Ömer Demir –

Son zamanlarda İslamilik Endeksi 1 diye çok konuşulan ve atıf yapılan bir gösterge var. Hani halkı Müslüman ülkelerin ancak 40. sıralarda yer bulabildiği, Türkiye’nin ilk 95 ülke arasına giremediği ve listenin ilk sıralarını halkının ekseri çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerin işgal ettiği endeks.

Endekse göre İslam’ın öngördüğü prensipleri esas alırsak ilk sıralarda Yeni Zelanda yer almakta ve onu ekonomileri gelişmiş İskandinav ülkeleri izlemektedir. 40. sıradan itibaren de Malezya’nın açtığı kapıdan önce petrol zengini Arap ülkelerinin girmeye başladığını görüyoruz. Bu arada hemen belirtelim Yunanistan ve İsrail de Malezya’dan önce geliyor.

Bu endeksin, kurucuları İran kökenli olsa da, endeksin dünya üzerindeki Müslüman nüfusun dağılımı ile ilgili bir fikir vermediği, böyle bir amaç gütmediği gayet açık. Kanaatimce bu endeks, İslam ile ilişkili bir bilgi içeriği olmadığı halde, üretilme amacından bağımsız olarak, üç şekilde kullanıldığı için bu kadar popüler. İlki, İslami ilkeleri önemsiyor izlenimi vererek sonunda Müslümanları “dövmek” isteyenlere güzel bir sopa. Yani, çok sık olarak “sizin ilkelerinizi halkı Müslüman olmayan ülkeler sizden daha iyi yerine getiriyor” mealindeki üstten bakan, baskıcı, küçük düşürücü, hor görücü yorumlara meşruiyet sağlayan bir araç olarak kullanılıyor bu endeks. Doğrudan veya dolaylı olarak, en yumuşak şekliyle, insanlığı kalkındıracak, refah ve mutluluğu artıracak iyi şeyler yapmak için Müslüman olmaya gerek yok diyen bir söylemi meşrulaştıran bir araç olarak gayet cazip.

Endeks ikinci olarak, İslam dünyasının günümüzdeki görünümünden içi yananların daha çok öz eleştiri formatında, beceriksizliklere ve dile getirilen inançlar ile vazgeçilmeyen yanlış uygulamalar arasındaki zıtlıklara işaret etmek, asıl olarak da İslam ülkelerindeki yöneticileri eleştirmek için kullanılıyor. Biraz da “İslam dünyası olarak biz niye böyle perişan bir durumdayız. Daha endeksin ilk kırkına bizden giren bir ülke yok. İnançlarımızın gereğini yapsak durum böyle olmazdı vs.” kabilinden bir ahlanma-vahlanma aracı. Endeksi hazırlayanlar Muhammed Abduh’un “Batıya gittim İslam var Müslüman yok, doğuya gittim Müslüman var İslam yok” şeklindeki sözlerini web sayfalarına epigraf yapmışlar. Yüzyılın başında Mehmet Akif’in Japonlar için söylediği dizeleri bilselerdi onu da koyarlardı belki. 2 Anlaşılan bu bakış açısının, endeks oluşturma dışında yeni bir tarafı yok.

Üçüncüsü, somut olarak bu endeksi üretenlerin amacı farklı olsa da bu ve benzeri endeksler ve onları açımlayan söylemler, bir şekilde Avrupa merkezci düşüncenin ve bugünkü Batı değer ve kurumlarının aşılmazlığı ve üstünlüğü fikrinin sürekli yeniden üretilmesine hizmet eder konumdalar. İstatistiksel verilerle takviye edilen bu tür endeksler ile Batılı olana karşı duyulan (ya da duyulması istenen) saygıyı ve hayranlığı zihinlere daha fazla yerleşmesi kolay hale gelmektedir. Şık bir “bilimsel” elbisesi de var. Halkı Müslüman memleketlerden çeşitli ekonomik, politik ve savaş gibi saiklerle yola koyulan göçmenlerin/mültecilerin İran, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır değil de, ABD, Kanada, Avustralya, Almanya, Fransa, İngiltere, Yeni Zelanda vs. seçmeleri de bu süreci adeta olgusal olarak teyit verisi sağlamakta.

Sonuçta her üç kullanım da ağırlıklı olarak daha çok Müslümanlar arasında dolaşımda olan ama Müslüman kimliğe saygı uyandırmayan, en hafif nitelemesi ile sürekli karamsarlık yayan birer negatif söyleme hizmet ediyor. Örneğin ülkemizde bu endeks, İslamcı bir gelenekten geldiği iması ile mevcut yönetimi eleştirmek için muhalefet sözcüleri tarafından büyük bir isteklilikle dillendirilmektedir. “Siz İslam diyorsunuz ama Müslüman olmayanlar bile İslami kriterlere göre daha ilerdeler” imasıyla. Dindar mahfillerde bu endekse ilgi duyulmasının sebebi sanki daha farklı. Biraz mesleki duruş biraz da uzmanlaşma nedeniyle doğal olarak tezlerini günümüz Müslümanlarının İslam’ı doğru anlayamadığı (ki mesleklerinin amacı doğrusunu anlatmak) kurgusu üzerine inşa eden özellikle ilahiyat/diyanet camiasında “bakın bizim dediğimizi yapmazsanız hâliniz bu” tavrıyla üzüntülerinin mi yoksa sevinçlerinin mi tezahürü olduğu anlaşılmayan bir modda, söz konusu endeks tartışmalarda kendine meşru bir alan açıyor.

Bu endeksi ilk duyduğumdan beri “İslamilik” kelimesinin kullanımı yoluyla popülerlik kazanmanın amaçlandığı ve bilinçli olmasa da sonuç olarak bir istismar içerdiği kanısındayım. Ayrıca Endeks’in, bir nevi Müslümanların en az yaşadığı, yönetime hiç dahillerinin olmadığı zengin, gelişmiş batı ülkelerini İslamlaşmış, geri kalanları da İslamlaşmamış göstermesi nedeniyle, Müslümanlıkla ilgili bir ayrıştırıcılık özelliği olmayan, bu haliyle de ne Müslümanların durumunu ve sorunlarını anlamada ne de çözüm üretmede katkı verecek bir bilgi üretmediği görüşündeyim. O sebeple de bu endeksi hiçbir zaman ciddiye almadım. Fakat isabetli isimlendirme stratejisi nedeniyle bu endeksle çok farklı mahfillerde gittikçe daha çok karşılaşmaya başladım. Uzun zamandır bu konuyu ele almak, görüşlerimi ifade etmek istiyordum.

Düşünce Deneyi: İnanç, Tutum, Faaliyet ve Dini Kimlik

Önce bir düşünce deneyi yapalım. İçeriğini bildiğimiz bazı temel iyi özellikleri (merhametli, iyiliksever, temiz, dürüst, güvenilir olmak gibi) ve hayatın muhtelif yönlerine dönük bireysel veya kolektif faaliyetleri (iyi bir eğitim, sağlık, yargı, sosyal güvenlik, emeklilik, çocuk bakımı sistemleri vb.) sıralayalım. Dört de temel inanç kimliği seçelim: Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Ateist. Sıraladığımız iyi vasıf veya faaliyetlere bu kimliklerin yaklaşımını da işaretleyelim. Yani sıraladığımız faaliyetleri hangi inanca sahip kişilerin birey olarak veya o kişilerin çoğunlukta olduğu toplum olarak gerçekleştirmiş olabileceğini tahmin etmeye çalışalım. Tersinden, önce dört kimliği alıp sonra bu dört kimliğe mensup kişilerin sıralanan özelliklere sahip olma veya faaliyetleri gerçekleştirme durumlarını evet veya hayır şeklinde tahmin etmeye çalışabilir, satır ve sütunlarda yer alan değişkenlerin yerlerini değiştirebiliriz. Buradaki özellik veya faaliyetler hem tür olarak çeşitlendirilebilir hem de sayı olarak daha da artırılabilir. Satırlarda yer alan özellik ve faaliyetlerden hangilerinin Müslüman bir topluluğun alametifarikası olduğunu ve hangi faaliyetlerdeki performansına bakarak onları değerlendirebileceğimize dair bir kriterler silsilesi elde etmeye çalışalım. Asıl odak noktamız, yaptıklarına bakarak o işleri yapan aktörlerin Müslüman olup olmadığını tespit etmek. Neleri yapan veya yapmayan Müslüman olur ve hangi özellikleri ile diğerlerinden kesin olarak ayrılır sorusuna cevap aramak.

Düşünce deneyimizde insanların dinî farklılaşmasına yol açma potansiyeli olan faaliyetleri dünya nüfusunun dinî inanç dağılımında büyük ekseriyetini oluşturan dinî kimlikler ile irtibatlandırmaya çalışacağız (çoğu okuyucunun Çin ve Hint inanç sistemlerine aşina olmadığı düşüncesiyle onlar dışta tutulmuştur). Hangi tür inanç, tutum ve faaliyetlerin hangi inancı benimseyenlerde bulunabilir olduğunu tespit etmeye çalışalım.


İnanç, tutum ve faaliyetler
MüslümanHristiyanYahudiAteistŞekilde
Yer
Aldığı
Bölge
1Adaletle karar veren bir yargı sistemi oluşturmakA
2Bol misafir ağırlamakA
3Çeşit çeşit zengin proteinli ve lezzetli yemekler yapmakA
4Çok çalışmakA
5Çok etkili ve ekonomik bir sulama sistemi geliştirmekA
6Çok etkili bir eğitim sistemi geliştirmekA
7Çok iyi çalışan robot makineler icat etmekA
8Çok verimli çalışan şirketler kurmakA
9Doğal kaynaklardan (güneş, rüzgâr, su vb.) en etkili biçimde yararlanmakA
10Düzenli, altyapılı, yeşili bol kentler yapmakA
11Etkin bir bürokrasi kurmakA
12Güçlü bir ordu kurmakA
13Güçlü dijital savunma sistemleri kurmakA
14Güler yüzlü olmakA
15Günlük hayatının bir bölümünde ibadet yapmakA
16İşini elinden geldiğince düzgün ve zamanında yapmakA
17İyiliksever olmakA
18Kim olduğuna bakmadan muhtaçlara karşılıksız yardım yapmakA
19Kumar oynamamakA
20Merhametli olmakA
21Sözünde durmakA
22Temiz giyinmekA
23Verimli bir borç-alacak sistemi kurmakA
24Yalan söylememekA
25Domuz eti yememekB
26Meleklerin varlığına inanmakC
27Vatikan’ın kutsal bir yer olduğuna inanmak D
28Cumartesi günleri seyahat etmemek E
29Hacca gitmek   F
30Her fırsat bulduğunda “la ilahe illallah” diye tespih çekmek   F
31Kurban Bayramında kurban kesmek   F
32Namaz kılmak   F
33Oruç tutmak   F
34Yanlış veya doğrunun hesabının bu dünyada olmasa bile öteki dünyada mutlaka verileceğine inanmak   F
35Zekât vermek   F
36Allah’ın varlığına inanmakD

Bu tabloyu daha kolay analiz etmek için dört dinî kimliği birer oval ile gösterip kesişen ve ayrışan unsurları belirgin hale getirdik (Şekil 1).

Şekil 1. Müslüman, Ateist, Hristiyan ve Yahudi inancına sahiplerin kesişen ve ayrışan özellikleri

Burada ele alınan 36 özellikten bazıları inanç grubu ayırımı olmadan dört inanç grubuna mensup kişilerin taraftar olabileceği inanç ve değer, tutum veya faaliyetler iken (şekilde A alanı), bazıları da belirli bir inanç grubuna hastır. Allah’a inanmak Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilikte ortaktır (C alanı), ateistler bu konuda ayrışır. Üç dinin değişik ibadetleri vardır ama namaz kılmak Müslümanlara özgüdür. Burada zikredilen özelliklerden, o kişinin Müslüman olmasının işareti olanlar sadece Müslüman dairesi içinde F bölgesinde yer almaktadır. Dairelerin kesişim kümesi dışındaki özellikler o daireyi temsil eden kimliğin tanımlayıcı özellikleri olarak alınabilir. Örneğin Müslüman dairesi içinde yer alan ama diğer dairelerle kesişim kümesinde yer almayan özellik ve faaliyetler, tanımlanan kişi ya da grubun Müslüman olup olmadığını belirlemede kullanılabilir. Kuşkusuz buradaki özellikler daha da artırılabilir.

Dürüst olmak, yalan söylememek, temiz olmak, çok çalışmak, çevre dostu tarımsal üretim yöntemleri geliştirmek; çevre düzeni, kanalizasyon, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik sistemleri kurmak; meşruiyeti ve halk memnuniyeti yüksek siyasi ve idari sistem veya kurumlar oluşturmak (hepsine kısaca dünyanın imarı diyelim) Müslüman kimliğe sahip olanlar kadar diğerlerinin de istediği ve olabildiğince sahiplenmeye çalışacağı özellik veya faaliyetler arasında yer alır. Mesela iyi bir sağlık sistemi kuranlar Müslüman, kuramayanlar diğer inançlardan; etkili bir bürokrasi, eşitlikçi veya adil bir ulusal gelir dağılımı kuranlar Müslüman, kuramayanlar Müslüman olmayanlar denemeyeceği için bu özelliği Müslüman olmanın ayrıştırıcı vasfı olarak kodlayamayız. Kısaca, taralı alanın dışındakiler Müslüman olmak ile olmamak arasındaki çizgiyi çizen faaliyetler değildir. O sebeple bir kişinin ya da toplumun şekildeki taralı alan dışındaki konulardaki performansının, onun Müslümanlığının derecesini veya kalitesini belirlemede temel gösterge olarak alınması fevkalade yanıltıcı olabilir. Bu nüans kaçırıldığında dünyanın imarına dair konulardaki eksiklik ve sorunların sebebinin iyi bir Müslüman olmamaktan kaynaklandığı şeklindeki bir yanılgıya çıkar.

Endeksi hazırlayanlar namaz, oruç, zekât, hac gibi Müslümanları ayrıştıran ibadetleri (zekât hariç) bireysel arınma amaçlı biraz da “mekanik” ayrıştırıcı nitelikli buldukları ve etkili toplumsal sonuçları gözlenemediği için kapsamdan çıkardıklarını söylüyorlar. Böyle bir tercihin, dini kimlikler yoluyla insanları ayrıştırmayı adeta imkânsız kılması nedeniyle “İslamîlik Endeksi” tabirinin içini boşalttığını düşünüyorum. Zira aynı verileri kullanıp toplumları bir boyuttan mukayese eden onlarca endeks var (rekabet, refah, mutluluk, verimlilik, şiddet, ayrımcılık, üretkenlik, demokratiklik vb.). Bunlara ilaveten sözkonusu endeksin toplumların İslamîlik boyutu hakkında nasıl bir bilgi verdiği tamamen belirsizdir.

Bir insan yeterli ekonomik kaynağa, o kaynakları üretken kılacak üretim yöntemi bilgisine, üretimi etkili biçimde organize edecek yönetim bilgisine sahip olmadığı için fakirse, bu fakirliğinin sebebi İslam dinini doğru anlamamış olması değil, bahsedilen alanlardaki eksikliğidir. Eğer bahsedilen alanlardaki eksikliğin nedeni dinî inançları ise, örneğin “dünya çalışmaya değmez, bir lokma bir hırka yeter” inancı nedeniyle üretim yapmıyorsa fakirliğin nedenleri arasında “bir lokma bir hırka” felsefesini benimsemiş olmasını sayabiliriz (bunun İslam’ı doğru anlayıp anlamamak olduğu tartışılabilir, makul bir tartışmadır). Fakat her türlü fakirlikten kurtulmayı salık veren inançlara sahip olmasına rağmen fakirlik yakasını bırakmıyorsa onun sebebi dinî inançları olmasa gerektir. Veya sokakları yeterince düzenli ve temiz değilse, kanalizasyon sistemleri yetersizse bunun sebebi, dinî inanış biçiminin bunları teşvik ediyor olması değildir. Bir Müslüman insan grubu etkili bir trafik işaret sistemi inşa edemeyebilir. Kuşkusuz bu onlar için övüneceği bir durum değildir. Ama trafiği etkili biçimde düzenleyen bir sinyalizasyon sistemi kuramamış olmak veya ışık, hava, su ve yeşili en etkili ve estetik biçimde kullanacak bir kentsel dönüşüm projesi yapamamış olmak bireyi veya topluluğu Müslüman olmaktan çıkarmaz. Kötü bir trafik sistemi sahibi ve işlevselliği zayıf, estetikten uzak bir şehirleşme ortaya çıkarır, o kadar. Müslüman bir girişimci, bir işin parçalarını iyi belirleyip o parçaları kimlerin yerine getirebileceği konusunda daha isabetli tespitler yaparak daha düşük maliyetli üretim gerçekleştirebilir ve diğerlerine göre daha verimli bir işletme kurabilir. Yani Müslüman birisinin en iyi iş organizasyonu ve iş bölümü kalemlerini tespit etmesi mümkündür ama bu onun Müslüman olmasının alametifarikası veya dindarlık seviyesinin göstergesi olamaz. En kârlı, yenilikleri ilk keşfeden veya topluma yayan şirketlerin sahiplerinin Müslümanlar olması kötü bir şey değildir. Müslümanların o mecralarda az bulunuyor olması onların Müslümanlığının ne gereği ne de sonucudur.

O zaman soru şuna dönmüş oluyor? Biz dünyayı keşif ve imar anlamındaki faaliyetlerine bakarak o işlerdeki konumlarını inceleyerek kişilerin Müslüman olup olmadıklarını tespit edebilir miyiz? Yukarıda verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere en etkili üretimi yapan, en güçlü savunma sistemleri kuran, en verimli yönetim sistemleri geliştiren insanların bu faaliyetlerine bakarak onların Müslüman olup olmamasına hükmedemeyiz. Aynı şekilde kişi başına düşen yıllık gayrisafi millî hasılasının düşük olması, kırsal kalkınmayı başaramamış olması, idari ve siyasi karar süreçlerinin verimli çalışmıyor olmasına bakarak o topluluğun Müslümanlığı konusunda yargıda bulunamayız. Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde beceriksiz, tembel, iş bilmez durumda olmak hiçbir topluluk için istenen birer özellik değildir ama sadece bunların tersine sahip olmak da bir insanı veya topluluğu “İslamlaştırmaz”. O zaman dindarlık alametifarikası olarak üretken bir ekonomi, iyi işleyen bir ulus-devlet sisteminin göstergelerini ele almak yanlış bir bakış açısıdır.

Burada bizi zorlayan bir konu, Müslümanların yalan, rüşvet, yolsuzluk, ikiyüzlülük gibi hem Müslüman bireye hem de Müslüman topluluğa yakışmayan özelliklerden uzak olmayla öne çıkamamalarının nasıl izah edileceğidir. Kanaatimce en yakıcı mesele budur. Müslümanın başkalarının kendisine en çok güvendiği, hak ve hukuka riayet eden, meşru olmayan kazançlara tevessül etmeyen, başkalarının can, mal ve namusuna sahip çıkan, onları kendisininki gibi koruyan bir birey olması beklenir. Eğer bu özellikler zikredildiğinde, aklımıza Müslüman birey gelmiyorsa bu ciddi bir sorundur. Ancak bireysel düzeyde bu özellikleri ile insanları karşılaştıran ve sonuçta Müslümanların bu özelliklerden uzak olduğunu gösteren bir araştırma ne gördüm ne de duydum. Bu endekslerden böyle bir sonuç çıkarmak da mümkün değildir.


[


  1. https://islamicity-index.org/wp/latest-indices-2019/

  2. Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?

    Onu tasvire zafer-yâb olamam hayrettir.

    Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,

    Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.

    Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün.

    O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün.

    Müslümanlıktaki erkan-ı sıyanette ferid.

    Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.”

    “Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada

    Sâde, Osmanlıların gayreti lazım arada.”

    Mehmet Akif Ersoy

– Ömer Torlak

Masal, hikâye ve roman üzerinden toplumsal tarihi ve gelişmeleri okumak mümkün. Nihayetinde yazarı ya da anlatıcısının kurgusuna dayalı bu eserler de kurgusunu yazar veya anlatıcının beslendiği sosyal çevreden alıyor. Hem tanıklıklarını anlatmaya hem de tahayyüllerindekini ortaya koymaya çalışan anlatıcı ya da yazarların sosyal bilimlere katkısı yadsınamaz.

Çoğu kez sosyal bilimle uğraşanlara yönelik olarak söylenen “masal anlatma, bilimsel gerçeklikten bahset” gibi sözleri nasıl okuyabiliriz? Öte yandan toplumu yönetenler ile yönetime talip olanların uygulamada, siyaset bilimi ile uğraşanların ise literatürde yazıp, çizip söyledikleri ile toplumu etkileme çabalarına farklı bir perspektiften nasıl bakabiliriz? Bu yazı, sosyal bilim, masal, hikâye, yöneten ve yönetilen ilişkisine bu temel sorular çerçevesinde cevap arama çabasıdır.

İlk insandan itibaren yönetme talebinin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Yaşadığı yerde tutunmaya çalışan insan bir yandan da hayatı hem derli toplu hem de daha verimli yaşayabilme adına birlikte yaşama tecrübesini biriktiren bir varlık. Tanıdığı kadarıyla hükmetme çabası zamanla yeni keşifler yoluyla insanın ufkunu ve otorite alanını da genişletebilmiş. Bu bağlamda dar çevre ile yetinmeyen insanın bilebildiği tüm alanı yönetme arzusu onu tetikliyor. Kimi inandığı değer ve ilke, kimi de otoritesini genişletme ve medeniyet kurma gibi sebeplerden hareketle yönetme arzusunun peşine düşüyor. Farklı sebeplerle çıkılan yolda insanlık tarihinin konuya ilişkin ortak noktasının kurumsal bir düzenleme olarak “millet olma” ve “devlet kurma” gibi bir ideale dönüştüğü ve sosyal bilimlerin önemli uğraş alanlarından biri olarak sosyoloji ile siyaset biliminin konusunu teşkil ettiği açık. Tabi bu birlikteliğin iktisadi, tarihî ve psikolojik yönleri yanında iletişim boyutları da ihmal edilemiyor. Bir diğer deyişle, millet ve devlet aslında sosyal bilimlerin çalışma alanlarının ta kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Öncelikle “sosyal bilimlerin üretimleri, yönetenlerin kendilerine dayanak olarak gördükleri bir çerçeve sunmakla mı ilgilidir?” sorusu üzerinde biraz duralım. Sorunun içinde varsayım barındırdığının farkındayız sanırım. Bu soruyu, sosyal bilimlerin iktidarın taşıyıcısı, sözcüsü ve hatta propaganda aracı olarak görme eğilimi ile daha da ileriye taşıyıp bilimin iktidarı meşrulaştırma aracına dönüştürülmesi noktasında ifade edenlere de rastlayabiliyoruz. Bu ve benzeri yaklaşım ya da sorulara toptancı cevap vermek yanlış olmakla birlikte iktidarın cazibesine kapılan veya otoritesinden çekinen çok sayıdaki sosyal bilimcinin iktidarın değirmenine su taşıma örnekliklerine fazlasıyla rastlamak mümkündür. Buna karşılık canı pahasına ya da rahatından edilip yerinden yurdundan sürgün edilmeyi göze alarak çalışma alanına ilişkin görebildiklerini olduğu gibi aktarma çabası gösteren sosyal bilimci, dün olduğu gibi bugün de vardır ve yarın da olmaya devam edecektir.

Tam bu noktada, kime göre doğru ya da yanlış değerlendirmesi devreye girer. Otoritenin, yani iktidarın herhangi bir ekonomik ya da kültürel politika veya uygulamasını çok doğru ve yerinde bulan sosyal bilimci, gerçekten uzmanlık bilgisine dayalı olarak mı böyle düşünmektedir, yoksa yukarıda ifade etmeye çalıştığımız farklı gerekçelerle birlikte aslında öyle düşünmese de onaylıyor durumda mıdır? Dün ya da yarın hoşlanmadığı bir iktidar veya otorite aynı karar ve eylemi gerçekleştirdiğinde yine aynı yaklaşımla savunuculuk yapılacak mı, yoksa dün savunulan şey bugün eleştiri malzemesi mi yapılacaktır? Sosyal bilimcinin beslendiği kaynak olarak mahallesi mi onun değerlendirmesine yön vermekte, yoksa tüm değerlendirmelerini mümkün olduğunca uzmanlık bilgisine dayalı olarak yapabilmekte midir?

Bu soruların cevabını her zaman çok net bulmak mümkün olmayabilir. Fakat çoğunlukla yaklaşımdan, söylemden, kurgudan hareketle sosyal bilimcinin hangi saik ve yaklaşımla hareket ettiğine ilişkin güçlü bir karineyi yakalamak mümkün olur diye düşünüyorum.

Toplumsal dinamikleri ve toplumsal değişimi açıklama ve anlamada önemli katkı sağlayan roman, hikâye ve masal gibi içeriklerin sosyal bilimci elinde iktidarı savunma aracı olarak kullanılmaya başlanmış olması, diğer bir deyişle sosyal bilimcinin uzmanlık bilgisi yerine masal ve hikâye türünden kurguları söylemini desteklemek amacıyla kullanıma sokmaya çalışması, kendisi ve iktidar sahiplerinin itibari değerini düşürür şüphesiz. Ancak, ya toplum, yani yönetilenlerin azımsanamayacak bir kısmı sosyal bilimcilere söyletilen bu hikâyeyi satın almış ve bundan hoşnutsa, bu durumda itibari değeri artıran bir unsura da dönüşebilir.

İktidar ve otoriteye destekte sınır tanımayan sosyal bilimcinin göreceli yaklaşımları olmaz mı sorusu da bu bağlamda cevabı hak eden bir sorudur. Akademik kariyeri ya da bilimsel cemaatinde dışlanmama veya kabul görme kaygısı ile baskın görüşe uygun biçimde kurgu ile çalışan sosyal bilimcinin benzer şekilde otoritede güç kaybı veya iktidar değişimi ihtimaline uygun söylem değişikliği de kaçınılmaz. Yani rüzgârın değişeceğini anlayan çok sayıda sosyal bilimcinin rüzgârın yönüne göre tavır alma pratiği de insanlık tarihi kadar eskidir denebilir.

İnsanlık tarihi bu tür örneklerle dolu. “Sen de mi Brütüs!” benzeri hayret ifadeleri de gücü zayıflayan yönetimlerin karşı karşıya kaldıkları kaçınılmaz son gibi duruyor.

Bütün bu gerçeklikler ortada olmasına rağmen, sosyal bilimcinin otorite yanında masal ve hikâye kurgusu ile destek çabasını her daim sürdürmesi ve yönetenlerin de bu kurguları hevesle sahiplenmesi mümkün olabiliyor. Çünkü yönetilenlerin kolaycı yaklaşımları, tarihi ve mitolojik sembollere olan yatkınlıkları, kendi aklını yönetenlere teslim etmekle yaşadığını düşündüğü konfor yanında sosyal bilimcilerin ürettiği kurgusal hurafelerle hayatı roman, hikâye ve masal tadında hissetme rahatlığı, yöneticilerin de işini kolaylaştırıyor. Toplumun gerçekliği üzerinden sosyal bilim söylemini gerçekleştirmek yerine, yönetimlerin işini kolaylaştırma adına kurgulanan hikâye ve masallar üzerinden sosyal bilimci görüşün ortaya konulduğu bir dünyada sosyal bilimlerde sağlıklı gelişme beklemek de saflık haline geliyor.

Mitolojik hülyalarıyla yönetilen kitleyi büyülemeye çalışan yöneticilere tarihsel anlatıya odaklanan tarihçiler, inanca ilişkin konuları otoritenin emrine amade kılma çabasındaki ilahiyatçılar, iktisadi alana ilişkin rasyonel olunması gereken hemen her konuda irrasyonel olanı model diye sunabilen iktisatçılar, iletişim yerine propaganda malzemesi hazırlayan iletişimciler, toplumsalı çözümlemeden ziyade toplumsal zafiyetlerden otoriteye katkı sağlamaya çalışan sosyologlar, adaleti sağlama amacının otoriteye uyuma dönüştürülmesi çabasındaki hukukçulara ve sosyal psikolojiyi iktidar ve otorite lehine çözümleme derdine düşmüş psikologlara çok sayıdaki sosyal bilimcinin kurgusundan sosyal bilim adına güçlü bir ses yerine yönetenlere güç katan masal ve hikâye kurgularından başka bir şey çıkamıyor ortaya. Üstelik bu minvalde hareket eden sosyal bilimcinin tamamına yakını, yönetenler ve onlara ilişkin bakış açısı değiştiğinde hemen yeni yöneticiler için kurgu hazırlama telaşı başlıyor. Her dönemin sosyal bilimcisinin çok olduğu zeminde ise toplumun sağlıklı gelişimine rehberlik edecek sosyal bilim öğretisi çıkamıyor maalesef.

Hatalı da olsa her saatin günde iki kez doğruyu gösterme gibi bir durumda olduğu ifadesine benzer şekilde, otorite ve güce odaklı sosyal bilimci de arada hakkaniyet ve adil olma bağlamında doğru tespitlerini aktarır. Böylesi bir yaklaşım her vicdan sahibi gibi sosyal bilimcinin de kendi vicdanını bastıramama yanında, bilim cemaatince dışlanmama ve kabul görme gibi kaygı sonucunda da gerçekleşir. Bu durum sosyal bilimciye bir yandan yöneten lehine kurgu değişikliği için esneme payı sağlarken diğer yandan ise kendi camiasının tamamen dışına çıkmama gibi bir esneklik kazandırmış olur. Hem değişen otorite hem de bilim cemaati karşısında söylediğinden kolaylıkla dönebilme konforu sağlayan bu becerisi ile sosyal bilimci, hikâye kurgusunu da güçlendirmiş olur.

Bir noktadan sonra akademik kariyer çizgisinde bilim cemaatinin onayına ihtiyacı kalmayan sosyal bilimcinin bir kısmı, bazen otoritenin söylem ve politikalarını tek doğru olarak kabul etme ve onları ne pahasına olursa olsun savunma, bazen de geçici olarak menfaat temin etme adına, geçmişte söylediklerinin tam tersine kurgularla otoriteyi destekleme yoluna girdiği görülür. Mevut durumda elde edeceğini düşündüğü maddi ve manevi getiriyi hayatının kalan kısmı için tatmin edici bulabilen bu konumdaki sosyal bilimcinin bir kısmının değişen otorite ile birlikte yeni yöneticilerin rüzgârına destek olacak tam ters kurguyu piyasaya sürmesini de garipsememek gerekir. Zira amaca giden yolda her türlü aracı meşru ve mubah görme eğilimi bu tür sosyal bilimcinin en önemli niteliğidir.

Doğru bildiği kurgunun arkasında otorite ve yöneticiden bağımsız olarak durmaya çalışan az sayıdaki sosyal bilimci ise dün olduğu gibi bugün ve yarın da doğru olduğuna inandığı ilkelerle hareket etme kaygısı taşır. İktidarın çok sayıda sosyal bilimciye sunduğu maddi ve manevi menfaati kabul etmediği gibi yeri geldiğinde kendisine yönelik tehditleri de göğüsleyebilen bu sosyal bilimciler sayesinde genelde toplumda doğru bilgilenme ufku açık kalırken özelde ise akademide sosyal bilim öğrencilerinin sağlıklı muhakeme yeteneklerine katkı sunulabilir. Zihinlerin ve aklın otoriteye kiralanmadığı ya da rehin olarak verilmediği durumlarda bu az sayıdaki sosyal bilimcinin kurguları, iktidar adına hikâye, masal ve yeri geldiğinde roman anlatan sosyal bilimcilerin kurgularının çok daha ikna edici olduğu anlaşılabilir. Bu sebepledir ki, gücün etkisi ya da baskısı ile kendi otoritesini kabul ettirme adına sosyal bilimcilere hikâye kurgulatan tüm yönetimlerin er ya da geç bu kurguların sağlam bir dayanağının olmaması yüzünden çöktüğü, hak ve adalet ekseninde kurgulanan sosyal bilimci kurgularının baskın olduğu toplumların refah seviyelerinin güçlendiği, tarihsel gerçeklik olarak karşımızdadır. Başka bir deyişle, toplumsal dinamikleri sosyal bilimci kurgusu ile okuma çabasının ağır bastığı toplumlar, otoriteyi destekleyici sosyal bilimci kurgusunun hâkim olduğu toplumlara göre daha müreffeh, adil ve hakkaniyetli toplum olabilmiştir.

İktidarı meşrulaştırıcı sosyal bilim kurgusu yerine iktidara rehberlik edebilen sosyal bilim alanlarının oluşumuna katkı sağlayabilecek güçlü sosyal bilimcilerin kurgularına daha çok ihtiyacımız olduğu açık. Mevcut durumda zaten otoriteye ram olmuş fazlasıyla sosyal bilim kurgusu var. Ve bu masal ve hikâyeler bir yandan komik, öte yandan banal. Konvansiyonel medyanın bu kurgulardan beslenmesi ve onlara fazlasıyla alan açıyor olması, bu gerçekliği değiştirmiyor. Toplumun böylesi kurgulardan beslendiği düşüncesi ile hareket etmek ise konvansiyonel medyanın kafasını kuma gömmesi demek. Ekranların neredeyse kadrolu yüzleri haline gelen sosyal bilimciler arasında “acaba sınıftaki öğrencilerim bu ekran arkasında söylediğim kurguya inanıyor mu?” ya da “bilim camiasında bu kurgu kabul görür mü?” sorusunu kendisine soran var mıdır, ne dersiniz? Böyle bir kaygı içinde olduklarına ilişkin bir görüntü yok gibi. Tam tersine, iktidarın sözüne ve sesine odaklı söylemleri kendisine şiar edinmiş bir hikâye kurgusu ortaya koyma telaşı çoğu kez ağır basıyor sanki.

Ne diyelim; “herkes kendi hikâyesini yazmaya devam ediyor”. Toplum ve akademik camia ise okuyucu olarak kendisine sunulan kurguyu nihai değerlemeye tabi tutuyor.

– Ali Maskan

Kitle kültürü, yaşamsal bir yanılsama hikâyesinin temel kahramanıdır. Yanılsama, gerçekliğin bir parçası olmasına rağmen, günümüz insanı için gerçek bu yanılsama içinde kaybolur. Gerçeğin yanılsamaya dönüşmesindeki sorumluluklar vekâlet sahiplerine yüklense de değerlerini korumaya çalışan erdemli insanlardan, sözde hayatı takmayan Z kuşağına kadar herkes bu sistemin bir dişlisi oldu. Gerçeği en basit haliyle algılayamadığımız sürece, yaşama dair çaresizliklerimiz ve kullanılmışlığımız her geçen gün katlanarak büyüyecektir. O zaman sorularımız şöyle gelsin: Dönüp geriye baktığımızda inançlarımız adına attığımız her adım bizi şeytana mı yaklaştırıyor yoksa hakikate mi? Kitle kültürü her haliyle en yetenekli baştan çıkartıcı veya ayartma ustası olarak erdemli insanları farkında olmadan yoldan çıkarmayı başarmış olabilir mi? İnsanlar kutsadığı idealleri peşinde koşarken veya ötekinin rezilce şeytani oyunlarından kaçmak isterken aslında bir tuzağın içinde olabileceklerini düşünüyorlar mı?

Aynılıkların yaşandığı günümüz dünyası, benzer değerlere sahip kitleleri ortaya çıkardı. Kendinden feragat etmiş toplumların ortak ruhu olan kitleler bir ayna gibi, sahip olduğu kültürü diğerlerine yansıtıyor. Her türlü etnik kültürel değerleri bir virüs gibi etkisine alan kitleler, insanların itaat kültürüne vazgeçilmez katkılar sunmakta. Kendisine muhteşem bir güç bahşeden bu kitleler, aynı zamanda her an patlayacak bir şiddetin de kaynağıdır. Yan etkilerinin azlığı ve kullanımın kolaylığı nedeniyle bir nükleer silahtan daha tehlikeli olan kitleler, hatırı sayılır bir imha silahıdır. Vaktiyle nükleer silah kullanmanın ortaya çıkaracağı zararların farkında olan güçler, bunları kullanmaktan ziyade varlığıyla bir korku kültürü oluşturmayı daha mantıklı ve çıkarcı bulmuşlardı. Ancak bugün çok daha büyük korkuları hiçbir eleştiriye maruz kalmadan kitleler üzerinden gerçekleştirebiliyorlar.

Şiddet korkuyu, korku esareti, esaret ise köleliği beraberinde taşır. Ne olduğunu tanımlamakta zorlandığımız kitleler açlık, susuzluk, iklim değişikliği, terör, ekonomik kriz, savaş ve pandemi/salgın gibi şiddet unsurlarıyla korkutulmak suretiyle köleleştirildiler. Kitlenin bir parçası olduğunun farkında bile olmayan insanlar inançları, değerleri ve devletlerine ilişkin kutsalları hiçe saymaya başladı.

Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için diyalektik bir bakış açısına ihtiyacımızın kalmadığı artık bir gerçek. İnanmış insanlar, zıddına ihtiyaç duymadan kendini tanımlayabilmeli. Tekrarlanan yaşamlar doğal olarak insanlara rutin bir hayat sunuyor. Kitlesel kültürün esaretinden kurtulmak için insan sadece kendisi olmayı başarmalıdır. Bu size yok oluşun korkakça bir tepkisi olarak görülse de asıl cesaret ve yüreklilik bu tepkisizliktir. Yaşamı anlamlandırmak için daha fazla gayret sarf etmenin erdemi, baştan çıkarılmanın veya aldatılmanın zafiyetini örtebilir mi? Samimi insanların inançları ne yazık ki samimiyetsiz insanların şeytani oyunlarına malzeme oluyor. Bu asla iyi şeylerin peşinden koşulmaması anlamında okunmamalı ama her insan bu uluslararası sistem içinde nasıl ve neden sömürüldüğünün de farkına varmalı. Bu yüzden yaşadığımız her şeye karşı sadece ve sadece kendimiz olarak tepkisiz kalmayı başarmalıyız.

Bir tasarım ürünü olan kitle kültürü, dün bir “şey”leri sorgulayan insanlara bugün “hiç”i sorgulatıyor. Hayatımızı kuşatan yanılsamalar sahip olduğumuz gerçekleri utanmadan ortalığa dökebilme cesaretini verdi. Her şeyimizle müstehcen bir hayatın içinde gerçeğin ne olduğunu sorgulamadan yaşamak, insanlara daha kolay gelmeye başladı. Aldatma, dolandırıcılık, yalan söyleme, baştan çıkarma, cinsellik bütün müstehcenliği ile ortalıkta geziyor. Gerçeğin en büyük düşmanı, baştan çıkartılmış duyguların ve hislerin gerçekmiş gibi açıkça ortalıkta sergilenmeye başlamasıdır. Yani aldatılmış gerçeğin teşhiridir. Muhafazakâr insanlar bile mahremlerini medya aygıtlarında açıkça konuşup ifşa edebiliyor. Yaşadığımız bunca değer bozulması hayatın bir gerçeği. Müstehcenlik içinde değerlerini ve inançlarını korumak için mücadele eden samimi insanların bu yanılsama içindeki acizliği ziyadesiyle kıymetli görülse de ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle, hiçbir şeyi umursamayan bir insandan daha fazla alay konusu olacağa benziyor. Zira erdem bile aldatılmış/baştan çıkartılmış gerçeğin malzemesi oldu.

Kitle kültürünü kullanan vekâlet sahiplerinin insanlar üzerinde söz sahibi olduğu düşüncesiyle hareket edebilmesi bir hadsizliktir. Lakin böyle bir kültüre kendi özgür iradeleri ile girebilme hakkına sahip insanların tavırları da bir o kadar zavallıcadır. Burada sorun, iradelerini teslim etmediklerini düşünenlerin dahi, esasında dolaylı da olsa böylesi bir vekâlet sistemine boyun eğdikleri, ancak bunu hiçbir şekilde kabul etmedikleridir. Bu kabul edilemezlik nedeniyledir ki insanlar değerleri için hâlâ bir anlam üretmeye devam edebiliyorlar. Bu saygı duyulası bir kabullenme olmakla beraber, insanı her geçen gün yeni yanılsamaların içine sokması nedeniyle ciddi bir tehlikeyi de bünyesinde taşır. Bu günün “hiç”liği yerine dünün “şey”lerine kıymet vermek suretiyle anlam ve gerçekliği aynı potada eritenlerin her türlü saygıdeğer inançlarına rağmen, eleştiriyi hak etmediklerini söyleyemeyiz. Bu gayretin bir şeyleri daha iyiye götürebilme ihtimalinin, bugün hiçbir şeyi umursamadığını düşündüğümüz gençliğin vurdumduymazlığından daha az tehlikeli olduğunu kim söyleyebilir ki?

Erdemli insanların hayatı yaşanılır kılma hususundaki gayretinin, tekrarlanan yaşamlar içinde tarihe müdahale edebilecek güçte olduğu düşünülse de bunun bir yanılsama veya illüzyon olduğu varsayımını daha güçlü bir argüman olarak aklımızda tutmalıyız. Kimi insanlar her türlü tehlike ve çelişkilerin farkında oldukları kanaatiyle, mevcut yaşanmışlıkla bir mücadele içindedir. Ancak şiddetin tutsak ettiği ruhlar bu mücadele için ötekinin sahip olduğu teçhizattan daha fazlasına ihtiyaç duyduklarını hissederler. Böylesi bir çelişki ve tepki, sistem içinde öteki olarak gördüğünüzden daha zalim ve acımasız olmanızı zorunlu kılar. Şayet ötekiyle baş etmek arzusu var ise bu, ötekinden daha fazla öteki olma durumunuzu da beraberinde getirir. Böylece şiddeti, barış ve uzlaşma ile çözmek yerine daha fazla şiddet kullanmayla ortadan kaldıracağınızı düşünürsünüz. Bu, sömürgeciye başkaldırmak için daha fazla sömürgeci olmayı, kapitalizme karşı olmak için daha fazla kapitalist olmayı, ırkçılığa karşı olmak içinse daha fazla ırkçı olmayı beraberinde getirir. Ne yazık ki inanç ve ideolojilerimiz de aynı çelişkiden ziyadesiyle nasiplenir.

Hayata bir katkı yapacağını veya dünyayı kurtaracağını sanarak yaşayan kölelerin efendiden hiç farkı yok. Efendi ve köle sebep sonuç ilişkisi içinde var olmazlar. Bunlar farklı bilinç düzeyinde yaşayan bir elmanın iki yarısıdır. Hakikat ise tamamen bu kurgunun ötesinde bir yaşam sunar insana. Yaratıcının hikmetine ermiş ve tasarlanmışlığa aldırış etmeyen insanlar yaşar burada. Efendi köle ilişkisinde lanetlenecek ve üzülecek hiçbir taraf yok. Herkes kendi tercihini bilinçli olarak yapmış. Yaratıcının varlığını anlayabilecek her aklın, gerçeği bulma ve anlama sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir bahane yok. Sadece tasarlanmış dünyaya sırtını dönebilenler ve “ol” emrine uygun yaşayanlar her iki cihanda mutlu olmayı başaracaklardır. Her kim, en kutsalı için dahi bir şeyleri başarabilme, yapabilme veya koruyabilme adına, efendi ile benzer tutum ve davranışlara girerse, başarısız olacağını bilmeli. Efendiye özenerek daha fazla para, güç ve iktidar sahibi olmak, kişiyi efendiye benzetmekten öte hiçbir anlam taşımayacaktır.

Kitleleri yöneten vekâlet sahibi efendi ile köle aynı evrenin insanlarıdır. Efendinin silahlarını kullanmak suretiyle mücadele eden her köle çakma bir efendi olmaktan kurtulamaz. Kişi ancak bu sisteme tepki vermeden yaşayabildiği sürece kendisi olacaktır.

– Ahmet Tıktık

Antropolog ve gazeteci Gillian Tett, Haziran 2021’de yayınladığı kitabında 1 antropolojik yöntem ve araçların günümüz dünyasını daha iyi anlamada yardımcı olacağını söylüyor.
Bu kitabı okurken iki nokta aklıma geldi. Birincisi, 2006 yılında Dünya Bankası yönetim kurulu üyeliğinden emekli olan ve şimdi hatırlayamadığım bir duayenle ülkelerin kalkınma çabaları üzerine yapılan bir konuşmada söylediği ve unutamadığım şu cümlesi olmuştu: “Üye ülkelerin kalkınma çabalarına destek olmak üzere sunacağımız ürünler/çözümler, kitabi bazda (“textbook-based”) değil, ülkenin bağlamına dayalı (“context-driven”) ürünler/çözümler olması gerektiği” mealindeki cümlesi. Bu gözlemin Tett’in kitabı ile ilgisine daha sonra değineceğim.


İkinci nokta da mesleki kariyerimle ilgili. Devlet Planlama Teşkilatındaki mesleki kariyerimin büyük bir kısmı ekonomik modelleme üzerine geçti. Bu alandaki başlıca araçlar ekonometrik tahmin yöntemleri, makroekonometrik simulasyon ve hesaplanabilir genel denge modelleri idi. Bunlar için de girdi-çıktı analizi, milli gelir muhasebe sistemi, kamu finansmanı, ödemeler dengesi ve merkez bankası bilançosunun entegre bir çerçevede ele alınması gerekiyordu. Bu entegre/ sistem bütünlüğünün olası hareketini de geçmiş veri setlerini ve yukarıda bahsettiğim araçları kullanarak kısa ve orta vadeli perspektifte tahmin etmeye çalışırdık. Bu şekilde çeşitli kamusal müdahalelerin analizlerini yapıyor ve tahminlerimizi siyasi karar alıcılarına sunuyorduk. Bu nokta da bir kenarda dursun ve kitapla ilgisi aşağıda değineceğim noktalardan çıkacaktır.
Kitabın temel argümanı, sosyal bilimler, teknoloji ve tıbbi alanlarda geliştirilen araçlar (örneğin ekonomik modeller, bilanço analizleri, kantitatif finansal modeller, büyük veri setleri analizi, yapay zeka ve hastalıklarla mücadele) hayatı kolaylaştıran, öngörülebilirliği artıran ve bir ölçüde insanların refahını artıran araçlar oldu. Fakat bu araçların ortak özelliği sınırlılığı (bounded) ve tünel-bakış (tunnel-vision) tabanlı olması: sistemin performansı, modeli nasıl kurguladığınıza bağlı ve dışarıda bırakılan faktörler göz ardı edilmektedir. Bu araçların geliştirildiği bağlam (context) değişmediği sürece faydalı olmaktadır. Bağlam 2 değiştiğinde ise kullanımları, ormanda karanlıkta yürürken sadece elimizdeki son derece gelişmiş pusulaya bakarak yön bulmaya benzemekte ve gitmek istediğimiz yere ulaşmada faydalı olmayacaktır.


Yazar, bağlamın ve dışşsalıkların dinamik bir şekilde değiştiği günümüz dünyasında, şirketlerin, kurumların ve hükümetlerin yönlerini nasıl bulacağı, politikalarını ve kararlarını nasıl sonuç alıcı şekilde oluşturabilecekleri sorusuna “tünel-bazlı bakış” tan “yanal bakış”a (lateral vision) geçişle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Yanal bakışa sahip olabilmenin yolunun da kültürel antropoloji alanından geçtiğini ileri sürmekte ve bu alanın yöntemlerinin kullanılmasını önermektedir.


Antropoloji önerisini okuduğumda şaşırmıştım. Çünkü antropoloji ile ilgili şöyle bir algıya sahiptim: antropoloji, geçmiş ve günümüz egzotik toplumlarını, onların kültürel çeşitliliğini ve bunlardaki değişimi inceleyen bilim dalı. Bu kitapla birlikte antropoloji alanındaki 20 yüzyılın ikinci yarısından sonraki yeni yönelimi, bu defa batı toplumları, kurumları ve şirketlerindeki kültürel değişimi inceleyen bir bilim dalına dönüştüğünü öğreniyoruz.


Antropolojinin, diğer alanlara getirdiği ilave boyut da kullandığı yöntemde: incelediği topluma, kuruma veya meslek grubuna yukarıdan/dıştan bir bakış açısı (top-down)’dan ziyade içeri ile yaşayarak (immersing), sahadan gözleyerek anlamaya, görülmeyen noktaları bulmaya, dış gürültüden ziyade sosyal sessizlikleri keşfetmeye çalışmasıdır (worm’s eye view). Bu anlamda “tünel-bazlı bakışı” kullanarak çözüm sunan diğer alanlara (tıptan ekonomiye, finansa, teknoloji sektörüne, kamusal politikalara) tamamlayıcı bir rol oynamakta.
Buraya kadar olan noktaları bir örnekle somutlaştırmak istiyorum. Diyelim ki ülkenin eğitim sisteminin performansı ile ilgili bir rapor hazırlamak istiyoruz. “Top-down” (veya tünel-bakış) yaklaşımı kullanan bir iktisatçı veya sektör uzmanı gözü ile hazırlanacak raporda muhtemelen eğitimle ilgili makro göstergeler (okullaşma oranları, derslik başına öğrenci, öğretmen başına öğrenci, eğitime bütçeden ayrılan kaynakların payı, okulların teknolojiye erişimleri vb.) kullanılacak, bunlara ilave olarak uluslararası karşılaştırmalar (PISA vb.) yapılacaktır ki bunlar yapılan analizde asgari olması gereken göstergelerdir. Bu yönteme, sektörün içindeki oyuncuların (öğretmen, öğrenci, ebeveynler, okul yöneticileri) içerden bakışlarını, dışarıdan görünmeyen kültürel yapıyı yansıtan antropolojik çalışmanın getireceği ilave bir analiz, raporu daha yetkin kılacaktır. Böylesi bir çalışma için bakınız Amerikalı gazeteci Amanda Ripley’in kitabı 3. Ripley, üç lise öğrencisinin bir yıl boyunca üç ülke, Finlandiya, Güney Kore ve Polonya okullarındaki yolculuğunu gözlemleyerek Amerikan eğitim reformu tartışmalarına ilginç bulgular sunmaktadır.
Kitabın kısa bir özetini sunmadan önce yazar hakkında bilgi vermek istiyorum. Gillian Tett, eğitim geçmişi olarak bir antropolog. Sovyet Tacikistan’ındaki evlenme adetleri üzerine Cambridge Üniversitesinde doktora yapmış. Daha sonra Financial Times’da gazetecilik hayatına başlayarak finans ve ekonomi alanına adım atmış ve halen aynı gazetenin Amerika ofisinin yönetim kurulu başkanı olarak görevini sürdürmekte ve yazılarına devam etmektedir.


Gillian Tett, antropoloji alanında kullanılan etnografik yöntemi 4 kullanarak 2005-2007 döneminde Wall Street finans dünyasının kültürünü araştırmış. Reel ekonomiden izole edilmiş bu kültürün ürettiği toksik finansal türev ürünlerin nasıl bir risk barındırdığının farkına varmış ve 2008 global finansal krizi önceden öngörmesi ile uluslararası finans dünyasında adını duyurmuştur.
Kitap, “Öteki: Antropolojik Zeka” adlı önsözden sonra üç bölümden oluşmakta. Birinci bölüm, “yabancı olanı” (strange) “anlama/tanıma”(familiarization)’nın önemi konusunda vaka analizlerinden bahsetmektedir. Örneğin 2014 yılında Afrika’daki Ebola salgınını durdurmada önceleri sadece tıbbi yöntemlerin nasıl başarısız olduklarını ve ancak yerel kültürü anlama ve çözümün bir parçası kıldıktan sonra başarının geldiği vakası. Bu bölümde ayrıca Intel ve Nestle’nin antropolog istihdamı yoluyla farklı pazarlara sunulan ürünlerin çeşitlendirilmesi ve pazara girişleri ilgili deneyimleri anlatılmakta.
Kitabın ikinci bölümü yukarıda değinilen öteki kültürleri anlamayı tersine çeviren antropolojik süreç hakkında: Bilineni (familiar) yabancılaştırma (strange), daha doğrusu yabancı gözü (kültürü/anlaması) ile kendimize bakma, kıyıda-köşede kalan göremediğimiz varsayımlarımızı/yanlarımızı görme hakkında. Su içinde olan balığın suyu görememesi, ancak dışarı çıkınca farkına varması gibi. Financial Times muhabiri olarak Tett, bankerler dünyasında yoğun bir gözlem imkanı bulmuş ve suyun dışındaki balığın farkına varması gibi biriken riskleri ve düzenleyici kurumların körlüğünü (FED dahil) bu bölümde anlatmakta.
Son bölüm, toplumsal kör noktalarımıza, “sosyal sessizlik” (social silence) konusuna ayrılmış. Günümüz dünyasının süregiden gürültüsü arasında boğulup görünmeyen kör noktaların farkına varılmasında antropolojinin rolüne, sunduğu “habitus”, “sense-making”, “yanal bakış” gibi kavramlarla kamu yönetimi, ekonomi, teknoloji ve diğer alanlarda sunulan çözümlerin ve uygulamaların daha etkili ve kapsayıcı sonuçlar doğuracağı belirtilmektedir. Bu bölümdeki örnek vakalar, Trump’ın seçilmesi, bu süreçte yönlendirici rol oynayan Cambridge Analytica adlı teknoloji danışmanlık firmasının iş modeli, şirketlerdeki IT yatırımlarının karşılaştığı problemler, borsadaki alım-satımcıların (trader) karar süreçleri, büyük veri setleri ve yapay zekayı kullanarak her alanda teknolojik çözümler sunan veri analistleri ve mühendislerin sadece olanı açıklayabildikleri (hard data) ama nedensellik konusunda antropolojik perspektiften (soft data) yoksun oldukları ve yatırımcılar ve tüketicilerin çevre-sürdürülebilirlik-yönetişim konusunda artan hassasiyetleri ve şirketlerin bu algıya uygun yönetim stratejilerindeki (“shareholder” yerine “stakeholder”u önceleme) değişimler anlatılmaktadır.
Bitirmeden önce şu üç noktaya da dikkat çekmek istiyorum. Birincisi, kitaptaki konular ve çeşitli vaka analizleri işletme, sosyoloji, ekonomi, tıp (halk sağlığı), finans, IT, veri analizi, ve kamu yönetimi derslerinde kullanılabilir olmaları. İkinci husus da antropolojinin getirdiği bakış açısı, araçları ve yöntemlerinin tüm akademik programlara ilave bir perspektif sağlayacağını düşünüyorum. Tett’in ileri sürdüğü gibi, akademik disiplinler arasındaki sınırların ve bürokratik kültürün gevşetilmesi, hem sosyal bilimlerin kendi içinde hem de sosyal bilimlerin fen bilimleri ve veri bilimi ile daha disiplinlerarası bir müfredata doğru evrilmesi gerekmektedir. Üçüncü nokta, şirket sektörü ve kamu kurumlarının hem hizmet ve ürün sundukları tüketici gruplarını ve vatandaş kesimlerini daha iyi anlamaları hem de kurum içi yönetişimi etkinleştirmek için antropolog istihdam ettiklerini gözlemekteyiz. Bir örnek: ABD Başkanı Joe Biden, Şubat 2022’de sosyolog ve antropolog Alondra Nelson’ı Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politika Ofisi’ne Başkan olarak atadı.
Sonuç olarak, antropolojik analiz, incelediği konuyu bir “iç yolculuk” hassasiyeti ile ele alıp insanoğlunun karşılaştığı sorunları aşmada yardımcı bir araç potansiyelini barındırmaktadır. Şüphesiz her derde deva değildir. Diğer disiplinlerin sunduğu yöntem ve analizlere tamamlayıcı bir rol oynayabilir. Bir örnekle yazımızı sonlandıralım. Bir ülkedeki işsizliği azaltma konusunda tipik olarak ücretler üzerindeki kamusal yüklerin azaltılması ve ekonomide büyümenin sağlanması önerilmektedir. Kısmen bu doğrudur. Ancak bunun yanında o ülkedeki bağlamı da anlamak: işsizlere hizmet götüren kamu ve özel kurumların etkililiği, kapasiteleri, işsizler, işverenlerin beklentileri, vd aktörleri de bütüncül bir anlayışla analiz etmek gerekmektedir. Böylesi bir yaklaşım daha etkili sonuçlar verecektir diye düşünüyorum. Başta değindiğim Dünya Bankası yönetim kurulu üyesinin meramı da buydu.


  1. Anthro-Vision: How Anthropology Can Explain Business and Life, Gillian Tett, Random House, June 2021, Londra, 282 s.

  2. Bağlamdan şu kastedilmekte: yerel koşullar, kurumsal yapı, sosyal ve kültürel ortam, iklim değişikliği, yükselen popülizm, pandemik risk ve diğer dışsallıklar.

  3. The Smartest Kids in the World: And How They Got That Way, Amanda Ripley, July 2014

  4. Antropolojik bir yaklaşım olan etnografi yönteminin amacı, bir topluluğun kültürünü, geleneklerini, inançlarını ve davranışlarını anlamaya çalışmaktır. Bu yöntemde araştırmacı gözlem yaptığı ortamdaki bireylerin, meslek gruplarının yaşamlarına herhangi bir müdahalede bulunmadan araştırmacı kimliğini de gizleyerek onlarla her şeyi paylaşmaya çalışır.

Günümüz dünyasında yükseköğretimin seyri, genişleme ve tabana yayılma yönünde. Az olan bir şey çoğaldıkça kullanım değeri artsa da değişim değeri düşer. Yükseköğretimde de olan kısaca bu. Başka yazılarda bu konuda ezber haline gelmiş sorun tespitleri ve onlara dönük çözüm önerileri ile bir kısım önerilerin hayat geçirilmesinin zorluklarına değinmiştik.1 Dünya robot teknolojileri konuşurken bizim çözüm mimarlarımız sanayideki çırak sorununa çözüm peşinde. Bunların ne mevcut durumu olduğu biçimi ile görmeye ne de birikmiş sorunlara sağlıklı çözüm üretmeye uygun başlangıç zemini oluşturmadığına değinmiştik. Bu yazıdaki önerilerin amacına uygun biçimde anlaşılması için o yazılara da göz atmak yararlı olacaktır.

Bu yazıda, fırsat buldukça ülkemizde yükseköğretimin tasarım mutfağında bulunanlara da sözlü olarak ilettiğim dört ayrı konudaki önerilerimi yazılı biçimde dile getireceğim. Her bir önerinin ayrıntıları için farklı uygulama seçenekleri üzerinde ayrıca düşünülmesi gerekliliği ise gayet açıktır. Ayrıca bu detayların düşünülmesi, önerilerin gerekçelerini anlamayı da hayli kolaylaştıracaktır. Takdir bu konuda inisiyatif almaya aday yetkili merci ve makamlarındır.

Üç Yılda Lisans Diploması

Birinci öneri, lisans programlarının süresine ilişkindir. Ülkemizde birçok yasal düzenlemede “4 yıllık fakülte mezunu” olma çok önemli bir ön şart olarak yerini almıştır. Dört yıllık bölümler, kazandırdığı bilgi, beceri ve yetkinlikten bağımsız olarak özel bir statü kazanmıştır. Bunun sorgulanma zamanının geldiğini düşünüyorum. İlk olarak, toplumun sınırlı bir kesimine bir alanda dört yıllık bir eğitim vermenin yarattığı ayrıcalıklı durum (kıtlık rantı ve sinyal etkisi) yükseköğretimin tabana yayılmasıyla büyük oranda ortadan kalkmıştır. Bunun, popüler kültürde “eğitimin kalitesi düştü, her önüne gelen üniversite bitiriyor” olarak değerlendirilmesinin yanlışlığını daha önce ele almıştık2 Burada o konuya girmeyeceğiz.

İkinci olarak, artık günümüzdeki bilgi yoğunlaşması ve alt uzmanlıkların geldiği nokta düşünüldüğünde, bir lisans programı ile kişileri o programın kapsamındaki alt alanların hepsinde uzman haline getirmek ne mümkündür ne de gereklidir. Bunun iki ana sebebi var: İlki, artık yapılandırılmış meslekler (tıp, mühendislik, veterinerlik, mimarlık, hemşirelik vb) kısmen istisna olmak üzere lisans programlarından mezun olanların çoğu, şu veya bu sebeple doğrudan o alanlarda çalışma zorunluluğu duymamaktadır. Bu sebeple de yükseköğretim diploma sahibi olmak için belirli bir alanda çok ayrıntılı bir eğitim almaya yönelik talep düşmektedir. İkincisi, her bir diploma programının bünyesindeki uzmanlıklar o kadar çoğalmıştır ki, bu uzmanlıkların tümünü kazandıracak bir müfredat şimdikinden çok daha ayrıntılı, içerikli ve çok sayıda dersi gerekli kılmaktadır. Bütün mezunlara bu alt alanların her birinde bırakın uzmanlık kazandırmayı, farkındalık kazandırmak bile yüklü miktarda ders gerektirmektedir. Bu sebeple bir diploma programının mezunlarına, fiilen çalışmaya karar verdiği alt alanların birinde mezuniyet sonrası uzmanlaşma imkânı verecek bir kurgu daha makul görünmektedir. Henüz alanı tam olarak bilmeyen birinin bu alt alanlardan hangisinde uzmanlaşacağına karar vermesini beklemek de gerçekçi değildir. Örneğin bir işletme mezununu, her birinden sadece genel birkaç ders alarak pazarlama, muhasebe, yönetim-organizasyon gibi alanların her birinde uzman kılmak mümkün değildir. Aynı durum, başta alanı sürekli genişleyen iktisat, tarih, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, hukuk gibi tüm programlar için de geçerlidir. Uluslararası ilişkileri düşünün: Kaç adet lisans dersi alınarak, bırakın ülke uzmanlıklarını, Uzak Asya, Orta Doğu, Afrika, Latin Amerika veya Avrupa alanlarının birinde internetten ulaşılabilecek bilgilerin ötesinde “uzman” olunabilir ki!

Kısaca her bir diploma programının alt alanlarının en az birinde iyi bir uzman olmak için gerekli eğitim için lisans programlarının ders çeşitliliğini sürekli artırmak gerekir. Öte yandan diploma sahiplerini bu alt alanların her birinde uzman kılmak hem çok yoğun bir program gerektirdiği hem de mezunlar tarafından kullanılmayacak donanım kazandıracağı için gereksizdir. Gerek iş imkânlarının gerekse her bir iş için gerekli güncel bilginin hızlı değişimi de göz önüne alındığında, herhangi bir alanda “uzmanlaşmayı”, (olabildiği kadar) lisans mezuniyeti sonrasına ötelemek makul görünmektedir.

Diğer yandan, henüz uzmanlık alanlarını tanımayan öğrenciden daha işin başında kendisine kesin bir gelecek planı yapmasını beklemek ve bu konuda bir tercihe zorlamak çağın gereklerine uygun bir yaklaşım değildir. Bu sebeple lisans eğitimini, bir diploma alanının sınırlarını, zorluklarını ve imkânlarını ortaya koyan, uzmanlık alt alanlarının tanıtımıyla sınırlı bir eğitime dönüştürmek daha uygun görünmektedir. İş piyasasının gerekli kıldığı alt alan uzmanlığını, hayat boyu öğrenme kapsamında lisans mezuniyeti sonrasında sunulan yüksek lisans ve sertifika programlarına bırakmak uygun bir çözüm gibi durmaktadır. Böylece hem piyasanın hızla değişen beklentilerine uygun yeni bilgi ile donatılan çalışan ihtiyacını karşılamak mümkün olur hem de bireylere hangi alt alanlarda uzmanlaşmalarının uygun olacağını değerlendirme fırsatı verilmiş olur. Ayrıca daha sınırlı bir gruba daha derin bir uzmanlık bilgi, beceri ve yetkinliği kazandırma imkânı da artar. Bunun sonunda da çalışma çağındaki nüfus ile boş iş pozisyonları arasındaki “yanlış eşleşme” sorunu azalmaya başlar.

Bu sebeple mesleklerin gerekliliklerindeki hızlı değişime ayak uyduracak bir eğitim sistemi için lisans eğitim süresini Avrupa ülkelerinde genelde olduğu gibi üç yıla indirmek uygun olacaktır. Üç yıllık lisans programından mezun olan insanların bir kısmı ilave bir uzmanlaşma ihtiyacı duymadan doğrudan istihdam piyasasına karışacak, bir kısmı da önüne çıkan açık işlerde başvuru için eksikliklerini ya doğrudan açık kaynaklardan yararlanarak ya da bu konudaki sertifika veya tezsiz yüksek lisans programlarına başvurarak tamamlama şansı elde edecektir. Ne işe yarayacağı konusunda ikna olmayan geniş bir kesim de birçok alt alanı olan programlarda uzmanlaşmaya zorlanmayacağı için, yükseköğretim ekosistemi de eğitim alan ve veren taraf açısından daha etkin bir formata kavuşacaktır. Örneğin işletme lisans mezunu olan birisi pazarlama konusunda çalışmak istiyorsa, pazarlama araştırmaları, müşteri memnuniyetinin ölçümü, davranış bilimleri, insan ilişkileri konularında onu derinleştirecek bir sertifika programı ile bu ihtiyacını giderebilecektir. Aldığı lisans eğitiminde bahsedilen bu konuların kapsamı, öğrenme zorluğu ve ön hazırlıkları konusunda da genel bir fikir sahibi olacağı için, kendisini bekleyen öğretim süreci konusunda karar vermekte pek zorlanmayacaktır.

Benzer şekilde büyük bir şirketin muhasebe biriminde çalışmayı düşünen birisi de maliyet muhasebesi, muhasebe standartları, muhasebe yazılım programlarının kullanımı, mali tablolar ve şirketler hukuku konularında uzmanlaşacağı bir sertifika veya yüksek lisans programını tercih edecektir. Eğer uluslararası bir şirketi hedef seçtiyse o zaman uluslararası muhasebe, dış ticaret sistemleri, finansal küreselleşme vb. konuları içeren bir programa yönelecektir. Bu kişi Maliye Bakanlığında çalışmayı düşünürse, devlet muhasebesi, kamu maliyesi, vergi hukuku konularındaki bir sertifika veya yüksek lisans programı ile iş için kendisinden beklenen yetkinlikleri edinmiş olacaktır. Bu sertifika veya yüksek lisans programları da tüm ülkedeki mezunlara hitap edecek, böylece “aynı alanda çok, ama ihtiyaç duyulan alanda yok” durumu ortaya çıkmayacaktır. Sonuçta her bir lisans diploma programı alt uzmanlık alanları ve o alanlarda yetkinlik kazandıracak program modülleri önceden belirlenecek ve piyasa ihtiyaçlarına göre sürekli güncellenecektir.

Bir kısım uzmanlaşmalar da doğrudan yüksek lisans ve doktora programlarına bırakılacaktır. Lisans programlarının tersine lisansüstü programlar tamamen piyasa talepleri, entelektüel ilgiler çerçevesinde adeta her yıl değişen içeriklerle çeşitlendirilecektir. Örneğin ekonomi alanındaki yüksek lisans programları ekonomi teorisi, tarihi, politikası değil de para-banka, finansal piyasalar, eğitim ekonomisi (economics of education3), evlilik ekonomisi (economics of marriage), suç ekonomisi (economics of crime), bilgi ekonomisi (economics of knowledge), mutluluk ekonomisi (economics of happiness) dil ekonomisi (economics of language), dijitalleşme ekonomisi (economics of digitalisation), din ekonomisi (economics of religion), sağlık ekonomisi (economics of health), kültür ekonomisi (economics of culture), politik ekonomi (political economy), terörizm ekonomisi (economics of terrorism) gibi yüzlerce farklı alt alanda açılabilecektir. Bu programlar, uzaktan eğitimin imkânları da kullanılarak, ülkenin her bir köşesinde ilgisi ve ihtiyacı olanların katılımına açık hale getirildiğinde, bazı programlar talebe göre sadece birkaç yerde bazıları da çok yerde açılacağından esnek bir yapı oluşacaktır. Yeterli başvuru olmayan alt alanlar hızla yerlerini başkalarına bırakacağı için, arz-talep uyumu daha kısa sürede gerçekleşecektir.

Bu mezuniyet sonrası alt alan uzmanlaşması modeli sadece ilk kez iş piyasasına çıkanlar için değil, değişik sebeplerle iş değiştirmek isteyenler için de önemli fırsatlar sunar. Bir dönem memnun olduğu işinden başka bir dönemde memnun olmayanlar için de iş değiştirmenin işlem maliyetleri azaltılmış olur. Tüm dünyada yükseköğretim kitleselleştikçe alt alan uzmanlaşma ihtiyacı hem çeşit hem de derinlik yönünden artış gösterir. Bu uzmanlık alanlarının bir kısmı dikey (geniş alan, dar alan, ayrıntılı alan, konu-spesifik alan) bir kısmı da yatay (disiplinler arası) olarak gerçekleşir.

Bu “sonradan kolay telafi” mekanizmasını, sadece bir programın alt uzmanlık alanları arasında değil, mezuniyet sonrasında diploma programları arasında da sağlamak gerekir. Bu da beraberinde, diplomalar arası geçişlerde, ortak dersleri saydırarak, az sayıda ilave ders almak suretiyle başka programları tamamlamanın kolaylaştırılmasını getirir. Diploma rantı düştüğü için rant kavgası azalacağından, bir kişinin birkaç alanda lisans diploma sahibi olması normalleşmeye başlar. Hangisine ihtiyacı olursa onu kullanır. Eğitim tabana yayıldığında, geçmişte ayrıcalık sağlayan bir alanda diploma sahibi olmak tarihe karışacak, her birey birkaç alanda diploma sahibi olur hale gelecektir. Nitekim bu esnekliğin tipik bir örneği, çift anadal diploması alan mezun sayılarındaki artıştır. Bunun teşvik edilmesi ve kolaylaştırılması gerekir.

Liseyi yeni bitirmiş bir gençten, her on yılda bir değişen bir gelecek oluşumu içinde yaşadığı dönemdeki deneyimli uzmanların bile tahmin edemediği geleceği berrak bir şekilde tahmin edip, kendisi için en uygun seçenekleri belirleyip ona göre bir programa kaydolmasını istemek büyük haksızlıktır. Bu beklenti, geçmişte olduğu gibi mesleklerin en fazla bir insan ömrü geçince değiştiği zamanlarda mantıklı olabilirdi, ancak, bugün kesinlikle değil. Bir diplomanın “piyasa değeri”nin programa kaydolunan dönem ile mezun olunan dönem arasında bile değiştiği bir zamanda, sabit meslek tanımları üzerinden tercih oluşturma günün gerçekleriyle örtüşmemektedir. Bunun için insanlara okuyup bilgi edindikçe kararlarını değiştirme ve yenileme imkânı tanıyan esnek bir yükseköğretim ekosistemi oluşturmak gerekir.

Dolayısıyla lisans öğretim süresi üç yıla indirilirken, her bir lisans programının alt uzmanlık profillerinin ayrıntılı biçimde belirlenmesiyle birlikte bir yandan eğitimin tabana yayılması kolaylaşacak, diğer yandan iş piyasasının ihtiyaç duyduğu ve hızla değişen alt alanlarda görece az kişiye (kaynak tasarrufu), odaklı (derinleşme imkanı sunan) ve yüksek motivasyonlu bir uzmanlaşma ortamı oluşturulmuş olacaktır.

Yılda İki Kez Üniversiteye Giriş Sınavı

Mevcut üniversiteye giriş sisteminde her yıl bir merkezî yerleştirme öngörülmektedir. Merkezî yerleştirmenin bazı sakıncaları yanında ülkemizdeki yaygın kayırıcılık ve sınav kültürü nedeniyle fırsat eşitliği yaratması bakımından avantajları daha çoktur. Bu sebeple merkezî yerleştirmeyi, sınav stresini azaltacak biçimde yılda iki kez yapmak uygun olacaktır. Tabii ki bu uygulamayı da etkin kılacak bazı yan düzenlemeler gerekecektir.

İki sınav ile iki ayrı yerleştirme olacağı için kontenjanlar yıllık değil dönemlik olarak belirlenecek, öğrencilere yılda iki kez yerleşme imkânı tanınmış olacaktır. Bir sınavı kaçıran, bir yıl yerine altı ay beklemek durumunda kalacaktır. Bu uygulamanın etkinliğini artırmak için tarım toplumu alışkanlığının devamı olan yaz tatili uygulaması yerine 2547 sayılı Kanunun 44(b) maddesindeki bir yılda üç dönem eğitim imkânı seçeneğini de hayata geçirmek gerekir. Çok az ilave kaynak kullanımı ile bir yıl içinde üç dönem eğitim verilerek toplam dönemlik kredi yükü veya ön şartlı dersler nedeniyle zaman sorunu yaşayan öğrencilere yılda üç dönem eğitim sunmak büyük kolaylık sağlar. Üç dönem uygulaması nedeniyle öğretim üyelerinin iş yükünü dengeleyecek düzenleme 2547 sayılı Kanunun 44(ç) maddesiyle yapılmış durumdadır.

Ayrıca diploma programları için asgariye indirilen zorunlu dersler her dönem açılacak biçimde ders programları oluşturulduğunda, düzenli – düzensiz öğrenci uygulaması da sona erer. Bazı dersler akşam saatlerine kaydırılarak hem gündüz çalışanlara hem de farklı yerleştirme dönemlerinde başlayanlara programı tamamlamada yeni seçenekler sunulmuş olur.

Bir de eğer yükseköğretimin amaçlarından biri mevcut haliyle çok hızlı yeni istihdam yaratamama nedeniyle iş hayatına atılma yaşını-zamanını geciktirmek değilse, bu uygulama ilk öneriyle de birleştirildiğinde yükseköğretim süresinde (dolayısıyla örgün öğretimde geçen süre istatistiğinde) kısalmaya neden olur.

Önceki Öğrenmenin Tanınması, Ulusal Dersler, Ulusal Diplomalar

Günümüzde lisans öğretiminin kapsamındaki bilgilerin büyük ekseriyeti, ücretsiz biçimde internet üzerinden edinilebilecek durumdadır. Uygulama gerektiren alanlarda gerekli beceriyi de kazandığını savunan kişilerin bilgi, beceri ve yetkinliklerini, resmî diploma derecelerine dönüştürme konusunda 2547 sayılı Kanunun 44(b) maddesinde geçen “ilgili programın tamamlanmasına yönelik önceden kazanılmış yeterliliklerin tanınması” düzenlemesi artık hayata geçirilmeye başlanmalıdır. Bu konuda dört ayrı kulvar oluşturulabilir.

İlki, farklı zamanlarda farklı yükseköğretim kurumlarından veya serbest öğrenme ile yaygın eğitim yoluyla elde edilen kazanımların ve bunlara karşılık gelen kredilerin, üniversitelerden biri tarafından lisans diplomasına transfer edilmesi ve dönüştürülmesidir. Bunu sağlayacak usul ve esaslar belirlenmeli, bazı programlar pilot seçilerek bu konuda iyi uygulama örnekleri ile yol açılmalıdır. Bunun basit hali ders muafiyeti biçiminde uygulanmaktadır. Ancak buradaki öneri, ders saymanın ötesine geçilerek, her türlü kurum dışı öğrenmenin kurumsal belgelendirmeye kavuşturulmasıdır.

İkincisi, değişik zamanlarda farklı üniversitelerden veya kurumsal yapılardan alınan belgelerin, gerektiğinde ölçme ve değerlendirmesi de yapılarak lisans derecesine eşdeğerliğini sağlayan bir ulusal otorite tanımlanmalıdır. Eğitimde kalitenin takipçisi ve kalite garantisinin sağlanmasında sadece üniversiteler değil ilgili tüm kurumlar sorumlu olmalıdır. Burada Yükseköğretim Kurulu ilk inisiyatifi kullanabilir, zamanla bu işler bir yeterlilik kurumuna devredilebilir. Bilgi toplumunda yükseköğretim kurumlarının kazandırmayı vadettiği öğrenme kazanımlarına sahip olduğunu iddia eden adayların sesine kulak verilmeli, öğrenme kazanımlarını edinmeyi formel kurumlar dışında halleden bu bireyler yok sayılmak yerine toplumu büyük bir maliyetten kurtardıkları için ödüllendirilmelidir. Okula gelmeden öğrenen ve beceri kazanan birine, “senin bilgi ve becerini tanımıyorum” demenin hiçbir mantıklı açıklaması olamaz.

Üçüncüsü, mevcut koşullarda açılan bazı derslerin farklı üniversite öğrencileri tarafından alınabilmesine imkân sağlanmalıdır. Bunun için üniversiteler, lisansüstünden başlayarak her dönem açtıkları görece fazla uzmanlaşma gerektiren dersleri, sadece kendi kayıtlı öğrencilerine değil, o derse kaydolma yeterliliğinde olan diğer üniversite öğrencilerinin de seçebileceği biçimde sunabilmelidir. Bunun için tüm Türk yükseköğretim sistemini bir çatı altında toplayan, ders kaydı ve not girişinde öğretim üyesine iş yükü çıkarmayan bir platform kurulmalı ve o platformda sunulan dersleri tüm üniversite öğrencileri açılan kontenjan doluncaya kadar seçebilmelidir. Diyelim bir üniversitenin o alanda uzmanlaşmış bir hocası “Blokzincir Para” adında çok dar bir alanda 30 kontenjanlı bir dersi veriyor olsun. Dersi açan üniversiteden 10 öğrencinin, diğer üniversitelerden de 20 öğrencinin “ilk gelen kaydolur” prensibine göre bu dersi alabildiği bir ortam oluşturulur. Böylece bu ders sadece öğretim üyesinin bulunduğu üniversitenin (yerel) değil tüm Türkiye’nin (ulusal) dersi haline gelebilir. Farklı farklı üniversitelerde okuyan birer ikişer istekli öğrenciden bir ulusal sınıf oluşur. Böyle bir dersin yükseköğretime katkısı, spesifik bir konunun yurt sathına dağılmış sınırlı sayıda isteklisi olan öğrencilerin içerik ihtiyaçlarını karşılama ile sınırlı kalmaz. Farklı farklı yükseköğretim kurumlarının öğrencilerinin bir ders etkinliği ile bir araya gelmiş olmaları her birine içerik dışında da bazı ilave yetkinlikler kazandırabilir. Bu sistem, dikey uzmanlaşmayı sağladığı gibi yurt sathına dağılmış taleplerin her biri için ayrı kapasite yaratma sorununu da (ölçek ekonomisi oluşturarak) gidermiş olur.

Dördüncüsü, üniversite dışı ortamlarda (vakıf, dernek, birlik, internet yayını, resmî veya özel kurumlar) güncel olarak üretilen bilgilerin üniversitelerin resmî programları içinde kredilendirilmesine fırsat verilmesidir. Bunun için dönem boyunca öğrenciler, öğrencisi oldukları üniversitenin dışındaki kurumlarda üretilen bilgi ve deneyimleri, izlencede belirtilen biçimde takip ederek tanımlanan sorumluluklar çerçevesinde (etkinliğe yararlanıcı olarak katılma, etkinlikte sorumluluk alma, soru sorma, mülakat yapma, birkaç dakikalık sözlü veya görüntülü özet sunma, değerlendirme yapma vb.) edindikleri öğrenim kazanımlarını sınıf arkadaşları ve dersin hocasına ileterek onu müfredatın bir parçası haline getirebilirler. Böylece üniversite dışı ortamlarda üretilen bilgiler de belirli bir süzgeçten geçtikten sonra üniversitenin kredi sistemine dâhil edilmiş olur. Bu hem öğrencileri üniversite dışına açar hem de üniversite dışındaki birikimi içeri taşır. Fildişi kuleler şeffaflaşır.

Dört Beceriyi Ölçen Yabancı Dil Sınavları

Bir yabancı dili iyi bilmek yirminci yüzyıl becerileri arasında öne çıkmaktadır. Çünkü yüksek düzeyde küresel ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal hareketlilik başka toplumların dillerini bilme ihtiyacını giderek artırmaktadır. Simultane tercüme araçları tam geliştiğinde bu ihtiyacın kısmen azalacağı beklenmekle birlikte dünyanın büyük ekseriyetinin kullandığı dilleri öğrenme ihtiyacının devam edeceğini söylemek çok yanlış değildir. Bu sebeple ülkemizde yabancı dil öğrenimindeki tutukluğun aşılması gerekir. Bu sorunun çözümündeki araçlardan biri yabancı dil sınavlarıdır. Ülkemizde hem kamu kurumlarının kariyer personelinin işe girişlerinde hem de üniversitelerde akademik terfi aşamalarında bir yabancı dili bilme şartı önemli kriterlerden biridir. Ancak dil seviyesini ölçerken sadece okuma ve anlama becerisini göz önüne alan sınavların yapılması, dil öğreniminde de sadece okuma ve anlamaya yüklenilmesine neden olmaktadır. Sınavların geriye dönük biçimlendirici etkisi nedeniyle dil öğretimi de dinleme-anlama, konuşma ve yazma becerilerini önemsiz hale getiren bir nitelik kazanmaktadır. Bu nedenle dillerin öğrenilmesinde temel olan bu dört beceriyi (okuma-anlama, dinleme-anlama, yazma ve konuşma) ölçen bir sınav sistemine hemen geçilmelidir. Başka bir yerde4 ayrıntılı açıklandığı üzere ÖSYM hem teknolojik altyapı hem de sınav tasarımı bakımından bunu birkaç dil özelinde hemen yapabilecek durumdadır. Burada öncelikle yabancı dil öğreticileri bu sınavlara tabi tutulacağı için yabancı dil öğretim sistemi de dört beceriyi dengeli kazandırma şeklinde hızla değişecektir. İlk aşamada (varlık nedeni ve meşruiyeti sorgulanan) YÖKDİL dört beceriyi ölçen sınava dönüştürüldüğünde yükseköğretimden başlayarak dil bilgi düzeyinin yetersizliğini gidermeye dönük ulusal sınav sorunu konusunda ciddi bir adım atılmış olacaktır.

Sonuç: Eğitimi tabana yaymaktan korkmamak gerekir. Eğitim tabana yayıldıkça diploma rantının azalmasına bakarak bunun yanlış bir şey olduğu düşüncesi şeytanın vesvesesidir! Çünkü daha çok kişiye daha çok eğitim, fiyatlanamadığı için miktarı tam olarak belirlenemese de, toplam faydayı artırır. Yani eğitimin toplam faydasını, yarattığı rantların toplamı olarak görmek yanıltıcıdır. Bir toplum, kaynakları israf etmeden daha çok kişiye daha çok eğitim vermenin yollarını bulduğu ölçüde başarılı olur. Buradaki öneriler bu amaca yöneliktir.

Şimdilik bunlar!


[


  1. [http://omer-demir.net/herkes-universite-okursa-halimiz-nice-olur/; http://omer-demir.net/egitim-reformu-nicin-bu-kadar-zor/footnote] Bazıları “bu kadar mezun fazla” derken, bazıları “meslek lisesi memleket meselesi”ne takılıp kalmış durumda.[footnote] http://omer-demir.net/gercekten-meslek-lisesi-memleket-meselesi-mi/

  2. http://omer-demir.net/herkes-universite-okursa-halimiz-nice-olur/

  3. Literatürde yerleşikliği göz önüne alınarak İngilizce karşılıkları verilmiştir.

  4. Ömer DEMİR; O Gece ÖSYM, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi Öncesi ve Sonrası, Kadim Yayınları, 2021 ss.

M. Emin Zararsız –

Hemen her dönemde ve ülkede üzerinde en çok konuşulan/tartışılan/değerlendirilen/eleştirilen konuların başlarında eğitim öğretim konusu gelmektedir. Çünkü bilgi durağan olmadığı gibi eğitim öğretim de durağan değildir ve geleceğin inşasının ve devamlılığının en önemli basamağını eğitim öğretim oluşturmaktadır.

Türkiye eğitim sistemi de herhalde üzerinde en çok konuşulan, çok sayıda aktörler tarafından konuşulan ve en çok eleştirilen konuların başlarında geliyordur. Eğitim sistemi üzerinde konuşanları sıraladığımızda, unuttuklarımız hariç siyasiler, akademisyenler, öğretmenler, eğitim yöneticileri (ilköğretim ve ortaöğretim kademesindeki yöneticilerin kamuya açık ortamlarda konuşması/yazması yasak olduğundan yükseköğretim kademesindeki), uzmanlar, veliler ve öğrenciler şeklinde yedi grupta toplayabileceğimiz kişiler karşımıza çıkmaktadır. Üstelik bu değerlendirmeler en bilimsel düzeydeki makale, kitap ve tartışmadan tutun da ev ortamlarından, kahvehanelere varıncaya kadar hemen her yerde ve ortamda yapılmaktadır.

TÜİK verilerine göre Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre yabancılar hariç 31 Aralık 2021 tarihi itibarıyla toplam nüfus 84.680.273 kişi; ayrıca kurs, turizm, bilimsel araştırma vb. nedenlerle 3 aydan kısa süreli vize veya ikamet iznine sahip yabancılar ile geçici koruma statüsüyle ülkede bulunan Suriyeliler hariç ülkemizde ikamet eden yabancı nüfus ise 1.792.036 kişi olmuştur.

Yine TÜİK verilerine göre 31 Aralık 2021 tarihi itibarıyla yabancı nüfus hariç 3-24 yaş grubunda 28.592.898 kişi bulunmaktadır. 2020-2021 öğretim yılı itibarıyla ise ülkemizde okulöncesinde (3-5 yaş) 1.225.981, ilkokullarda 5.328.391, ortaokullarda 5.212.969, ortaöğretimde (liselerde) 6.318.602 ve yükseköğretimde (önlisans ve lisans, açıköğretim dâhil) 7.791.280 (açıköğretim hariç 4.796.481) olmak üzere toplam 25.877.193 öğrenci öğrenim görmektedir. Diğer bir ifade ile toplam nüfusun yüzde 30,55’ini öğrenciler oluşturmaktadır.

Ülke nüfusunun yaklaşık üçte birinin öğrenci olduğu bir yapıda elbette eğitim konuları herkesin öncelikli gündeminde yer alacaktır.

Eğitimle ilgili konuşulan/tartışılan/değerlendirilen/eleştirilen konulara baktığımızda ise konuları genel olarak şu başlıklar altında toplayabiliriz: Eğitimin niteliği, fiziki sorunlar, beşeri kaynaklar, tür çeşitliliği, müfredat, ölçme-değerlendirme, kademeler arası geçiş sistemi, teşkilatlanma, kademeler arası geçişte avantaj sağlayabilmek için dershane/kurs/özel ders vd.

Artık bir veli veya öğrenci olmamakla birlikte Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yapmış, iki dönem YÖK üyeliği yapmış ve halen bir yükseköğretim kurumunda ders veren bir akademisyen olarak yukarıda sayılan konularla ilgili elbette bir şeyler söyleyebilmek mümkündür. 1 Ancak bu yazıda Türkiye eğitim sistemi, çok da fazla gündeme getirilmeyen farklı bir açıdan bakışla değerlendirilmeye çalışılacaktır: Eğitim mevzuatı.

Bilindiği üzere okulöncesini dikkate almazsak ülkemizde eğitim sistemi üç kademeden oluşmaktadır: İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kademeleri. Her üç eğitim kademesini de düzenleyen farklı kanunlar ve bu kanunlara dayanılarak çıkarılan ikincil mevzuat bulunmaktadır. İşte bu üç kademeyi düzenleyen kanunların çıkarıldığı dönemler itibarıyla eğitim sistemine bir bakış yapılacaktır. Hemen baştan belirtelim ki bu üç kademeyi düzenleyen temel üç kanun da ülkemizde çok sık yaşadığımız olağanüstü yönetim dönemlerinde çıkarılmıştır.

O halde öncelikle olağanüstü yönetim dönemlerini belirlemeye çalışalım.

Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinden bugüne kadar geçen 98 yıldan fazla süre içerisinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok sayıda olağandışı yönetim dönemleri yaşamıştır. Bu olağandışı yönetim dönemlerini şu şekilde belirlemek mümkündür.

Yeni kurulan devlet, kurucu babanın/babaların egemen olduğu 1923-1938 arasında Mustafa Kemal ATATÜRK, 1938-1950 arasında İsmet İNÖNÜ ve parlâmentoda tek parti (Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi) tarafından yönetilmiştir. Dönemin karakteristik özelliği ise reddi mirasa dayalı yeni bir ulus devlet inşa etmektir.

27 Mayıs 1960 darbesi ve 15/10/1961 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimine kadar devam eden dönem Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir cunta tarafından gerçekleştirilen ilk askerî darbe dönemidir. Bu dönemde parlâmento feshedilmiş, yürütme görevden uzaklaştırılmış, cunta üyelerinden oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK) ülkeyi yönetmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası ve 14/10/1973 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimine kadar devam eden dönem yine bir olağandışı dönem olmakla birlikte bu dönemde hükûmet istifa etmiş ancak parlâmento feshedilmemiştir.

12 Eylül 1980 darbesi ve 6/11/1983 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimine kadar devam eden dönem Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir komuta zinciri içinde doğrudan yönetime el koyduğu, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) tarafından kullanıldığı, parlâmentonun ise feshedildiği bir dönem olmuştur.

28 Şubat 1997 post-modern darbe ve işbaşındaki hükûmetin istifa etmesiyle 18 Haziran 1997 tarihinde başlayan ve 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimine kadar devam eden dönem. Bu dönemde hükûmet istifa etmiş ancak parlâmento feshedilmemiştir.

27 Nisan 2007 e-Muhtırası ve 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü dönemlerinde ne hükûmet değişikliği ne de parlâmentonun görevinin sona ermesi söz konusu olmuştur. 27 Nisan 2007 e-Muhtırası esnasında işbaşında bulunan 59. Hükûmet ve parlâmento ile 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü esnasında işbaşında bulunan 65. Hükûmet ve parlâmento görevlerine devam etmişlerdir. Ancak 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra 21 Temmuz 2016 tarihinde Olağanüstü Hâl ilan edilmiş ve 19 Temmuz 2018 tarihine kadar devam etmiştir.

Olağanüstü dönemler ve bu dönemlerdeki yönetimlerin karakteristik özelliğini yürürlükteki hukuk sisteminin, parlâmentonun ve demokrasinin askıya alınması; bu dönem yöneticisinin/yöneticilerinin kural oluşturması, aldıkları kararlarının hukuk yerine geçmesi ve bu kararların herhangi bir merci tarafından denetlenememesi şeklinde özetlemek mümkündür.

Türkiye eğitim sistemini düzenleyen üç temel kanun bulunmaktadır: 5/1/1961 tarihli ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, 14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu. Elbette bu kanunların dışında da çok sayıda kanun, ayrıca kanun hükmünde kararname, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile tüzük, yönetmelik, yönerge, tebliğ, genelge, usul ve esas biçimlerinde aşırı çok sayıda ikincil düzenlemeler de bulunmaktadır. 2 İlköğretim (ilkokul ve ortaokul) kademesindeki eğitim öğretimi düzenleyen 5/1/1961 tarihli ve 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askerî darbe döneminde, henüz normal demokratik siyasi hayata geçilmeden önce ve 9 Temmuz 1961 tarihinde kabul edilen 1961 Anayasası yürürlüğe girmeden çıkarılmış bir kanundur. Doğal olarak darbe yönetiminin düşünceleri çerçevesinde hazırlanmış ve kabul edilmiş bir kanun olarak eğitim öğretim sürecinin ilk basamağını düzenlemektedir.

Türk millî eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve ilkeleri, eğitim sisteminin genel yapısını, öğretmenlik mesleğini, okul bina ve tesislerini, eğitim araç ve gereçlerini ve Devletin eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde düzenlemek (md. 1) üzere çıkarılan 14/6/1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu 12 Mart 1971 Muhtırası üzerine meşru seçimler sonucu oluşan 32. Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin (Süleyman Demirel) istifası sonrası oluşan hükûmetler döneminde çıkarılmış bir kanundur. Her ne kadar Muhtıra üzerine parlâmento feshedilmemiş, 12 Ekim 1969 tarihinde yapılan seçimlerle oluşan parlâmento görevine devam etmiş ise de, Nihat ERİM (26/03-22/05 1972) Ferit MELEN (22/05/1972-15/04/1973) ve Naim TALU (15/04/1973-26/01/1974) başbakanlıklarında ve teknokratlardan oluşan üç ayrı hükûmet tarafından yürütme görevi yerine getirilmiştir. 1739 sayılı Kanun ise Naim TALU Başbakanlığındaki Adalet Partisi (AP), Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ve bağımsızlardan oluşturulan 36. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti döneminde hazırlanarak kanunlaştırılmıştır.

Yükseköğretimle ilgili amaç ve ilkeleri belirlemek ve bütün yükseköğretim kurumlarının ve üst kuruluşlarının teşkilatlanma, işleyiş, görev, yetki ve sorumlulukları ile eğitim – öğretim, araştırma, yayım, öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personel ile ilgili esasları bir bütünlük içinde düzenlemek (md. 1) üzere çıkarılan 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ise 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askerî darbe döneminde, henüz normal demokratik siyasi hayata geçilmeden önce ve 18 Kasım 1982 tarihinde kabul edilen 1982 Anayasası yürürlüğe girmeden çıkarılmış bir kanundur.

Yürürlüğe girdiği ilk haliyle 91 esas madde ve 5 geçici maddeden oluşan 222 sayılı Kanun, zaman içerisinde 32 maddesi ilga edilmiş, 4 ek madde ile 6 geçici madde eklenmiştir. Ayrıca çok sayıda fıkra, bent, alt bent ilga edilmiş, eklenmiş, değiştirilmiştir. 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu, esasen çok sayıda hükümleri uygulanamaz hale gelmiş ve eğitim sistemleri için en önemli eleştiri olarak ileri sürülen “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”ye yönelik ideolojik tarafı pek bulunmayan, daha çok ilköğretim okullarının kurulması ve yönetilmesine ilişkin hususları düzenleyen teknik içerikli bir kanundur. Kabul edildiği 1961 yılı için ileri derecede sayılabilecek çoğu hükümlerinin bugün için bir anlamı, karşılığı bulunmamaktadır. Yine o dönem için öngörülen genel bütçe gelirlerinin yüzde 3’ünün, özel idare gelirlerinin yüzde 20’sinin, köy gelirlerinin yüzde 10’unun ilköğretim okulu ve öğretmen lojmanı yapılmak üzere ayrılmasına ilişkin bütçeye ilişkin hükümler, halen Kanunda muhafaza edilmekle birlikte uzun yıllardır uygulanmamaktadır. Köy ilköğretim okullarının çoğunun kapatılarak taşımalı eğitimin gerçekleştirildiği bir dönemde halen bu Kanuna dayanarak köylere ilköğretim okullarının yapılması, bu okullara “uygulama bahçesi” yapılması, bu okullar yanına kurulacak “öğretmen lojmanlarına” “öğretmen bahçesi” yapılması gibi hususlar günümüz için karşılığı olmayan hususlar olmakla birlikte Kanunda muhafaza edilen hükümlerdendir.

222 sayılı Kanunla ilgili “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”ye yönelik ideolojik tarafı bulunmama hâli, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu için söylenemeyecek durumlardır. Tam da “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”ye yönelik ideolojik kanun nitelemesine bu iki kanun da uymaktadır.

Yürürlüğe girdiği ilk haliyle 64 esas madde ve 1 geçici maddeden oluşan 1739 sayılı Kanun, zaman içerisinde iki maddesi ilga edilmiş (3/2/2022 tarihli ve 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu ile), 1 ek madde ile 3 geçici madde eklenmiştir. Ayrıca çok sayıda fıkra, bent, alt bent ilga edilmiş, eklenmiş, değiştirilmiştir. Bu Kanunun önemli bir özelliği adında “temel” nitelemesi bulunan çok nadir kanunlardan biri olup 3 sadece ortaöğretim kademesini değil, genel olarak “Türk milli eğitim sistemini” ve kapsamda ilköğretim ve yükseköğretim kademesini de düzenleyen bir kanundur. Tüm eğitim kademelerini kapsayacak şekilde Birinci Kısımda “Türk Milli Eğitim Sistemini Düzenleyen Genel Esaslar” düzenlenmiş, Birinci Kısmın Birinci Bölümünde “Türk Milli Eğitiminin Amaçları” “Genel amaçlar” ve “Özel amaçlar” şeklinde belirlendikten sonra İkinci Bölümünde ise “Türk Milli Eğitiminin Temel İlkeleri” ondört başlık ve maddeler hâlinde düzenlenmiştir. Bundan sonra ise örgün eğitim ve yaygın eğitim ayırımı içinde örgün eğitim olarak okulöncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim, ortaöğretimden yükseköğretime geçiş; yaygın eğitim, öğretmenlik mesleği, okul binaları ve tesisleri, eğitim araç ve gereçleri düzenlenmiştir. Özellikle Kanunun ilk onyedi maddesinde “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”ye yönelik ideolojik yaklaşım yer almaktadır.

Yürürlüğe girdiği ilk haliyle 68 esas madde ve 28 geçici maddeden oluşan 2547 sayılı Kanun, zaman içerisinde iki maddesi ilga edilmiş, 8 esas madde, 45 ek madde ile 54 geçici madde eklenmiştir. Ayrıca sayısız fıkra, bent, alt bent ilga edilmiş, eklenmiş, değiştirilmiştir. Bu Kanun da 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu gibi “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”ye yönelik ideolojik yaklaşımla hazırlanmış ve buna ilişkin hükümler bulunmaktadır. Kanunun “Genel Hükümler” başlığını taşıyan İkinci Bölümünde “yükseköğretimin amacı” ve “ana ilkeler” bu anlamdaki yaklaşımı gösteren düzenlemelerdir. Bundan sonra ise Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yükseköğretim Denetleme Kurulu (YDK) ve Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) oluşturularak yükseköğretimdeki yetkilerin büyük çoğunluğu bu merkezî kuruluşlara verilmiştir. Bundan sonra yükseköğretim kurumları, yetkilerin çoğunluğu rektörde toplanacak şekilde düzenlenmiştir. Daha sonra öğretim elemanları, öğretim ve öğrenciler, disiplin ve ceza işleri, mali hükümler, ek maddelerin bir kısmında ise vakıf yükseköğretim kurumları düzenlenmiştir.

Demokratik siyasi hayatı çalkantılı, inişli-çıkışlı olan ülkeler bakımından genelde siyaset bilimciler ve hukukçular tarafından “olağanüstü dönemlerde yapılan düzenlemelerin geri alınması halinde demokratik bir düzen getirilmiş olur” şeklinde bir kabul ifade edilir. Bu kabulü yukarıda kısaca belirtilen ancak etkileri çok yüksek ve uzun süreli eğitim öğretim alanını düzenleyen kanunlar bakımından evleviyetle düşünmek ve uygulamak gereklidir.

Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı olarak görev yaptığım dönemde, 2012 yılında Bakanlık içinde bir komisyon marifeti ile başta 222 sayılı Kanun ve 1739 sayılı Kanun olmak üzere ilköğretim ve ortaöğretim kademesini düzenleyen toplam 15 adet kanun/kanun hükmünde kararnameyi komple yürürlükten kaldırarak her türlü ideolojik yaklaşımdan uzak, sade, nitelikli eğitim öğretime odaklanmış bir “Millî Eğitim Temel Kanunu Tasarı Taslağı” hazırlanmış ve Bakanlığın tüm birim amirleri ile tartışılarak son şekli verilmişti. Ancak ne yazık ki bu metin bu aşamadan sonra ne Bakana ne Başbakana ne de kamuoyuna arz edilebilmiştir.

YÖK Üyesi olarak görev yaptığım dönemde ise 6 YÖK Üyesi olarak bir komisyon halinde, 2011 yılında merkez eksen olarak yükseköğretim kurumlarını esas alan, merkezî kuruluşlara ait yetkilerin çoğunu yükseköğretim kurumlarına (üniversitelere) devreden, yükseköğretim kurumlarında ise senato, yönetim kurulu, fakülte kurulu gibi kurulları yetkilendiren, yükseköğretim kurumları bakımından Üniversite Konseyi/Mütevelli Heyet öngören bir “Yükseköğretim Kanunu Tasarısı Taslağı” hazırlanmıştır. Bu metin dönemin Başbakanı tarafından görevlendirilen Başbakan Yardımcısı, Milli Eğitim Bakanı, TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı ve Başbakanlık Müsteşarından oluşan bir komisyonla da baştan sona gözen geçirilmiştir (bu Komisyon üyelerinden Başbakanlık Müsteşarı dışındaki diğerleri Prof. Dr. unvanlı akademisyen kişiler idi). Ancak bu metin YÖK yönetiminde gerçekleşen değişimle birlikte ilk hazırlanan metinle ve metne hâkim olan düşünce ile ilgisi olmayan, merkezi yeniden güçlendiren bir şekle dönüştürülerek TBMM’ye sevk edilmek üzere Milli Eğitim Bakanlığına gönderilmiş, Milli Eğitim Bakanlığı olumsuz görüşle Başbakanlığa arz etmiş ve Başbakanlıkta kalmıştır.

Sonuç olarak hâlen eğitim öğretim sistemimizin üç kademesi de darbe dönemlerinde hazırlanarak yürürlüğe konulmuş üç kanunla düzenlenmeye devam etmektedir. 21. Yüzyıl Türkiye’sine yakışmayan, demokratik hukuk devleti ile bağdaşmayan, nitelikli eğitimden ziyade “tek tipe formatlanmış nesil” ve “makbul vatandaş yetiştirme”yi öngören bu kanunlar derhal yürürlükten kaldırılarak bir yükseköğretim kademesi için bir de okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretim kademesi için yaygın eğitimi de kapsayacak şekilde çağın ve ülkemizin ihtiyaçlarını karşılayan, nitelikli eğitimi amaçlayan, ideolojilerden arınmış bir düzenlemeye acil ihtiyaç hâlen devam etmektedir.


  1. Söz konusu başlıklar çerçevesinde Yeni Türkiye Dergisinin 2014 yılında yayınladığı Eğitim Özel sayısında yayınlanan makalemize bakılabilir: “Türk Eğitim Sistemine Genel Bir Bakış: Sorunlar ve Öneriler”, Yeni Türkiye, Yıl 10, Sayı 58, Mayıs-Haziran 2014, Türk Eğitimi Özel Sayısı I. s. 143 – 178. (http://yeniturkiye.com/display.asp?c=0581)

  2. Mesela sadece Milli Eğitim Bakanlığı web sitesinde okulöncesi, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyindeki eğitim öğretim sistemini düzenleyen 24 adet kanun, 2 adet kanun hükmünde kararname, 5 adet Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 1 adet tüzük, 2 adet Cumhurbaşkanı kararı, 15 adet Bakanlar Kurulu Kararı, 126 adet yönetmelik, 93 adet yönerge, 7 adet tebliğ, 17 adet usul esas, 9 adet Cumhurbaşkanlığı genelgesi, 339 adet Bakanlık genelgesi, 1 adet ana statü, 22 adet işbirliği protokolü, kılavuz vb. listelenmekte ve metinleri verilmektedir. Yükseköğretim Kurulu web sitesinde ise 9 adet kanun, 4 adet Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 4adet kanun hükmünde kararname, 2 adet Bakanlar Kurulu Kararı, 2 adet tüzük, 57 adet yönetmelik, usul esas, yönerge listelenmekte ve metinleri verilmektedir. (ET: 18/03/2022)

  3. Diğeri ise 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunudur.

SANAL KITADA DOLAŞIMA GİREN DİJİTAL SERBEST MALLARIN TELİF SİSTEMİ NASIL OLACAK?

Ömer Demir –

Mevcut telif hakları sistemi, kitap özelinde söyleyecek olursak, sadece bedelini ödeyen kişilerin kitabı “okuma hakkı”nın olduğunu kabul eder. Telif hakları sistemi, özünde, bir eserin, onu ortaya çıkaran kişinin rızası olmadan kullanılmasına bir sınırlama getirmeyi amaçlar.

Satın aldığınız bir şiir kitabından bir bölümü arkadaş ortamında okuduğunuzda orada bulunan birçok kişi kitaba para ödemediği halde şiiri dinlediğinde ya da bir TV ekranında yahut radyo programında milyonlara o şiiri okuduğunuzda telif hakkı ihlali veya “kul hakkı” ortaya çıkar mı? Soruyu daha da daraltalım: Bir eserin basılı nüshasını, onun piyasada satılan bedeli karşılığında kaç kişi telif hakkını ihlal etmeden “tüketebilir?”

Aynı kitabı çok kişinin okuması daha yüksek bir ihtimal olduğu için dergi aboneliklerinde ve kitap alımlarında kütüphanelere daha yüksek bir fiyatlandırma uygulaması yapıldığını görebilirsiniz ama bireysel olarak satın aldığınız bir kitabı kaç arkadaşınıza verebileceğiniz konusunda bir kısıt olmadığını düşünürsünüz. Peki, bir eseri satın aldıktan sonra kaç kişinin onu okumasının meşru olduğu konusunu belirleyen nedir? Kitapçıda göz atarak, satın alandan ödünç alarak veya bir şekilde okuyandan özetini dinleyerek bir kitaptan faydalanma biçimlerinin telif hakkı ihlali kapsamına girmemesinin sebebi ile onu serbest mala dönüştüren dijitalleşme arasında herhangi bir paralellik kurulabilir mi?

İşte bu sorular bizi hukuk ve teknoloji ilişkisinde görünüşte karmaşık ama arkasındaki mantık bakımından bir o kadar da basit noktaya götürür: Bir konunun hukuki durumu ile onun olabilirliğini sağlayan teknolojik gelişim karşılıklı etkileşim içinde birbirini belirler. Teknolojik gelişmeler hem hak ve sorumlulukların yeniden tanımlanmasına yol açar hem de tanımlanan hak ve sorumluklara göre yeniden şekillenir, ivme kazanır, istikamet edinirler. Telif hakları bağlamında da durum bundan farklı değildir. Kullanılan teknolojik araçlar yönünden bilgiyi onu üreten kişiden uzaklaştırmanın mümkün olmadığı durumlarda (bilginin içinde örtük bilgi fazla olduğunda) telif hakkı olarak hukuki koruma oluşturulmasına pek gerek olmamıştır. Bir şifacının hangi ottan, hangi miktarda katıp kaynattığını sadece kendisi bildiği için ilacının formülünü bir kâğıda yazmadığı sürece şifa dağıtıcı formülün bilgisinin hukuki koruma altına alınması gerekmemiştir. Benzer şekilde bir gemi kaptanının yön bulma konusundaki bilgilerini ve kıtalar arası rotaların özelliklerini başkalarının erişebileceği yerlere yazmadığı sürece, yıllar içinde deneyimle biriktirdiği denizcilik bilgilerini hukuk sistemi ile koruma ihtiyacı pek söz konusu değildir. Çünkü şifacı veya kaptan nerede bulunursa “işe yarar” bilgi de büyük oranda oradadır. Ne zaman ki bilgi özellikle kitaplaştırılarak insandan ayrıştırılmaya, bağımsız ayrı bir varlık muamelesi görmeye başladı, o zamandan itibaren ona da bir mülkiyet sınırı çizme ihtiyacı oluştu denebilir. Basitçe söylemek gerekirse, bilgiler kitaplara (insandan ayrıştırılabilen kayıtlara) dönüşmeseydi, sadece onları kullanan zanaatkârların uygulamalarında gömülü olarak örtük bilgi statüsünde kalsalardı veya sadece bilgelerin sohbetlerinden yayılsalardı, telif haklarını düzenleyen ve koruma altına alan kanuna pek ihtiyaç olmayacaktı. Yani bilgileri üretenler, o bilgiler yoluyla elde ettikleri saygınlıklarını ve/veya gelirlerini korumak için ilave mülkiyet haklarına ihtiyaç duymaktadırlar. Bu sebeple bilgiler, onları üretenlerden bağımsızlaşıp yazı, ses ve görüntü olarak sayfalara, radyo frekanslarına veya video kayıtlarına aktarıldığında, yani onları kendi faydalarına kullanmak isteyenlerin üretenlerden izin almadan rahatça kullanabilecekleri bir nitelik kazandıklarında, kendilerini üretenler ile aralarındaki sağlam bir mülkiyet bağı kurma ihtiyacı, bugünkü telif hakları sistemlerini ortaya çıkarmıştır. Bu ihtiyaç, bilginin en temel üretim aracına dönüştüğü günümüz ekonomilerinde hayati önemini korumaya devam etmektedir. Buradaki temel sorun, bu ihtiyacı, toplam faydayı azaltmadan gidermenin yol ve yöntemlerini bulmakta yatıyor.

Her Faydalı Ürün Telife Konu Olur mu?

Öte yandan insanın ürettiği bilgi çeşit çeşittir ve her tür bilgi telif hakkına konu olmamaktadır. Bilgi sahipleri bazı bilgileri korumak için sıkı tedbirler alınmasını isterken (patent, faydalı ürün, yayın hakkı vb.) bazılarını da ücretsiz yayılmasına rıza göstermek bir yana onu daha geniş kesimlere yaymak için ilave harcama yapmayı dahi göze almaktadırlar. Örneğin peygamberler mesajlarını yaymak için telif hakkı istememişlerdir. Tersine mesajlarını olabildiğince yayılmasına katkı sağlayacak gönüllüler oluşturma peşinde olmuşlardır. (Bu mesajları şerh edenlerin, yaptıkları şerhlere telif hakkı talep etmelerinin ortaya çıkardığı ironik durum bahsi diğerdir.) Benzer şekilde siyasi liderler ve ideologlar da kendilerinin ürettiği bilginin serbest dolaşımından yanadırlar. Genelde özel mal ve hizmet üretimine dönük bilgilerin koruma altına alınmasının amaçlandığı, buna karşılık daha kamusal nitelikli ve ideoloji bağlantılı olanların ücretsiz yayılması için çaba sarf edildiği görülmektedir.

Neredeyse bütün toplumlarda bilgi mimarlarının ideolojik bilgiyi yayma konusunda çok cömert davrandıkları görülmektedir. Başkalarının kafasının içindeki “yanlış” fikirleri yok etmek veya değiştirmek için harcanan çabanın çok azının başkalarının hayatlarını kolaylaştıracak bilgileri yaymaya harcanması, burada ayrıntısına girilmeyecek olan ama gerekçeleri üzerinde düşünmeye değer önemli bir tartışma konusudur.

Kıt Malı Serbest Mala Dönüştürecek Bir Telif Hakkı

İnsana fayda sağlayan malları kıt mallar ve serbest mallar olarak iki ana gurupta toplayabileceğimize başta işaret etmiştik. Miktarları, insan istek ve ihtiyacını ücret ödemeden karşılamaya yetmeyen mallara kıt mallar diyoruz (ekmek, süt, araba, ev, giysi vb.). Refahımızın önemli bir kısmını bu kıt mallar oluşturur. Bütün kıt malların bir fiyatı vardır ve fiyat yoluyla üretim miktarları düzenlenir. Serbest mallar ise varlığı halinde isteyen herkesin istediği kadar tüketebileceği mallardır (güneş, hava, adalet, düzen ve özgürlük gibi). Dijitalleşme, telife konu olan ve fikre dayalı ilk birimi kıt mal olan birçok ürünü ikinci birimden sonra serbest mala dönüştürdüğü için daha önce dünya üzerinde eşi benzeri olmayan ve tamamen yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. Dijitalleşmenin yol açtığı bu serbest mal özelliği kazanan ürünlerde kamusal mallardaki orta malların trajedisinde olduğu gibi aşırı tüketim nedeniyle üretimin kendini yenileyememesi durumu da söz konusu değildir. Çünkü marjinal maliyet sıfıra yakındır ve malların tüketiminde rakiplik durumu yoktur. Bu ilk birimi kıt mal olan ürünlerin sonraki birimlerinin serbest mala dönüşmesi, mülkiyet konusunda yeni bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır.

Bir ürün eğer ilk birim üretildikten sonra serbest mala dönüşecekse, o ilk ürünün ortaya çıkarılması için gerekli zaman, gayret, emek ve diğer harcamaları kim niçin yapacak? Yani fikir işçilerine, ilk birimin üretim masraflarını tam olarak karşılayacak ve alternatif maliyetleri (zaman ve yeteneklerini kullanabileceği diğer yararlı işlerden elde edebileceği kazançlardan yoksun kalmalarını) telafi edecek ödeme nasıl yapılacak? Günümüz telif haklarında ana sorun burada düğümleniyor.

Gelecekte seyrin nasıl olabileceğine dair tahminlerimizi yapmadan önce şimdiye kadar yaptığımız açıklamaları birkaç maddede toplayalım.

İlk olarak, bilgi odaklı zihinsel ürünler bir kez zihin dışına çıktıklarında sonsuz biçimde kullanılma imkânına kavuşurlar. Maddi varlığı olan üretimlerde ürün kullanıldıkça ya doğrudan tükenmesi (ekmeğin yenmesi) ya da aşınması (makinenin amortismanı) sonucu bir sınırlı kullanım söz konusudur. Bilgide ise işe yaradığı sürece aşınmadan ve eskimeden sınırsız tekrar kullanım imkânı vardır. “Üçgenin iç açıları toplamı 360 derecedir” bilgisini milyonlarca tasarımcı sonsuz işlemde kullanabilir. Aynı bilgiyi daha çok kişinin yararlı biçimde kullanması, toplum refahını sürekli artırır. Dijitalleşme marjinal maliyeti sıfıra yakın hale getirdiği için zihinsel ürünlerde ilk birim ürünün üretiminin nasıl gerçekleşeceği, maliyetinin nasıl karşılanacağı önemli hale gelmektedir.

İkincisi, bilgi ağırlıklı olarak diğer bilgilerden ürer. Eğer her seferinde diğerlerinin bilgisine özel mal şartlarında ulaşım zorunlu hale getirilirse, yeni bilgi üretiminde kullanacak kaynak miktarı azalır, verimlilik düşer. Dolayısıyla yeni bilginin üretiminde kullanılacak her bir unsur özel mülkiyet konusu yapıldığında, toplam bilgi üretimi düşer. Aynı ya da benzer bilgilerin birbirinden habersiz kişiler tarafından üretimi (duplikasyon) artar. Herkes birbirinden habersiz aynı konular üzerinde mesai harcar, üretimde kullanılabilecek toplam zaman verimsiz kullanılmış olur ve sonuçta toplam refahı artırmak için kıymetli bir kaynak olan zihinsel emeğin önemli kısmı boşa gider. Sonuçta grup, ülke ve küresel ölçekte insanlığın ortak zihinsel kaynakları etkili biçimde ve yerli yerinde kullanılmamış olur. Eğer bilginin farklı unsurları telife konu olursa orta malların trajedisinin tersi çoklu mülkiyet trajedisi denen yeni bir durum ortaya çıkarabilir.

Üçüncüsü, bilginin çoğaltılma ve yayılma maliyetlerinin düşmesi, her türlü bilginin kolayca yayılmasına ve bu yolla bilgi kirliliğinin artmasına yol açar. Maddi üretim süreçlerinde istenmeyen bir sonuç olarak çok yönlü kirlilikler olduğu gibi zihinsel üretimde de üretim ve dağıtım kolaylığı, işe yarar faydalı bilginin yanı sıra yanlış ve zararlı bilgilerin de kolayca yayılmasına yol açar. Neyin yararlı veya zararlı olduğu tartışmalı olsa da toplum refahını olumsuz etkileyen zihinsel ürünleri zararlı olarak niteleyebiliriz. Buna da toplumsal süreçler karar verir. Faydalı mal ve hizmetler (edinilmek ve tüketilmek istenen) yanında zararlı mal ve hizmetler (kirlilik gibi uzak durulmak, tüketilmemek istenen) de her dönemde söz konusudur.

Telif haklarının koruma altına aldığı meşru üretimde amaç toplam yararı artırmaktır. Dijitalleşmenin ikinci birimden itibaren kıt malları serbest mallara dönüştüren özelliği ile ortaya çıkan yeni durumda, bilginin olabilecek en yüksek toplumsal faydaya dönüştürecek bir telif sistemi üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor.

Burada telife konu olacak tüm ürünlerin tek bir telif sistemine tabi olmalarının hem mümkün hem de doğru olmayacağı söylenebilir. Bir mimari proje, ürün tasarımı, güfte yahut beste, seslendirme veya film; deneme, roman, şiir veya günlük düşünce yazıları; tarih, coğrafya, ulusal güvenlik, çevre bilinci, hukuk devleti vb. hakkında makale, rapor veya kitap; iyi bir insan, dindar veya vatandaş olmayı sağlayacak bilgiler; fizik, kimya, biyoloji, matematik, mantık veya felsefi eserler vb. gibi hitap ettiği kitle, tüketiminden beklenen olası etkileri bakımından farklılaşan zihinsel ürünlerin her birinin tabi olacağı telif kuralları farklı olabilir. Kamusal faydası ağır basanların ilk birimlerini kamunun; özel faydası ağır basanların da kişilerin finanse edeceği farklı yöntemler benimsenebilir. Nitekim mevcut durumda da farklı alanlarda farklı kurallar hüküm sürmektedir.

Ancak eskiden beri var olan durumun da şimdi kökten değiştiği gayet aşikâr. Gelinen aşamada geliştirilecek telif sisteminin a) müellifin üretim motivasyonunu artırıcı, b) daha çok kişinin faydalanmasını sağlayıcı ve c) kalite denetimini kolaylaştırıcı olmak üzere üç temel özelliğinin olması gerekir.

Üretim motivasyonu açısından bakıldığında zihinsel ürünlerin hem üretim ortamının iyileştirilmesi (haksız rekabetin ve tekellerin engellenmesi, piyasaya giriş koşullarının hafifletilmesi vb.) hem de ürettiği faydaya göre sahibine makul bir getiri sağlaması için uygun düzenlemelerin yapılması beklenir. Tüm zaman, gayret ve yeteneklerini zihinsel ürünlerin üretimine tahsis edenlerin, onlardan yararlanılma durumuna göre bir getiri elde etme beklentileri, üretimin doğasından gelir. Çünkü üretim, bireylerin kendileri veya başkaları için bir fayda yaratma faaliyetidir.

Bir müellif, eserini sadece kendisi için üretmemiş ise, (bu durumda paylaşmasına gerek olmaz) diğerlerinin ona bir şekilde ulaşmasını istiyor olmalıdır. Dolayısı ile telife konu olan ürünün başkalarını da ilgilendiren bir yönünün olduğu varsayımı vardır. Bir ürünün başkalarını da ilgilendiriyor olması, onun üretilme gerekçesi bağlamında, dolaylı biçimde başkalarının da katkısı olduğunun bir işaretidir. Onun için “müşteri velinimettir” üretici için. Ürün sahibi “bu benim üretimim” dediğinde, başkalarının olası ilgisinin onun ortaya çıkmasındaki kritik tetikleyici rolünü göz ardı etmemelidir. Bu durum, fayda oluşturan ve mülkiyete konu edilen tüm faaliyetler için geçerlidir.

Ortaya çıkan bu faydanın büyüklüğüne göre onu yaratanın kendine bir pay beklentisi içinde olması gayet makuldür. İlk birimden sonraki birimlerin marjinal maliyetinin sıfır olması, ilk birimi üretenlerin ürün üzerindeki hak iddialarını geçersiz kılmayacağı gibi onlara makul bir karşılık ödenmemesi hem ilgili birey hem de toplum için makul bir tercih değildir. Birey ürettiği fayda ile mütenasip bir karşılık almadığı için hakkının yendiğini düşünecek, bunun verdiği sinyalle bireylerin yeteneklerinin benzeri alanlarda üretime yöneltmemeleri, böylece üretim hacminin düşmesi ve refahın azalmasına yol açacağı için toplum da kayıp yaşayacaktır. Dimyata pirince giderken eldeki bulguru da kaybetme durumu ortaya çıkacaktır.

Kısacası, telife konu ürünlerin ikinci ve sonraki tüm birimlerinin marjinal maliyetinin sıfır olmasına dayanarak ürünü kıt mal gibi fiyatlandırma veya serbest mal gibi görüp üreticisinin katkısını görmezden gelme seçeneklerinden birine yönelmek zorunda değiliz. Kıt mal muamelesi yapmak toplam faydayı aşağı çekecek, serbest mal muamelesi yapmak da muhtemelen o ilk birimin üretilmesine mani olacaktır. Telif haklarının dayandığı sorun, ilk birimin üretiminin ödüllendirilme biçiminin, ilave birim maliyeti sıfır olan bir üründen isteyen diğer herkesin yoksun bırakılmasına yol açmadan nasıl gerçekleştirileceğidir.

Kanaatimizce, daha önce ifade edildiği gibi, herhangi bir kaynak israfına yol açmayacağı için böyle bir yoksun bırakmanın hiçbir makul gerekçesi olamaz. Bu sebeple marjinal maliyeti sıfır olan ürünlerin ilk biriminin maliyetlerini karşılamada tümüyle özel mallar için geçerli olan birebir “tüketen öder” prensibi yerine kamusal mallar için geçerli olan “toplum adına ödeme” yöntemi daha makul görülmektedir. Burada ürünün kamusal fayda yaratma yönü göz önüne alınarak aşamalı süreçlere ihtiyaç vardır. Bazı ürünlerin ilk üretim maliyetlerinin karşılanması tümüyle piyasa koşullarına terk edilirken, bazılarınınkiler kısmen, diğer bazılarınınkiler de tümüyle kamusal finansman yöntemiyle karşılanabilir.

Neden Herkes Tükettiğinin Bedelini Doğrudan Ödemek Zorunda Değil?

Bu başlıkta kritik kelime “doğrudan”. “Her şeyin bir bedeli vardır” iktisatçıların beylik sözüdür. O bedel bazen doğrudan bazen de dolaylı ödenir. Dolaylı ödemede “ortak ödeme” yaygın olduğu için doğrudan ödeme gibi muhasebeleştirilemez.

Günümüzde tüketimin tüketen, kamu ve reklamcı tarafından olmak üzere üç şekilde finanse edildiği görülmektedir. Dijital platformların reklamcı yoluyla finansmanı konusunda öne çıktığını görmekteyiz. Bunu biraz açalım.

Günümüzde özel mal niteliğinde olmasına rağmen bedelin başkaları tarafından dolaylı biçimde ödendiği bir ödeme türü hızla gelişmektedir. Bilindiği üzere mal ve hizmetlerin çoğunun bedelini doğrudan tüketici öder. Ancak bir malı tüketirken başka bir malın tanıtım nesnesi olma potansiyeli olan kişilerin tüketim bedelini reklam verenin ödediği yeni durumlar söz konusudur. Bunun ilk ve en tipik örneği TV yayınlarının sadece bir anten yardımı ile veya cep telefonu yahut internetten izlenmesidir. İzleyen kişi ürünün yapım maliyeti olarak bedelini reklama maruz kalmayı kabul etmekle öder. Hani meşhur söz var ya “bir ürüne bedel ödemiyorsanız ürün sizsiniz” diye, o durum işte.

Reklamı veren kişi sizin izlediğiniz programı finanse eder. Bir programı ne kadar çok kişi izlerse, reklam değeri o kadar yüksek olur, daha çok destekçi bulur. Bu durumda her bir tüketici, reklama muhatap olma potansiyeli bakımından bir nevi ürünü finanse eden konumuna gelir. Dolayısıyla bir fikrî mülkiyet konusu ürün ne kadar çok kişinin ilgisini çekerse (çok kişi tarafından tüketilirse) onu üretene o kadar gelir getirme potansiyeli taşır. Reklama konu başka bir ürünün potansiyel müşterisi olduğu için sizin ürününüzü (bilgi) bedelsiz tüketen biri dolaylı biçimde sizin finansman kaynağınız haline gelmiş oluyor. Bu da insanlık tarihinde tamamen yeni bir durum. Mevcut koşullarda bu finansman yöntemi devlet otoritesinin devreye girmesini gerektirmediği için bizim kamusal finansman önerimizin dışında kalıyor.

Kamu Neyi, Nasıl Fonlamalı?

Toplum adına ödemenin yapılabilmesi için de ürünün ne kadar toplam fayda oluşturduğunun sağlıklı biçimde tespiti gerekir. Çünkü burada konu edilen mal ve hizmetler, geleneksel kamusal mallarda (örneğin adalet ve güvenlik, temiz hava, aydınlatma vb.) olduğu gibi homojen değil neredeyse tümüyle heterojendir. Yani, binlerce makale, müzik eseri, roman, öykü veya filmden hangilerinin kamu kaynaklarından desteklenmeye layık olduğunun belirlenmesi ciddi iş yükü getiren ve birçok yeni faaliyet gerektiren önemli bir iştir.

Burada da yeni dijital teknolojilerin büyük kolaylık sağlayacağını görmekteyiz. Bunun için evvela dijital mecralardan dağıtımı yapılan fikri ürünlerin sağlıklı bir “yararlanılma envanterinin” oluşturulması gerekecektir. Fark edilme, kullanılma/tüketilme, ileride tüketilmek üzere saklanma ve hakkında değerlendirme yapılma gibi kriterlere göre her ürünün bir kullanım değer endeksi olmalıdır. Bu endekse göre telif sahiplerine gerekli ödemeler yapılabilir. Böyle bir endeksin yapılabilmesinin de bazı ön şartları var kuşkusuz.

İlk olarak, sanal kıtada dolaşıma girecek her ürüne ayrıştırıcı dijital bir kimlik numarasının verilmesi gerekir. O kimlik numarası, ürünün farklı platformlarda belirlenen kriterlere göre yarattığı faydanın göstergesinin hesaplanmasında referans alınır. Makalelerdeki DOI, kitaplardaki ISBN numarası, araçlardaki seri numarası, ilaçlardaki karekod vb. gibi. Böylece her dijital ürünün kimler tarafından ve hangi nitelikte bir kullanım gördüğünün sağlıklı bir kaydının tutulması için ilk adım atılmış olur.

İkinci olarak hakkaniyetli bir kamusal ödeme sisteminin kurulması için sanal kıta üzerinde faaliyette bulunan tüm aktörlerin de kayıt altına alınması gerekir. Nasıl ki dünyada insanların yaptıkları işlerden elde ettikleri kazançlarını kendi üzerlerine geçirmek ve eğer varsa başkalarına zararları onları tazmin etmek için birer kimlikleri varsa, gerçek ve tüzel tüm sanal kıta aktörlerinin de gerektiğinde hukuki çerçevede kolayca ulaşılabilecek birer gerçek kimlik ve adreslerinin olması gerekir. Buralarda müstear isimlere izin verilse de hukuki sonuçların ortaya çıkması durumunda kimliği tespit edilemeyen aktör sorunu olmamalıdır. Yani sanal kıta, vurguncu ve soyguncuların cirit attığı bir yer haline gelmemelidir. Biliyorsunuz yeni keşfedilen kıtalara bu tür profildeki kişilerin erken gidip mesken tutmaları adettendir! (örnek Amerika’nın keşfi sonrası yerleşenler!).

Üçüncüsü, sanal kıtada dolaşımdaki ürünlerden oluşan toplam faydaya katkıda bulunanlara katkılarıyla orantılı biçimde pay verilmesini sağlayacak yeni bir sistem geliştirilmelidir. Dijital ürün kayıtları üzerinden, daha önceden belirlenen ve kamuoyuna açıklanan kriterlere göre eserlerin müelliflerine toplumun ortak kültür fonundan gerekli ödemeler yapılabilir. Bu ödemelerde kamusal yarar durumu göz önüne alınarak farklı kategoriler oluşturulur. Tıpkı şimdi okuma yazma ve temel eğitim ve temel sağlığın büyük bölümünün ortak fonlardan finanse edilmesi gibi, bazı dijital ürünler öncelikli olarak ve yaygın biçimde bu fondan desteklenebilir. Örneğin asgari standartları taşıyan ürünlere başlangıç ödeneği gibi bir destek verilerek yeteneklerin geliştirilmesi özendirilebilir. Burada dijital ürün yelpazesinin her bir alt kırılımında kriterler birbirinden farklı olabilir. Toplam destek puanının oluşumunda bazı ürünlerde ürünün tüketilme hacmi (toplam kaç kişi tarafından tüketildiği), bazılarında üretilme zorluğu daha fazla ağırlık alabilir. Bazı alanlarda tüketimin pozitif dışsallık durumu öne çıkarken diğerlerinde kültürün devamlılığına katkı daha önemli olabilir. Bu bağlamda örneğin şiir kitaplarında kamusal destek için aranan özellikler ile matematik ders kitaplarında veya videolarındakiler farklılaşabilir.

Tüm zihinsel ürün alanlarında değişime duyarlı ve dinamik kriterler oluşturulur. Örneğin toplumu çok güldüren ve eğlendiren programlar, izlenme oranları ve izleme sonrası yapılan izleyici beğeni puanlamalarına göre kamusal fondan pay alırken, temel araştırmalar geçtikleri zorlu hakemlik süreçlerine göre fonlanabilirler. Müzik türleri için de benzer farklılaşmalar yapılabilir. Kültürel dayanışmayı yeniden üreten ve tahkim eden ürünler ile yabancılaştırdığı düşünülen ürünlerin puanları hesaplanırken farklı ağırlıklar kullanılabilir.

Bu bağlamda farklı seviyelerdeki (okul öncesi, ilk, orta, yükseköğretim, mesleki eğitim, özel beceri kursları vb.) eğitime dönük dijital ürünlerin puanlama sistemleri kendi içinde farklılaşabilir. Örneğin sürücü belgesi eğitimi videoları ile özel bir makinenin bakım ve onarım videolarının kamusallık yönü farklı olacağı için değerlendirilme ağırlıkları farklı olabilir. Trafikte iyi sürücülerin olmasına katkı ile bir müzik enstrümanının iyi kullanımına katkının toplumsal fayda değeri farklılaştırılabilir. Benzer biçimde sadece belirli alanlarda mesleki beceri kazandıran veya sadece hoş vakit geçirmeye yarayan dijital ürünler ile toplumsal dayanışma, etik değerlere bağlılık, çevreyi ve doğayı koruma, hoşgörü ve dayanışma hissini güçlendirme amaçlı dijital ürünlerin puan hesaplamalarındaki katsayılar farklı olabilir.

Tüm bu hesaplamaları kim yapacak diye soruluyorsa, bunun cevabı gayet basit. Gelecekte birçok kişi bu tür puanlama işlerinde ihtisas yapacak ve bu süreçlerin iyileştirilmesinde görev alacaktır. Bu alanda yüksek lisans ve doktora programları açılacak, gerekli uzmanlar yetiştirilecektir. Hani o ne olduğunu bilmediğimiz mesleklerden biri de bu dijital değer ölçme uzmanlığı olacak. Henüz olmayan bu faaliyet alanlarının uzmanlarının yetişmemiş olması böyle bir sistemin tasarımının yapılmasında bir engel olarak görülmemelidir.

Burada, uzman bilgisi yoluyla toplumu kültürel fonlama ile tek tipleştirme riski akla gelebilir. Evet, böyle bir risk her zaman söz konusudur. Gücü eline alanlar kendilerine her açıdan destek olan dijital ürünleri ortak fonlardan daha fazla yararlandırma eğiliminde olabilirler, tıpkı şimdi olduğu gibi. Burada da “bir kişi bir oy” temelli demokrasinin nihai çözüm için en uygun adres olduğunu söyleyebiliriz.

Dijital ürünlere kamusal destek kriterleri siyasetin önemli konuları haline gelebilir. Kitlelerden oy isteyen siyasiler bu kriterlerin istendiği yönde değişimini vadedebilirler. Hatta bu tür oylamalar seçimden seçime değil, anayasalara konan özel hükümlerle dijital platformlarda belli şartlar altında sürekli yapılabilir. Bu yolla temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye de adım atılma şansı olur. Toplumun daha çok ağırlık verilmesini istediği ürünlerin puanlama sisteminin kendisi, siyasal elitlerin el değiştirdiği genel seçimlere kalmadan daha sık ve düzenli aralıklarla oylamaya tabi tutulabilir. Böylece kamusal fayda eksenli kaynak tahsisi yapılıp yapılmadığı genel seçimlerden daha erkenden fark edilebilir. O zamana kadar şimdiki gibi genel seçimler kalırsa!

Var mısınız böyle yeni bir sistem için kafa yormaya. Yoksa “boşveer ne güzel telif hakları sistemimiz var, uyguluyormuş gibi yapalım, gittiği yere kadar gitsin, sonrasını gelecektekiler düşünsün. Tüm sorunları biz mi çözeceğiz?” mi diyeceksiniz!

ARAZİ ÇEVİRİR GİBİ FİKİRLER KORUNABİLİR Mİ? KORUNMALI MI?

Ömer Demir –

Fikrî üretimin insanla birlikte var olduğunu tahmin edebiliriz. Akıl yürütme sonucu oluşan her türlü karar başta olmak üzere bütün zihinsel üretimler, bireylere fayda veya zarar verecek sonuçlar doğurur. Daha fazla yarar sağlayan zihinsel ürünler daha çok ilgi görür ve ödüllendirilmeye değer bulunur. Bu ödüllendirme maddi (gıda, yiyecek veya içecek, barınma vb.), manevi (itibar, sevgi, saygı) veya güç (sözü dinlenme, liderlik, yöneticilik vb.) tevdi etme biçimlerinden birinde veya hepsinden belirli oranlarda karşılık içerecek biçimde olabilir. Ödüle layık görülen her zihinsel ürün, sahibine sağlayacağı kazançlar nedeniyle özel mal olmaya adaydır. Özel malın oluşması sahiplik irtibatı ve meşruluk olmak üzere iki şartın bir araya gelmesini gerekli kılar.

Sahiplik bağlamında, ürünün onu ürettiğini ileri sürenle bağlantısının net ve kesin olması gerekir. Bir ürün benimdir diyen kişi bunun için yeterli kanıt sunabilmelidir. Bunun hem maddi üretim hem de fikrî üretim bağlamında bazı zorluklarına işaret edelim. Elinizdeki bir ekmek için “bu benimdir” dediğinizde başka hak iddia edenlerin olmaması, olsa da sizin kadar delil sunamamaları yeterli kabul edilir. Benzer şekilde bir fikri ifade ettiğinizde bunun size mi başkalarına mı ait olduğunun tespiti ekmekte olduğu kadar kolay değildir. Onu az önce birilerinden duymuş ya da kitaptan, dergiden veya internetten okumuş olabilirsiniz. Açıkça maddi varlığı nedeniyle ekmeğin mülkiyet izini sürmek, fikre göre çok daha kolaydır. Çünkü maddi varlıkların insanla olan ilişki zinciri zihinsel ürünlere kıyasla daha rahat kurulabilir. Ekmeği ne zaman, nerede, hangi unu hamur yaparak ürettiğinizi göstererek size aitliğini görece daha kolay biçimde tevsik edebilirsiniz. Ancak fikrî ürünler ilgilinin sözlü veya yazılı beyanı dışında kesin bir kanıt sunmanın zor olduğu, başkalarının müdahale edemeyeceği zihinlerde üretilip yine tevsiki zor olan görme veya duyma yoluyla aktarıldığı ve son tahlilde hafızalarda saklandığı için kendisine ait olduğunu iddia edenle mülkiyet ilişkisini kurmanın kolay olmadığı ürünlerdir. Üstelik bir şekilde bu ilişkinin kurulmuş olması tek başına yeterli olmaz. Kurulan bu ilişkinin meşruiyete sahip olması gerekir.

Meşruiyet, mal veya hizmetin kime ait olduğuna dair mülkiyet hakkının diğerleri tarafından da kabul ediliyor olmasını gerekli kılar. Evinizin yanındaki bir ağacın meyvelerini “bu ürünler benimdir” diyerek hemen sahiplenemezsiniz. Bu ağacın meyvelerinin size ait olması için çevrenizdeki diğerleriyle bir uzlaşma sağlamaya ihtiyaç vardır. Eğer herkes sahiplendiği ağaçlara birer işaret koysun ve o işaretle diğerlerininkilerden ayrışsın biçiminde bir norm oluşursa, mülkiyet hakkı tanımlanmaya başlar. Yani mal veya hizmetin sizinle olan irtibatını, sadece sizin değil diğerlerinin de meşru görmesi gerekir. Önemli olmakla birlikte sahiplenme gücünün varlığı, tek başına meşruiyet sağlamaya yetmez. Başkalarının onayının olmadığı sahiplenmeler çatışma sebebidir ve çatışmanın olduğu yerde hakkın değil gücün dediği olur. Güç hakka göre daha maliyetli bir taksim aracıdır ve o sebeple mümkün olduğu ölçüde hak temelli dağıtım daha fazla meşruiyet sağlar.

Mülkiyet oluşturma amaçlı başkalarını dışlayabilmek için malın talep edilen miktarından az olması, yani kıt olması gerektiğini belirtmeye gerek yok. Yani dünyada talep edilen miktardan fazla bulunan serbest mallar (güneş, hava, yerine göre yağmur veya nehir suyu vb.) pek özel mülkiyet konusu edilmezler.

Fiziksel Dünya ve Zihin Dünyasında Mülkiyet Hakkı

Telif hakkı, ağırlıklı olarak zihin emeğine dayalı olarak üretilen bir eseri meydana getiren kişinin eserle ilgili olası her tür sonuca sahip olma imkânlarını ifade eder. Telif hakkının sınırlarını çizmenin zorluğuna yukarıda işaret ettik. Zorluk sadece müellife ait olanı belirleme de değil, sınır çizilse de o sınırları korumanın da fiziksel varlıklara göre ilave zorlukları vardır.

Zira telife konu olan zihin emeği ürünler, maddi varlıkların başkaları tarafından kullanımının sınırlandığı biçimde kolayca sahiplenilemezler. Çünkü yukarıda bahsedildiği üzere, hem üretim biçimleri hem saklama yöntemleri hem de çoğaltma imkânları farklıdır. Bir arazi çitle çevrelenerek sahiplenilebilir, sahibi dışındakiler tarafından kullanımı kısmen veya tümüyle engellenebilir. Çitle çevirmek veya bekçi koymak maliyetli bir iştir ama sonunda bu maddi varlık, bu yolla büyük ölçüde sahiplenilip koruma altına alınabilir. Ama telife konu zihin emeği ürünler için durum biraz farklıdır. Örneğin bir ekmek üretildiğinde onu kimin tüketmeye hakkı olduğunu belirlemek görece kolaydır. Ancak bir zihinsel ürün meydana getirildiğinde ona diğer insanların hangi ortamlarda (yazılı, sözlü, görüntülü vb.) hangi kısıtlar çerçevesinde ulaşabilmelerinin “uygun” veya “yerinde” olduğunu belirlemek ekmek kadar kolay değildir. Söylenen güzel bir söz, geliştirilen bir matematik formülü birilerine söylendiğinde veya bestelenen bir melodi bir kez mırıldanıldıktan sonra birçok kişi tarafından izi sürülemeyecek biçimde hafızadan hafızaya aktarılıp, kısmen dönüştürülüp istenildiğinde kullanılabilir veya terennüm edilebilir. Veya yeni bir ev tasarımını bir kez görenler kısa sürede projenin çok benzerini hayata geçirebilirler. Buna geliştirilen bir oyun, keşfedilen bir sorun çözme yolu ya da elbise tasarımı gibi telife konu olabilecek yüzlerce zihinsel ürün eklenebilir. Açıktır ki, zihinsel ürünleri koruma altına almak, toprağı, evi, arabayı, sürüyü, buğdayı vb. koruma altına almaktan çok farklıdır.

Kısacası, bireyin zihninden dışarı çıkmış ve başkaları tarafından en az işlem gerektiren haliyle hafızalarda, buna ek olarak yazı, ses veya görüntü olarak kaydı alınabilecek işlemlere tabi tutulmuş bir bilgi üzerinde fiziksel varlıklarınkine benzer mutlak mülkiyet ihdası/iddiası mümkün değildir. Hatta bir bilgiyi hafızasında saklayıp gerektiğinde kullanan birisini, ilk üreticisinin, izni olmadığı gerekçesiyle kullanımdan men etmesi, ispat ve delillendirme zorluğu nedeniyle neredeyse imkânsızdır.

Yön bilgisini öğretip doğu, batı, güney ve kuzey yönlerini birine söyledikten sonra her doğuya gideceğinde aldığı bu yön bilgisi nedeniyle öğreticiye bir ödeme yapma zorunluluğunun getirilmeye çalışıldığını düşünelim. Bunun başarılı olması ancak bilginin eksik verilmesi, tüm parçaların bir araya getirilmesinin zorlaştırılmasıyla sağlanabilir. Bu durumu anlatmak için “usta en iyi numarasını öğretmez” denir.

Koruma sağlamada fiziksel güç başta olmak üzere güç kullanımı önemli yer tutar. Maddi varlıklar ağırlıklı olarak güç yardımı ile korunurken zihinsel ürünlerde maddi olmayan yaptırımlar da devreye girer. Onun için “kul hakkı” veya “tüysüz yetimin hakkı” söylemleri bu bağlamda önem kazanır.

Yazının İcadı ve Kâğıdın Bulunması ile Başlayan Dönüşüm

Hangi fikrin özel mal hangisinin de kamusal mal olduğu, fikrin özelliklerinden ziyade ortaya çıktıktan sonra onu çoğaltan ve yayan araçların maliyet durumuna bağlı olması, fikrî üretimi diğer üretimlerden ayıran önemli bir özelliktir. Bunu, kitap örneği üzerinden izah edelim.

Bir fikrî eseri vücuda getirmek için katlanılacak maliyetleri kabaca tek nüsha ve çok nüsha olarak ikiye ayıralım. Biri, bir zihin emeği olarak kitabın ilk nüshasının yazılması evresinde harcanan gayret, kullanılan zaman ve bu sürede müellifin hayatını devam ettirmesi için yaptığı masraflardır. Zihninde bir bilgi içeriğini oluşturan kişinin onu kitaba dönüştürmesi için kâğıtlara yazması, üzerinde tashihler yapması ve sonra onu çoğaltıp diğer insanlara ulaştırmasının işlem aşamalarını düşünelim. İkinci aşama ilk nüsha ortaya çıktıktan sonra eserin çoğaltılıp okuyucuya ulaştırılması sürecinde kullanılan hammadde, çalıştırılan insan ve yapılan her türlü masraflardır. Estetik bir kapak, gözü yormayan bir dizgi, varsa görsel malzemeler, temiz ve uygun ebatlarda bir kâğıda basma, okuyucunun o eserin varlığından haberdar olmasını sağlayacak tanıtım ve reklam ve nihayet onu edinmeyi isteyene ulaştırma aşamalarında katkıda bulunanlar da kitaba değer katarlar.

İlk aşamanın çok önemli olduğundan ve işin aslını oluşturduğundan şüphe yoktur. Çünkü asıl olan, telif sahibi yazarın ilk nüshayı yazmasıdır. Yayıncı, dağıtıcı, perakendeci sonra gelir.

Öte yandan fikir üretim sürecinde, ilk ürünü üretme ile sonrakileri üretme arasında önemli maliyet farkı vardır. Yazarın ilk nüshayı ürettiğinde yaptığı fedakârlıkların hiçbirini (gözden geçirme ve güncelleme hariç) daha sonraki nüshalarda yapmasına gerek yoktur. Yani yazar açısından tüm maliyet ilk nüshanın üretiminde gerçekleşir (tanıtım için imza günlerine katılmadığını düşünelim). Tarihin her döneminde elinize aldığınız bir kitabın orijinal nüsha ve çoğaltılmış nüsha maliyetleri arasında ikinciler lehine büyük fark vardır. Bugün kâğıda basılı bir eserde yazarın telif hakkı yüzde 20 civarındadır. Geri kalan yüzde 80’i, orijinal nüshayı çoğaltmak için ortaya çıkan maliyetler oluşturur. Matbaa öncesi dönemde, çoğaltma işlemini çoğunlukla yazarın dışında yazısı güzel olan müstensihler yapardı. Bir kişinin haftalarını ayırıp eserin kopyasını çıkarması yanında, onlarca kişinin her birinin belirli sayfaları çoğaltıp sonra birleştirip kısa sürede kitabın bir nüshasını ürettiği (adeta insanlar yoluyla fotokopi çekilen) çoğaltma evlerinin yaptığı muazzam işi düşünün. Matbaa bu işlemleri çok büyük ölçüde azaltan bir teknoloji olarak ortaya çıkmıştır. Müstensihlerin yerini kurşun kalıp ve çoğaltma makineleri almış, kitap çoğaltmada seri üretime geçilmiştir. Dizgisi yapılıp tashihleri tamamlanmış fasiküller halinden baskıya geçildiğinde çoğaltma hızı artırmış maliyetler olağanüstü düşmüştür. Elektronik dizgiye geçilince dizgi ve tashih masrafları ortadan kalkmış, lazer baskıya geçince de kurşun kalıplar terkedilmiş, talebe göre istenildiğinde istendiği kadar çoğaltma imkânı oluşmuş, depolama maliyetleri düşmüş, elde satılmayan basılı eser kalması yoluyla maliyetleri karşılayamayarak zarar etme riski minimize edilmiştir.

Günümüze gelindiğinde bir yandan bu geleneksel baskı ve çoğaltma türlerinin tümü halen değişik ölçülerde kullanılırken yeni bir teknolojik gelişme olarak dijitalleşme ortaya çıkmıştır. Dijitalleşme pdf’si alınan bir kitap metninin aynı anda binlerce insana sıfıra yakın bir maliyetle dağıtılmasını mümkün hale getirmiştir. Sıfır demememizin sebebi, internet abonelik bedelinden giden veri tüketim gideri, gönderme işlemi sırasında kullanılan cihazların harcadığı elektrik veya pil enerji bedeli ile gönderme işlemi için harcanan zaman ve emeğin de bir maliyeti olduğunu göz ardı etmemek içindir.

Sonuç olarak günümüzde bir kitabın ilk nüsha üretimi ile sonraki nüshaların üretimindeki maliyet farkı, geçmiş dönemlerle mukayese edilemeyecek biçimde düşmüştür. Bu da bir kitaptan yarar sağlayacak kişilerin ona ulaşımında yepyeni bir durum ortaya çıkarmıştır.

İlk nüshadan sonraki çoğaltmalarda muazzam bir maliyet avantajı ortaya çıkardığı için telif haklarının evriminde matbaanın icadı önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak, yukarıda da ifade edildiği gibi, kâğıt baskı bir kitabın piyasa fiyatı içinde ilk nüshadan sonraki çoğaltım ve dağıtım maliyetleri yüzde seksenden fazla yer tutmaktadır. İşte dijital teknolojilerdeki gelişme matbaa sonrası ikinci bir devrimle bu yüzde 80 maliyeti neredeyse tümüyle ortadan kaldırmıştır.

Fikrî eserin orijinal nüshası ile çoğaltılmış nüshaları arasındaki maliyetleri azaltan teknolojik gelişmeler, telif hakkının kapsamını da etkilemiştir. Tek nüshası olan bir eserden yararlanmak ile kolayca çoğaltılabilen nüshaları olan bir eserden yararlanma arasındaki farkı düşünelim. Tek nüshada tüm telif maliyetini o nüshayı edinmek isteyen kişi ödemek zorundadır. Bu sebeple ilk zamanlar yazılı eser sahibi olmak büyük servet gerektirirdi. Yöneticiler ve servet sahibi soylular dışında kimsenin bugün neredeyse her evde bulunan büyüklükte bir kütüphanesinin bulunmasını düşünmek hayal ötesi  bir durumdu. Bu sebeple eser yazanlar, kendileri bir şekilde servet sahibi değil iseler, bunun için kendilerine bir mali hami bulmak zorundaydılar. Yani bir düşünceyi kitap haline getirmek için o konuya ilgisi olan ve tüm telif giderlerini karşılayacak bir zengin bulmak gerekirdi. Hem okuma yazma öğrenme hem de okuyup yazma işlerini finanse etmede bireysel zenginlerin dışında uygun ortamlar, çoğunlukla topluluk tarafından bağışlar yoluyla anonim olarak finanse edilen dinî mabetlerde ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle bakıldığında mabet merkezli fikrî ürünlerin üretimi, çoğunlukla kolektif katkı ile finanse edilmiştir.

Matbaa bu süreçte biri arz diğeri talep tarafında olmak üzere iki önemli etki yaratmıştır. İlki, kitap çoğaltma maliyetlerini düşürerek daha çok kişinin kitap edinebilmesine imkân sağlamıştır. Bu talep tarafını genişletmiştir. Çoğaltılan her bir üründe telifin payının azalması, eser üretimini daha geniş kitlelerin beğenisine bağlı hale getirmiştir. Bu da arz tarafında artışa yol açmıştır. Önceleri bir eserin ortaya çıkması, onun tüm telif maliyetini ödeyecek çok zengin birini bulmayı gerektirirken, sonraları daha az ilgisi olan ve daha az bedel ödemeye hazır kişilerin talebi, üretimin hem baskı adedinin artmasına hem de kitap çeşidinin çoğalmasına yol açmıştır. Bu süreçte en önemli işlevi çoğaltma maliyetlerinin azalmasına yol açan teknolojilerin gördüğünü göz ardı etmemek gerekir. Tüm dünya genelinde okuma yazmanın ve temel eğitimin yaygınlaşması, resmî eğitimlerde okunacak eserlerin giderek sayı ve çeşit olarak artmasının bir dışsal faktör olarak bu süreci etkilediğini de ayrıca kaydetmeliyiz.

Kalabalığa Sesli Okumak ile Sosyal Medyada Dağıtmak Arasında Nasıl Bir Fark Var?

Bir kitabın kullanımının tek yolu satın almak değil kuşkusuz. Ödünç vererek veya sesli okuyarak çok kişinin ondan yararlanması sağlanabilir. Okuma yazmanın sınırlı olduğu dönmelerde bu sesli okuma yöntemleri çok yaygındı. Sesli okumanın telif hakkı ihlali kapsamında değerlendirilmediğini görmekteyiz. Bunun temel nedeni, sesli okuma yoluyla kitaplardan yararlananların kitabı satın alma eğilimini azaltmaması, tersine ilgisi ve alım gücü olabileceklere kitabı tanıtma işlevi görmesidir. Yani okuma imkânı bulduğu için kitabı satın almayan sayısı sınırlıdır. Çünkü bu hem harcanan zaman ve yararlanmanın kapsamı hem de yararlanmak için zamanı uygun bir okuyucuyu gerektirmesi bakımından sahip olmaya göre kısıtlı bir yararlanma türüdür. Bu sebeple sahip olup okuma imkânı olanların bir okuyanı bulup onu dinlemeyi tercih etmeleri hiç beklenmez. Bu yüzden, sesli okumanın satın alma talebini azaltıcı bir etkide bulunmayacağını söyleyebiliriz. Buna benzer bir işlevin internetten ücretsiz dağıtımda olduğunu söyleyebiliriz.

Buradaki kritik soru, satın alınan bir kitabı sınıfta öğrencilere, köy odasında oturanlara veya aile, dost sohbetinde bir araya gelenlere sesli okumak ile sadece bir “gönder” veya “paylaş” tuşuna basarak 10 saniye içinde binlerce kişiye ulaştırma arasında ne tür bir farklılığın olduğudur. Bir açıdan bakarsanız fark yok gibi, başka açıdan bakarsanız fark muazzam.

Fark yok gibi, çünkü satın aldığınız bir kitabı içinizden okuma ile başkalarının da duyacağı şekilde sesli okuma arasında okuma hızının düşmesi ve sesli okumanın getirdiği ilave “nefes tüketme” maliyeti diyebileceğimiz, az da olsa ilave bir maliyet söz konusudur. Dinleyenler de, okuyucu ile eş zamanlı olarak zaman ayırıp dikkatlerini verip dinleme dışında başka bir maliyete katlanmazlar. Muhtemelen aktif okuma harcanan gayret bakımından daha maliyetlidir onlar için. Bunlara nüsha çoğaltma dışı kullanım maliyetleri diyelim. Benzer şekilde dijital platformlarda veya sosyal medyada paylaşım yoluyla diğerlerinin esere ulaşımının maliyeti çok daha düşüktür. Yani başkalarının okuduğundan dinleyerek istifade etme ile dijital platformlarda paylaşım yoluyla okuma durumunda nüsha çoğalma maliyeti sıfıra yakın ve nüsha çoğaltma dışı kullanım maliyetlerinin çok düşük düzeyde kalacağı söylenebilir.

Fark muazzam, çünkü dijital dağıtım yoluyla aynı anda ulaşılabilecek kişi sayısı sesli okumaya göre mukayese kabul etmeyecek kadar fazladır ve bu nedenle ortaya çıkan “potansiyel” toplam fayda neredeyse hesaplanamaz büyüklüktedir. Faydaya potansiyel denmesinin nedeni eserleri edinenlerin ne kadarının onları okuyacağının belirsiz olmasıdır. Aynı belirsizlik kitap satın alanlarda da vardır ama dijital kullanımda bedavacılık eğilimi çok daha düşük, israf yok denecek düzeydedir. Dijitalleşmenin yol açtığı dijital bedavacılık, (bedel ödemediği için tüketemeyeceği kadar dijital mala sahip olma) özel mal ve geleneksel rakiplik özelliği olan orta mallardaki bedavacılıktan önemli bir yönüyle farklılaşır. Özel ve rakiplik özelliği olan orta mallarda bedavacılık aşırı kullanım veya tüketmeyeceği veya kullanmayacağı halde sahiplenme nedeniyle kaynakların bir kısmının boşa gitmesine (israfa) yol açarken dijital serbest mallarda marjinal maliyet sıfıra yakın olduğu için böyle bir durum söz konusu değildir. Yani kitapların dijital nüshalarını edinenlerin onları okumamaları, kâğıda basılı kitapları okumamalarının yol açtığı alternatif maliyetlere yol açmadığı için israfa kapı aralamaz. Çünkü okunmayan kitaplarda olduğu gibi başka alanlarda kullanılabilecek kaynakların (kâğıt, baskıda kullanılan kimyasallar, yakıt, insan emeği vb.) gereksiz yere kullanımına benzer bir durum ortaya çıkmaz.

Sonuç olarak denebilir ki, bir eseri bir tuşa basarak binlerce kişiye dağıtmak, kitabı kalabalıkta sesli okumaya benzer ama onunla mukayese kabul edilemeyecek büyüklükte toplumsal fayda sağlama potansiyeli oluşturur. Üstelik israf olarak denebilecek bir duruma yol açmadan.

Ayrıca dijital teknolojiler sayesinde insanlar bir şekilde üretilmiş olan bilgileri istedikleri zaman okumak üzere depolayabilmeleri, istediklerinde kullanabilmeleri ve arzu ettikleri diğerlerine anında iletebilmeleri de dinleme yoluyla istifade etmeye göre ilave avantajlar sunmaktadır. Bu yeni durumda pasif yararlanmanın bazı avantajları olmamasına karşın birilerinden dinlemeyle dikkat eksikliği nedeniyle ortaya çıkacak bilgi kayıpları fazlasıyla telafi edilebiliyor. Yani ilk nüshası özel mal niteliğinde olan telife konu olan eserin sesli okuyarak veya ödünç vererek yaratılan kamusal fayda göz ardı edilecek kadar sınırlıyken dijitalleşme ile sonraki nüshalar birden dijital serbest mala dönüşüyor.

İlk nüsha üretiminde özel mal olan eser, daha sonra dijital platformlarda çoğaltıldığında kendiliğinden rakipsizlik özelliği kazanır, kolay dağıtım nedeniyle de büyük ölçüde dışlanamazlık elde eder. İşte dijitalleşmenin fikrî mülkiyete konu özel malları kolayca ve tümüyle serbest mala dönüştürmesi insanlık tarihinde tamamen yeni bir durumdur. Buraya kadar ilginiz kopmadıysa devamı için haftaya da bekliyoruz. Konuyu nihayet bağlayacağız ( o niyetle yazacağız, yoksa konuyu bağlamak kimin haddine!).

Akif Çarkçı –

Afrika, yaklaşık 30 milyon kilometrekare toprağa, 1,3 milyar nüfusa sahip büyük bir kıtadır. Afrika kıtasında toplam 58 ülke bulunmakta olup, Somaliland ve Sahra Demokratik Arap Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınmamaktadır.

Etiyopya ve Liberya hariç olmak üzere kıtanın neredeyse tamamı Avrupalı güçler tarafından sömürgeleştirilmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kıta ülkeleri kâğıt üzerinde birer birer bağımsızlıklarını kazanmışlar gibi gözükse de sömürgeci güçlerin ülkelerde kurdukları yeni sömürgeci sistemler sayesinde sömürülen ülkeler gerçek anlamda bağımsızlıklarına kavuşamamışlardır. Bilhassa Fransa bu süreçte gücünü sürekli olarak tahkim etmeye çalışmış, kültürel, siyasi ve ekonomik açıdan eski sömürgelerini elde tutmaya devam etmiştir. Afrika ülkelerinde yaşanan siyasi istikrarsızlığın temel nedeni bu sömürgeci güçlerin ülkelerde bıraktıkları siyasal anlayış ve yönetim mirası ile yakından ilişkilidir.

Afrika kıtası, dünya çatışma alanları içerisinde, askerî müdahaleler ve terör olayları bakımından siyasal şiddetten en çok etkilenen bölgelerin başında gelmektedir. Etnik gerilim ve çatışmalar, insan kaçakçılığı, iç savaşlar adeta kara kıtanın kaderi haline gelmiştir. Kaos ve şiddetin böylesine yoğun yaşandığı bir bölgede siyasal istikrarın sağlanması kısa vadede ne yazık ki mümkün gözükmemektedir. Özellikle pek çok ülkede meydana gelen askerî darbelerin ardı arkası kesilmemekte, Arap Baharının yaşandığı Kuzey Afrika kuşağında ve terör olaylarının sıkça meydana geldiği Sahra Altı Afrika’da siyasal şiddetle birlikte askerî darbeler de ülkelerin adeta yakın gelecekteki kaderini belirlemektedir.

Afrika ülkelerinde 1950’lerden bu yana 200 civarında askerî darbe yaşanmış, bu darbeler yoğunlukla Gine Bissau’dan Sudan’a kadar uzanan çizgide, Sahra Altı Müslüman ülkelerde gerçekleşmiştir. 1990 yılından bu yana dünyadaki 40 askerî darbenin 30 kadarı Afrika’da gerçekleşmiştir. 1

Bir başka değerlendirmeye göre, teorik açıdan post kolonyal dönemin başlangıcı olarak kabul edilen 1946 yılından 2022 yılına kadar Afrika kıtasındaki 48 ülkede toplamda 323 askerî darbe yapılmış, bunlardan 97’si başarılı olmuş, diğerleri ise başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Arap Baharının başlangıcı olan 2011 yılından bu yana ise kıta ülkelerinde 43 askerî darbe girişimi yaşanmış, 10’u mevcut siyasal yönetimleri devirmiştir. 2  

Bir başka araştırmaya göre ise 1960-2000 yılları arasında Afrika’da her dört yılda bir askerî darbe gerçekleştirilmiştir. 2019’dan önceki yirmi yıllık zaman dilimi içerisinde ise Afrika’da ortalama iki yılda bir darbe girişimi yaşanmıştır. 2020 yılında Kıtada bir askerî darbe yaşanırken 2021 yılında 6 darbe yaşanmış, bir de darbe girişiminde bulunulmuştur. 3

1952 yılından bu yana Afrika’da en çok darbe yapılan ülke ise 17 darbe girişimi ile birinci sırada yer alan Sudan’dır. Bu darbelerden 5’i başarıyla sonuçlanmıştır. Sudan’dan sonra sırasıyla Burundi’de 11, Sierra Lone’de 10, Gine Bissau, Mali, Burkina Faso, Benin ve Nijerya’da 8 askerî darbe yaşanmış, Komorlar’da 9, Çad’da ise 7 askerî darbe söz konusu olmuştur. 4

Rakamlardan da anlaşılacağı üzere ne yazık ki Afrika kıtası siyasal şiddet ve siyasal istikrarsızlık bakımından son derece kaotik bir bölgedir. Sadece son on yılda yaşanan askerî darbeler neticesinde Kuzey Afrika kuşağında seçimle işbaşı yapan hükümetler askerî müdahale yöntemiyle birer birer devrildiği gibi Afrika’nın diğer bölgelerinde yaşanan askerî darbelerle ise bazı ülkelerde on yıllardır iktidarda olan kişiler alaşağı edilmiş 5 (örneğin Sudan’da askerî darbe ile 1989’da iktidara gelen Ömer El Beşir 2019 yılında askerî müdahale ile devrilmiştir) ve siyasi iktidarlarına son verilmiştir. Gerçekleştirilen bu darbeler karşısında Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar çoğu zaman darbecilere karşı sert yaptırımlarda bulunmamış, siyasi gücü eline geçiren yönetimleri tanımak durumunda kalmışlardır.

Afrika’da son 18 ayda Mali, Çad, Gine ve Burkina Faso’da gerçekleştirilen darbelerde çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, kıta genelinde terör ve şiddetle birlikte yolsuzluk, açlık, uluslararası müdahaleler, ekonomik zorluklar kaçınılmaz birer durum haline gelmiştir. Günden güne güçlenen terör örgütlerinin siyasi istikrarsızlığın temel aktörü olarak ortaya çıktığı pek çok Afrika ülkesinde 2015 yılından bu yana 1,5 milyondan fazla insan yerlerinden edilmiş, sadece Burkina Faso’da gerçekleşen darbede 2 binden fazla insan hayatını kaybetmiştir. Burkina Faso’da sadece 2020 yılında 500, 2021 yılında ise 1150 terör saldırısı düzenlenmiştir.6

Demokratik yollarla ya da kendisinden evvel gerçekleşmiş iç ya da dış müdahale ile yönetime gelen hükümetlerin askerî hareket yoluyla yıkılması7 olarak tanımlanabilecek askerî darbelerin (her ne kadar ülkeden ülkeye değişen koşullarda, farklı gerekçelerle gerçekleştirilmiş olsa da) Afrika özelinde pek çok siyasi, ekonomik ve sosyal nedeni bulunmaktadır. Bunların başında Afrika kıtasını uzun yıllar boyunca sömüren Avrupa devletlerinin eski sömürgelerinden vazgeçmemeleri ve yeni bir sömürgecilik anlayışıyla (post kolonyal dönem) hareket etmeleri gelmektedir.

Örneğin Fransa Bretton Woods anlaşması sonrasında kullanımı bir zorunluluk olarak kabul edilen Fransız frangını sömürdüğü ülkeler üzerinde bir sömürü aracı olarak kullanmaya başlamıştır. Batı ve Orta Afrika ülkelerinde Fransa tarafından kurulan merkez bankaları aracılıyla Fransa ile söz konusu ülkeler arasında sermaye hareketliliği ilişkisi kurulmuş, pek çok ülke ekonomik bakımdan Fransa’ya bağımlı hale getirilmiştir. Sömürge para birimi sisteminden ayrılmak isteyen ülkelerde askerî darbeler yoluyla siyasi yönetimler Fransa eliyle devrilmiş ya da mevcut yönetimler terör ve siyasal şiddet yoluyla hizaya sokulmaya çalışılmıştır. 8

Diğer taraftan Afrika ülkelerinin pek çoğunda sömürge döneminin bir mirası olarak asker egemen yönetim anlayışı kabullenilmiş bir gerçeklik haline dönüşmüş, bu durum bir süre sonra bölgesel bir kültür haline gelmiştir. 9 Afrika ülkelerinin pek çoğunda yaşanan, açlık, kıtlık, terör ve sefalet gibi olumsuz koşulların ancak askerî yönetimler eliyle düzeltilebileceği görüşü ne yazık ki sadece sıradan halk kesimleri arasında değil ülkelerdeki elitlerde de yaygın bir kanaat haline gelmiş bulunmaktadır.

Kıtada, özellikle son yıllarda  gerçekleştirilen askerî darbelerin pek çoğunun temel gerekçeleri ya da sebepleri arasında ülkelerdeki yönetim sistemlerinin kayırmacı bir yapıya bürünmesi, işsizlik gibi ağır ekonomik sorunlar, orduların ülke ekonomileri üzerindeki tartışmasız hâkimiyeti, uluslararası güçlerin yerleştikleri ülkelerdeki çetin rekabeti, temel tüketim mallarına ulaşmadaki güçlükler, halkın tamamının ya da farklı kesimlerinin yönetim süreçlerine dahil edilmemesi, yönetici elitlerle halkın çıkarlarının ters düşmesi gibi etkenler bulunmaktadır.

Ülke yönetimlerinde söz sahibi olan elitlerin ya da bilhassa askerî bürokrasinin siyasal istikrarı sağlama noktasındaki samimiyetsizlikleri sömürgeci ülkelerin iştahını kabartmakta, eski sömürgelerindeki nüfuzlarını kaybetme korkusu Fransa gibi ülkelerin mevcut yönetimlerin devamı yönünde tavır almalarıyla ya da memnun olmadıkları yönetimleri devirmeleriyle sonuçlanmaktadır. Yönetim değişikliği sağlanan ülkelerde ise sömürgeci devletin etki alanında kalması garanti altına alınan cunta yönetimleri kurulmaktadır. Bu kısır döngü neticesinde halkların çıkarlarını temsil edecek siyasi oluşumlara gidilememekte, ülke kaynakları üzerinde bir avuç askerî elitin hâkim olması sağlanmış olmaktadır.

Tam da bu noktada kısır döngüyü kuvvetlendiren bir başka önemli etken ise bölge halklarının mevcut istikrarsızlıktan ancak askerî darbe yoluyla kurtulabilecekleri yönündeki ilginç kanaattir. Mesela Mali ve Burkina Faso’da askerî darbe, terör, darbeler ve istikrarsızlıktan mustarip olmuş halklar için bir kurtarıcı girişim olarak görülmüştür. 10 Öte yandan Sudan gibi ülkelerde demokratik gelişim ve siyasal istikrar arayışı öne çıkmış ancak sivil güçlerin kendi aralarındaki çatışmalardan dolayı beklenen ilerleme ne yazık ki sağlanamamıştır.

Kıta üzerinde emelleri olan ülkelerin çıkar çatışmaları da Afrika ülkelerinde askerî darbelerin sıkça gerçekleşmesinde bir başka etken olarak görülebilir. Son zamanlarda Libya, Cezayir, Mali, Sudan ve Orta Afrika ülkelerinde askerî güçleri bulunan Rusya’nın Afrika güç dengesinde etkili bir aktör olarak öne çıkmaya başladığı gözlemlenmektedir. Her yıl kıta ülkelerinde yeni açılımlar geliştiren Rusya özellikle eski Fransız sömürgelerinin yer aldığı Batı Afrika ve Sahra Altı Afrika ülkelerinde tahkim ettiği askerî güç etkili hale gelmiş bulunmaktadır.

İşin ilginç tarafı Kıtada terör örgütlerinin Batılı ülkelerce desteklendiği düşünen Afrikalılar, Rusya’nın böyle kritik bir konuda kendilerine destek verebileceğini düşünmektedirler. Bu durum Rusya’nın Fransa’nın aleyhine olmak üzere bölgede günden güne güçlenmesine sebebiyet vermektedir. Kıta üzerinde emelleri olan Çin ise daha çok ekonomik gücüyle etkili olmaya çalışmaktadır. Afrika Birliği gibi bölgesel kuruluşlar bölgede yaşanan askerî darbeleri kınayıp ilgili devletlerin üyeliklerini askıya almak isterken, BM nezdinde yapılan yaptırım girişimleri Rusya ve Çin tarafından veto edilerek engellenmektedir. Böylece Fransa’dan başka Rusya da askerî yönetimleri destekleyerek bölgedeki çıkarlarını sağlama almaya çalışmaktadır. 

Bu tabloya bakarak netice olarak şunu söylemek mümkündür. Gerek Afrika ülkelerindeki iç dinamikler gerekse uluslararası güçlerin Afrika üzerindeki rekabeti neticesinde yakın gelecekte de bazı Afrika ülkelerinde askerî darbelerin gerçekleşebileceği neredeyse bir kader olarak karşımızda durmaktadır. 2022 Şubat ayında Gine Bissau’da Başkan Embalo’ya karşı gerçekleştirilen başarısız darbe girişimi bu öngörünün pek de haksız olmadığının bir göstergesi olarak okunabilir.

Bölgede herhangi bir olumsuz geçmişi bulunmayan Türkiye ise Afrika’daki pek çok ülkeyle, askerî, ekonomik, kültürel, sosyal ve diplomatik ilişkiler gerçekleştirmekte, yükselen bir güç olarak Fransa ve Rusya nezdinde güçlü bir denge unsuru olarak varlık göstermeye gayret etmektedir. Özellikle teröre karşı güvenlik, ekonomik sorunlara karşı refah ve kalkınma, siyasi istikrarsızlık karşısında daha fazla demokrasi ve istikrar başlıklarında Türkiye bölge ülkelerindeki etkinlik sahasını genişletmeli, 2009 yılında başlatılan Afrika açılımını daha da genişleterek karşılıklı iş birliği ve kazanıma dönük politikalarını sahada daha da etkin hâle gelecek atılımları yapmalıdır. Zira Akdeniz’in öte yakasından kendilerine uzanan dost eli Afrika halkları için bir kurtuluş kaynağı olabilir. Tarihsel geçmişimiz ve medeniyet değerlerimiz bu potansiyeli fazlasıyla vadetmektedir.


  1. Ali Maskan, “Afrika’da Artan Darbeler Nasıl Okunmalı”, https://www.aa.com.tr/tr/analiz/gorus-afrikada-artan-darbeler-nasil-okunmali/2494054, 22.03.2022.

  2. Volkan İpek, Mali, Gine ve Burkina Faso Darbeleri, Ortadoğu Analiz Dergisi, c.13, s.111, Mart-2022, s.21.

  3. Jonathan M Powell & Clayton L Thyne, Global instances of coups from 1950 to 2010: A new dataset, Journal of Peace Research 48(2) 249–259.

  4. Peter Mwai, Sudan’da darbe: Afrika’da Askerî Müdahaleler Neden Artıyor? https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-590575292, 22.03.2022.

  5. Yine Zimbabve’de 2017 yılında gerçekleşen askerî darbe ile 37 yıldır iktidarda olan Robert Mugabe iktidardan indirilmiştir.

  6. Maskan, a.g.m.

  7. İpek, a.g.m., s.20.

  8. Kaan Devecioğlu, “Afrika’da Darbe Olgusu: Algı ve Gerçeklik Arasında”, Ortadoğu Analiz Dergisi, c.13, s.111, s.24.

  9. A.g.m., s.25.

  10. Devecioğlu, a.g.m., s.26.

Ömer Toprak –

İktisadi hayatın işleyişi çeşitli yönlerden kullanılan takvime bağlıdır. Çoğunlukla yaz aylarına rastlayan hasat mevsiminde düşen gıda fiyatları veya kışları artan enerji tüketimi gibi doğrudan mevsimsel etkiye açık iktisadi göstergeler vardır. Bunların yanında, birçok toplumda kültürel, ulusal ya da dini günlerin de iktisadi hayatı etkilediği görülür. Kefaret Günü (Yom Kippur), Hanuka (Hanukkah), Noel (Christmas), Şükran Günü (Thanksgiving), Cadılar Bayramı (Halloween), Ramazan ayı, Ramazan ve Kurban bayramları gibi özel günler ve dinî bayramlarda hediyeleşmek, yeni kıyafetler almak ve özel yemekler hazırlamak gibi sebeplerle harcamalar yükselir, memleket seyahatlerinin artmasıyla yolcu ulaşımı yoğunlaşır.

Söz konusu mevsimsel etkilerin tespiti çok gelişmiş bir istatistik alanıdır. Ancak bu konu, beklenebileceği gibi, çoğunlukla Gregoryen takvim esas alınarak çalışılmıştır. Bugün ülkelerin büyük çoğunluğu Gregoryen takvim kullanıyor olsalar da çeşitli Müslüman, Yahudi, Hindu ve Çinli topluluklar kendi dinî ve geleneksel günlerini güneş yılı ile uyuşmayan farklı takvimler kullanarak takip ederler. Ancak, iktisadi göstergelerin çoğunlukla bu takvimlere göre değil de Gregoryen takvime göre üretiliyor olması söz konusu günlerin etkilerinin tespitini zorlaştırır. Örneğin Hicri takvim 355 veya 356 günlük ay yılına dayalı 29 veya 30 günlük 12 aydan oluşurken, güneş yılına dayalı Gregoryen takvimin bir yılı 365 veya 366 gündür. Bunun sonucu olarak ay yılındaki sabit bir gün, her yıl, güneş yılının daha erken bir dönemine kayar. Bu yüzden, Gregoryen takvimde kayan olayların etkilerinin gözlenmesi, güneş yılına dayalı iktisadi göstergelerin gözlenecek olayın dayalı olduğu takvim sistemine dönüştürülmesini gerektirir.

Hicri takvimin dokuzuncu ayı olan Ramazan ayı insanların hayatlarına sosyo-ekonomik etkileri olan zaman aralıklarından birisi olarak kabul edilir. Ramazan ayında oruç tutma ve ilgili başka faaliyetlere bağlı olarak Müslümanların harcama ve tüketme alışkanlıkları değişir. Ramazan etkisi denilen bu değişiklikler sağlık, sosyal ilişkiler, yardım faaliyetleri, tüketim yapısı ve üretim gibi birçok sosyal ve iktisadi alanda görülebilir. İktisadi literatürde Ramazanın en çok menkul kıymet borsalarındaki etkisi incelenmiştir. İktisadi göstergelerdeki oynaklık, tedavüldeki para, mevduatlar, finansal karar alma, kredi temerrüdü, gıda harcama ve tüketimi, talep tahmini ve büyüme, Ramazan etkisinin incelendiği diğer iktisadi alanlar arasındadır.

Ramazan ayının etkilediği düşünülen alanlardan birisi de tüketici fiyatları, özellikle gıda fiyatlarıdır. Enflasyon tahmininin para politikasındaki önemi düşünüldüğünde, genel fiyat düzeyi üzerindeki sistematik mevsimsel etkilerin yanında, belirli aralıklarla olabilecek sıra dışı etkilerin de göz önünde bulundurulması gerekebilir.

Ramazan ayında ve ona yakın günlerde gıda fiyatlarında artışlar olduğu yaygın bir kanaattir. Eğer öyleyse, bunun açıklanabilir sebepleri olmalıdır. Örneğin, Ramazanda gıdaya ve özellikle Ramazan Bayramı öncesinde giyim ve hediyelik eşyalara olan talebin arttığı, artan talebin belirli mallarda fiyat artışına sebep olduğu varsayılır. Her ne kadar kapsamlı bir tüketim verisi mevcut değilse de, Ramazanda bazı ürünlere olan talebin arttığına işaret eden bölgesel çalışmalar vardır. Bu çalışmalardan birisi, çalışmanın yapıldığı bölgede gıda harcamalarının Ramazan ayında %10 arttığını ortaya koymaktadır.

İnsanlar, geleneksel olarak, Ramazan ayında diğer aylara göre et ve benzeri bazı gıdalara daha fazla harcama yapma eğilimindedirler. Bu harcama eğilimindeki artışın tersine, üretici ve satıcılar, geçmiş yıllardaki tecrübelerine dayanarak, talebin oluşmasından önce belirli ürünlerin fiyatlarını artırabilirler. Bununla birlikte, talepteki artış öngörüldüğünde, fiyat artışını baskılayacak şekilde arzın artacağı da beklenebilir. Hatta Ramazanın ikinci yarısında, arz fazlası haline gelen bazı malların fiyatları düşebilir de.

Ramazan etkisinin varlığının tespiti amacıyla yapılan çalışmalarda çoğunlukla zaman serisi modelleri kullanılmış, bazı çalışmalar izlenmek istenen Hicri ayları temsilen kukla değişkenlerin eklendiği Gregoryen takvime dayalı serilerle, diğer bazıları ise söz konusu Gregoryen takvime dayalı serilerin Hicri takvime dayalı serilere dönüştürülmesi yoluyla gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalarda aynı yöntemleri kullansalar dahi ulaşılan sonuçlar arasında çeşitli uyumsuzluklar olduğu, bir kısmında gözlenen Ramazan etkisinin diğer çalışmalarda gözlenmediği tespit edilmiştir. Bu farklılaşmanın olası sebeplerinden birisinin çoğunlukla kullanılan zaman serisi modellerinin güneş yılına dayalı mevsim etkileri ile yıl içinde kayan özel dönemlerin etkilerini birlikte tespit etmede yetersiz kalmaları olduğu iddia edilmiştir. Bu yönüyle bakıldığında, bazı ürünlerdeki güçlü mevsimsel fiyat dalgalanmalarının çok baskın olduğu, incelenen dönem içindeki farklı periyoda sahip daha zayıf etkilerin yeterince tespit edilemeyebileceği göz ardı edilmemelidir.

Ramazan ayının Türkiye tüketici fiyatları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla yapılan öncekilerden farklı ve daha basit bir çalışmada, önce Gregoryen takvime göre üretilmiş 3 fiyat endeksi ile Ramazandan etkilenebileceği düşünülen 43 ürüne ait fiyatlar aylık Hicri takvim göstergelerine dönüştürülmüştür.1Her göstergenin aylık artış oranları hesaplanarak 12 Hicri ayın her biri için, incelenen yıllardaki aylık ortalama artış oranları bulunmuş ve her göstergenin Ramazan ayındaki ortalama artışının diğer aylar içindeki en yüksek veya en düşük artış olup olmadığına bakılmıştır. Son olarak, Ramazanda en yüksek ve en düşük artışa sahip göstergelerin bu artış oranlarının diğer ayların ortalama artışlarından farkının istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı test edilmiştir. Bu analiz, Ramazandan önceki ay olan Şaban, sonraki ay olan Şevval ve bu üç ayın ortalama göstergeleri için de tekrarlanmıştır.

Söz konusu çalışmada Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) yayınladığı Mayıs 1994-Ağustos 2019 dönemine ait Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ve bunun iki alt endeksi (TÜFE-Gıda ve TÜFE-Giyim) ile bu kapsamda derlenen 43 ürünün fiyat göstergeleri kullanıldı. Bu döneme ait göstergelerin dönüştürüldüğü Hicri 1414’ün son ayından 1440’ın son ayına kadarki seri, 26 tam yıla (1415-1440) ait aylık artış oranlarını oluşturdu. Bu döneme ait veri birbirinin devamı iki seriden (1994-2004 için 1994=100, 2005-2019 için 2003=100) oluştuğundan, bunlar, göstergelerin Ocak 2004 ayındaki artış oranları ile bağlandı.

Gösterge serileri Gregoryen takvimden Hicri takvime dönüştürülürken her bir Gregoryen aydaki fiyat düzeylerinin durağan olduğu varsayıldı. Her bir Hicri aya karşılık gelen Gregoryen aylardaki göstergeler, Hicri ayın içindeki paylarıyla ağırlıklandırılarak Hicri ay serileri oluşturuldu. Her ne kadar tüm Müslüman toplumlarda Hicri ay başlangıçları aynı olan ortak bir takvim mevcut değilse de, incelemede kullanılan veri Türkiye’ye ait olduğundan, gösterge dönüşümünde, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından belirlenmiş Hicri ay başlangıçları esas alındı. TÜFE ve iki alt endeksi ile seçilmiş altı ürünün fiyatına ait 26 Hicri yılın aylık ortalama artış oranları Şekil 1’deki gibi oluştu.

Hicri takvime göre dokuzuncu ay olan Ramazan ayı ile öncesindeki Şaban ve sonrasındaki Şevval aylarında 26 yıllık artış ortalamaları, tüm aylar içinde en yüksek ilk iki ve en düşük ilk ikiyi oluşturan fiyat göstergelerinin her birinin ilgili aydaki ortalama oranlarının diğer aylardaki ortalama artış oranları ile farkının anlamlı olup olmadığı ayrı ayrı test edildi.

Ramazan ayında diğer aylardan daha fazla arttığı görülen TÜFE ve dört ürünün fiyatındaki ortalama artışın diğer ayların ortalama artışından farkının sadece üç ürün (dana eti, koyun eti, süt) için anlamlı olduğu görüldü. TÜFE ile tereyağı fiyatı ortalamada en fazla Ramazan ayında artmakla beraber, bu artışların diğer ayların ortalama artışlarından farkları istatistiksel olarak anlamlı değildi. Aynı şekilde, en düşük artışa (net olarak bakıldığında düşüşe) Ramazan ayında uğrayan kadın spor ayakkabısı ve nohut fiyatlarının bu değişiminin de diğer ay ortalamalarından farkı anlamlı bulunmadı.

Şekil 1: Bazı endeks ve ürün fiyatlarının 26 Hicri yıldaki aylık ortalama artış oranları

Ramazandan kaynaklı etkilerin Ramazan ayından önceki ve sonraki ayları da etkilemesi söz konusu olabilir. Bazı ürünlere talep, Ramazana hazırlık amacıyla, önceki ayda artabilir. Öte yandan Ramazan ayı ve sonrasındaki Ramazan Bayramı için hazırlanıp satılamayan ürünlerin fiyatları sonraki ayda düşebilir. Ramazan ayı sonuna doğru gerçekleşen fiyat artış ve düşüşlerinin derlenmesi metodolojik sebeplerle sonraki aya kayabilir. Bütün bunların yanında, Hicri takvime dönüştürülen fiyatların Gregoryen ay içinde durağan olduğu varsayımı bazı fiyat hareketlerinin suni olarak Ramazan ayı ile öncesi ve sonrasındaki aylar arasında taşınmasına yol açabilir. Bu yüzden Ramazandan önceki Şaban ve sonraki Şevval aylarındaki fiyat hareketlerinin de Ramazan etkisiyle ilgisi olabilir.

Bu çerçevede incelenen Şaban ayında sekiz ürünün fiyatlarının diğer aylardan fazla arttığı, dört ürünün fiyatlarının ise en yüksek ikinci artışa sahip olduğu görüldü. Bununla birlikte ortalama en yüksek birinci ve ikinci fiyat artışına bu ayda sahip olan birer ürünün (yumurta ve dana eti) bu fiyat artışları diğer aylardaki ortalama fiyat artışlarından anlamlı olarak daha yüksekti. En yüksek fiyat artışı bu ayda gerçekleşen yedi ürün (ayçiçek yağı, buğday unu, ekmek, mercimek, mısırözü yağı, tatlı, zeytinyağı) ile ikinci en yüksek artışa sahip üç ürünün (kuru fasulye, otobüs bileti (şehirlerarası), zeytin) fiyat artışlarının diğer aylardaki ortalama artışlardan anlamlı olarak yüksek olmadığı gözlendi. Fiyat artış oranlarının Şaban ayında en düşük olduğu ürünlerin hiçbirinin diğer aylarla anlamlı bir fiyat değişim farkı bulunmadı.

Şevval ayında ortalama aylık artış oranı en yüksek olan TÜFE-Gıda ile dört ürün fiyatından TÜFE-Gıda ve domates fiyatındaki ve ikinci en yüksek olan beş ürün fiyatından süt fiyatındaki aylık ortalama artışın diğer ay ortalamalarından farkı, istatistiksel olarak anlamlı bulundu. En yüksek artışı Şevvalde gösteren üç ürün (kaşar peyniri, soğan, zeytin) ve en yüksek ikinci artışı gösteren dört ürün (çay, koyun eti, sucuk, tereyağı) fiyatındaki artışların, diğer aylardaki ortalama artışlardan farkı anlamlı değildi. En düşük artışı Şevvalde gösteren TÜFE-Giyim ve iki ürün (erkek ayakkabısı, erkek spor ayakkabısı) fiyatı ile ikinci en düşük artışa sahip bir ürün (kadın spor ayakkabısı) fiyatındaki artışlar, diğer aylardaki ortalama artışlardan anlamlı şekilde düşük bulundu.

Şaban, Ramazan ve Şevval aylarının oluşturduğu dönem ayrıca incelenerek bu üç aydaki ortalama fiyat artışları diğer dokuz aydaki ortalama artışlar ile karşılaştırıldığında, bazı ürünlerdeki fiyat artışlarının bu dönem bütününde dönemi oluşturan aylara göre daha anlamlı olduğu anlaşıldı. TÜFE en yüksek ortalama artışa Ramazan ayında sahip olduğu halde, bu artış oranının diğer aylardaki ortalama artış oranından yüksekliği anlamlı değildi. Bununla birlikte TÜFE-Gıda’nın aylık artış oranlarının ortalaması Şevvalde en yüksek ve Ramazanda ikinci en yüksekti, ancak sadece Şevvaldeki artış oranının diğer aylardan yüksekliği anlamlıydı. Diğer taraftan, TÜFE-Giyim’in hem Şevvaldeki hem de Ramazandaki artış oranı diğer aylardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü. TÜFE-Gıda ile dana eti, koyun eti, otobüs bileti ve süt fiyatlarının ortalama aylık artış oranları bu üç ayda diğer aylardaki artış oranlarından anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu.

Çalışma ortaya koydu ki tüketici fiyatları genelinin (TÜFE) en yüksek ortalama artış gösterdiği Hicri ay Ramazan olsa da bu aydaki artışın diğer aylardaki ortalama artışlardan farkı istatistiksel olarak anlamlı değildir. Bununa birlikte incelenen ürünlerden üçünün (dana eti, koyun eti, süt) fiyatı Ramazan ayında diğer aylarda olduğundan anlamlı olarak daha fazla artıyor. Diğer taraftan TÜFE-Giyim’in Ramazan ayındaki ortalama artış oranı da diğer aylarda olduğundan anlamlı düzeyde daha düşük, ya da başka bir ifadeyle düşüş oranı diğer aylarda olduğundan daha yüksektir.

Ramazan ayından önceki ve sonraki aylarda, yani Şaban ve Şevvalde başka bazı ürünlerin fiyatlarının anlamlı düzeyde yüksek olması da Ramazan etkisinin bir sonucu olabilir. Daha da kayda değer olanı, bu üç ayın toplamında daha fazla ürünün aylık ortalama fiyat artış oranının diğer ayların ortalamasından anlamlı düzeyde farklı olmasıdır. Dahası, bunların anlamlılık düzeyi bu ayların bireysel olarak diğer ay ortalamalarından farklarının anlamlılık düzeyinden çok daha yüksektir ve bu durum Ramazan etkisinin üç aya yayılmış olabileceğini ima etmektedir. Bu tespitlerin göz önünde bulundurulması enflasyon tahmin modelleri ve benzeri iktisadi tahmin yöntemlerinin kalitesinin artırılmasına katkı sağlayabilir.


[


  1. Ayrıntılı bilgi için bkz. Eyerci, C., Toprak, A., Ö., and Demir, Ö., (2021). “Ramadan effect on prices and production: Case of Turkey”,STATISTIKA: Statistics and Economy Journal, 101(2), 159-186.