etkisi olduğu açıktır.

Sosyal bilimler alanındaki uzmanların bir kısmının kamuoyu karşısında, özelde de öğrencilerine karşı dar kalıplara sıkıştırılmış, eleştiriye açık olmayan, karşısındakini anlamaktan uzak, özellikle TV ve sosyal medya üzerinden müzakere ve tartışmalarındaki sığlıkların da sosyal bilimlere olan talebin azalmasında -ne denli- etkili olduğu sorusu da belki bir başka yazının konusu olabilir. Herhangi bir görüş, kişi ya da kuruma angaje olmuş hissi veren yaklaşımlar, fikirden ziyade ideolojik olarak, hatta totoloji tarzında kendisini ifade etme biçimleri ve karşısındakini anlamak istemeyen bakış açılarına sahip böylesi akademisyenlerin muhtemelen sınıf ortamında da öğrencilere yeterince söz vermediklerini anlayabiliriz. En azından kurumsal anlamda bu tür olguların öğrenciler tarafından kendilerinden sonrakilere aktarılması, gelişen sosyal mecralarda paylaşılması gibi hususlar da sosyal bilimler bağlamında ilgili bölümlere olan talebi olumsuz etkileyebilmekte. Bu husus tabii ki sosyal bilimlerle sınırlı değil, diğer alanlarda da benzer durumlardan bahsedilebilir.

Başlıkta yer alan “sosyal bilimlere talep düşüyor mu” sorusunun cevabını merak etmek, yazıyı buraya kadar okumuş olan her okuyucunun hakkıdır. Nasrettin Hocaya atfedilen herkese mavi boncuk misali, evet, hayır ya da kısmen cevapları hemen verilebilir. Böyle bir soruyu başlığa alan yazının yazarı olarak benim cevabım ise şöyle: Hormonlu büyüme ile şişmiş ya da şişirilmiş sosyal bilimlere talep düşüyor, evet. Müfredatları ve ders içeriklerini güncelleyememiş, aynı zamanda bilgi yetenekleri adeta sabitlenmiş akademisyen örnekleri ile sosyal bilimlere olan talep düşüyor. Buna karşılık, bahsedilen hususlarda hem makul kontenjan hem de uygun içerik ve öğretim elemanları ile güncelleme yapabilmiş programlara olan taleplerde düşüş yok. Henüz talebi düşmüyor gibi gözüken hukuk ve ilahiyat/İslami ilimler gibi alanların da istihdamda oluşacağını düşündüğüm doygunluk sonucunda kısa sürede mevcut kontenjan ve içeriklerle kısa gelecekte talep görmemeye başlayacağını da rahatlıkla ifade edebilirim.

Tüm bu değerlendirmelere başka hususlar da eklenebilir. Ancak bu yazının odaklanmış olduğu sosyal bilimlere olan talebin düşmesinde talep ve arz yönlü temel meselelerle sınırlı kalmak bakımından bu kadarı ile yetinmek daha doğru olacaktır.

Peki, sebepler yanında çözüm önerileri olarak bu yazı ne söylüyor diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hemen ve peşinen söylemek gerekirse, kestirme cevaplarla özellikle orta ve uzun vadeli çözüm önerileri sunulamayacağı kanaatimi ifade etmek isterim. Bu noktada, Ankara Sosyal Bilimler Vakfı Düşünce Platformu web sayfası üzerinden yayınlanmış olan “Sosyal Bilim Öğretiminde Yeni Bir Mimari İhtiyacı” başlıklı ortak aklı harekete geçirmek üzere başlatılan çalışmalara gelecek desteklerle daha uzun soluklu ve kalıcı çözüm önerileri üretilebileceğini ifade etmek isterim. Yazı bağlamında ise, sosyal bilim alanları için planlama eksikliği ile müfredat güncelleme süreçlerinin iş dünyasının aktif katılımı sağlanmak suretiyle ele alınmasının elzem olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada hem yükseköğretim hem de üniversite ölçeğinde aktörlerle ilişki içinde bölümlerin kurgusundan başlamak üzere, müfredat, ders içerikleri, öğrenim süresi, kazanımlar ve bunların nasıl ölçüleceği gibi hususlar bütüncül bir bakış açısı ile ele alınmalı ve asla bugünden yarına ve kişilere göre karar verilmeksizin süreçler yürütülmelidir. Tabi tüm bu mimari çalışmalarının sosyal bilimlerinin birbirleri ile ilişkileri, birbirlerine olan destekleri ve gündelik hayatın gerçeklerine ilişkin gerçeklikler göz ardı edilmeksizin yapılmasının gerekliliği tekrar hatırlatılmalıdır.

Bu yazıda Türkiye’nin başka ülkelerde üniversite açma deneyimini ele alıyor, eksik halkalar nedeniyle bu projenin neden arzulanan başarıya erişemediğini ve karşılaştığı sorunları tartışıyorum. Son olarak, bu sorunların aşılmasında bir model öneriyorum.

Yurtdışında üniversite kurmada Türkiye modelleri

Türkiye dört farklı modelde yurtdışında üniversite açıyor. İlk modelde iş insanları aracılığıyla ancak belediye veya hükûmetin doğrudan veya dolaylı fonlamasıyla kurulan ve işletilen Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (2004) ve Uluslararası Balkan Üniversitesi (2006) gibi kurumlar söz konusudur. Fetullahçı Terör Örgütüne (FETÖ) mensup kişilerin kurduğu yurtdışındaki birçok üniversite de bu modele örnek verilebilirdi. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra bazı ülkeler bu kurumları Türk hükûmetine devretmiştir. Dolayısıyla bu FETÖ üniversitelerinin varlığı artık resmî olarak söz konusu olmadığı için bunları değerlendirme dışı tutuyorum.

İkinci model, milletlerarası anlaşma ile kurulan Kazakistan’daki Yesevi Üniversitesi ile Kırgızistan’daki Manas Üniversitesi formatındaki kurumlardır. Türk-Japon Üniversitesi, Türk-Fransız Üniversitesi (Galatasaray) ve Türk-Alman Üniversitesi de bu model kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bu üç üniversitenin Türkiye’de kurulu olması nedeniyle yurtdışı üniversite konseptine uymadıklarını düşünüyorum.

Üçüncü model, Türkiye’de kurulu devlet veya vakıf üniversitelerinin diğer ülkelerde kampüs açmaları veya aynı ekonomik bütünlüğe ait yeni üniversiteler kurmalarıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde açılan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ) kampüsleri ile Bahçeşehir Üniversitesinin ABD, Almanya ve Gürcistan’da kurduğu üniversiteler ve açtığı kampüsler bu modele örnek verilebilir.

Türkiye’nin yurtdışı üniversite tecrübesinde dördüncü model 2016 yılı ortasında kurulan Türkiye Maarif Vakfı (TMV) tarafından yurtdışında kurulan veya devralınan kurumlardır. TMV yurtdışında geniş bir yelpazeye dayanan faaliyet alanına sahiptir. Deyim yerindeyse TMV, Milli Eğitim Bakanlığının bir benzeri yurtdışında kurulup işletiliyor izlenimini veriyor. TMV, okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumları açmanın yanı sıra, yaygın eğitim kursları, etüt merkezleri ve kültür merkezleri gibi tesisler de kurup işletmektedir. TMV ayrıca örgün ve yaygın eğitime ilave olarak eğitim-öğretim sürecinin tamamlayıcı birimleri olarak kütüphaneler, laboratuvarlar, sanat ve spor tesisleri kurmaktadır. TMV’nin bir diğer faaliyet alanı süreli ve süresiz yayıncılık, burs ve eğitim destekleri ile yurt işletmeciliğidir. Hâlihazırda doğrudan TMV bünyesinde faaliyet gösteren tek üniversite, TMV’nin devraldığı Arnavutluk’ta faaliyet gösteren Tiran New York Üniversitesidir.

Üniversite kurma güdüleri

Üsküp ve Saraybosna’da kurulan üniversitelerin başlangıçtaki motivasyonları (2004 ve 2006 yıllarındaki Türkiye şartları dikkate alındığında) katsayı ve başörtüsü gibi sorunlardı. Her iki sorun da çözüldüğü için bugün bu üniversitelere giden öğrencilerin temel gerekçesi Türkiye’de yeterli puanı alarak istediği bölüme yerleşememe hâline gelmiştir denilebilir. Sadece bu iki üniversiteye değil, Balkanlar ve Avrupa’daki diğer komşu ülkelere de her yıl binlerce öğrenci eğitim amacıyla gitmektedir. TMV, 15 Temmuz darbe girişiminden bir ay kadar önce kuruldu ve darbe girişimi sonrasında hızlı bir şekilde yurtdışındaki FETÖ eğitim kurumlarını devralmaya başladı. Dolayısıyla, TMV’nin başörtüsü ve katsayı sorununa benzer bir motivasyonla faaliyete giriştiği için uygulamada birçok sorunla yüz yüze geldiğini tahmin etmek güç değil.

Bu yazıda, sadece Üsküp ve Saraybosna’daki iki üniversite özelinde bir süreç değerlendirmesi yapacağım. Bu iki üniversitede eğitim gören Türk öğrencilerin bir kısmı ÖSYM tarafından yerleştirilmekte, bir kısmı ise yeterli puanı olmadığı halde kayıt yaptırıp eğitim almaktadır. ÖSYM tarafından örneğin mimarlık programına yerleştirilenler mezun olduklarında diploma denklik belgelerini kısa bir sürede alabilirken, puansız yerleşenler seviye tespit sınavına (STS) tabi tutulabilmekte ve denklik belgesi süreci bıktırıcı ve çok uzun bir süre alabilmektedir. Söz konusu iki üniversitenin mühendislik ve mimarlık programları ÖSYM kılavuzunda geçmiş yıllarda bir süre yer almışken YÖK son birkaç yıldır mühendislik programlarını kılavuzdan çıkarmıştır. Türkiye’de üniversite sayısının hızla artması, devlet üniversitelerinde eğitimin ücretsiz olması ve TL’nin aşırı değer kaybı nedenleriyle son yıllarda bu iki üniversiteye giden Türk öğrenci sayısı hızla düşmüş ve söz konusu üniversiteler ÖSYM puanı veya SAT ve benzeri puan aramadan Türk öğrenci kabul etmeye başlamış ve öğrenim ücretlerini TL cinsinden tespit etmeye başlamıştır. 2021 yılında ÖSYM sınavında barajı aşamayan veya yeterli puanı alamayan öğrenci sayısındaki devasa artış, bu iki üniversiteye büyük bir yönelime yol açmış ve Üsküp’teki üniversite artan talep nedeniyle tekrar döviz üzerinden öğrenim ücreti belirlemiştir.

Balkanlardaki bu iki üniversitenin bulundukları ülkelerden kabul ettikleri mahallî öğrenci geliriyle ayakta kalmaları çok güçtür. Balkanlarda kişi başına düşük gelir, düşük öğrenci sayısı ve bu ülkelerdeki devlet üniversitelerinde ücretsiz eğitim nedenleriyle söz konusu üniversiteler ilave gelire ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, Türk öğrencilerin söz konusu üniversitelerde eğitim görmeleri, bu kurumların sürdürülebilirliği bakımından hayati önemdedir. YÖK’ün bu iki üniversite örneğinde olduğu gibi denklik sürecini zorlaştırması ve Türkiye’nin uluslararası üniversite politikasını etkisizleştirme sonucunu doğuran uygulamasını aşmada bütünleşik bir model öneriyorum.

Yeni bir yönetişim modeline neden ihtiyaç var?

Saraybosna’daki üniversitede görev yaptığım iki farklı zaman diliminde YÖK nezdinde çeşitli görüşmeler yapmıştım. YÖK’ün topyekûn bütün Balkan ülkelerindeki üniversite mezunlarına aynı caydırıcı derecedeki prosedürü uygulamasının arkasında düşük nitelikli eğitim veya sahte eğitim ilk sırada etkili bir faktör iken, FETÖ okullarından gelenlere denklik vermeme eğilimi ikinci sırada etkiliydi. YÖK yetkilisiyle yaptığım görüşmede bir prosedür önermiştim. Yetkili hoca önerdiğim prosedürün ilanı durumunda yurtdışındaki üniversiteler arasında en hızlı intibakı paralelci üniversitelerin sağlayacağını ve günün sonunda avantajlı duruma geleceklerini söylemişti. Söz konusu yetkili, benim önerdiğim prosedürü ya gerçekçi bulmamış, ya beni başından savmak istemiş ya önerdiğim prosedürü teknik olarak anlamamış ya da yeniliğe kapalı biri diye düşünmüştüm. Aşağıda ana hatlarıyla sunduğum modelin o gün için de bugün için de yeterli bir çözüm olacağı kanısındayım. 2018 Şubatında Saraybosna’daki üniversite adına YÖK’e resmi başvuruda bulunarak önerdiğimiz modelin kabulünü talep ettik, ancak o gün bugündür bir ses seda çıkmadı.

Tanıma ve Denklik Sorununu Aşmada Bütünleşik Bir Model Önerisi

Üsküp ve Saraybosna’daki üniversiteler örneğinde aşağıda kurumlar bazında ayrıntılandırılan bir modelin yeterli olacağını öngörüyorum. Bu modelin kurgu ve işletiminde kanımca mevcut mevzuat yeterli olmasına rağmen, kurumlarda ve yöneticilerinde farkındalık ve fikrî hazır bulunuşluk bakımından potansiyel farklılıklar nedeniyle bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin çıkarılması yasal altyapıyı sağlamada kolaylaştırıcı olacak ve yükseköğrenim bürokrasisine iş yapmada ilave bir güvence sağlayacaktır.

Yönetişim modelinin ilk ayağı: ÖSYM Kılavuzu

ÖSYM’nin söz konusu üniversitelerin talep ettikleri bütün programlarını yerleştirme kılavuzuna alması gerekir. Puanı yetmeyen veya puanı bulunmayan öğrencilerin de ilgili üniversitede bilimsel hazırlık okumasına imkân verecek şekilde Kılavuzda açıklama bulunmalıdır. Yurtdışındaki birçok üniversitede programlara başlamadan önce bir bilimsel hazırlık eğitimi verilmektedir. Bilimsel hazırlık eğitimi alan öğrencinin normal eğitime başlaması için ÖSYM’nin akredite ettiği bir kuruluşun sınavından yeterli puanı alması veya ÖSYM sınavına tekrar girerek yeterli puanı alması gerekir. Hazırlık eğitimi veren üniversitenin kendi yapacağı sınav, çıkar çatışması nedeniyle uygun olmayacaktır. ÖSYM’nin sınavlara ilişkin standartlar bakımından ulusal düzenleyici otorite olarak bu tür sınavları yapacak kurum ve kuruluşları lisanslaması uygun olacaktır. Sınav yapma yetkisi alacak kuruluş, bir üniversite, şirket veya meslek kuruluşu olabileceği gibi bir konsorsiyum da olabilir.

Yönetişim modelinin ikinci ayağı: YÖKAK kurumsal değerlendirmesi ve akreditasyonu

ÖSYM kılavuzunda yer alan örneğimizdeki söz konusu iki Türk üniversitesinin YÖKAK tarafından kurumsal değerlendirme ve akreditasyona tabi tutulması gerekir. YÖKAK Türkiye’deki üniversiteleri program bazında akredite etmemekle birlikte, yurtdışındakileri istisnai olarak akredite edebilir veya lisans verdiği akreditasyon kuruluşları marifetiyle bunu gerçekleştirebilir. Söz konusu iki üniversitede bilimsel hazırlık okumak üzere eğitim gören Türk öğrenciler bilimsel hazırlığı tamamladıktan sonra ÖSYM’nin yetkilendirdiği bir kuruluşun sınavından başarılı olmaları hâlinde eğitime devam etmeleri YÖK’ün kaygılarını önemli ölçüde giderecektir.

Yönetişim modelinin üçüncü ayağı: YÖK bilgi sistemine dâhil edilme

YÖK Türkiye’deki üniversitelerde öğrenim gören öğrencileri YÖKSİS veri tabanına kaydederek takip etmektedir. Dolayısıyla askerlik işlemleri, transkript alma, yurt ve kredi işlemleri ile ikamet, oy kullanma ve diğer işlemler yönünden YÖKSİS hayli yararlı bir mecra olarak işlev görmektedir. YÖK, YÖKSİS üzerinden ilgili üniversitenin personel, öğrenci, fiziki imkânlar, eğitim ve araştırma altyapısı gibi koşullarını çok rahat bir şekilde günlük bazda dahi kontrol edebilir, Türkiye’deki üniversitelerde olduğu gibi standart altı kalan üniversitelere imzaladığı ikili protokoller çerçevesinde çeşitli müeyyideler uygulayabilir.

Yönetişim modelinin dördüncü ayağı: Türkiye Maarif Vakfı

TMV, yeni nesil bir kurum olarak icracı olmaktan ziyade düzenleyici, denetleyici, lisans veren, akredite eden, finans ve lojistik destek sağlayan geniş bir yelpazeye yayılan bir fonksiyon icra edebilir ve belki bu şekilde evrilmesi daha uygun olacaktır. Yurtdışındaki Türk eğitim kurumlarının Türk öğrenciler bakımından asgari koşulları taşıdığı ve ulusal politika bakımından sakıncalı olmadığı TMV tarafından değerlendirilebilir. Dolayısıyla TMV’nin yurtdışındaki eğitim kurumlarını akredite etmesi YÖK, YÖKAK ve ÖSYM’nin söz konusu üniversitelerle ilgili işlem başlatmaları için bir ön şart olabilir.

Yargıya intikal eden başvurular

Üsküp veya Saraybosna’daki üniversitelerden birinde mimarlık eğitimini tamamlayarak diploma almış iki mezun örneği üzerinden bir değerlendirme yapalım. Bu iki mezundan biri ÖSYM tarafından yerleştirilerek eğitim görmüş, diğeri ise puansız olarak kaydolarak eğitimini tamamlamış olsun. YÖK bu iki kişinin diplomalarına denklik verme işleminde nasıl bir yol izleyecektir? ÖSYM ile yerleşerek mezun olan kişiye gerekli prosedürel kontrollerden sonra denklik belgesi verilirken, puansız eğitim gören mezunun durumu hayli karmaşık olacaktır.

Seviye ve Yeterlilik Belirleme Sistemi (SYBS) ile kişi bazındaki değerlendirmede birine otomatik denklik verilirken, diğerine Seviye Tespit Sınavı öngörülebilmektedir. Seviye Tespit Sınavından yeterli puanı almanın yanı sıra ilave dersler de istenebilmektedir. Bu durumda aynı üniversitenin aynı programından mezun olan kişi mahkemeye gitmektedir. YÖK’ün, kişinin üniversite eğitiminden önceki yetkinlik düzeyine bakarak (ÖSYM puanı veya muadil sınavların puanları) kişinin aldığı üniversite eğitimi yoluyla edindiği kazanımları göz ardı etmesi mahkemeler tarafından isabetli bulunmamakta ve kişinin eğitimden sonraki müktesebatının dikkate alınması gerektiği yargı kararlarına yansımaktadır. Bu nedenle, YÖK yargı kararlarını karşılamak için denklik işlemlerinin açıklamasında kazanımlara dayalı bir değerlendirme sonunda denklik belgesi verdiği açıklamasını kullanmaktadır.

Benim önerdiğim modelde kazanıma dayalı bir değerlendirme sistemde içkin bulunmaktadır. YÖKSİS ve YÖKAK modülleri öğrencinin, kurumun ve öğretim kadrosunun yeterliğini bir süreç dâhilinde garanti altına almaktadır. Yukarıda öngörüldüğü şekilde bir düzenleme ile TMV, YÖK, ÖSYM ve YÖKAK’ın yer aldığı tümleşik bir model durumunda, bu şartları sağlayan bütün yurtdışı üniversiteler sisteme dâhil olabilecektir. Bunun da herhangi bir mahzuru olmasa gerek. Çok kurumlu bir konsorsiyuma dayalı bu modelde politik, güvenlik ve teknik akreditasyonu sağlamayan üniversitelerin Türk yükseköğrenim sistemine sızma veya girme riski olmayacaktır. Üniversitelerin politik ve teknik akreditasyonlarını yitirmeleri durumunda da çok kurumlu modelde yaptırım uygulama ve üniversiteyi sistem dışına çıkarma mümkün olacaktır. Yargının mevzuat ve prosedürlere uyumlu idari kararları bozma olasılığı da bu sayede asgariye inecektir.

Başka ülkeler ne der!

Üsküp ve Saraybosna’daki iki üniversite örneği üzerinden gidersek; Makedonya ve Bosna-Hersek’teki diğer üniversitelerde eğitim gören Türk öğrenciler ve mezunlar için bir karmaşa çıkma ihtimali olabilir mi? Bir üniversite yukarıdaki modelde öngörülen gerekleri yerine getirmesi durumunda sisteme entegre edilmesinde ve mezunlarına otomatik denklik verilmesinde bir sorun olmaması gerekir. Hukuk, tıp, diş hekimliği, mühendislik, öğretmenlik ve benzeri düzenlenmiş mesleklerde ilave dersler ve uygulamalar söz konusu olabilir. Eğer yurtdışındaki ilgili üniversite düzenlenmiş mesleklere ilişkin eğitim programlarında Türkiye’ye özgü ders ve uygulamaları öngörüp, normal eğitim süresi içinde öğrenciye Türkiye’deki müfredatta bulunan eğitimi de verirse, mezun için Türkiye’ye geldiğinde ilave bir eğitim zorunluluğu da kalmayacaktır.

Türkiye model ülke olabilir mi?

Türkiye’nin dış dünyaya açılımı, sadece şirketleri ve emek göçü yoluyla olmamakta, giderek yükseköğrenim başta olmak üzere her düzeydeki eğitim kurumlarıyla da dikkat çekmektedir. FETÖ’nün baltaladığı eğitim alanındaki bu açılımı yeni, tutarlı ve tümleşik bir model yoluyla uygulama, kurumlararası bir işbirliği ve eşgüdüme ihtiyaç duymaktadır. Türkiye bu model yoluyla hem cihanşümul politikasına eğitimi de dâhil edecek hem de başka ülkelere ihraç ettiği eğitim sayesinde uluslararası yoğun rekabetle muhatap olarak yurtiçi eğitiminin de kalitesini artıracak ve uluslararasılaştıracaktır.

Ömer Demir-

Önce Babanın Arazilerini Bölüşelim

İlköğretim öğrencisiydim. Rahmetli babam ilçede bakkal dükkânı olan ve yaz döneminde de çay fabrikasında işçi olarak çalışan birisi idi. Komşularımızdan birinin kızı öğretmen okulunda yatılı öğrenciydi. Okuldan geldiğinde bize de uğrardı ve uzun uzun sohbet ederdik; televizyonun yaygın olmadığı dönemler.

Komşumuzun öğretmen adayı kızı, dönemin tahmin edilebilir etkisiyle komünizmin cazibesine kapılmış ve babama komünizm propagandası yapıyor o akşam. Babamla yapıyor tartışmayı, çünkü biz çok tartışabilecek yaşta değiliz henüz. “Mehmet amca” diyor, “size nasıl anlattılar bilmem ama komünizm gayet güzel bir şey. Temeli eşitlik. Mesela sizin çok az çay bahçeniz var, Ulusoy’ların ise sizinkinin belki elli, belki yüz katı. Komünizm gelince onların arazisinden alınıp size bize verilecek, bunun neresi kötü.” Bu arada belirteyim Ulusoy’lar bizim sınır komşumuz ve dedemin babasından itibaren bir kısım fındıklıklarını da sözlü bir anlaşmayla karşılığında hiçbir şey almadan eski dostlukların hatırına dedemlerin kullanımına terk etmişler. Diğer arazi işlerini yapan yarıcıları dedemlere verilen bu fındıklıkla pek ilgilenmezler, hatta bugün (2021) bile. Aslında konuşmadakine benzer bir tür paylaşımı önceden Ulusoy’larla yapmışız biz! Bu vesileyle Sefer Ulusoy amcaya selam olsun, sağlıklı uzun ömürler dilerim.

Babam hepimizi şok eden ve hiç beklenmedik bir cevap veriyor komşu kızına. “Kızım gayet güzelmiş bu komünizm” diyor gülerek, “çok beğendim” diye de ekliyor. Bizim kadar, öğretmen adayı komşu kızı da şaşkın. Kimsenin beklemediği, hiç kimsenin ummadığı bir cevap. Orta yaşlı, dindar bir aile babası kötülerin kötüsü olarak propagandası yapılan komünizmi beğendiğini açıktan söylüyor, hiç ezip büzmeden. O dönemdeki (muhtemelen bugün de) hayatın olağan akışına göre, böyle bir diyalogda babamın bu teze şiddetle karşı çıkması ve öğretmen adayı kızımızın da onu ikna etmek için örnekler vermesi, duymadığı, bilmediği yeni şeyler söylemesi lazım. Muhtemelen öğretmen okulu öğrencisinin hazırlığı da o yönde. İlk cümlede kökten ikna etmek biraz fazla beklenmedik bir durum hepimiz için.

Kısa bir sessizlikten sonra “ama anlamadığım bir şey var” diye ekliyor babam. “Biz bunun için komünizmin gelmesini niye bekliyoruz ki. Ulusoy’ların çay ve fındık bahçeleri bizden çok, ama senin babanın çay bahçeleri de bizimkinin en az on katı. Eşitliği sağlamak için önce sizin arazileri aramızda paylaşalım, komünizm geldiğinde de Ulusoy’larınkilerini; daha iyi olmaz mı?”

O akşam bu konuda başka neler konuşulduğunu hatırlamıyorum. Diğer kardeşlerimin de hatırladığını sanmıyorum. Babam rahmetli oldu, komşu kızı da şu an emekli öğretmen. O akşam bu diyalog sırasında komşu kızının neler düşündüğünü ve o günden sonra komünizm anlatımlarında bu konuşmanın bir değişikliğe yol açacak kadar rol oynayıp oynamadığını hep merak etmişimdir. Ama hiçbir zaman da sormadım, şimdi sorsam muhtemelen o geceyi benim hatırladığım kadar değil, belki de hiç hatırlamaz. O akşamki konuşmanın, dönemin politik hengâmesi içinde onun hayatında benimki kadar iz bırakan ve önemli bir hatıra değeri olmayabilir. Ama bu diyalog benim için bilgi ile irfan ayırımını görmek, sözlere dökülmese de sosyal hayatın içinde neyin iyi veya uygun, neyin de kötü veya uygunsuz olduğunu bilmenin nasıl mümkün olduğunu fark etmem için iyi bir örnek olmuştu.

Bu anekdotla yazıya girmemim sebebi, komşu kızının o günkü yaklaşımının günümüzde de ekonomik sistem tartışmalarında önemli bir ağırlık taşıdığını, yani aradan geçen zaman içinde pek bir şeyin değişmediğini düşünmemdir. Nasıl mı? Anlatmayı deneyeyim. Babamınki kadar etkili olur mu bilemem.

Üretim Varsa Bizim Payımız Nerede?

Tüm ekonomik sistemlerin bir üretim bir de bölüşüm yönü var. Genelde üretim tarafında işlerin nasıl yapıldığına bağlı olarak bölüşüm tarafında düzenlemeler yapılır. Asıl olan üretimdir ve o olmadan bölüşümü konuşmanın pek bir anlamı olmaz. Kuşkusuz nasıl bölüşüleceğine dair kurallar üretimi de etkiler. Bu nedenle üretim ile bölüşüm birbirinden kolay kolay ayrıştırılamaz. Ancak bir şekilde üretilmiş olanı görenin aklına bu üretimin nasıl yapıldığından ziyade nasıl bölüşüleceğine dair kurallarla oynamak gelir. Komşu kızının (günümüzde çoğumuzun) hareket noktası da burası: Madem üretim var o zaman bizim payımız nerede? “Peki, siz o üretim yapılırken neredeydiniz?” sorusu kolayca es geçilir.

Bir yerde üretim olunca, onu tüketmeye talipli birileri de varsa, kimin tüketmeye hakkının olduğunu belirleyen usuller de mutlaka olmalıdır. Çok iyi olduğu düşünülerek yapılan birçok mal ve hizmet, ona beklenen değeri veren olmayınca ortada kalabilir, üretenler ürettiklerine bin pişman olabilirler. Paylaşım sorunu hiç olmayabilir. Buna iktisatçılar zarar adını verirler. Zarar, istenen nitelik ve fiyatta mal üretmeyen kişiye toplumun verdiği bir tür cezadır; tersine isteneni üretene verdiği ödül de kâr.

Tüm ekonomik sistemlerin üretim ve tüketim taraflarındaki ilişkilerin birbirlerine nasıl bağlı olduğunu anlamak, ilişkilerin dolaylılığı nedeniyle her zaman çok kolay değildir. Bu dolaylılık yüzünden çoğu zaman birileri üretimine katkısı olmadığı şeyleri tüketir, bazı diğerleri de ürettiklerini başkalarına kaptırır. Hele hele kâğıt ve kaydi para icat edilince üretim ve tüketimin üstünü örten öyle bir büyük örtü ortaya çıktı ki, örtünün altında ne olup bittiğini anlamak neredeyse imkânsız hale geldi. İnsanların çoğu işlerin para ile halledildiğini düşünmeye, o nedenle de para kazanmaya yöneldiler. Gerçekte ise üretimin parayla hiç ama hiç ilgisi yok (çok mu keskin oldu!).

Yakın bir arkadaşımızın, şimdi bilgisayar mühendisi olan oğlu küçükken annesine “anne, banka kartı çok mu pahalı?” diye sorar. Annesi oğlunun bu soruyu hangi sebeple sorduğunu anlamaz ve banka kartının fiyatını niçin merak ettiğini sorar. “Fakirlere, sizinki gibi birer banka kartı verilse, onlar da istedikleri zaman, istedikleri kadar para çekseler olmaz mı?” der küçük çocuk. Anne uzun uzun o karta sadece kendilerinin önceden kazanıp yükledikleri parayı çekebildiklerini, para kazanacak işler yapmadan kartın kimseye para veremeyeceğini anlatır. Daha sonra üniversite sınavında ilk elliye giren bu çocuğun aklına okul öncesi yaşlarda takılan bu sorunun benzerlerini üniversite bitirenler bile hâlâ netleştiremiyor zihinlerinde. Bazıları niye diğerlerinden daha fakir, bazıları niçin diğerlerinden daha zengin? Bazıları niye diğerlerinden daha şanslı? Herhalde bu soruların cevabı çok kolay olsaydı, milyonlar, bu kadar insanın birbirine zıt şeyler söylediği, bu kadar farklı ideolojilerin peşinden koşmazlardı.

Hepimiz Önce Komünist Oluruz

İktisada Giriş dersinde piyasa ekonomileri ve kumanda ekonomilerinin farklılığı bahsi gelince bir düşünce deneyi yaparız öğrencilerimizle. Burada bütün önyargı ve fikirlerimizden sıyrılarak (bu nasıl olacaksa) yeni bir sistem kurmayı deneriz. Sorular şöyledir: Belirli sayıda insanız, bir toprak parçası ve bazı doğal kaynaklarımız var. Neyin nasıl yapılacağı konusunda da az çok bilgimiz. En uygun ekonomik sistemi kurmak istiyoruz. Biz nasıl istersek sistemi ona göre şekillendirme imkânımız var. Nasıl bir sistem kurarız?

Cevaplar peş peşe gelir. Tırnak içindeki ifadeler hocanın, diğerleri öğrencilerin anonim cevaplarının özeti.

Önce kaç kişi olduğumuzu ve nelere ihtiyacımız olduğunu tespit ederiz.

“Çok doğru. Yaptık diyelim. 100 adet ihtiyaç tespit ettik, sonra?”

İhtiyaçları önem sırasına göre sıralarız. En acil olandan en az acil ve önemli olana göre ihtiyaçlarımızı dizeriz.

“Zor ama bu aşamayı da yaptık diyelim, ya sonra?”

Elimizdeki kaynaklara bakarız, hangilerinden, hangi ihtiyacımızı nasıl karşılayacağımızı belirleriz.

“Çok güzel, ee daha sonra?”

İnsanlara bakarız, kimin hangi yeteneği olduğunu, hangi işi en iyi yapabileceğini tespit eder, buna göre işleri kişiler arasında paylaştırırız. Ürettiğimizi de ihtiyaçlarımıza göre aramızda bölüştürürüz.

“Yani ‘herkese ihtiyacına göre, herkesten yeteneğine göre …’ mi?”

Evet, sorun bu kadar basit. İnsanlar çıkarları peşinde koşarak işi karmaşık hale getiriyorlar. “Bu arada hepimiz komünist olduk ama neyse, biraz sonra caymaya başlarız, zaten.”

Bu soyut akıl yürütme ‘üretime henüz katılmamış’ insanlara sorunsuz görünür. Burada ‘üretime henüz katılmamış’ olanlara dikkat çekmemiz boşuna değil. Çünkü üretim ‘hadi üret’ denilerek yapılan bir şey değil. İhtiyaçların tespiti de ‘hadi yaptık diyelim’ diye geçiştirilecek kadar basit ve kolay bir iş değil. Yemek, içmek, barınmak bir ihtiyaçtır, bu doğru. Ama ‘neyi, kim, ne kadar yerse ihtiyacı karşılanır’ sorusuna gelince işler sarpa sarmaya başlar. Derslerdeki düşünce deneyine devam ederiz. Şimdi şu sorulara cevap bulmalıyız sistemimizi hayata geçirmek için:

Diyelim ki herkesin birer ayakkabıya ihtiyacı olduğunu tespit ettik. Peki, bu ayakkabının modeli, rengi ve özelliklerinin nasıl olacağına onu üretmeden önce nasıl karar verilecek? Önce prototip birçok model üretip herkesin bu modellerden hangilerini beğendiklerinin ön siparişini alıp ona göre mi üreteceğiz? En az kaç prototip üretilecek? Bu prototipleri kim, kimlere sorarak hazırlayacak?

Bu sorunu da çözüp herkese birer ayakkabı ürettik varsayalım. Bazılarımız özenli kullandı, ayakkabı üç yıl dayandı, diğerlerimiz birkaç ay sonra ayakkabıyı dağıttı. Ya da ayakkabı dağıldı. Ayakkabısı yırtılana yenisini mi vereceğiz, yoksa onu tamir mi ettireceğiz? Yırtılan herkesinkini hiçbir şey sormadan tamir ettirirsek bu, ayakkabısını özenli kullananlara haksızlık olmaz mı? Haksızlık olmasın diye tamir ihtiyacı olmayanlara özenli kullanım ödülü olarak birer terlik mi verelim?! Vermezsek özensiz kullanmayı teşvik etmiş olacağız, verirsek onlarda hem ayakkabı hem de terlik birikecek, eşitlik bozulacak, hay Allah!

Bunu gömlek, kazak, bere, çorap, sandalye, masa, kaşık, çatal vb. ihtiyaç olarak tanımladığımız yüz ürün için ayrı ayrı hesap edelim. Birkaç yıl sonra birilerinin elinde örneğin az kullanılmış veya bir kısmı hiç kullanılmamış birkaç ayakkabı ve terlik olacak, diğerlerinde de onların az kullandıkları. Aralarında ‘sen kullanmadığın fazlalıktan bana ver, ben de benim kullanmadığımdan sana’ dışında sorunu çözecek bir mekanizma olmadığı ortaya çıkıyor. Birkaç yıl içinde ortaya çıkan bu farklı birikimleri yok etmezsek, zamanla fark büyüyecek, eşitsizlik artacak, al başına belayı!

Buradaki sorunlar şunlar: Birincisi “insanların ihtiyaçları” çok anlamlı bir ifade ama tümüyle soyut bir durum, somut bireylerin istek veya ihtiyaçlarının tespiti çok zor bir iş. Kavramlardaki netlik hayatın içinde karşılıklarını aradıkça yavaş yavaş kayboluyor.

İkincisi, tüm istek ve ihtiyaçları karşılamak için yapılacak bir liste daima eksik olacak, birilerinin çok sevdiği bir ürün diğer bazılarının sevmemek bir yana nefret ettiği ürün olabilecek. Başkaları bir şeyi ancak diğerlerinde gördüğünde sevecek (moda) veya sevmekten vazgeçecek (snob). Yani ihtiyaçlar aylık, yıllık veya günlük, hatta saatlik olarak sürekli değişir. Yemek için lokantaya oturan kişi bile menüye baktıktan sonra, o an kiloları aklına gelip yemek üzere sipariş verdiği listeyi değiştirip yemek tercihini yenileyebilir. Tercihleri nasıl alıp toplulaştırıp sonra onlara uygun üretim yapacağız? Ne kadar çevrim içi kayıt sistemi kullansak da bu ihtiyaç tespitini üretimden önce sabit bir toplam rakama ulaştırmamız zor görünüyor. Bu durumda üretip kişilerin beğenisine sunma şıkkı kalıyor ki, o da şimdiki piyasa sistemi.

Üçüncüsü, bu ihtiyaç tespiti yapılsa da öncelik sıralamasına toplumun yüzde kaçının ortak kararı ile varılacak? Birbirini seven ve sevmeyenlerin durumu ne olacak? Kaç kişinin acil ihtiyaç dediğini üretmek için toplumsal kaynaklar öncelikle seferber edilecek? Yüzde elli oy almayan ihtiyaçtan sayılmayıp üretilmeyecek mi? vs. vs. vs.

Dördüncüsü, üretim süreçlerine eşlik eden mesleklerin saygınlığı ve iş tatmini çok farklı. İhtiyaç olduğunu düşündüğümüz mal ve hizmetleri üretmek için farklı itibarı olan işleri insanlar arasında neye göre bölüştüreceğiz? Sen hemşire ol, ben doktor; ben mühendis olayım, sen çiftçi; ben müzisyen olayım, sen hamal şeklindeki iş bölümünü kim yapacak? Kurayla mı, sırayla mı? Ne kurayla ne de sırayla, yeteneğe göre diyenlerimiz olacak haklı olarak. Yine ihtiyaçların varlığında olduğu gibi soyut bir tespit olarak harika ama ya uygulama? İnsanların tamamen yeteneklerine göre işlerin dağıtımının yapılacağı durumda, hangi işin hangi yeteneği gerektirdiği ve kişilerde hangi yeteneklerin bulunduğu tespitini kim ve nasıl yapacak? Kimin inşaat mühendisliğine kimin çevre mühendisliğine daha yetenekli olduğuna nasıl karar verilecek? Kimin sıva ustası kimin cam ustası olmaya yatkın olduğu nasıl tespit edilecek? Bugün üniversitelerimizin uzman hocaları bu işin ne kadar zor olduğunu görüyor. Bu mesleğe yatkınlık kürsülerini kurup, her bir meslek için yetenek tespit testlerini geliştirip, her bir birey için belirli aralıklarla uygulamasını yapmak için kaç yüzyıl beklememiz gerekecek? Yani yetenek tespiti ihtiyaç tespitinden daha kolay bir iş değil. ‘ÖSYM’ye verelim yapsın’ denerek çözülecek bir sorun hiç değil yani.

Öte yandan eğer kişilerin istekleri esas alınırsa, prestijli işleri daha çok kişinin isteyeceği çok açık. Küçükken çamur ve taşlardan evler yapardık (Karadenizlilerin neden büyüyünce müteahhit olduğu anlaşılıyor!). Çoğunlukla beraber oynadığımız arkadaşım Necat bir gün bana “Niye hep ben su taşıyorum ki! Ben de duvar örmek istiyorum” diye çıkışmıştı. Fark ettik ki oyunda çoğunlukla taş toplama ve su getirme işlerini o, duvar örme işlerini de ben yapıyormuşum. Bu itirazdan sonra daha az keyifli olan taş toplama ve su taşıma işlerini de öğrendim!

İşleri insanlar arasında dağıtmak için istekliler arasından kura mı çekeceğiz? İnşaatta bir gün harç yoğuran ertesi gün şansına göre sıva mı yapacak? Muteber olan sıva yapmaksa onun için her gün yarış mı yapacağız? Kısaca yeteneklerine göre kişileri yapacakları işlere yöneltmek soyut bir ilkede dile getirildiği gibi hemen ve kolay yapılabilecek bir iş değil.

Yapacağımız iş, ilk anda çok basit gibi görünüyordu. İhtiyaçları tespit edecektik, kaynakları ve insanların yeteneklerini tespit edip o kaynakları insan yetenekleri ile buluşturup belirlediğimiz ihtiyaçları karşılayacaktık. Kolay gözüküyordu ama işe koyulunca öyle pek kolay bir iş olmadığını fark ettik. Bu yüzden insanoğlu yüzyıllardır bu söylediklerimizi nasıl yapabileceğini deneme yanılmayla yaparak ilerliyor, bulunabilen çözümler de ortada. En iyisi kapitalizm. Hani demiş ya bir siyasetçi, şimdiye kadar denenen diğerleri hariç bilinen en kötü rejim demokrasidir. Benzer bir durum kapitalizm için de geçerli, üzgünüm!

Cazip İdeolojilerin Gerçekçilikleri Az

Her zaman insanlığa kurtuluş vadeden çözüm önerilerinin sadeliği ve çekiciliği, farklı ideolojilere yaşam alanı açar. İlk bakışta kesin ve tutarlı görünen soyut çözüm önerileri, hayat sahnesine inince birden çuvallayıverebilir. Çünkü her soyutlama, gerçekçilikten biraz uzaklaşmak demektir. Örneğin “Türk milleti” diye bir soyut şemsiye var ama o şemsiyenin altındakilerin özelliklerini belirlemeye kalktığınızda çok büyük bir çeşitlilikle karşılaşırsınız. O çeşitlilikleri esas alırsanız, soyut kategorinin kapsayıcı şemsiyesini hiçbir zaman inşa edemezsiniz. “Türk milleti” bir yana hepimizin ne olduğunu bildiğimizi düşündüğümüz taşı bile tanımlamaya kalktığınızda benzer zorlukla karşılaşırsınız. Hangi karışımdaki mineral veya madenler, hangi şatlarda bir araya gelince taş olur, ne zaman toprak olur, ne zaman mermer, ne zaman altın, ne zaman bakır veya gümüş? Çok kolay diyorsanız deneyin lütfen, çeşitliliğin tümünü dikkate alan bir tanımın ne kadar zor olduğunu anlamak beş dakikanızı almaz.

Öte yandan çözüm olur diye önerilen modellerin insanlığın başına çözmeyi vadettiğinden daha büyük dertler açmaya başladığını görenler “dokunma, olduğu gibi kalsın” diyerek hemen muhafazakârlaşıyorlar. Hâlbuki muhafaza edilmesini önerdikleri şeyler de kendilerinden öncekilerin icatları. Yani zamanında birileri onları da önermiş ve gerçekleştirmiş. Bir yandan sosyal düzende yeni icatlara karşı çıkarken diğer yanda öncekilerin icatlarına kutsallık atfetmek de özünde çelişkili bir durum.

Karnı Kapitalizm Doyuruyor Ama Hayallerde Sosyalizm Var

“Hadi yeni bir sistem kuralım” denince akla önce bölüşüm geliyor, bizim komşu kızının aklına geldiği gibi. Var olandan kim ne kadar alsın sorusu direkt öne çıkıyor tüm sosyal tasarımlarda. Hak odaklı bir sistem tasarımı daha hızlı taban buluyor. “Var olana kim, ne kadar ve nasıl katkı yapacak?” sorusu, peşine takınılacak çok cazip bir soru değil gibi. Bu da bizi gerçekçilikten ve uzun soluklu çözümlerden uzaklaştırıyor. Kim üretecek? Üretim sürecinde kimler nasıl roller oynayacak ve bunu kim, nasıl organize edecek sorularına bugün verilen cevaplar, aslında birer sonuç. O sonuçların oluşum sürecindeki sancı ve sıkıntılar yok sayıldığında işlevsellikleri azalıyor. Sömürgecilik, yeni coğrafyaların keşfi ve işgali, köle emeği, uzun çalışma süreleri ve düşük ücretler, kâr oranları büyük tekellerin ortaya çıkardığı bugünkü sermaye birikimi ve üretim kapasitesini yakalamak isteyenlere kim aynı yolları tavsiye edebilir ki. Uzun tarihsel süreçlerin sonunda ortaya çıkan sevdiğimiz sonuçların büyük kısmı, bugün artık tavsiye etmediğimiz formüllerle üretilmiş. Bu formülleri, adına kapitalizm diyerek taşlamak en kolay yol. Bölüşüme odaklanıp herkese gülücükler dağıtmak ise ondan daha kolay. O nedenle kitlelerin karnını kapitalizm doyuruyor ama hayallerini sosyalizm süslüyor. Üretime yol yordam ayarlamadan bölüşüm üzerinden ideoloji satmak da ikiyüzlülükten beter bir tutum. En pahalı semtlerde oturan, en lüks ürünleri tüketen ve en prestijli meslekleri icra edenlerin sosyalizm tutkusu ise tek kelimeyle hekimlik bir durum. Eğer uzmanını bulabilirlerse!

Ömer Torlak –

“Komşu komşunun külüne muhtaç” deyişi, insanın kişisel olduğu gibi aile olarak da muhtaçlık duygusu ve gerçekliğini ortaya koyan veciz ifadelerden biridir. Gün gelir çok basit ve sıradan bir ihtiyacımızı en yakınımızda olan komşumuzdan istemek durumunda kalırız. Bu durum aynı zamanda dayanışma ve paylaşmanın değerini de ortaya koyar. Keder ve sevinçlerin paylaşımında da insan benzer bir muhtaçlığı yaşar. Yine insan, şahsı, ailesi ya da yöneticisi olduğu birim ya da kurumla ilgili karar verirken de zihnî muhtaçlık hisseder. Karar konusuna bağlı olarak ya uzmanlığına ya da tecrübesine güvendiği kişilere danışır. Danışılan kişinin uzmanlık ve tecrübesinin yeterli olmaması durumunda normal şartlarda beklenen, haddini bilmektir. Yani böyle bir durumda danışılan kişinin danışana doğru bildiğini açıkça söylemesi, bilmediği bir konuda da açık yüreklilikle bilgisi olmadığı ya da tecrübesi bulunmadığını belirtmesi, doğal olan davranıştır. Varsa bilgi ve tecrübesine güvenilebilecek kişileri referans vermesi de hem danışmanın bir sorumluluğu hem de danışan kişiye yine bir katkıdır. Referans verilen kişiye danışıp danışmama ise danışanın takdirindedir.

Danışan kişinin ikinci bir takdir alanı ise kendisi ile paylaşılan düşünce, görüş ve fikirleri kararına yansıtıp yansıtmamaktır.

Yönetim sorumluluğunda olan kişiler de zamanlarını etkin kullanmak ve yönetim sorumlulukları genişledikçe daha doğru ve isabetli kararlar alabilmek adına daha fazla sayıda danışmanlık ihtiyacı duyar ve bunun gereği olarak danışman sayılarını artırırlar.

Yönetici ile danışman ilişkisi iki yönlüdür. Bu iki yönlü ilişkinin gerçekleşme biçimi büyük ölçüde yöneticinin tercih ve yönlendirmesi ile ortaya çıkar. Şayet bir yönetici danışmanlarına sadece kendilerine bir şey sorduğu ya da danıştığında görüş bekliyorsa ilişki biçimi bu şekilde oluşur ve sürer. Bazı yöneticiler ise danışmanlarına kendi uzmanlık alanlarına ilişkin ihtiyaç duydukları herhangi bir zamanda fikir, görüş, öneri ve eleştirilerine açık olduklarını deklare eder.

Sadece sorulduğunda görüş ve öneri sunan danışmanların sorumluluklarının nerede başlayıp nerede bittiği sorusu tartışılabilir. Kendisinden görüş ve/veya rapor istenmediği sürece eyleme geçmeyen danışmanın konuya ilişkin sonuçlarda sorumlu olmadığı söylenebilir mi? Tüm sorumluluk karar alan yöneticinin midir? Yöneticinin tercihinin böyle şekillendiği varsayımı ile bu sorulara gönül rahatlığı ile “evet” cevabı verilebilir. Fakat danışmanın hem vicdanına hem de kamuya karşı sorumlulukları dikkate alındığında, bu ve benzeri sorulara böylesi bir rahatlıkla cevap verilemeyeceği de açıktır. Danışmanın, yönetici ile ilişki biçiminden bağımsız olarak uzmanlık alanlarına ilişkin bilgisini güncelleme, kendisinin hoşuna gitmese ya da kişisel değer yargılarına ters gözükse de doğru olan görüşü sunma ise temel sorumlulukları arasındadır. Yönetici ise danışmanın görüşüne uysun ya da uymasın verdiği her kararın sorumluluğunu üstlenir. Tam da bu sebeple, danışman yöneticinin yükünü hafifletmek ve kendi sorumluluğunu tam ve eksiksiz yerine getirebilmek için bireysel değerlendirmelerini bir kenara bırakabilmelidir.

Danışmanın yöneticiye karşı ve dolaylı olarak da karardan etkilenecekler başta olmak üzere tüm kamuya karşı sorumluluğunu yerine getirmesi beklenirken, pratikte suskun kalmak, yöneticinin hoşuna gitmeyecek bir görüş ve değerlendirme yerine onu kızdırmayacak ve onun arzu ettiğini düşündüğü bir görüşü sunmak, hatta bir adım daha ötesine geçerek kendi sorumluluğunda olmayan konularda bile yöneticinin gözüne girebilmek amacıyla ayağı yere basmayan görüşler sunmak gibi dalkavukluğa varan hallere büründüğü görülebilmektedir. Bu tür örneklerin arttığı dönemlerde yönetimin performansı zayıfladığı gibi, kaynakların etkinsiz kullanımı ile usulsüzlükler de artar. Alınan kararlar ile yapılan düzenlemelerin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçları bertaraf etmek için kararları revize edecek yeni kararların alınması, yeni düzenlemeler yapılması gerekir. Böylesi karar ve uygulamalar ise haklı olarak gecikmelere, kaynak israfına ve performans azalmasına yol açar. Bu noktada yöneticinin önceki kararlarında direnmesi ise kaynak israfını artırmaktan başka bir işe yaramaz. Şirket yönetimlerinde bu tür örneklerin sayısının nispeten az olacağı söylenebilir. Zira şirket sahipleri ya da yönetim kurulları, etkinlik ve verimlilik ilkelerini esas alarak hızlı müdahalede bulunur ve öncelikle yöneticiyi uyarır, gerekirse de değiştirir. Kamu yönetiminde ise politikacıların bu tür karar sonuçlarının test edildiği yer seçim sandığı, bürokratların ise iktidardaki yöneticilerle olan ilişkileridir.

Bürokratların iktidardaki politikacılarla olan ilişkileri de aslında bir tür danışmanlık ilişkisidir. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile karar alıcı konumundaki politik yöneticilerin bürokratlarla olan ilişki biçiminin yukarıda ifade edilmeye çalışılan birinci türde oluştuğu ve geliştiği gözlenmektedir. Kendilerine herhangi bir hususun danışılıp danışılmadığını çok fazla bilemediğimiz, kendilerinin de çok fazla görüş vermek istemediklerini tahmin edebildiğimiz ve muhtemelen sorulduğunda karar vericiyi memnun etmeye ya da onun duymak istediğini söylemeye aday bir danışmanlık ilişki biçiminin varlığından söz edilebilir.

Yeni dönemin karar verici ve danışmanlık ilişkisi bakımından ikinci bir handikap alanı ise, bir yanda bakanlıklarda var olan kurumsal birikimden bakanların ne derece yararlanabildiği, diğer taraftan ise Cumhurbaşkanlığı politika kurullarının ne tür danışmanlık görüşleri ortaya koyabildiği ve bu iki kurumsal görüş ve değerlendirmeler arasında ortaya çıkan ya da çıkabilecek çatışma alanları bağlamında sürecin nasıl işlediği, yöneticinin kararlarında bu hususları dikkate alıp almadığıdır. Benzer bir çatışma alanı ise sayısının bilinmeyecek kadar çok olduğu bilinen Cumhurbaşkanı başdanışmanları ve danışmanları ile politika kurulları ve bakanlıklar arasındaki ilişkide de ortaya çıkabilecektir. Yeni sistemin en üst yönetici olarak Cumhurbaşkanına bir insanın biyolojik ve insani olarak kaldıramayacağı kadar fazla konuda karar verme yükü yüklemiş olması dikkate alındığında, danışmanlık ilişkisinin karar verici açısından da ne denli önemli olduğu daha kolay anlaşılabilir. Hal böyleyken, gerek rutin süreçlerde ve özellikle kriz olarak tanımlanabilecek sıra dışı dönem ve süreçlerde bakanlık bürokrasileri ile politika kurullarının danışmanlık ilişkilerinin yine yukarıda ifade etmeye çalıştığımız birinci tür ile sınırlı kaldığı anlaşılmaktadır. Yani, karar verici olarak Cumhurbaşkanı sormadığı sürece sessiz kalan bir danışmanlık ilişkisinden söz edilebilir. Doğrudan danışman sıfatı taşıyanların danışmanlık ilişki biçimleri konusunda ise zaman zaman kendilerinin sosyal medya mesajlarından hareketle “bekle gör” bakış açısına sahip oldukları söylenebilir.

Kendisine danışılmadığı halde danışman sıfatını taşıyan kişinin kendi vicdanına ve kamuya karşı sorumluluğunun kendisini danışman olarak atayan yöneticiye karşı sorumluluğun önüne geçip geçmemesi gerektiği konusu ise ayrıca tartışmaya değer. Belirli bir uzmanlığı olan ve sahip olduğu bilgi ve tecrübe ile kendisi, yakın çevresi ve topluma katkı sağlayabilecek birinin danışman olarak atıl kalması hem kendisine hem de topluma ilave yük olur. Mevcut parçaları ile çalışan bir makineye o makineden beklenen fonksiyonlarına göre başkaca bir fonksiyon katmayacak ilave olarak takılan bir parça, nasıl ki hem o makineye bir yük hem de kaynakların verimsiz kullanımı ise, kendisine danışılmayan ve/veya danışman olarak rol almayan ve sorumluluk üstlenmeyen danışman da sisteme ve topluma yük oluşturur. Bu durumdaki bir danışmanın vicdani sorumluluğu konusu ise başka bir bahistir.

Danışmanlık ilişkisinin konuşulması gereken bir diğer boyutu ise, danışmanlık konularında aktif rol alan, görüş belirten, hatta inisiyatif alarak uzman olduğu alanlarda rapor yazıp karar vericiye ulaştıran, sözlü olarak da fikrini yöneticiye ifade eden danışmanın, kendi görüş, öneri ve eleştirilerinin neredeyse hiç dikkate alınmaması durumundaki tavrı hususudur. Düşünün ki, bu bağlamda neredeyse hiçbir görüş, öneri ve eleştirisi dikkate alınmamış bir danışmansınız. Önünüzde iki yol olacaktır: Ya artık böylesi bir danışmanlık ilişkisini sürdürmenin hem kendinize saygınızdan hem de işe yarar bir iş yapma adına danışmanlığı bırakmak ya da artık sessiz kalıp üç maymunu oynarcasına danışmanlık sıfatınızı devam ettirmek. Son dönemlerde ikinci tür örnek sayısının fazlaca olduğu sanırım politik arenada ve bürokraside daha fazla gözlemlenmekte. Bu durumda danışman sıfatını taşıyan kişinin, “bazı imkânlardan faydalanmak mı, yoksa vicdanen kendimi rahat hissetmek mi?” soru ya da ikilemini ne derece yaşadığına bakmak gerekir kanaatindeyim. Sonuçlardan hareketle ve yine kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, çok sayıda danışmanın böyle bir ikilemde birinci tercihte olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.

Yeni kamu yönetimi sisteminde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere, önemli ölçüde danışmanlık rolüne indirgenen bürokratların sessiz kalmayı tercih edip rollerini oynamaya devam etmeleri kamuoyu vicdanında yargılansa da bürokrasi dışında kendilerine bir alan görememeleri sebebiyle nispeten masum karşılanabilmektedir. Buna karşılık doğrudan danışman sıfatı ile pozisyon alanların böylesi pasif bir ilişkiyi sürdürebiliyor olması ise hem kişisel hem de toplumsal vicdanda meşrulaştırılması kolay olmasa gerektir. Hatta bir adım daha atarak, danışmanlık sorumluluğu yerine körü körüne yöneticiye desteği önemseme şeklindeki danışmanlık türü ise, danışmanlık literatüründe yeni bir biçim olarak yaygınlaşmaktadır.

Yönetici danışman ilişki biçiminin olması gerekenden bir hayli uzaklaşıp bu noktaya gelinmiş olmasıyla birlikte, artık danışmanlık yapmayan danışmanların rolleri de sorgulanmaktan çıkmıştır. Yöneticinin sadece taltif anlamındaki danışman ataması ise danışmanlık müessesesinden beklentinin mahiyetini ortaya koymak bakımından önemli ipucu vermektedir.

Kamu yönetiminde hemen her dönemde “kızağa alma” şeklindeki tenzil görevlendirmeler yanında “ödüllendirme” adına tensipler de söz konusu olmaktadır. Fakat danışmanlık pozisyonunun özellikle ödüllendirme adına kullanılmasının bizatihi kendisi, danışmanlık rolüne ve bu rolün sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeye çalışanların hukukuna saygısızlık olarak görülmelidir. Öte yandan söz konusu danışmanlığı gerçekten yapabilecek olanların uzmanlık bilgileri ve tecrübeleri de bu tür tercihlerde yok sayılmış olur. Sonuç olarak topluma yansıyan boyutuyla yöneticinin kararlarındaki isabet yüzdesi azalır, kaynak israfı oluşur ve kamuoyu vicdanı hasar görür.

Danışmanlık desteği alınmayacak ya da uzmanlık görüşüne itibar edilmeyecek ise danışman atanması hususu, hiç şüphesiz danışmanı tayin eden yöneticinin kamuya karşı önemli sorumlulukları arasındadır. Her danışmanın az ya da çok mali külfetinin kamuya yüklenmesi yanında, danışmanlık görüşüne itibar edilmemesinden kaynaklanacak zararın sorumluluğu da yöneticinin sırtında olacaktır. Öte yandan kendisine danışılmadığı halde danışmanlık rolünü oynamaya devam eden ve bir adım daha ötesine geçerek danışmanlığı yöneticinin görüşlerine ne pahasına olursa olsun desteklemeye indirgeyen danışmanların sorumsuzluk içindeki sorumluluklarını hesap etmek ise neredeyse imkânsızdır. Kendi vicdanları ve akranları nezdindeki itibarları bağlamındaki değerlendirmeler dışında kamuoyu ya da toplum adına yapacak çok fazla bir şey yok gibidir. Belki de böylesi bir kabullenme ve danışmanlığın sağlamış olduğu imkânlardır ki, danışman olarak atanmaya hevesli azımsanamayacak bir kitle oluşumuna sebep olmaktadır.

Danışılmayan danışmanların söz konusu olduğu ya da kabarık sayı teşkil ettiği ortamlarda danışmanlığı hakkıyla yerine getirmek isteyenlere pek alan kalmaz. Yöneticiler açısından bakıldığında ise bu tür durumlarda danışmanlık sorumluluğunu yerine getirmek isteyenler, danışman olarak seçilmez.

Son dönemlerdeki karar süreçleri, projelendirme, uygulama ve performans sonuçlarına bir de yönetici danışman ilişkilerine ilişkin bu yazıda bahsedilen çerçevede bakılması yararlı olacaktır.

Metin Toprak –

Bu yazıda, Türkiye yükseköğrenim sistemine giriş prosedürüne yönelik bir değerlendirme yapacağım. Ülkemizde merkezî sınavlar hem ilk ve orta öğrenimde hem de yükseköğrenimde önemli bir işlev görüyor. Eğitim kurumlarına ve kamu kurumlarına yerleşmede kullanılan merkezî sınavlar, adalet, eşitlik ve hakkaniyetin sağladığı kabulü nedeniyle, toplum nezdinde neredeyse bir dokunulmazlık zırhına bürünmüş durumdadır. Bunda, merkezî sınavların olmadığı durumun getirmesi muhtemel yüksek maliyetlerin belirleyici olduğu söylenebilir. Ne var ki merkezî sınavların bu kullanışlılığı, başka yöntemlerin kullanımına engel teşkil etmemelidir. Meseleyi üniversite yerleştirme konusu üzerinden ele almak istiyorum.

Sahte üniversite, sahte eğitim, sahte diploma: Bir Sistemin Niyetlenmemiş Sonucu!

Son on yılda farklı zaman dilimlerinde üç yıl kadar bir Balkan ülkesinde öğretim üyeliği yaptım. O esnada Türk yükseköğretimiyle ilgili görevlerimden dolayı sıklıkla Avrupa’daki toplantılara katılmam gerekiyordu. Dolayısıyla, Avrupa’nın yükseköğrenim ve araştırma alanındaki reform gündemini ve programını yakından takip etme imkânı oluyordu. Bir Avrupa toplantısında konu “sahte üniversite, sahte eğitim ve sahte diplomalar”dı. Konuyu, yanlış hatırlamıyorsam, Çekya’dan karı-koca iki hocaya inceletmişlerdi. Sunum bitip ara verilince iki Balkan ülkesinin temsilcileri yanıma geldiler, kendilerini tanıtıp çok üzgün olduklarını belirttiler. Ben de tanıtım kısmına sevindiğimi ifade ettim, ama üzüntülerini anlayamamıştım. Sırayla ikisi de kendi ülkelerinde ağırlıklı olarak Türklere yönelik üniversiteler olduğunu, yüzlerce Türk öğrencinin buralara getirildiğini, oradaki eğitime yakinen şahit olduklarını ve beni uyarma gereği duyduklarını belirttiler. Benim zaten farklı kanallardan bildiğim, onların da yakinen aktardıklarına göre, Türk öğrencilerin İngilizceleri olmadığı gibi, o ülkenin dilini de bilmiyorlardı ve eğitim, ağırlıklı olarak yerel hocalar tarafından yerel dilde veriliyor ve genelde sınıf ortamında tercümanın ders esnasında Türkçe çevirisiyle ders işleniyordu. Tercümanlar da eğitim alanıyla ilgili eğitimi olmayan, daha çok turizm işiyle uğraşan kişiler oluyordu. Bu ders işleme şekli hukuk eğitiminde de geçerliydi. Kendilerine “bu üniversiteler sahte mi, devletin lisans vermesiyle kurulmadı mı” diye sorunca, bu konuda bir kanunsuzluk olmadığını, hepsinin resmî ruhsatlı olduğunu, ancak ülkelerinin gelişmekte olduğu için döviz ve gelir getirici faaliyetlere sıcak bakıldığını; ayrıca üniversite sahiplerinin ağırlıklı olarak siyasi figürleri de işlerine ortak ederek veya bulaştırarak siyasi koruma sağladıklarını belirttiler.

Türk öğrencilerin doğru dürüst bir eğitim almadan, hatta bir yabancı dil bile öğrenmeden Türkiye’ye dönmelerinin Türkiye’nin sorunu olduğunu, bu nedenle konunun kendi ülkeleri bakımından bir risk oluşturmadığını ekleyerek, zaten ülkelerindeki siyasi ve ekonomik sistemin de tam olarak oturmadığını ve bu tür boşlukların normal olduğunu vurguladılar.

Kaldı ki yukarıdaki durum sadece Romanya ve Bulgaristan gibi AB üyeleri olan geniş Balkanlar coğrafyasında değil, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Kazakistan vb. diğer eski sosyalist ülkeler bakımından da farklı derecelerde geçerli.

Türkiye’de üniversite yerleştirme sisteminin karşılamadığı talep fazlası

Yurtdışındayken hemen her yıl birçok defa Türk öğrencilerin eğitim-danışmanlık firmalarınca getirilerek mağdur edildiğine, vaatlerin tutulmadığına şahit oldum. Eğitim-danışmanlık firmaları Türkiye’de ticari olarak faaliyet gösteriyor, YÖK mevzuatının izin verdiğinin ötesinde mübalağalı vaatlerde bulunuyor ve temsilciliğini aldıkları üniversiteler kadar anlaşmaları olmayan üniversitelere dahi öğrenci ön kaydı yapıyorlar. Bu şirketlere ilişkin olarak YÖK, BİMER ve CİMER’e çok sayıda şikâyet yapılmış olduğu tahmin edilebilir. Eğitim-danışmanlık şirketleri, kayıt yaptırdıkları üniversitelerin YÖK tarafından tanındığını ileri sürerek öğrencileri ve velilerini ikna etmektedir. Tanıma ve denklik ayrı kavramlar ve süreçler olduğu için, hedef kitlenin bunun ayırdında olması da güç oluyor haliyle.

Türkiye’nin de tarafı olduğu Avrupa Bölgesinde Yükseköğretimle İlgili Belgelerin Tanınmasına İlişkin Sözleşme olan Lizbon Tanıma Sözleşmesi gereği, Avrupa Yükseköğrenim Alanında resmî olarak kurulmuş üniversitelerin tamamı Türkiye tarafından da (mecburen) tanınıyor. Ancak, İngiltere, Almanya, Amerika gibi ülkelerden gelen mezunların denklik işlemleri faraza üç ay sürerken, eski sosyalist bloktan veya eğitim kalitesi, öğrenci kabul süreçleri ve ölçme-değerlendirmesinin ciddiyetinden emin olunmayan üniversiteler ve ülkelerden gelenlerin denkliği bir yılı aşabilmekte ve ayrıca seviye tespit sınavları yoluyla kendilerini ispat etmeleri beklenmektedir. Dolayısıyla söz konusu üniversiteler için “YÖK tanıması var” denilmek suretiyle sanki otomatik denklik verilecekmiş gibi takdim edilerek, öğrenciler ve aileleri ayartılmaktadır/yanıltılmaktadır. Haliyle, hayatlarında bir veya iki kez üniversite giriş sorunuyla karşılaşan ailelerden ve o yaş grubundaki ergen öğrenci adaylarından yeterli bir farkındalık beklemek çok da gerçekçi olmuyor.

“Kendi isteğiyle yurtdışında eğitim görmek isteyenler” konusu, Türkiye’de MEB, YÖK ve ÖSYM’yi birinci elden ilgilendiren, yani sistemin ürettiği bir çıktıdır. ÖSYM sınavı esasen bir sıralama ve eleme sınavı olmakla beraber, önemli ölçüde yerine göre bir seviye tespit sınavıdır da. ÖSYM sınavlarının hakkaniyete uygun olduğu konusunda, pedagojik tartışmalar bir tarafa, yaygın bir kaygı bulunmamaktadır. Türkiye’de üniversite giriş sınavında istediği puanı alamayan veya sınava girmeyenler, son yirmi yılda yoğun şekilde çeşitli alternatiflere başvurmaktadır. Puanı olmayan veya yetmeyen lise mezunları, yurtdışındaki üniversitelere kayıt yaptırıp orada eğitim alarak mezun olmakta veya Türkiye’ye yatay geçiş yaparak eğitimlerini öyle tamamlamaktadır.

Yurtdışı okullardan diploma ile gelenlere seviye tespit sınavı yapılmaya başlandığında, alınan sonuçlar yurtdışındaki eğitimlere yönelik kuşkuları pekiştirmiş oldu. YÖK, yurtdışı kanalıyla Türk işgücü piyasasına niteliksiz insan gücünün girişini asgariye indirmek üzere, yurtdışında eğitim almayı düşünenlerin niteliksiz ve yetersiz eğitim veren okullara gidişlerini sınırlandırmak üzere birçok düzenleme yaptı ve bunların çoğu Danıştay tarafından çeşitli gerekçelerle iptal edildi. Nihayet 2015-2016 eğitim yılından geçerli olmak üzere getirilen kurallar bugün için de yürürlüktedir.

2020 yılı Mayıs ayında YÖK Başkanı Covid-19 salgını nedeniyle birinci sınıf ve son sınıfların da yatay geçiş yapabileceklerini duyurunca, yüzlerce kişi kısa sürede yurtdışındaki üniversitelere online kayıt yaptırdı ve bu yılın Ağustos ayında da yatay geçiş başvurusunda bulundu. Özellikle Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin öğrenci gelirinden dolayı bu gelişmeden memnun olduklarını tahmin etmek güç değil. Kamuoyunda çeşitli eleştirilere ve şikâyet başvurularına konu olan bu durumu düzeltmek için alınan önlemler ayrı bir karmaşaya yol açtı ve birçok üniversite soruşturma geçirdi. Yatay geçişle Türk üniversitelerine kaydı yapılan birçok öğrencinin kaydı silindi ve yargıya taşınan birçok dosya oldu. Üniversitelerde geçmişe yönelik sil baştan inceleme ve soruşturmalar yapılmaya başlandı.

Gerçek bir soruna dönüşen “yurtdışındaki Türk öğrenciler” konusunu asgariye indirmenin yolu vardır aslında. Başta devlet üniversiteleri olmak üzere birçok üniversitede fizik, kimya, biyoloji, matematik, sosyoloji, siyaset bilimi, iktisat, mühendislikler gibi bölümlere ya talep olmadığı için ya da yeterli  puan alınmadığı için kontenjanları dolmuyor. Tıp, diş hekimliği, mühendislik, hukuk, eğitim vb. alanlarda eğitim almak için öğrencinin ilgili puan türünün ait olduğu alanlarda belirli bir düzeyin üstünde olması aranıyor; çünkü aksi halde, öğrenci o programda verilen eğitimi almada büyük güçlük yaşamakta ve ortamdaki işleyişi olumsuz etkilemektedir. Yani, lise mezuniyet ortalaması bırakın 50’yi, 80 ve üstü olan binlerce öğrenci üniversite giriş sınavından asgari puanı alamadığı için herhangi bir lisans programı için tercihte dahi bulunamamakta veya yeterli puanı alamadığı için belirli lisans programlarına yerleşememektedir. Buradaki sorunun ağırlıklı olarak Milli Eğitimle ilgili olduğu açıktır. Şimdilik bunu bir kenara bırakalım.

Yeterli puanı alamayan lise mezununun önünde beş seçenek vardır. (1) Daha üst düzeyde eğitim alma talebinden vazgeçmek, (2) Bir yıl daha hazırlanarak şansını bir daha denemek, (3) Puanı varsa puanının yettiği ama kendisinin istemediği bir programda öğrenim görmek, (4) Yurtdışına giderek YÖK’ün sıralama şartlarına uyan bir üniversiteye kaydolup ya eğitimi orada tamamlamak veya takip eden yıllarda Türkiye’ye yatay geçiş yapmak ve (5) Yurtdışındaki herhangi bir üniversiteye kaydolup orada eğitimi tamamlamak ve Türkiye’ye dönüşte seviye tespit sınavı ve diğer ölçme-değerlendirme süreçlerine girmek.

Lise mezunu, YÖK’ün belirlediği bazı şirketlerin sıralamasına göre dünyadaki ilk 400’lük dilime (2021 kararı) giren üniversitelere kayıt yaptırınca, programların ilk ve son sınıfları hariç (tıp programında ikinci sınıfa da yatay geçiş yapılmıyor) diğer sınıflarına yatay geçiş yapabiliyor. Yeterli başarıyı gösteremeyen aday bakımından alternatifler düşünüldüğünde, ekonomik durumu uygun olan adayın yatay geçiş yapmak üzere yurtdışı seçeneğini tercihi rasyonel görünüyor. Bu yolla her yıl binlerce öğrenci yurtdışına gitmektedir. Bu suretle aracılar ve üniversite yönetimine ödenen komisyonlar, eğitim ücreti ve daha sonra Türkiye’ye yatay geçişte tekrar aracılara ödenen komisyonlar dikkate alındığında, büyük bir ekonominin de döndüğü tahmin edilebilir. Yetersiz lise eğitimini telafi etmede fonksiyonel olan dershane sistemi gibi, yurtdışı eğitim seçeneği de üniversite giriş sisteminin çözümsüz bıraktığı bir alandaki talebi arızalı da olsa kendince karşılamakta, ancak Türkiye’den ciddi boyutta döviz transferine de neden olmaktadır.

Üniversite giriş sınavı sayısının artırılması, çeşitlenmesi, şartlı öğrenci kabulü ve bilimsel hazırlık

Türkiye’deki üniversitelerin önemli bir kısmındaki birçok program, işgücü piyasasında yeterli karşılığı olmadığından, tercih edilmeme nedeniyle kontenjanlarını dolduramamaktadır. Benzer şekilde, belirli bir puan veya sıralama şartı arayan programlarda da kontenjanlar dolmamaktadır. Kontenjanları dolmayan, hatta çok az adayın tercih ettiği veya bir kişinin dahi tercih etmediği programlar da mevcuttur. Bu durumda, YÖK-ÖSYM yönetimindeki sistemde, hocalar, sınıflar, laboratuvarlar vb. insan kaynağı, fiziki mekân ve altyapı yatırımları öğrenci olmadığı için atıl duruma düşmektedir. Benim önerim, üniversitelere şartlı öğrenci kabulü izni verilmesi ve bilimsel hazırlık eğitimi için düzenleme yapılmasıdır. Batı Avrupa’da şartlı kabule benzer uygulamalar vardır. Örneğin, bir programın birinci sınıfına 300 öğrenci kaydoluyor, bunun ancak üçte ikisi ikinci sınıfa geçebiliyor, geriye kalanı diğer programlara geçiyor veya okulu bırakıyor, üçüncü sınıfa ise ikinci sınıftakilerin üçte ikisi geçebiliyor ve sistem böyle işliyor. Kendi içinde tutarlı bir sistematiği olsa da bu sistemi öneriyor değilim.

Bir örnek üzerinden düşüncemi somutlaştırayım. Diyelim ki, A üniversitesi mühendislik ve mimarlık programlarında 100’er kişilik, tıp, diş hekimliği ve eczacılık programlarında 20’şer kişilik, hukuk programında ise 50 kişilik şartlı öğrenci alacağını duyurdu. Bu durumda, yeterli puanı olmayan veya sınava girmeyen adaylar A üniversitesine başvuracak ve ilgili üniversitenin veya merkezî otoritenin belirlediği kriterlere göre kabul edilecektir. Şartlı kabul edilen öğrenciler, hangi programı veya fakülteyi okumak istiyorlarsa ona özgü bir hazırlık eğitimine tabi tutulacakları gibi, ÖSYM formatındaki sınava hazırlanma şeklinde bir eğitime de tabi tutulabilirler; ki bu ayırımın ilkesel bazda kolay çözülebileceğini düşünüyorum. Mesela, şartlı öğrencilerin tabi tutulacağı bilimsel hazırlık eğitimi en çok iki akademik yıl sürebilir. Öğrenciler, her bir dönem sonunda, ÖSYM’nin lisans verdiği kuruluşların (üniversite, şirket, dernek vs.) yaptığı sınavlara girip öğrenim görmek istedikleri program için seviye tespiti yaptırabilecekleri gibi, ÖSYM’nin yaptığı sınava da girebilirler. Böylece, dershane sistemine veya yurtdışına gitme yoluyla üniversite sistemine girişte yeni bir alternatif pencere açılmış olacaktır. Şartlı öğrenciye, eğitim aldığı üniversitedeki bir programı tercih etmesi halinde, özendirici olarak ilave bir puan da verilebilir. Eğer öğrenci aldığı eğitim sonucunda daha yüksek puanlı başka bir üniversitenin programını tutturabiliyorsa, bunda da bir mahzur yoktur. Yine, bir üniversitedeki programlar arasında yatay ve dikey geçişlerin çok daha esnek hale getirilmesi için de yeni mekanizmalar tasarlanması uygun olacaktır.

Şartlı öğrenci kabulü ve bilimsel hazırlık önerisinin, getirdiği çözüm olanakları ile karşılaştırıldığında, sistemi bozucu etkisinin çok sınırlı olacağını düşünüyorum. Önemli olan, belirli seviyede öğrenci kabulü gerektiren programlar için, mümkün olduğu kadar öğrenci sayısını artırmaktır; ta ki yetersiz puandan dolayı boş kontenjan kalmasın veya asgariye insin. Şartlı öğrenci kabulü yoluyla, hem lise eğitiminden kaynaklanan eksiklik hem de lise mezuniyet alanı ile üniversite bölüm tercihinin farklılaşması durumunda, açığı kapatacak bir yöntem ve kapasite oluşturulacaktır. Bilimsel hazırlığın sisteme getirilmesi özellikle vakıf üniversiteleri için kritik önemdedir. Vakıf üniversitelerinde tam burslu öğrenci ile ücretli öğrenci arasındaki puan farkı çoğu zaman çarpıcı boyuttadır. Hâlihazırda vakıf üniversitelerinde aynı sınıftaki öğrencilerin bilgi düzeyleri arasındaki farkı giderici bir kurumsal politikaları söz konusu değildir. Farklı puanlara sahip öğrencilerin bu farkı azaltma veya düşük puanlı öğrencilerin seviyesini yükseltme yönünde kurumsal düzeyde sistemik herhangi bir çaba bulunmadığı için, uyum sorunu büyük ölçüde öğrencilere ve dersi veren hocalara bırakılmış durumdadır. Gözlemlerime ve görüşmelerime göre, öğrenciler arasındaki puan farkının da gösterdiği düzey farklılığı, sınıfın genelini olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir. Bilimsel hazırlık uygulamasının bu soruna da önemli ölçüde çözüm olabileceğini öngörüyorum.

Yine, YÖK’ün belirlediği en düşük puanlarla küçük illerdeki üniversitelerin mühendislik programlarına giren öğrenciler ile metropollerdeki devlet üniversitelerinde aynı programlara giren öğrencilerin muhatap oldukları müfredat ve iş yükünün aynı şekilde tanımlanmış olması ayrı bir potansiyel sorunu göstermektedir. Mesela, ODTÜ ve İTÜ makine mühendisliği eğitim süresi, müfredatları ve iş yüklerinin aynı veya benzer olması, uygulamada bir çelişki ile sonuçlanmayabilir. Ancak yeni kurulmuş küçük bir ildeki asgari öğretim üyesi sayısına sahip makine mühendisliği bölümü öğrencilerinin seviyeleri itibariyle muhatap olacakları eğitim süresi, müfredat ve iş yükünün ODTÜ ve İTÜ ile aynı veya benzer olması makul görünmemektedir. İstismarlara ve keyfiliklere izin vermeyecek şekilde bilimsel hazırlık uygulamasının sistemi iyileştirici olacağını düşünüyorum.

Bilimsel hazırlık yoluyla, FKB-M programları kadrosundaki hocalar aktif olarak çalışacak ve sistemin eksiğini tamamlayacaktır. Üniversitelerin atıl yapıları kullanılacak ve üniversite girişi için harcanacak kaynak, üniversite sistemine yönelecektir. Boş sınıflar, boşta kalan hocalar ve dışarıda bekleyen öğrenciler sorununun bu yolla önemli ölçüde çözüme kavuşacağını öngörüyorum.

ÖSYM’nin bir lisanslama ve akreditasyon kurumuna dönüşmesi

Mevcut üniversite yerleştirme sisteminin Türkiye gibi büyük bir eğitim sektörü olan bir ülke için çok başarılı çalıştığı kanaatindeyim. Ancak, böyle devasa merkezî yapıların dezavantajları ve rijitlikleri de devasa sorunlara yol açabilmektedir. Örneğin, Anadolu’da ÖSYM sınavı yapılan bir ilçeye giden kamyon devrilse ve soru kutuları etrafa saçılsa, doğal olarak bütün Türkiye’de sınav iptal olur. ÖSYM üniversite sınavı günlerinde Türkiye tam bir teyakkuz halindedir. Mülki amirler, jandarma ve emniyet gibi kolluk kuvvetleri, Milli Eğitim Bakanlığı, üniversiteler ve gerektiğinde diğer kamu kurumları mensupları topyekûn bir seferberlik içindedir. Böyle devasa bir organizasyonu en az hata ile gerçekleştirmek zor ve stresli bir süreçtir. Bu büyük organizasyon yükü de, sınavın yılda bir kez yapılmasında müessir olmaktadır. Acaba bugünün koşullarında ve imkânlarında gerek var mı bu tekli modele ve bu kadar kasmaya?

Bugün üniversitelerde ve Milli Eğitim Bakanlığı yönetim ve denetimindeki okullarda elektronik sınav hizmeti verecek özelliklere sahip çok sayıda sınıf ve laboratuvar mevcuttur. Yetki verildiği takdirde, Üniversite giriş sınavlarını yapmaya aday olacak çok sayıda üniversite, dernek veya şirketin çıkacağını düşünüyorum. Nitekim, yurtdışı öğrenci kabulünde hâlihazırda birçok Türk üniversitesi hem kendisi için hem de diğer üniversiteler için geçerli olacak sınavlar yapmaktadır. ÖSYM’nin belirleyeceği sınav merkezi, konu kapsamı, soru ve ölçme-değerlendirme standartlarını kabul ederek sınav yapacağını taahhüt eden talipler çıkacaktır. Kaldı ki, yükseköğrenim otoritesinin bu konuda inisiyatif alarak yönlendirme ile kapasite oluşturması da mümkündür ve yerine göre gereklidir.

ÖSYM, YÖK ile eşgüdüm içinde, sektörel düzenleyici otorite olarak lisanslama ve denetim yaparak eğitim sektöründe yeni bir anlayışa geçebilir. Bir örnekle, çok-kurumlu sınav olasılığını açıklamaya çalışayım. Türkiye’de dört farklı üniversitenin, iki mesleki STK’nın ve iki şirketin üniversite giriş sınavı yapmak için ÖSYM’den yetki aldığını varsayalım. Yetkilendirilmiş bu kuruluşların hangi branşlarda, hangi bölgelerde, yılda kaç kere sınav yapabileceklerinin ÖSYM ve YÖK tarafından kararlaştırıldığını ve ilk başta pilot uygulama yapılacağını kabul edelim. Mesela, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi yılda 3 kez, İstanbul Üniversitesi yılda 2 kez, ABC meslek STK’sı yılda 5 kez, XYZ şirketi yılda 2 kez üniversite giriş sınavı yapmakla yetkilendirilsin. ÖSYM, farklı bir tasarımla da bu sınav yetkilisi kurumları, sınavları ve bölgeleri düzenleyebilir. ÖSYM, ulusal düzeyde sınav yapmaya devam etmek istiyorsa, o da sınav yapsın. Kapsam, soru, ölçme-değerlendirme, karşılaştırılabilirlik, seviye uyumu vb. konularda zaten ÖSYM standartları söz konusu olduğu için, mevcut sisteme kıyasla hakkaniyet ve adalette görece daha büyük bir sorun çıkacağını düşünmüyorum. Bir adayın bir yılda aldığı puanlardan hangisiyle, ne zaman yerleştirmeye başvuracağı, üniversite yerleştirme işleminin yılda kaç kez hangi kurum tarafından yapılacağı gibi detayların yönetilebileceğini düşünüyorum. Sınav merkezlerinin yönetim ve denetimi ÖSYM murakabesinde olacağı için, sınav güvenliğinin de yönetilebileceğini varsayıyorum.

Yurtdışına giden Türk öğrencilerden başladık, geldiğimiz nokta ÖSYM üniversite yerleştirme sisteminin genişletilmesi ve çeşitlenmesi oldu!

E-sınav merkezleri, otomatik soru üretimi ve kişiye özgülenmiş sınav

Üniversite giriş sınavlarında çıkacak soruların ait olduğu konular kapsam, içerik ve yöntem olarak MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının kabul ettiği çerçeve ile sınırlıdır. Ancak uygulamada, ÖSYM sorularının bu sınırın dışına taştığı yönünde birçok defa eleştiri ve şikâyetler söz konusu olmaktadır. Otomatik soru üretimi, çeyrek asırdan bu yana gelişmiş ülkelerde çalışılan bir konudur. Türkiye’de otomatik soru üretimi, zaman zaman araştırma projelerine konu edilerek gündeme gelmektedir. Üniversite giriş sınavı için otomatik soru üretimi projesinin başlaması durumunda, MEB ders materyallerinin kapsam, içerik ve pedagojik olarak önemli ölçüde dönüşerek standartlaşacağını ve okul kitaplarıyla sınırlı çalışan öğrenciler bakımından çok daha adaletli olacağını düşünüyorum.

Dijitalleşmenin üniversite giriş sınavları, ders materyalleri ve topyekûn eğitim sisteminin dönüşümü için büyük fırsatlar sunduğu kanaatindeyim. ÖSYM, YÖK ve MEB için üniversite giriş sınavları başta olmak üzere insan kaynaklarının geliştirilmesi alanında işbirliği ve eşgüdüm için önemli bir alanın açılmış olduğu görüşündeyim.

Bugünkü üniversite sistemindeki boş kontenjanlar ve atıl beşerî ve fizikî kaynaklar nedeniyle iki taraflı olumsuzluğa yol açan bir sistemik sorundan bahsediyoruz: Bir yandan atıl kaynağa yol açan asgari puan sistemi, diğer yandan karşılanmayan talebe yol açan bir sistem. Daha önce dediğim gibi, lise mezunlarının düzeyi tartışmasını bir tarafa bırakıyorum. Bugünkü esnek olmayan ve yüksek maliyetler de doğuran tekli sistemi gereksiz yere tekli olarak sürdürmenin rasyonel bir gerekçesi yok bence.

Uluslararası geçerliği olan sınavlar için Türkiye bölgedeki en uygun ülke

Türkiye’nin ulusal düzeyde üniversite giriş sistemi ve uluslararası alanda ise birçok dilde lise mezuniyeti seviye tespiti türünde geliştireceği sınavlar yoluyla uluslararası referanslar ve markalar çıkarma potansiyeli vardır. Bu konuda gerektiğinde uluslararası sınav, akreditasyon ve kurumsal değerlendirme konsorsiyumlarının kurulması yayılımı ve kabulü hızlandırabilir. Bu konu başka bir yazıyı hak ediyor. Yine, Türkiye’nin yurtdışında üniversite açma deneyimi ve Maarif Vakfı ayrı bir yazının konusu. Bu nedenle, bağlamla ilişkili olmasına rağmen, bu iki konuya bu yazıda değinmedim.