Ahmet Tıktık –

Mümkün fakat zor. Neden zor olduğunu bu makalede değerlendirmeye çalışacağım.

Önce Türkiye ekonomisinin yüzyıllık yumuşak karnı olan cari işlemler açığından başlamak istiyorum.

2006 yılında 9. Kalkınma Planını hazırlarken gelecek 7 yıllık dönemde çeşitli büyüme hedeflerinin ima ettiği makroekonomik görünüme baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaştık. Aslında bu tablo bizim için çok da sürpriz değildi ama sürdürebilirlik açısından önemliydi: Türkiye ekonomisi büyümek zorunda, kişi başına düşen geliri artırmak için büyümek zorunda. Her sene piyasasına giren bir milyon genci istihdam etmek için büyümek zorunda. Ama şöyle bir problemimiz var: Ekonomide ne zaman yüksek büyüme gerçekleştirsek, bu büyüme ithalat gereğini artırmakta ve bu da bizi kronik olarak cari işlemler dengesi açığı ve bu açığın finansmanı sorunu ile karşı karşıya bırakmaktadır. Cari açığın orta-uzun vadede sürdürülebilirliği, makroekonomik temeller açısından bir kırılganlık unsurudur. Bu kırılganlığın enflasyon, faiz, kur ve ücretler gibi temel makro fiyatlar üzerine sonuçları olmuştur. Bu da ekonominin yönetimini zorlaştırmakta ve kalkınma yolunda sağlıklı bir süreci engellemektedir. Korkumuz ve çekindiğimiz patika bu idi.

Peki, çözüm ne olabilirdi? Çözümü işte o süreçte bulduk: İhraç ettiğimiz malların ortalama kilo başına değerinin daha yukarılara, başka bir deyişle daha teknoloji yoğun ürün kompozisyonuna doğru evrilmesini sağlamak.

Geriye dönüp baktığımızda ihracatımızın ortalama kilo başına değeri 1,3 – 1,5 dolar civarında gerçekleşmiş. Yani ihraç mallarımızın teknolojik yoğunluğunda fazla bir gelişme sağlayamamışız.

Bu makalede, imalat sanayinin üretim ve ihracat yapısının, değer zincirinin daha üst halkalara evrilmesi için atmamız gereken adımları paylaşmak istiyorum. Bunu yapmadan önce, Cumhuriyetin birinci yüzyılında gerçekleştirdiğimiz gelişmeyi ve kısıtlarımızı paylaşacağım. Bunu yaparken de kalkınma performansımızı, sanayideki gelişme örneğinde ele alacağım. Tabii kalkınma çok boyutlu ve uzun bir süreç. Diğer boyutlara ve bunların zaman içindeki evrimlerine bu makalede değinmeyeceğim.

Cumhuriyet döneminde ekonomik ve sosyal alanda gösterdiğimiz gelişmeyi yadsıyamayız. Cumhuriyetin başlangıcındaki el işçiliğine dayalı küçük atölyeler ve işletmelerden şimdiki kapasitelere gelmişiz. Geçtiğimiz yüzyılda, sanayinin çeşitli dallarında gıdadan tekstile, tekstilden ağaç mobilyaya, sonra kâğıt, gübre, çimento, demir çelik, beyaz eşya, otomotiv ve elektroniğe kadar önemli kapasiteler oluşturmuşuz. Bu kapasitelerle hem iç talebi karşılıyoruz hem de global pazarlarda rekabet ederek 200’ü aşkın ülkeye ihracat yapıyoruz.

Fakat ekonomimizin önemli bir yapısal özelliği var, o da ithalata bağımlılığımız. İthalata bağımlılığımızın da iki boyutu var: Birincisi enerji bağımlılığımız. Toplam kullandığımız enerjinin %70-75’ini ithal etmek zorundayız. Bunun için de döviz bulmamız lazım. İkincisi ise ekonominin çeşitli sektörlerinin üretim sürecinde ithal girdi ihtiyacı ve bağımlılığı. Özellikle sanayi sektörünün üretim sürecinde demir-çelikten kimyaya, kimyadan ilaca, hatta bazı gıda sektörlerine kadar ara girdiyi ithal etmek durumundayız. Mesela ham yağ üretimi iç talebi karşılamaya yetmiyor. Türkiye’de bitkisel yağ üretmek için ham yağ ithalatı yapıyoruz. Bu yapıyla daha çok üretim ve dolayısıyla daha çok büyüme ithalatı uyarmaktadır. Bu da bizi cari işlemler açığıyla karşı karşıya bırakmaktadır.

Burada teknik tabirle cari işlemler açığını kabaca şöyle tanımlamak istiyorum: Dış dünyadan aldığımız mal ve hizmet giderlerinin, dış dünyaya sattığımız mal ve hizmet getirilerinden büyük olması. Bu kronik bir mesele. Yani Cumhuriyetin ilk yüzyılında Türkiye ekonomisi tarihi, cari işlemler açığı tarihi dersek çok yanlış olmaz. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca toplamda 23 yıl fazla vermişiz. Diğer bir deyişle 100 yıl içinde sadece 23 yıl toplam döviz gelirlerimiz, döviz giderlerinden fazla olmuş. O da çoğu zaman ya ekonomide daralma ya da 2. Dünya Savaşı dönemlerinde gerçekleşmiş. Buna karşılık bu dönemin çoğunda (77 yıl) açık vermişiz. Bu açık bizim yumuşak karnımız. Bugün, güncel olarak da yumuşak karnımız. Bu açığı verdiğimiz zaman bunun finansman zorunluluğu var. Bunu karşılamamız lazım. Bunu karşılamak için de uluslararası rezerviniz yeterliyse oradan karşılarsınız veya dış borç alırsınız. Veya her iki kaynağı da kullanabilirsiniz.

Bunun sürdürülebilir olmaktan çıkması durumunda, yani açığın finansmanının soru işareti olması durumunda ise döviz kuru üzerinde baskılar oluşmaktadır. Böylece döviz kuru-enflasyon dinamiği harekete geçmektedir. İstikrarın bozulması, belirsizliğin artması ve öngörülebilirliğin azalması ekonomideki kaynak tahsisi ve sermaye birikim sürecini bozmaktadır. Bu süreç aynı zamanda özel ve kamu sektörleri finansman dengelerinin (bilançolarının) bozulması ile sonuçlanmaktadır. Tıpkı bugün olduğu gibi. Tıpkı 1958, 1970, 1980, 1994 ve 2001 krizlerindeki gibi.[1] Dolayısıyla önümüzdeki ikinci yüzyılda kalkınma performansımızı iyileştirmek, bir üst aşamaya, yüksek gelirli ülkeler grubuna geçebilmek için bu yapısal sorunu çözmemiz lazım.

Yapısal sorunun çözümünde anahtar rolü olan ihracat yapımıza bakalım.

Günümüzde ihraç ettiğimiz malların teknolojik yoğunluğu şöyle bir görünüm arz ediyor: Düşük teknolojili ihracatın payı yaklaşık %32 civarında. Orta teknolojili ihracatın payı %31 civarında. Ortanın üstü teknolojili ihraç mallarının payı aşağı yukarı %33 civarında. Yüksek teknolojili ihracatın payı ise %3 civarında.[2] Bu alanda yüksek teknolojili ihracatın payında OECD ortalaması %17, Kore %36, Japonya ve ABD %20, Almanya ise %16’dır.

2002’den bu yana teknoloji kompozisyonunda belli bir ilerleme sağlamışız: Düşük teknolojili ihracatın (gıda, tekstil, giyim, deri, ağaç/mobilya, kâğıt vb.) payı yüzde 47’den yüzde 32’ye düşmesine karşın orta teknolojili ihraç mallarının (lastik, plastik, cam, seramik, metal ana sanayi) payı yüzde 23’ten yüzde 31’e; ortanın-üstü teknolojili malların (taşıt, makine, kimya, demir-yolu araçları, elektrikli cihazlar, motorlar, tıbbi cihazlar) payı da yüzde 24’den yüzde 33’e yükselmiştir. Fakat maalesef yüksek teknoloji yoğunluklu mal kompozisyonuna (ilaç, hava ve uzay araçları ve ekipmanları, elektronik, bilgisayar ve optik ürünler) evrilme konusunda yeteri kadar bir mesafe kaydedemedik.

İhracatın mevcut teknolojik kompozisyonunun ima ettiği ortalama kilo başı değerine bir bakalım. Türkiye İhracatçılar Meclisinin yayınladığı bilgilere göre ortalama kilo başına ihracat değerimiz 1,3 – 1,5 dolar civarında. Yıllardır bu böyle. Orta-uzun vadede sürdürülebilir bir büyümeyi ve cari işlemler dengesini sağlayabilmemiz için bu değeri daha yukarılara çıkarmamız (tüm ürünlerde değer zincirinin daha üst halkalarına geçmemiz) lazım. Böylece ekonomi, makro temeller açısından sağlam bir zemine oturacak, döviz kuru üzerindeki baskılar azalacak ve istikrarlı bir büyüme patikasında ilerlememiz mümkün olacaktır.

İhracatımızda teknolojik dönüşümü gerçekleştirmek için atmamız gereken reform adımlarına geçmeden önce sanayimizdeki mevcut kapasiteler nasıl bir ortamda oluştu, uyguladığımız sanayi politikaları ne idi ve nasıl bir makroekonomik ortama maruz kaldılar onu da kısaca özetlemek isterim.

Cumhuriyet dönemi boyunca önce kamu eliyle sonra da özel sektör eliyle önce tüketim ve ara malları sanayiinde daha sonra da yatırım malları sanayiinde önemli kapasiteler oluşturuldu. Bu yatırımlar yapılırken şöyle bir strateji izlendi: 1980’e kadar iç piyasaya dönük üretimi teşvik eden bir sanayi politikası uygulandı. Bu süreci, dış ticaret rejimi de ithalat kotaları ve yasakları ve lisanslama araçları ile destekledi. Bu sistemle 1980 yılına kadar geldik.

1970’li yıllar, ekonominin dış şoklara maruz kaldığı yıllar olmuştur. 1973 yılında dünyada enerji fiyatları 3 misli arttı: 3 dolarlardan 11 dolarlara. Sonra 1978-79’larda ikinci petrol fiyatları şoku yaşandı ve ham petrolün varil başına fiyatı yaklaşık 35-40 dolarlara çıktı ve bu da ülkeye döviz bazında ilave finansman yükü getirdi. Türkiye’nin bu yeni ortama uyumu, döviz rezervlerini kullanarak ve yurt dışından borçlanma şeklinde olmuştur. Öte yandan sanayi yapımız içe dönük üretim yaptığı için döviz üretme kapasitesi hemen hemen yoktu ve ilave döviz talebine olumlu katkıda bulunamıyordu.

Bu yapı sürdürülemez bir duruma gelince 1980 yılında radikal bir karar alındı. Rahmetli Turgut Özal’ın mimarlığında ve öncülüğünde ekonomiyi dış piyasalara açma, dışa dönük üretim yapma konusunda önemli reform adımları atıldı. İçe dönük yapı olmanın önemli bir göstergesi de ihracatın toplam millî gelir içindeki payının 1980 yılında sadece yüzde 5 olmasıdır. Bu günlerde mal ihracatının payı yüzde 30 civarında. Yüzde 5’lik bir ihracat payının daha yukarılara taşınması için hakikaten Türkiye çok önemli bir dönüşüm geçirdi ve ekonomi daha liberal bir yapıya kavuştu: Dış pazarlar öğrenildi, ihracatçılara geniş teşvikler verildi ve desteklendi.

Ekonomiyi dışa açma çabaları ile 1980’li yılların sonlarına geldiğimizde ihracatın millî gelir içindeki payının yüzde 5’lerden yüzde 18’e ulaştığını görürüz. Buradaki temel uyum, üretimi iç piyasadan dışa kaydırarak olmuştu. Bir ekonomide ihracatı, iç talebi kısarak, iç piyasaya daha az satarak, dış piyasaya daha fazla satarak artırabiliriz. İç talebi kısmak, reel ücretleri aşağı getirerek mümkün olur. Türkiye’de de 1980’li yıllarda iç talebi kısmak için reel ücretler aşağı getirilerek bir süreç yaşandı. 1989-90’lara geldiğimizde maalesef bu süreç toplumsal olarak daha fazla sürdürülemedi ve tersine çevrildi. 1989 yılı ile birlikte reel ücretlerde önemli artışlar gerçekleşmeye başladı, bu da iç piyasadaki talebi canlandırdı. Bu süreçte şunu öğrendik yurt içi tüketimi kısarak ve ihracatı artırarak dış dengeyi daha yönetilebilir bir patikada sürdürmek zor idi.

1990’lı yıllar maalesef kayıp yıllar oldu. Ekonomideki diğer sektörler gibi sanayi sektörü de yükselen ve kronik bir yapı arz eden enflasyon ortamına maruz kalmıştır. Sanayi sektörü bunun yanında bir de 1996’da yürürlüğe giren AB ile Gümrük Birliği anlaşmasının getirdiği rekabete uyum sağlama sürecine maruz kalmıştır.

1990’lı yıllarda maalesef bazı stratejik hatalar yaptık. Bu stratejik hataların altını çizmek istiyorum. Çünkü önümüzdeki ikinci yüzyılda benzeri stratejik olarak yanlış tercihleri yapmaya devam edersek ve bunların sonucu olarak ekonomideki kaynak dağılımını yanlış yaparsak (kamusal politikalar neticesinde) yine orta gelirli bir ülke konumumuzu sürdürmeye mahkûm olmaya devam ederiz.

  1. Birinci stratejik hatamız: 1989da sermaye hareketlerine serbestlik sağlanmakla birlikte bunu kontrollü bir şekilde yönetemedik. Turgut Özal Türkiye’deki iç tasarruf oranı düşük olduğu ve tasarruflarımız yetmediği için yurt dışından kaynak gelsin, yatırıma gitsin, yeni teknolojiler getirelim, ülkenin üretken kapasitesini artıralım düşüncesi ile böyle bir karar aldı. Sermaye hareketlerinde kontrolleri kaldıran ve Kambiyo Rejimini serbestleştiren düzenleme (Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında Karar) ile Türkiye’ye yeni dış kaynak girişinin önü açıldı. Bu şu demekti: Yurt dışındaki yerleşik kişi ve kurumlar, tasarruf sahipleri ve yatırımcılar, Türkiye’de finans piyasalarına, satın almalara, borsaya, bankalar kesimine rahatça girmelerine imkân tanındı 1989’un sonunda. Bu özünde doğru bir şeydi. Fakat bu yeni uygulamayı maalesef kontrollü bir şekilde yönetemedik. Beklentimiz yeni gelecek olan kaynak girişi, ülkede gerçekleştireceğimiz sabit sermaye yatırımlarına ve üretken kapasitenin gelişmesine finansman sağlayacaktı. Ama 90’lı yıllar boyunca gelen yurt dışı kaynaklı finansman çoğunlukla iç tüketimin finansmanına gitti; tüketime gidince tabii bu sürdürebilir bir görünüm arz etmiyor. Bu birinci hatamızdı, bunu daha kontrollü bir süreç ve yöntem içinde yapamadık. Mesela Şili ve Malezya benzer bir uygulamayı daha kontrollü yaptı. Örneğin Şili, bir yıldan daha kısa vadeli finansmanın ülkeye girmesine izin vermedi.
  2. İkinci hatamız: Sosyal güvenlik sisteminin parametrelerini bozduk. 1991 yılına kadar sosyal güvenlik sistemimizde denge (kabaca çalışanlardan kesilen prim gelirleri ile emeklilerin maaş ve sağlık giderleri arasındaki fark) yaklaşık başa baştı, yani açığımız yok derecesinde idi. 1991 yılında kadın çalışanlarda 20 yıl, erkek çalışanlarda 25 yılını dolduran herkese emeklilik hakkı vermek çok yanlış bir uygulama oldu. Bugün sosyal güvenlik sisteminin açığını her sene bütçeden 32-33 milyar dolar vererek karşılıyoruz. Türkiye’nin yıllık bütçesi 190-200 milyar dolar civarında, bunun 33 milyar doları Sosyal Güvenlik Sisteminin açığını kapatmakta kullanılıyor. Bu yıl EYT (Emeklilikte Yaşa Takılanlar) uygulaması ile sosyal güvenlik parametrelerini daha da bozduk. Bu seneden itibaren her yıl kabaca ilave 10 milyar dolarlık yük gelecek. Bu ikinci stratejik hatamızdı. Yani o dönemde siyasetçiler bu parametreleri gevşeterek erken emekli olma imkânı tanıdılar. Bu da geriye dönülmez bir durum. Yani aldığınız kararlar geri dönülmez bir şekilde sistemin performansını etkiliyorsa o sizin önünüzdeki 10 yılı hatta 100 yılınızın performansınızı da olumsuz etkiliyor.
  3. Üçüncü stratejik hatamız: Hiç yoktan kendi elimizle 1994 yılında “faizleri düşüreceğiz” diye bir kriz yarattık. Nisan 1994 krizi. Bu krizin önünü almak, bankacılık sisteminde olabilecek bir çöküşü engellemek için bankalardaki her türlü mevduata %100 kamu garantisi getirildi. O an için belki de gerekliydi ve doğruydu. Ama onun zaman içinde kaldırılmaması bankaların rasyonel bazda karar alma süreçlerini bozmakta; buna literatürde Moral Hazard” (Ahlaki Zarar/Tehlike) deniliyor. Bu uygulama, bankaları rasyonel davranmamaya, (devlet garanti ettiği için) ve yatırım ve kredi kararlarında daha riskli davranmaya ve bankacılık sisteminde risklerin birikmesine neden oluyor. Nitekim hem 1994 hem 2001 ekonomi krizlerinde bankacılık sisteminde ortaya çıkan hasarların ve bunların toplumsal maliyete dönüşmesinde bu uygulamanın da önemli katkısı olmuştur.
  4. Dördüncü stratejik hatamız: Yine 90’lı yıllarda bütçede ayrılmış kaynağı olmadan, çiftçi ve esnafa destekleme ödemeleri için kamu banka kaynaklarını kullanmakla, kamu bankalarında önemli bir bilanço hasarı oluşturduk. O bilanço hasarını da 2001-2002 yıllarında bu bankaların sermaye yapılarını güçlendirerek ödedik. Bunu da IMF’den aldığımız borç kaynakla ödedik. Ekonomi yönetiminde stratejik hatalar ülkenin performansını önemli derecede etkiliyor ve önümüzdeki on yılları işgal eden, rehine eden, bir duruma sevk ediyor. Kamudaki yanlış politika tercihleri, daha sonra kamunun elindeki bütçe imkânlarının hareket alanını kısıtlıyor. Bu hareket alanımızı kısıtlamaya bir örnek de: 90’lı yıllardaki bozduğumuz kamu mali disiplin neticesinde Hazinenin 2002 yılında yapmak zorunda olduğu iç ve dış borç faiz ödemeleri, devletin bütçesindeki toplam harcamaların yüzde 44’üne ulaşmasıdır. Faiz ödemelerinin bütçe içindeki bu ağırlığını 2002’den sonra uyguladığımız reform süreci sonunda yüzde 8,5’e düşürdük.[3] Yüzde 44’ten yüzde 8,5’e düşürünce aradaki farkı altyapıya, eğitime, sağlığa, yapısal reformlara ve sosyal transferlere ayırdık. Bu da ülkenin refahının artması için önemli bir gelişme oldu.

Sanayimiz, 1980’den sonraki süreçte içe dönük yapısından dışa dönük, ihracat ve dış pazarlara yönelik bir yapıya geçti ama bu arada 1990’lı yılların getirdiği belirsizlik ve olumsuz makroekonomik ortamın da katkısıyla maalesef ölçek, teknoloji, kurumsallaşma ve yönetişim açılarından kapasitesini fazla geliştiremedi.[4] Bu arada 1990’lı yıllarda üç dışsal gelişme sanayimize yeni rekabetçi baskılar getirdi:

1) Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra daha liberal bir dünya ekonomisi ortaya çıktı.

2) 1996 yılında AB ile Gümrük Birliği anlaşması yürürlüğe girdi ve bunun getirdiği rekabete uyum sağlama süreci başlamış oldu.

3) 2001’de Dünya Ticaret Örgütüne üye olan Çin, uluslararası ticaret sistemine, ölçek olarak ve çok rekabetçi maliyetlerle yeni ve önemli bir aktör olarak dâhil oldu.

Tüm bu iç ve dış ekonomik gelişmeler sanayimizin uyum sağlaması gereken rekabetçi bir ortamla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Bugün geldiğimiz noktada, “sanayicilerimiz bu ortama nasıl bir uyum gösterdi” diye baktığımızda ihracat alanında mal çeşitlendirmesini sağladıklarını, yeni piyasalara ulaştıklarını fakat küçük ve orta ölçekli, düşük ve orta teknolojili bir paydan çıkamadıklarını görüyoruz. Bugün ihraç mallarımızın ve hatta imalat sanayindeki toplam üretimi içinde yüksek teknolojinin payı hâlâ %3. Yüksek teknolojili ve yüksek katma değerli bir yapıya maalesef ulaşılamadı. Buna ulaşmamızın en önemli yolunun insan kaynaklarımızın kalitesini ve yetenek seviyesini artırmaktan geçtiğine inanıyorum. Makalenin temel önermesi de bu.

Yüksek teknolojiyi ülkemize getirme ve bunun için gerekli sermaye konusunda problem yok. Uluslararası finans piyasalarında yatırıma uygun alanlar arayan trilyon dolarlık global tasarruf havuzu var. Bugün, sadece 20 OECD ülkesinin sosyal güvenlik sistemlerinin aktüeryal açıklarının 80 trilyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.[5] Söz konusu açığı kapatmak için özellikle ileri ülkelerdeki sosyal güvenlik fonlarını yöneten kurumsal yatırımcılar, yönettikleri emeklilik fonları için dolar bazında yıllık yüzde 6’yı aşan bir yüksek getiri arayışı içindeler. İstikrarlı ve güvenilir bir ortam ve kârlı ve fizibilitesi olan projeler ve finansal enstrümanlar sunduğunuz vakit kaynağa erişim nispeten daha kolay. Dolayısıyla sermaye konusunda problem yok. Esas problemimiz beşerî sermayemizin kalitesi ve yetenek seviyesidir. Şimdi, bu alanda hangi durumdayız onu paylaşmak istiyorum.

İnsan kaynağının yetenek seviyesini ölçme anlamında en önemli değerlendirme, kavramsallaştırma yeteneğidir (conceptualization/cognitive skills). Bu yetenek, bilişsel beceriler olarak da adlandırılıyor. Bu konuda çeşitli performans karşılaştırmaları yapılmaktadır. OECD, kısa adı PISA olan (Programme for International Student Assesment – Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) bir program kapsamında her üç yılda bir (en son 2022’deki sınava 38’i OECD üyesi 81 ülke katıldı) 15 yaşındaki çocukların, büyük çoğunluğu 10. sınıfa giden öğrencilerin matematik, fen bilgisi ve okuma alanındaki kavramsallaştırma yeteneklerini ölçmektedir. 2022 sınavına Türkiye’den yaklaşık 7.250 öğrenci katıldı: %56’sı Anadolu liselerinden, % 23’ü mesleki ve teknik liselerden, % 10’u Anadolu imam hatip liselerinden, %5,6’sı fen liselerinden ve kalanı diğer lise türlerinden katılmıştır.

Sorular 6 farklı düzeyde sorulmaktadır: Seviye 1 (asgari temel yeterlilik düzeyi altı), seviye 2 (asgari temel yeterlilik düzeyi), seviye 3-4 (üst düzey) ve seviye 5 ve 6 (kompleks) sorulardan oluşmakta. Matematik alanında Türkiye’den katılan 7.250 öğrencinin % 5,4’ü 5 ve 6 seviyesindeki soruları doğru cevapladı. Öğrencilerin % 39’u asgari temel yeterlilik düzeyinin (seviye 2) altında kalmıştır. Singapur’dan yaklaşık 6.600 öğrenci girmiş, bunların %41’i 5 ve 6 seviyesindeki soruları yapmış. Tayvan’lı öğrencilerin %32’si matematikte 5 ve 6 seviyesindeki soruları yapmıştır. Ülkemizden katılan öğrenciler, fen okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarında da benzer performans göstermişlerdir. Kanaatimce, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında kalkınma başarımızı esas test edeceğimiz nokta burasıdır.

OECD benzer bir ölçmeyi, hâlen hayatında olan çalışan yetişkinler üzerinde de yapmış. 5.277 çalışanın katıldığı sayısal beceri alanında kompleks soru seviyesini çözebilenler sadece yüzde 1,4 olmuştur. Bu konuda OECD ortalaması %11, Almanya %14.[6]

İnsan kaynağı stokumuz ile ilgili bir veriyi daha paylaşmak istiyorum. 2022 yılı verilerine göre ülkemizde çalışan sayısı 30.8 milyon kişidir. Bu stokun eğitim düzeyi dağılımı şöyledir: Eğitim düzeyi lise altı olanların payı yüzde 41, lise mezunu olanların payı yüzde 13, meslek lisesi mezunlarının payı yüzde 11,4 ve üniversite mezunlarının payı yüzde 27,6’dır.

Çalışma hayatına hazırladığımız ve hâlen eğitim sürecinde olan insan kaynağımız (okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim) sayısı 2021-22 öğretim yılında 19.2 milyon. Böylesi bir stoku geleceğe hazırlayan ve onların kavramsallaştırma yeteneğinin gelişmesine en önemli rol oynayacak olan öğretmenlerimizin mesleki yeterlilikleri de kalkınma performansımızı bire bir etkileyecek en önemli faktördür diye inanıyorum. Bununla ilgili olarak yeni mezun öğretmenlerin kendi branşlarında ÖSYM tarafından bu yıl uygulanan test sonuçlarına bir bakalım: 2023 yılında 420 bin öğretmen adayı sınava girmiş ve kendi alanlarında 75 soru sorulmuştur. Buna göre alan bilgisi ortalama doğru net cevap sayısı Türkçe: 36, matematik: 23 (ilköğretim) ve 19 (lise), fen bilimleri: 23, fizik: 27, kimya: 23 ve İngilizce: 30.

Beşerî sermayemiz (hâlen piyasasında olanlar, öğrenciler ve öğretmenler) ile ilgili yukarıdaki performans göstergelerini paylaşıyorum ki hakikaten bu stokla bizim ileri teknolojili ve yüksek katma değerli bir sanayi yapısına geçmemizin kolay olmayacağını bilmemiz gerektiğidir.

Şimdiye kadar sunduğum tüm bilgilerden ülkemizin Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gelişmiş ülkeler sınıfına dâhil olabilmesi için iki alan öne çıkıyor: Eğitimde reform ve AR-GE/inovasyon kapasitemizi artırmak.

Birinci alan, eğitim konusunu, partiler üstü olarak düşünmemiz lazım. Çünkü eğitim reformu sabır gerektiren kompleks ve uzun bir süreç. En başta da öğretmenlerin eğitimi. Ülkelerarası çalışmalarda bu alanda başarılı ülkeler pratiğinden de çıkan bulgular bu yöndedir.

Ülkemizde her yıl 50.000’e yakın öğretmen adayı mezun oluyor ve Milli Eğitim Bakanlığının atama havuzuna geliyor. Bakanlık her yıl 25-30 bin, biraz kamuoyu baskısı olursa 35 bin yeni öğretmen ataması yapıyor. Bu şekilde havuzda biriken toplam aday sayısının 500 bine yaklaştığı tahmin ediliyor. Bu durum bir ülkenin beşerî ve kamu kaynaklarının israf edilmesine ve verimsizliğine somut bir örnek teşkil etmektedir. Eğitim reformunun en önemli parçası olan öğretmenlerin yetişme sistemini gerçekten ele almamız lazım. Bugün bir pilota pilotluk belgesi verirken gösterilen çok titiz sertifikasyon sürecinin bence öğretmenlere de uygulanması lazım diye inanıyorum.

Tabii ki üniversite alanındaki reform da eğitim reformunun önemli bir parçası. Bu alandaki sistem verimsizliğine bir örnek olarak ülkemizde ve ABD’de yüksek lisans ve doktora yapılan ilk on alanı paylaşmak istiyorum. Chicago Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ufuk Akçiğit ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de ve ABD’de seçili alanlarda yazılan tezler sırasıyla[7]:

Türkiye Sıra ABD
İşletme 1 Bilgisayar mühendisliği
Psikoloji 2 Elektrik mühendisliği
Ziraat 3 Klinik psikoloji
Tarih 4 Makine mühendisliği
İlahiyat 5 Moleküler biyoloji
Ekonomi 6 Halk sağlığı
Hukuk 7 Biyokimya
Türk dili ve edebiyatı 8 Sinir bilimi
Makine mühendisliği 9 Biyomedikal mühendisliği
Elektrik mühendisliği 10
Bilgisayar mühendisliği 11

 

Görüldüğü gibi Türkiye’de mühendislik alanında yazılan tezler 8. sıradan sonra geliyor. İki ülke arasındaki ilk on tez alanını karşılaştırdığımızda, eğitimin kalitesi ve düzeyi kadar, bu eğitimin, geleceğin teknolojilerine yön veren alanlarda yapılıp yapılmadığını da görebiliyoruz. Bu veri, Türkiye’nin teknoloji alanında ilerlemesi ve sanayisinin bu yönde yapılanması hakkındaki bir fırsatı iyi kullanmadığını göstermektedir.

İkinci alan AR-GE/inovasyon alanında da kapasitemizi yukarı çekmemiz lazım. Bugün İsrail’de ve Kore’de Ar-Ge harcamaları toplam millî gelirin % 4 – 5’i. OECD ortalaması % 3. Bizde ise sadece % 1. Bu oranı artırmamız, mevcut AR-GE desteklerini gözden geçirmemiz ve inovasyon eko-sistemini (kamu ve özel sektör, üniversiteler ve diğer kurumsal altyapı) daha verimli bir şekilde kurgulamamız lazım. Üniversite mezunları arasında temel bilim ve mühendislik bölümlerinin payını artırmalıyız.

Son olarak, bütün bunları yapabilmek için üç temel ön koşulu gözetmemiz gerekmektedir. Birincisi, makroekonomik temelleri sağlam tutmak (fiyat istikrarı, kamu maliyesinde disiplin/denge, aşırı değerlenmemiş TL ve aktif bir bankacılık gözetim ve denetimi). İkincisi, hukukun üstünlüğünü ve iyi yönetişimi (kamu yönetiminde hesap verilebilirlik ve şeffaflık, kamuda kurumsal kapasite, düzenleyici kalite ve sözleşmelerin etkin uygulanması) sağlamak. Üçüncüsü, sosyo-politik zeminin (adil gelir dağılımı, sosyal mobilite ve kapsayıcı siyasal kurumlar) sağlam olması. Bu ön koşulları gözetmiş, kapsamlı bir eğitim reformunu başarmış ve kaynaklarını verimli bir şekilde kullanan Türkiye, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında kalkınmış ülkeler arasında hak ettiği onurlu yerini alacaktır. Buna yürekten inanıyorum.

[1] Bu krizlerde ekonomi yönetimlerinin uyguladıkları politika tercihlerinin rolünü yadsımıyoruz.

[2] 2024 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 2023.

[3] Bu oranın 2023’te yüzde 10’a çıkacağı bekleniyor.

[4] Sanayi sektörü bu hususlara ilave olarak dijital dönüşüm, işgücü piyasası ile ilgili yükler, yatırım ortamı ve düzenleyici çerçevenin getirdiği yükler, insan kaynaklarındaki İngilizce açığı, iklim değişikliği hedeflerine uyum (Yeşil Mutabakat) gerekliliği vb. alanlarda kamunun desteği ile iyileşme/uyum sağlamak zorundadır. Bu konuda OECD Economic Surveys (2013-2014)’e bakılabilir.

[5] Huge pension fund deficits are a global crisis in waiting, The Conversation, February 2018.

[6] Skills Matter: Additional Results From the Survey of Adult Skills, OECD 2019

[7] Türkiye Akademik Diaspora Raporu: Beyin Göçünden Beyin Gücüne, Ufuk Akçiğit vd. Nisan 2023

Ömer Demir –

Yardımsız Topluluk Oluşmaz Karşılıksız Yardım ile Kalıcı Çare Oluşturulamaz

Bireyler arasındaki ilişkilerde farklı ihtiyaçları daha düşük maliyetle çözme, kurumların gelişiminde çok önemli bir ayrıştırıcı unsurdur. Kural daha düşük maliyetli olan zamanla diğerinin yerini almasıdır. Kırsal hayatın yoğun olduğu yerlerde yatılı misafirlik, gece konaklama sorununu düşük maliyetle çözmek için geliştirilmiş iyi bir kurumdur. Bu bağlamda otellerin veya diğer konaklama imkânlarının çok az olduğu veya ailelerin bu dışarda barınma hizmetlerine yeterince bütçe ayrılamadığı dönemlerde insanların evlerinde geniş misafir odalarının olması çok anlaşılabilir bir durumdur. Buna karşılık ulaşımın kolaylaştığı ve erişilebilirliğinin arttığı bir toplumda misafir odalarının işlevsizleşmesi, toplum refahında bir geri gidiş anlamına gelmediği gibi insanlar arası ilişkilerin olumsuz yönde etkilendiği anlamına da gelmez. Halen kırsal bölgelerde evde yatılı misafir ağırlamanın yaygınlığı, birilerinin evinde gecelemenin oralarda şimdide açık bir ihtiyaç olmasındandır. Bu bağlamda büyük şehirlerde, sınırlı zamanlarda ortaya çıkan yatılı misafir ağırlama ihtiyacı için, evin bir köşesine uzun dönem atıl kalacak ve bu nedenle de yüksek maliyetli büyük odalar tahsis etmek yerine otel veya misafirhaneleri kullanma daha rasyonel bir sorun çözme yöntemi gibi durmaktadır. Açıktır ki, ihtiyacı karşılama yönteminin değişmiş olması, insanların o ihtiyaçları gidermede rehberlik edecek değer yargılarında da değişime yol açmaktadır. Ama unutmamak gerekir ki değer yargılarının da nihai amacı, bireylerin topluluk halinde daha az ihtilaflı, daha az acı ve üzüntü veren ve mümkün olduğunca daha çok kişinin daha fazla uyumlu ve mutlu yaşamasını sağlamaktır. Kurumsal yapılarda değişim, onları işler kılan değer yargılarında da değişikliğe yol açabilir. Bu sebeple evinde yatılı misafir ağırlamanın yüksek bir değer yargısı olması, gördüğü işlevden ayrı düşünülemez. Evinde yatılı misafir ağırlama ihtiyacının azalması, ona dönük değer yargılarını da doğal olarak etkileyecektir.

Şimdi yardım eksenli bir bakış açısını kristalize edebilmek için iki ideal model tasarlayalım. Bir yanda her bireye çalışma imkânı vererek, geçmiş, şimdi veya gelecekte yaptığı veya yapacağı çalışmalar karşılığında ömrü süresince tüm ihtiyaçlarını karşılıklılık kuralı çerçevesinde kendisi karşılar hâle gelmesi ve hayatının devamında birilerinden doğrudan yardım istemek durumunda kalmaması durumunu düşünelim. Diğer yanda da bazı insanların her yönüyle diğerlerinden daha yetenekli ve daha görür halde olmaları nedeniyle olmayanlara, herhangi bir karşılık beklemeden doğrudan yardımda bulunmaları söz konusu oluyor olsun. Bu iki seçenek için ideal model dememizin sebebi, gerçek hayatta hiç kimsenin bu iki kutuptan birinde ömrünü geçirmediği, herkesin hayatının farklı dönemlerinde bu iki uç arasında bir yerlerde bulunmaları nedeniyle somut durumları değil soyut birer pozisyonu ifade etmeleridir.

İnsanlar gen yapılarından getirdikleri ile sosyal miras yoluyla kazandıkları ve üzerinde dünyaya geldikleri coğrafyanın sunduklarının farklılığı nedeniyle hayat becerilerinde büyük ölçüde farklılaşırlar. Bu farklılaşma birileri lehine yarattığı fırsatlar nedeniyle çatışmalara da zemin hazırlar. Zira imkân ve yaşam kalitelerini farklılaştırdığı ölçüde değerli olana sahip olanlar ile olmayanlar birbirine aynı gözle bakmazlar.

Öte yandan bu farklılık sadece çatışma getirmez, farklılaşma bireyler arasındaki birliğinin de ana sebebidir. Toplumsal kurumların en büyük işlevi, bireyler arasındaki birliğini artırmak ve çatışmaları azaltmaktır. İnsanlık tecrübesi, kısa vadeli farklılıkları çatışma yaratmadan bölümü ve uzmanlaşma yoluyla, herkesin birbiri için fayda yarattığı ve bunları değiş tokuş ettiği bir üretken ortam oluşturmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Bu ortam çoğunlukla kendiliğinden oluşmaz. Onu mümkün kılacak kurumsal yapılar gerekir. Eşitsizliğin keskin ve büyük olduğu durumlarda gerilimi azaltacak ve birlikte yaşamı mümkün kılacak uzlaştırıcı kurum, olanın olmayana doğrudan kaynak aktardığı doğrudan yardımdır. Faydanın şimdi veya gelecekte nasıl oluşacağı konusunda tecrübe ve bu tecrübeyi kalıcı kılan kurumsal yapılar olmazsa, bireyler arasındaki fayda mübadelesi sadece kısa vadeli hale gelir.

Bu iki ideal modeli biraz daha somutlaştıralım. Birinde tüm fertler yeteneklerini en etkili biçimde kullanarak şimdi ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretebiliyor, kimseden karşılıksız doğrudan yardım alma beklentisi olmuyor olsun. Diğerinde toplumun dörtte üçü kendi başının çaresine bakabilecek düzeyde üretme ve kazanç elde edebilme durumundayken dörtte biri ancak başkalarının yardımı sayesinde hayatlarını devam edebilecek durumda olsun. Bu ikisinden hangisi tercihe daha fazla mazhar olur? Birinde doğrudan yardım var diğerinde ise yok. Herkesin ilk modeli isteyeceği gayet açıktır. Çünkü yardım insan ilişkilerinin temelinde yer alır ve asıl olan, bu yardımın karşılıklılık niteliği korunarak dolaylı süreçlere yayılmasıdır. Yani bugün alanın karşılığında ya bugün, olmadı yarın, o da olmazsa ertesi gün karşılığını oluşturabileceği bir beklenti olmadan istikrarlı bir ilişki oluşturmak mümkün değildir.

Veren el alan elden üstündür” sözü üretip başkalarına muhtaç olmamayı, mümkünse şu veya bu nedenle üretemeyenlere destek olmayı öğütler. Doğrudan yardımı mutlak iyilik olarak görecek olursak tersinden “alan el, en az veren el kadar üstündür” benzeri bir tavsiyeye sahip olmamız gerekirdi.

Vardığımız sonuçları özetleyelim. Birincisi, yardımlaşma toplumsallaşmanın ilk adımıdır. Birbirine yardım etmeyenler birliği ve bölümü yapamaz, paralı ekonomi kuramaz, vadeli ödeme sitemleri, emeklilik sistemleri oluşturamazlar. Çünkü tüm bu sistemler birbirine zaman farkı ile geri almak üzere birbirinin işini görme temel mantığı üzerine kurulmuştur. İlişkilerdeki bu karşılıklılık o kadar yaygındır ki, çocuğuna iyi bakmayan bir ebeveynin çocuklarının kendisine bakmalarını bekleyecek yüzü bile olmaz. İlişkilerin özündeki bu yardımlaşmanın doğrudan ve dolaylı şekillere bürünmesi onun yardımlaşma niteliğini ortadan kaldırmaz.

İkincisi, yardım ancak varlıkla mümkündür. Varlık az kişi elinde birikirse bunun yaratacağı gerilimi azaltmak için olanın olmayana düzenli bir kurala bağlı olmaksızın elindekinden vermesi anlamında doğrudan yardım iyi bir seçenektir. Bu, veren için koruma maliyetlerini azaltırken alanı olandan çatışma yoluyla pay elde etmenin risklerinden korumuş olur. Her iki taraf için de yararlıdır. Bu yolla paylaşım odaklı gerilim düşer, varlığın korunması ve devamlılığı kolaylaşır.

Üçüncüsü, varlığı geleceğe aktarmada bunu ihtiyaç fazlasını stoklamak yerine gelecekte üretim yapma kabiliyeti olan birileri üzerinden yapmak (şimdi onlara verip ileride onlardan geri almak) daha güvenli ve düşük maliyetli bir yöntemdir. Bu sebeple bugün birilerinin ihtiyacı olanı onlara verip gelecekte oluşacak ihtiyacı da onların üretiminden karşılamak dolaylı ama çok etkili bir yardımlaşma yöntemidir.

Dördüncüsü, bireyler arasındaki gerilimi azaltıcı bütün sosyal sistemlerde temel beklenti, bireylerin kendi işlerini karşılıklılık çerçevesinde kendilerinin görmesidir. Karşılığın beklendiği zamanın farklı olması (bugün, yarın veya ahirette) eylemin karşılıklılık niteliğini ortadan kaldırmaz. Nitekim dinî tavsiyelerde sık sık ve yoğun biçimde yapılan yardım çağrıları, birer karşılıksız yardım şeklinde değildir. İyi bir insan olarak kabul görmek için yapılan yardımların da karşılığı vardır, karşılığı yardım yapılandan değil en halis şekliyle Allah’tan beklemenin kendisi de açık bir “karşılık” beklentisi içerir. Allah rızası için adını kimsenin bilmemesi şartıyla yapılan yardımları, “karşılığı” olmayan faaliyetler grubuna katmak, onlara hak ettikleri değeri vermemek olur.

İnsan toplumları, yardımlaşmayı dolaylı hâle getiren ama özünde bireylerin birbirlerinin ihtiyaçlarını görecek etkili kurumsal yapılar oluşturuldukça (yetenek kazandıracak veya geliştirecek eğitim, uygun şartlarda kredi kullanma imkânı, yeterli imkânlar sunan emeklilik sistemleri, geçici kayıplarında destek olan işsizlik fonu, beklenmedik hastalıklarda tedavi imkânı sunan temel sağlık kurumları, süreğen engeller nedeniyle çalışamayanlara destek olan anonim yardım fonları vb.) insanlar arasında doğrudan yardım ilişkilerinin azaldığı görülmektedir. Bu, aynı insan topluluklarının geçmiştekilere göre birbirinin sorunlarını çözmede, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermede, kısaca birbirlerine yardımcı olma bağlamında daha kötü durumda oldukları anlamına gelmez. Tersine her bireyin karşılıklılık çerçevesinde ihtiyaçlarını karşılama imkânı olduğunu gösterir.

Sonuç olarak, eskiden insanların doğrudan yardımı daha çok yapıyor olmaları, içinde yaşadıkları toplumsal sistemlerin bugünkülere göre gelişmişlik durumuyla alakalıdır. Bireylerin ihtiyaçlarını karşılıklılık çerçevesinde giderecek kurumsal yapılar geliştikçe, bireyden bireye doğrudan yardım ihtiyacının azaldığı doğru olmakla birlikte bu, o toplumun bireylerinin birbirleri için fayda oluşturma amaçlı gayret sarf etmesi anlamında yardımın azaldığı değil, dolaylı hâle geldiği ve daha görünmez olduğu anlamına gelmektedir.

Ömer Demir –

İş ve İmkânları Dengeli Dağıtmada Yardımın Rolü

Başka birilerine güvenerek bir işe koyulmadan sadece tek başına tüm ihtiyaçlarını karşılamak ancak çok minimal bir hayat tarzı için mümkün olabilir.

Birden çok kişinin birlikte yapmasının en temel şartı, önce karşılıklı güvenin sağlanmasıdır. Güven, her bir eyleme, muhatabının oluşmuş olan beklentilere uygun tepki vereceği inancıdır. Genellikle oluşumu uzun zaman alan bu inanç hâli olmadan hiçbir kalıcı ilişki tesis edilemez. Çünkü bir ilişkide kalıcılık, nüve olarak da olsa gelecekte olup biteceklere dair iyimser bir beklenti barındırır. Bu sebeple en küçük topluluk olan ve “karşılıksız”[1] ilişkilerin en yoğun olduğu ailede bile karşılıklı güvene dayalı bir bölümü yapmadan aile içi üretimin sağlıklı biçimde organize edilmesi mümkün değildir.

Bir sürecinde bölümü yapıldığında, aslında herkes işin bir ucundan tutmak yoluyla ilişki zincirinde yer alan bireyler birbirlerine “dengeli” biçimde “yardım” ederler. Burada dengeli ve yardım kavramlarına dikkat çekmemiz boşuna değil. Dengelilik, bünyesinde doğrudan veya dolaylı bir karşılıklılığı, yardım da kısa veya uzun dönemde fayda sağlamayı ifade eder. Faydanın kısa veya uzun vadeli yahut doğrudan veya dolaylı olması işin özünü değiştirmemekle birlikte nasıl algılandığında farklılıklara yol açabilir. Hem belirsiz bir gelecekte, başkaları tarafından karşılığı verileceğini umarak biri lehine fayda oluşturmak hem de bir bölümünde gönüllü olarak işin bir kenarından tutmak, karşılığı kesin olmasa da en azından pozitif olması umulan birer yardımlaşma tarzıdır. Umulan dememizin sebebi, işin içinde niyet, beklenti ve zaman farklılığı olması halinde çok arzu edilmesine rağmen kesinliğin sağlanması her zaman mümkün değildir.

Bir kamp ortamında balık avlayıp onları pişirerek birlikte yiyen iki kişi ve onlara eklenecek diğerleri üzerinden anlatmak istediklerimizi ayrıntılı biçimde örnekleyelim. Birisinin dere kenarında, suyun yolunu değiştirerek balıkların görülmesini ve yakalanmasını mümkün kılacak küçük havuzlar yaparken diğerinin de ormandan kuru odunları toplayıp ateş yakması ve sonunda balıkların pişirilmesi kampçılarımızın ortak işleri olsun. Buradaki bölümü, balıkları birlikte yakalayıp birlikte odunları toplayıp ateşi yakmak şeklinde de cereyan edebilir. Bu durumda aynı işin bölümlerini yaparken bölümü yapılmış olur. Yakalanan balıklar sadece iki kişinin bir öğünlük yemek ihtiyacını karşılayacak kadar ise daha sonra tüketmek için saklama sorunu olmayacak, bu iki kampçı her gün aynı işleri yaparak ancak günübirlik biçimde yaşayacaklardır. Bir ya da her ikisi hasta olduğunda yahut hava koşulları avlanmaya imkân vermediğinde maalesef aç kalacaklardır. İşe çıkmadıklarında aç kalmamaları için bir günlük ihtiyaçlarından daha fazlasını üretmeleri ve onu bir sonraki gün yenilebilecek biçimde saklamanın bir yolunu bulmaları gerekir.

Şimdi yan yana kamp kurmuş çok sayıda kampçının olduğunu düşünelim. Eğer hepsi aynı balıklardan ve sadece kendilerine yetecek kadar avlamışlarsa, pişirme usulleri de tıpatıp aynıysa aralarında “sen bana ver ben de sana, birbirimizinkinin tadına bakalım” kabilinden bir dostluk ilişkisine de fazla imkân olmayacaktır. Çünkü dostluk, içinde ilave yarar olan bir ilişki tarzıdır. Eğer birisi ızgara diğeri tavada kızartma yaparsa veya birisi tuz ve baharat katarak çiğ balık menüsü hazırlar ise nihai tüketilebilir ürün farklı olacağından komşular arasında değiş tokuş için makul bir sebep olacaktır. Ya da balıkların avlanma ve pişirilmesinde zaman farkı varsa, o da komşular arasında değiş tokuş için makul bir sebep oluşturabilir. “Bizimkisi şimdi pişti, sizinkisinin bir saati var, pişince biz de sizinkinin tadına bakarız” deyip komşuya bir tabak balık uzatıldığında burada ilave bir yarar oluşturma durumu vardır.[2] Başka türlü herkes kendi avladığını pişirip tüketecek, yardımlaşma sadece işleri yaparken aralarında bölümü yapan her bir kampçı ekip içinde gerçekleşecektir. Çünkü yardımın yapılmasına aracılık edecek üretim fazlası olmayacaktır. Başta demiştik yardım için elde verecek bir şeylerin olması gerekir.

Yandaki komşu kampçı, nasıl avlanılması gerektiğini bilmediği için aç kalma durumu ile karşılaşılırsa ona birkaç şekilde “yardım” edilebilir. İlk yol, avlanan balıklardan ona da verme yoludur. Eğer ilk kampçılarımızın her gün kendilerine yetecek ve komşuya da verecek kadar balık avlama imkânları varsa, bir kısmını komşuya vermek bir doğrudan yardım yoludur. Komşu, balık avlama işlerini tam bilmediği için avlanamıyorsa onu bir gün yanlarına alıp neler yapması gerektiğini ona öğretip uygulamalı bir eğitim de verilebilir. Bunun karşılığında hiçbir şey istenmemesi doğrudan bir yardım olur.[3]

Kendi başına avlanmayı bilmeyen komşuya eğitim verme yerine onu da bölümüne katarak iki kişilik ekibi üç kişi yapıp ona göre yeni bir bölümü oluşturarak av hasadı artırılabilirse, böylece her gün değil, iki günde bir avlanma yoluyla başka amaçla kullanılabilecek ilave boş zaman kazanılabilir. Her gün ava çıkılsa da bölümü nedeniyle avlanma zamanı düşürülebilir, günün geri kalan kısmında boş zaman oluşturulabilir veya gün içinde katlanılan av yorgunluğu azaltılabilir yahut av dışı diğer faaliyetlerde de bölümü yapılacağı için, örneğin yemek hazırlama için harcanacak süre daha kısaltılabilir. Yani üç kişi, iki kişiye göre daha etkili bir bölümü ve sonuçta daha fazla üretim yapabilir. Tamam da bunların “eskiden daha yardımseverdik şimdi ise yardım sevmez olduk” ile ne alakası var demeyin. Biraz sabır, çok alakası var, göreceğiz.

Kampta yan çadırdaki komşu ile olası ilişkilerde üç seçenek elde ettik. 1. Üretilenden komşu hakkı diyerek ona da pay vermek, 2. Nasıl avlanabileceğine dair eğitim verip kendi başına avlanıp karnını doyurmasına katkı sağlamak, 3. Onu da bölümüne katarak iki kişilik yerine her gün üç kişilik av yapmak ve birlikte pişirip yemek (bu sürece ve bölümüne katılamayacak kadar hasta, engelli, yaşlı veya çocuklar ise ayrı bir konu).

Örneğimizi yeni kampçılarla biraz daha genişletelim. Sol tarafımızda da birisinin kamp kurduğunu onun da avlanma ve pişirme konusunda kendi başının çaresine bakamadığını düşünelim. Sağdaki kampçıya yapıldığı gibi soldakine de yardım yapılabilir. Her ikisine ilk seçenek uyarlandığında (tutulan balıktan pay verildiğinde) asıl üretimi gerçekleştiren avcıya yeterince balık kalmayabilir, yani eldekinden her iki komşuya da verilirse avcılarımız güçsüz düşer ertesi gün ava çıkamaz hale gelebilirler. Bu sefer üç komşu da aç kalabilir. Bu yeni komşuyu da, bir gün yanlarına alıp nasıl avlanacağını öğretebilir veya ekibi dört kişi olarak yeniden örgütleyebilirler.[4] Dört kişi olunca daha etkili bir bölümü imkânı olabilir, daha önce olduğu gibi, üretim artışı, zaman tasarrufu veya daha az yorulma seçeneklerinden biri veya bir kaçı devreye girebilir.

Örneği biraz daha büyütelim. Her iki yanımıza onlarca kampçının yerleştiğini ve hepsinin durumunun aynı olduğunu düşünelim. Eğer aralarında karınlarını nasıl doyuracakları konusunda bir etkili üretim yöntemi üzerinde uzlaşamazlarsa doğrudan yardım ile sorunu çözmeleri mümkün değildir. Baştaki tanımı hatırlayalım, yardım için mutlaka verecek bir şeyler olmalıdır.

Şimdi geliyoruz kritik soruya: Bu üç seçenekten hangisi en muteber olanıdır? Yani, birilerinin üretim süreci dışında kalıp diğerlerinin onlara doğrudan yardım etmesi mi (birinci seçenek), eğitim ve çalışma sistemini herkesin üretime katılmasını sağlayacak biçimde tabana yaymak mı (ikinci seçenek), tek tek görme kabiliyetlerini etkili bir bölümü çerçevesinde birleştirip üretim artışı, zaman veya emek tasarrufu (aynı yemeği daha az yorularak ve daha az zaman harcayarak elde etmek) sağlamak mı?

Yardım dediğimizde aklımıza daha çok ilki geliyor. Hâlbuki diğerlerinde de komşu kampçıya yardım etmiş oluyoruz. İlkinde, hiç üretime katılmadığı halde ona az da olsa bir pay veriyoruz. İkincisinde yol yordam öğretip kendi başının çaresine bakacak hâle gelmesini sağlıyoruz; üçüncüsünde ise ona verip karşılığında üretimimize ortak ediyoruz. Dikkat edilirse son ikisi olmadığı durumlarda ilkine daha çok ihtiyaç olmaktadır. Eğer herkes kendi ihtiyacını karşılayacak biçimde üretim yapabilirse başkalarının üretime katkıda bulunmadan ve bulunmayı taahhüt etmeden pay alma anlamında doğrudan yardıma pek gerek olmayacaktır. Çok esaslı bir ihtiyacı karşılamayan komşular arasında “tadına bakma” kabilinden daha çok törensel değiş tokuşlar olacaktır.

Üretimin dengeli dağılmadığı yerde ortaya çıkan gerilimi gidermek için akla gelen ilk yol doğrudan yardımdır. Dolaylı yardımlar, bir arada yaşarken insanlar arasında ortaya çıkan potansiyel veya fiili gerilimleri gideremediğinde, doğrudan yardım hemen öne çıkmaktadır. Ancak bireyler arasındaki gerilim dolaylı yardım sistemleri ile çözüldüğünde doğrudan yardıma ihtiyaç azalmaktadır. Aslında biraz karmaşık olmasına rağmen dolaylı yardım süreçleri, bireylerin bir arada yaşamaları sırasında ortaya çıkan gerilimleri azaltmada daha iyi bir sorun çözme biçimidir. Bireylerin başta bugünkü ihtiyaçlarını karşılamaları olmak üzere birbirlerinin işlerini şimdi veya gelecekte makul bir karşılıkla yerine getirmelerini sağlayacak biçimde donanıma sahip olmaları ve bu donanıma sahip olunduğu varsayımına dayalı olarak kurumsal yapıların zayıf olduğu yerlerde “karşılıksız yardımın” teşvik edilmesi ve yüceltilmesi, eşitsizliklerin yol açacağı başta istikrarsızlık olmak üzere tehditleri bertaraf etme amacıyla yakından ilişkilidir. Kısaca doğrudan yardımın, hayatın rutininin bir parçası olmak yerine dolaylı yardım süreçlerinin iyi işlemediği ve sorun ürettiği yerde devreye girmesi beklenen istisnai bir durum olması daha makuldür.

Haftaya Devamı: Yardımsız Topluluk Oluşmaz Karşılıksız Yardım ile Kalıcı Çare Oluşturulamaz

[1] Hayırlı ve hayırsız ebeveyn veya evlat ilişkileri dikkate alındığında aile içindeki “karşılıksız” olarak kodlanan ilişkilerde de derin bir karşılıklılık beklentisinin bulunduğu görülebilir. Beklentinin uzun vadeli olması ve somut olarak dillendirilmemesi karşılıklılığı ortadan kaldırmaz.

[2] İktisat eğitimi almış olanlar hemen fark edeceklerdir ki aynı şekilde pişirilmiş aynı miktardaki bir tabak balık, yemeğin pişmesini bekleyenler için yemeğin sonuna doğru gelmiş olanlara göre (azalan fayda prensibi gereği) daha fazla fayda sağlar. Çünkü birisi açlık ihtiyacının yüksek olduğu bir evrede ikramı alırken diğeri doymak üzere iken aynı ikramı almaktadır. İkinciler için aynı balık daha az şiddetli bir açlık ihtiyacını gidermekte olduğu için daha az değerlidir.

[3] Komşu kampçıya balık tutmayı öğretmenin hiçbir karşılık beklemeden yapıldığı söylenemez. Eğer aç kalırsa sizin az olan balıklarınızı çalması, gücü yeteceğini düşünürse sizinle avladığınız balıklar için açıktan çatışmaya girmesi her zaman ihtimal dâhilindedir. Ne demiş atalarımız “aç köpek fırın deler”; “aç bıraksan hırsız, çok söylesen arsız olur”. Bunun modern politik versiyonu “boş tencerenin deviremediği hükümet yoktur”dur. Ayrıca hastalandığınızda, balık tutamadığınızda balık tutmayı öğrettiğiniz komşunun size balık vermesi veya bu komşunun açlıktan fenalaşma, hastalanma hatta ölmesine şahitlik etmenin üzerinizde yaratacağı olumsuz hislere muhatap olmama da küçümsenmeyecek bir karşılık olarak görülebilir. Kendini iyi hissetmek için yapılan yardım da kendi iyiliğini artırmaktır

[4] Burada üretimin kişi sayısı arttıkça artırılabilen ölçeğe göre sabit getiri özelliği varsayımı yapılmıştır. Gerçek hayatta durum hiç de öyle olmayabilir. Nihayetinde deredeki balıkların bir çoğalma hızı varsa ve bu ancak bir avcıyı besleyecek kadar günlük balık tutulmasına uygunsa bu işbirliği senaryosu tümüyle çöker. Kimse kimseye yardım etmez.

Ömer Demir –

Elde Olanı Sonraya Aktarmada Yardımın İşlevi

İnsanoğlu bugüne kadar elindeki kullanım fazlası olan şeyleri başka zaman veya mekânlarda kullanabilmek için birçok mekanizma keşfetmiş veya geliştirmiştir. “Kullanım fazlası” her zaman var olanın çok bol olması anlamına gelmez. Kıt olan şeyler de zamana veya mekâna bağlı olarak kullanım fazlası olabilir. Az olan bir şeyi, kullanım ihtiyacı olabilecek başka dönemlerde kullanmak üzere zamanlar arasında dengeli dağıtma arzusu, istikrarlı ve güvenli bir insan hayatı için de en temel planlamalardan biridir ve bunu sağlamaya dönük bireysel yöntemler yanında birçok kurumsal yapı ortaya çıkmıştır. Zira üretilen veya elde edilen değerli bir şeyi hemen kullanıp tüketmek yerine olası ömür süresi içinde dengeli biçimde kullanmak üzere uygun olacak şekilde dağıtmak insanın hayat istikrarı bakımından keşfettiği en temel formüllerden biridir. Bu sebeple genelde eldekilerin bir kısmı tüketilir, bir kısmı da gelecek için saklanır. Bu şekilde geleceği güvence altına alma arzusu hem biyolojik hem de sosyal süreçlerde en güçlü motivasyonlardan biridir.

Bir tüketim malını, şu an yerine başka bir zamanda kullanabilme imkânı oluşturmanın iki temel yolu vardır. Akla gelen ilk yöntem gelecekte tüketmek üzere saklamaktır. Gıda maddeleri özelinde stoklamanın güvenli bir yerde paketleyerek muhafaza etme yanında ilave işlemler gerektiren kurutma, tuzlama, konserveleme, soğuk ortamlarda dondurarak saklama gibi birçok yöntemi keşfedilmiştir. İlk insandan beri stoklama (saklama, gizleme) bir yol olarak hep akla gelmiştir ama bugün elde olanı geleceğe aktarma konusunda stoklama hem bu konudaki araçların işlevselliği hem de saklama maliyetleri bakımından her zaman en iyi seçenek değildir. Bunun sebebi, sadece bugün kullanışlı ve değerli olanın, eskime, aşınma veya bozulmadan güvenli biçimde kullanım ihtiyacı olacak zamana kadar muhafaza edilmesi için gerekli işlemlerin maliyetli olması değildir. Böyle bir sorun vardır ama bundan daha büyük bir sorun daha vardır: Özellikle hizmetler, doğası gereği stoklanamazlar. Hizmet üretimi ile meşgul kişiler için bugünkü hizmetlerin bir kısmını geleceğe aktarma, önce mübadele yoluyla bir mala çevirme sonra da o malı stoklama gibi iki aşamalı bir işlem dizisi gerektirmektedir. Örneğin avladığınız balıkları kurutabilir, tuzlayıp veya dondurup saklayabilirsiniz ama hastalık teşhis ve tedavi becerinizi ilerde mübadelede kullanmak üzere depolayamazsınız. Burada birazdan değineceğimiz başka mekanizmalara ihtiyacınız var.

Bugün elde olanı geleceğe aktarabilmenin ilk yolu saklama dedik. Saklama yolu ile geleceğe değer aktarma hem saklama maliyetleri nedeni ile pahalıdır hem de fiilen ihtiyaç duyulacak kullanım zamanının uzunluğu nedeniyle büyük belirsizlikler, dolayısıyla organizasyon güçlükleri içerir.

Eldekini geleceğe aktarmanın ikinci yolu, onu bugün ihtiyacı olan birilerine verip ihtiyaç olacak zamanda daha az, aynı miktarda veya daha fazla olacak biçimde geri almaktır. Eğer elinizdeki kullanım fazlasını başkasına verip ilerde güvenli biçimde ondan geri alma imkânı varsa, bu söz konusu malları uygun koşullarda stoklamaya göre daha çok tercih edilecek bir tüketimi geleceğe aktarma yolu olabilir. Burada paraya çevirmenin de bir üçüncü yol olduğu düşünülebilir ama aslında para (altın, döviz, hisse senedi vb.) sadece kullanmak üzere başkalarına verip ileride geri almanın yöntemlerinden biridir. İlkinde (malı birine ödünç verme) eldeki malın somut bir muhataba verilip ileride ondan geri alınması beklenirken ikincisinde (paraya çevirme) ortak değer ölçüleri olan (aynı para birimini kullanan ve aynı soyut varlıklara benzer değer atfeden) bir insan topluluğuna olan güven sayesinde eldeki malın topluluğa emaneti söz konusudur. Çünkü bugün paraya çevrilen bir mal, aslında başkaları tarafından bugün kullanılmakta, parayı elinde bulunduran kişiye, ihtiyaç duyduğunda ihtiyacı olan malları üreten birilerinden temin edilebileceğinin güvencesi verilmektedir. Bu garantinin kesinliği, sıfır enflasyon ortamında ve kaydi paraların ortadan kalkmayacağını temin eden bir siyasal ve ekonomik sistemin olmasına ve daha da önemlisi gelecekteki ihtiyaçları karşılayacak bir üretim kapasitesinin ayakta tutulabilmesine bağlıdır. Yani para değerini koruyacak ve istendiği an ekonomide o paranın alabileceği mal ve hizmetin üretimi garanti edilmiş olacak. Aslında bu ikisi (paranın değerini koruması ve gerekli malın üretilmiş olması) aynı durumun iki farklı ifadesidir. Zira elde talebi karşılayacak mal yoksa para değerini koruyamaz.

Sonuç olarak, bugün var olan kullanım fazlasını geleceğe aktarmada doğrudan kendi kullanımı için stoklama veya bugün başkalarına verip gelecekte onlardan geri alma olmak üzere iki temel yöntemin varlığından bahsedebiliriz. Onlardan geri alırken aynısı mı, daha azı mı yoksa fazlası mı alınır meselesi, ayrıntıda önemli olmakla birlikte işin doğasının bir karşılıklılık ilişkisi olduğunu değiştirmez. Bugün verilen bir birim malın karşılığı etkili bir üretim sürecinde kullanılırsa gelecekte iki birim olabilir yahut tersinden saklama maliyetleri yüksekse bugün verilen iki birim gelecekte bir birim olarak geri alınabilir. Örneğin iki kilo peyniri, bir kilosunu geri almak üzere soğuk hava deposunda bir yıl bekletmek üzere depo sahibine verirseniz, bu makul bir geleceğe aktarma maliyeti olabilir. Yahut elinizdeki fazla fındığı, fındık bahçesi oluşturması için birine verip üç yıl sonra size iki çuval olarak geri verilmesi de makul bir geleceğe aktarma yolu olabilir. İlkinde kendiniz saklarsanız saklama maliyetleri soğuk hava deposununkinden daha fazla olabilir. İkincisinde bir çuval fındığı depoda beklettiğinizde hem depo maliyeti hem de yağlanma nedeniyle oluşacak kayıp söz konusu iken onu bahçe yapabilecek birine verdiğinizde üretim kapasitesi artışından hem ödünç alan bahçe sahibi olarak kazançlı çıkar hem de üç yıl sonra bir çuval fındık yerine iki çuval fındığınız olur. Bugün verilenin gelecekteki karşılığının ne olacağı, saklama maliyetlerine, beklenen ömre, gelecekteki üretme kapasitesine ve üretim süreçlerin verimlilik katsayısına bağlı olarak değişebilir.

Hem stoklama hem de birilerine verip gelecekte onlardan geri alma bazı risk ve maliyetler içerir. Bugün bir çuval fındığı başkasına verip üç yıl sonra iki çuval olarak geri almak, geri gelmeme ihtimali bakımından riskli, ama bozulmayacak ortam oluşturma ve çalınmaya karşı koruma bakımından ise daha az maliyetlidir. İkinci yolun (şimdi başkasına verip sonra ondan geri alma) düşük maliyetli olması, bireyler arasında kurulan bağların gücüne bağlıdır. Bireyler arasındaki güçlü bağlar, sevgi ve saygı yanı sıra hak ve sorumlulukları düzenleyen ve onlara güçlü yaptırım gücü desteği ile hukuki koruma sağlayan kurumların varlığına olan güveni de kapsar.

Sonuçta bugün fazla olanı geleceğe aktarma yolları içinde, birileri üzerinden aktarma, en eski keşiflerden biridir. Bu birileri, önce aile fertleri ve yakın akrabalar olmuştur. İnsanlar biyolojik yakınlarına her zaman daha çok güvenmişlerdir ve hâlen bu durum birçok yerde geçerliliğini korumaktadır. Genelde miras çocuklara bırakılır ve ilerde büyüklerine onların bakması beklenir. Çalışamaz duruma geldiklerinde insanlar bakma yükümlülüğü yerine getirmede, yakın akrabalardan sonra yüz yüze ilişki kurulacak komşulardan başlayarak ilişki içinde bulunulan diğer insanların sorumluluk alması beklenmektedir.

Bugün ihtiyacı olana verip gelecekte ondan geri almanın insanlar arasında bir yardımlaşma biçimi olduğu açıktır. Bugün ihtiyacınız olmayanı ihtiyacınız olan zamana kadar sizin için birisinin saklaması (yahut şimdi tüketip o zaman size geri vermesi) hayatınızın devamına temel bir katkı olarak önemli bir yardım türüdür. İhtiyacınız olduğunda sizin tüketiminizi de karşılayacak birilerinin olmadığı bir durumu düşünürseniz bunun ne kadar büyük bir yardım olduğunu anlamak daha kolay olur. Örneğin tüm emeklilik haklarının geçersiz sayıldığı, herkesin bankalarda parasının olduğu fakat tüketim için ihtiyaç duyulan mal ve hizmetleri, kendi ihtiyaç fazlası olarak üretecek hiçbir ferdin olmadığı yahut üretimin azlığı nedeni ile sadece o an üretim sürecinde bulunanlara pay verilecek bir üretim yapılabildiği durumları tahayyül edelim. Her bir durumda da aslında refahın istikrarının insanlar arasındaki birbirine yardım sözleşmesine bağlı olduğu açıkça görülür. Tapular, hisse senetleri, banknotlar hatta altın ve dövizler, kendi başlarına refah artışına katkıda bulunamazlar. Tüm bu mal dışı kaydi değerler, karşılığında mal ve hizmet temin edilebildiği zaman işe yararlar. Bu temin edilebilirliği belirleyen de o an üretim yapanların gerçekleştirdiği üretim miktarıdır. Bu miktar yeterli ise kaydi değerler, hatta sözler işe yarar, değilse yaramaz. Üretenler öncelikle kendi ihtiyaçlarını karşılarlar.

Kısaca insanlar ürettiklerini aralarında bölüşür; özellikle de yarın (aynısını, azını veya çoğunu) almak üzere bugün birilerine verirken güvene dayalı bir yardımlaşma gerçekleştirirler. Bugün birinde mevcut olanı alıp ihtiyacı olduğu zaman ona veren, aslında hayatını devam ettirmede o kişiye yardımcı oluyor demektir. Bu yardım ilişkisinin aldığı farklı formlar, işin özünde bir yardım olduğunu görmeyi engellememelidir.

Verileni daha sonra geri alma konusunda güven çok önemlidir. Bu sebeple güven, başkaları ile şimdi birlikte yapmada olduğundan daha çok gelecekte karşılığının verileceği ilişkiler oluşturmada hayati önem taşır. Bu sebeple hem kuşak içi hem de kuşaklararası bu değiş tokuş sözleşmelerine uymayı sağlayacak değer yargıları ve somut kurallar birlikte yaşamın en temel yapı taşlarıdır. Dolayısı ile güven olmadan bölümü olmaz, borçlanma olmaz, dolayısıyla yardım da olmaz.

Haftaya Devamı: İş ve İmkânları Dengeli Dağıtmada Yardımın Rolü

Ömer Demir –

Değer yargıları içinde yardımseverlik en önemli sırayı alır. Dört yazıdan oluşan bu yazı dizisi, geçmişe göre yardımseverliğin azaldığı gözlemine dayalı değerlendirmeleri daha soğukkanlı bir zemine taşımayı amaçlamaktadır. Meramını kısa cümlelerle anlatamayanlar, konuyu iyi anlatma gerekçesine sığınarak uzun metinler yazarlar. Belki bir gün bu konuyu da yazı konusu yaparız ama şimdilik bu uzun yazı dizisi için okurlardan anlayış talebimizi sürdürüyoruz. Toplu topu 5.870 kelime, zaten 70’ı gitti! Geriye kaldı sadece 5.800.

Hafıza Sınırlı, Yanlı ve Seçicidir

Günümüzde elli yaşının üstündekilerin hayat tecrübeleri, birbirinden çok farklı, zaman zaman da taban tabana zıt en az iki dünyayı bir arada görmeye imkân verdiği için büyük çelişkilerle doludur. En kaba şekliyle yokluk ve varlık çoğunlukla birbirini takip eder, şimdi varlık içinde olanlar, çoğunlukla önceden görece yokluk çektiklerini anlatırlar. Bu sebeple heyecanla anlattıkları hayat hikâyelerinde, bu yokluk dönemine ait anılar daha fazla yer tutar.[1]

Bu yokluk dönemlerini istekle anlatmanın arkasında, bugünlere gelmek için harcanan emek, gösterilen çaba, gayret ve fedakârlığın yeni neslin nezdinde ıskalanma kaygısının ve buna bağlı olarak da bütün bunları hayatında bir araya getirmenin gerektirdiği takdirin gösterilmeme korkusunun yattığı söylenebilir. Kısaca bu anılarla “biz bu günlere öyle kolay gelmedik” mesajı verilmek istenir. Bu mesajlarda, yeni kuşaklara, içinde bulundukları rahat ortamın oluşması sürecinde çekilen zorlukların farkında olunması gerektiğini (ne işe yarayacaksa!) hissettirme arzusu baskındır.

Yine bu kesimden, tam tersine, önce var olduğu halde şimdi olmayan “ah nerede o eski günler” kapsamında bazı yakınmalar da duyulur sık sık. Bunlar arasında “Eskiden insanlık vardı, komşuya, akrabaya, yolda kalana, düşmüşe el uzatılır, menfaat beklentisi olmadan hal ve hatır sorulurdu. Mahallenin çocukları sadece kendi aile büyüklerine değil, tüm büyüklere hürmetkâr davranır, saygıda kusur etmezlerdi” şeklindeki yakınma, öne çıkan yakınmalardan en çok paylaşılanıdır denebilir.

Zihin araştırmaları kapsamında şunu artık çok iyi biliyoruz ki insanlar geçmişi, bugünü ve geleceği şimdiki konumları, eğilimleri ve beklentileri muvacehesinde kısmen “yanlı” tasavvur ederler. Bu yanlılığa büyük ölçüde hafıza da çanak tutar. Zira araştırmalar hafızanın tüm olup bitenleri kaydetme anlamında sınırlı, o sebeple de seçici ama daha çok insan varlığının devamını sağlamaya katkı sağlamaya dönük değer yükleme anlamında da yanlı olduğunu söylüyor. Yani olan her şey hatırlanmaz, bazıları olduğundan farklı kaydedilir, bunlar içinden seçilip hatırlananlara daha yüksek değer atfedilir. Tam da bu sebeple olup biteni “doğru” anlayabilmek için başta istatistik teknikleri, şimdilerde büyük veri ve yapay zekâ uygulamaları olmak üzere, bu eksiklik ve yanlılığı bertaraf etme amacıyla birçok bilimsel yöntem geliştirilmiştir.

Bu yazıda konumuz bunlar değil. Konumuz, eskiden insanların daha yardımsever olduğu düşüncesinin izini sürmek. Neredeyse dünyanın her yerinde art arda gelen kuşakların böylesine değer yüklü alanlarda zıt yönlere savrulması için yeterli gerekçeler olmadığı varsayımına dayalı olarak bu kuşağın iyilikseverlik konusunda yanlı olabileceğini söyleyerek yukarıdaki yakınmaların sebebini tam olarak anlamış olamayız. Bir nesil aynı konuda toptan yanılmayacağına göre (bunu garantileyen bir şey olmasa da) geçmiş ile bugün arasında bu konuda bir farklılığın olduğu ve bunun geçmiş lehine bir özlem yarattığı aşikâr duruyor. Bu durumu, dünyada daha az yaşayacak günü olanların geçmiş yaşantılarını idealize etmesinin doğal bir sonucu olarak görenler de olabilir. Bu, çok da yabana atılası bir yorum olmamakla beraber buna sığınarak da işin içinden kolay kolay çıkamayız. Geçmişe özlem, iyi insanların beyaz atlarına binerek gittiği, kötülerin sürekli çoğaldığı ve artık dünyanın bozulmaya (bu bozulma eskiden ahlak eksenli idi şimdi ise daha çok ekolojik düzen merkezli) doğru gittiğine dair yaygın kabul gören karamsar yaklaşımın cazibesi üzerine başka bir yazı yazmıştık.[2] Şimdi, sadece karamsarlığa övgü güdüsü ile açıklanamayacağını düşündüğümüz, geçmişte insanların daha yardımsever olduğu düşüncesinin niçin kök saldığının izini süreceğiz.

Öncekilerin Daha Yardımsever Olduğunu Bilmek İçin Kişisel Tecrübe Yeterli mi?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, geçmişteki insanların şimdikilerden daha yardımsever olup olmadığı konusu üzerinde bir hüküm verilecekse, bunun tahmin veya kişisel gözlem yahut hislere değil, nesnel bir veriye dayalı olarak verilmesi gerekir. Neden veri gerekir konusunda, detayına girmeden en azından iki ana gerekçe söylemeliyiz. Birincisi, yukarıda ifade edildiği üzere hafıza insan hayatının devamını sağlamaya katkısı olacak olanları daha çok hatırlamaya eğilimlidir, yani yanlıdır. İkincisi, geçmişte hayatın olağan akışında hava gibi ancak olmadığında fark edilecek birçok gizli kurumsal yapıların[3] etkisiyle oluşan durumlar, insanda sebep sonuç ilişkileri oluşturacak biçimde bir bilinç üstü bilgi haline gelmeyebilir. Kan bağı, arkadaşlık, kan kardeşlik, komşuluk, vatandaşlık, kirvelik, töre, namus veya adam olmak biçiminde somutlaşan kurumsal yapılar, tıpkı örtük bilgi[4] kabilinden hayatın akışına olan etkilerinin farkında olunmaz, dolayısı ile de kolay kolay bireysel gözlemlerle rapor edilemezler.

Konumuz bağlamında ihtiyacı olana geçmişte kimler hangi yollarla nasıl yardımcı oluyordu, şimdi hangi yollarla oluyor konusunu net biçimde ortaya koyup arada fark olup olmadığı, varsa hangi dönemin lehine olduğunun karşılaştırılmasını, kişilerin sadece öznel tecrübelerine dayanmayan, kanıta dayalı nesnel biçimde yapılmadan geçmiş veya günümüz lehine bir yargıda bulunmak elbette isabetli olmaz. Ancak burada olayın bu veriye dayalı mukayesesi değil, başka bir yönü, yardımın değişen niteliği üzerinde duracağız. Bu sebeple konuyu tam anlayabilmek için yardım kavramını biraz açalım.

İnsan Diğerlerine Nasıl “Yardım” Eder?

Eskiden “çok” yardımsever olan insanların çocuk veya torunlarının şimdi daha “az” yardımsever oldukları yargısını analiz etmek için önce yardımseverliğin kökeni üzerinde biraz düşünmemiz faydalı olur. Burada “çok” ve “az”ı tırnak içinde yazmamızın sebebi, daha önce belirttiğimiz gibi, bunun ispata muhtaç bir yargı olduğuna işaret etmek içindir.

Yardım, en genel tanımı ile “kendi” güç ve imkânlarını, “başkalarının” yararına kullanmayı ifade eder.[5] Yardımın bin bir çeşidi vardır. Destek olma, kolaylaştırma, imkân sunma, fırsat verme, yol gösterme, bağışta bulunmanın her biri birer yardım çeşididir. Yardımın varlık nedenini anlamak için önce “niçin başkalarına yardım ederiz?” sorusu üzerinde biraz duralım. Doğal olarak bu soru, yardımın olumlu bir tutum, yardım etmenin de olumlu bir davranış olduğunu varsayar. Biz de bu varsayımı koruyoruz.

İlk adım olarak, başkalarına yardım edebilmek için neye sahip olmamız gerektiğine bakalım. Bu ifadeden, yardım edebilmenin bir “varlık” işi olduğunu hemen anlıyoruz. İster yol gösterme, nasihat etme, ister mal mülk, isterse cesaretlendirme kabilinden olsun yardım edecek olanda başkalarına verilebilecek bir şeylerin olması gerekir. Rahmetli babam “sağlıklıysan birinin elinden tutarsın, atın veya araban varsa birinin yükünü taşırsın, evin varsa birini misafir edersin, ekip biçtiğin varsa ondan verirsin, iyilik yapmak için her varlık bir imkân oluşturur” derdi. İyiliğin ortaya çıkabilmesi için kişinin bir şeylere sahip olması ve onu başkaları adına kullanması bir ön şart gibi görünüyor. İnsan niye elinde olanı sadece kendisi için kullanmak yerine başkaları için kullansın ki! En kritik soru bu. Bu soruya “insan olmak için” gibi genel yuvarlak cevaplar verilebilir. Ama niçin insan olma ile iyilik yapmanın bu kadar iç içe geçtiği üzerinde yine de düşünmek gerekir.

Burada konuyu üç yönden ele alacağız. İlk önce bugün sahip olunanın korunmasında, ikinci olarak onun geleceğe aktarılmasında üçüncü olarak da mevcut imkân ve yeteneklerin topluluk içinde dengeli dağıtılmasında yardımın rolüne bakacağız. Bu üç konudaki açıklamaların, eskiden daha mı çok yardımseverdik konusunda bir açıklama getireceğini umuyoruz. İlkinden başlayalım:

Sahip Olunanı Korumada Yardımın Rolü

“Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” diye bir atasözü vardır. Bu söz, herkesin yararlanmak istediğinden birkaç kişi yararlanır, diğerleri dışlanırsa orada ciddi çatışma çıkacağını ifade eder. Aynı ortamda yaşayan insanların karşılıklı olarak birbirlerinin sahip olduklarına saygı göstermesi, yani bu sahipliği meşru görmeleri, sahipliğin kendi durumlarına fiilen gerçekleşen veya algılanan katkısı ile yakından ilişkilidir. Başta sosyal, ekonomik, siyasal ve entelektüel miras ile çalışma olmak üzere sabır, sebat, şans vb. birçok faktörün etkisiyle insanların sahip oldukları şeyler, zamanla birbirinden farklılaşır. Bu farklılık arttıkça meşruiyet sorununa bağlı olarak kıskançlıklar ve sorgulamalar baş gösterir (sen de var ben de niye yok). Farklılığı kabul edilebilir kılan en düşük maliyetli yöntem, farklılığın taraflarca meşru görülmesini sağlayan değer yargılarıdır. Sonuçta farklılığı meşru görme, her iki tarafın birbirinin durumunu kabullenmeleri ile gerçekleşir. Bu kabullenme durumu birçok ön şarta bağlıdır. Bu şartlar içinde en önde gelen boyut, kuşkusuz bireyler arasındaki daha sonraki ilişkilerin durumudur. Mekân bakımından yakın veya uzak olmak, ilişkilerin doğrudan veya dolaylı olması ve birlikte daha uzun süre yaşama ihtimali, meşruiyet algısını farklılaştırır. Aynı ortamda veya uzun süreli ve istikrarlı ilişkiler uzun erimli yatırım gerektirir. Buna ileride değineceğiz.

Eğer elinde olan kişi, elinde olmayana yani mahrum kişiye bir miktarını verirse, bu takdirde onun gözünde sahipliğinin meşruiyetinde artış olur. İlişkilerin kökeninde yer alan ve büyük ölçüde meşruiyeti sağlayan karşılıklılık ilkesi gereği, yardım alan bunun karşılığını yardım verenin sahipliğini meşru görerek yerine getirir. Farklılığı ve başkalarının sahipliğini meşru görmek özünde bir karşılıklılık ilişkisidir. Bu sebeple elinde olan olmayana ne kadar çok yardım ederse, elindekilere sahip olmanın meşruiyetini o ölçüde artırır. Olanda gözü olmayanın sayısı arttıkça var olanı korumak kolaylaşır, dolayısıyla sahipliği gayrı meşru görenlerin sayısı veya görme şiddetini azaltmak, onu koruma maliyetlerini büyük ölçüde düşürür. Zira meşru görülemeyen varlıklar, el konma, yağmalanma veya çalınmaya daha açık hale gelir. Onları korumak için artık fiili engel oluşturmak (depo yapmak, sur yapmak, sınır oluşturmak ve sınırları korumak, vb.) veya fiziksel güç kullanmak (bekçi, özel koruma, polis, asker bulundurmak vb.) icap eder. Güç kullanımının her türünün bir bedeli vardır. Üstelik korumayı tek başına gerçekleştirmek çoğu zaman mümkün değildir. O sebeple güç kullanımı için de birileri ile birliği yapmak gerekecektir.

Kısaca, yardım süreçlerinde örtük veya açık bir karşılıklılık söz konusudur. Yardımı kendi güç ve imkânlarını başkaları lehine kullanma olarak tanımlamıştık. Başkaları lehine olanın kişinin aleyhine olması durumunda yardımın gerekçelendirilmesi hayli zordur. Örneğin sizi öldürecek birinin mermisi bittiğinde ona mermi vererek yardım etmezsiniz ama sizi öldürmek isteyen kişinin mermisi bittiğinde açlıktan ölmemesi için yiyecek verip veya onu tedavi edip hayatta kalmasını sağlayarak ona yardım edebilirsiniz. Birincide (kurşun vermede) yardımın size zararı açık iken ikincide (yemek verme veya tedavi ederek yaşamasını sağlamada) size zarar verip vermemesi en azından o an için belirsizdir. Yemek verirken veya tedavi ederken size sinsice zarar verme veya iyileştiğinde tekrar size saldırma ihtimalinin (hele yardımdan sonra) düşük olması, hatta bu davranışınızın sonunda karşı tarafta oluşacak minnettin size olumlu yansıması ihtimalinin de yüksek olması beklentisi belirleyici olabilir. Belki yardım, tam da bunu sağlamaya dönük iyi bir stratejidir.

İlk sonucumuz, yardım yapılacak kişinin yardım edene zarar verme kabiliyetinin düşük olması beklenir. İkincisi, yardım edilenin, sırf bu yardım nedeniyle, yardım edene zarar verme eğiliminde azalma ortaya çıkacaktır. Zira yardım, olmayanın olanda kendi lehine hak talep etme iddiasını zayıflatır. Olmayana verilenin olandakine göz dikmeyi engellediği ölçüde eldekini koruma maliyetleri düşer. Maliyet azaltıcı seçenekler her zaman tercihe şayandır.

Dolayısı ile yardım sadece edilene değil edene de şimdi veya gelecekte büyük “fayda” sağlar. Yani “az sadaka çok belayı def eder”. Bu sebeple tüm tarih boyunca varlıklı insanların olmayanlara bol ikramda bulunması takdir edilen ve yaygın kabul gören bir uygulamadır. Çünkü bu şekilde doğrudan yardım her iki tarafın da yararına, sonuçta birlikte yaşamayı kolaylaştıran ve sonuçları hemen alınabilecek bir uygulamadır.

Haftaya Devamı: Elde Olanı Sonraya Aktarmada Yardımın İşlevi.

[1] Doğal olarak bütün insanlardaki geçmiş tasavvuru konusunda tek bir bakışın geçerli olduğu söylenemez. Mega şehirlerdeki apartmanlarda, küçük kentlerde veya kasaba ve köylerde, gecekondularda, feodal dönemde, sanayileşme döneminde, dijital devrim zamanında yaşayanın geçmiş, iyi ve kötü algısı farklı olabilir. Ayrıca yaşadığı dönemde kişinin toplumsal sınıfının ne olduğu da (köle/fakir/din adamı/asker/yönetici/komutan/er/zengin/aristokrat/hanedan üyesi vs.) geçmişe dair iyi ve kötü algısının farklılaşmasına yol açabilir. Bu sebeple buradaki analiz belirtildiği şekliyle bir önceki kuşakla birlikte yaşayıp kendi hayatı içinde iki dönem mukayesesini geçmişte olan lehine değerlendirenler için geçerli olabilir.

[2] https://www.sosyalbilimlervakfi.org/tr/2021/11/batsin-bu-dunya-kasvetli-olmak-nicin-bu-kadar-havali/

[3] Gizli kurumsal yapı ile kendisini saklayan gizli örgütler değil etkilerinin ortaya çıkması bilince ihtiyaç olmayan düzenli anlayış, inanç ve değerler kastedilmektedir.

[4] Örtük bilgi, kişinin kullandığı ama sözlü ve yazılı olarak kolayca ifade edemediği hatta bazen bildiğinin farkında olmadığı daha çok deneyim ile elde edilen (yürümek, konuşmak, yüzmek, anlamak, şiir yazmak, bir notayı dillendirmek, müzik aletini çalmak, makine ve aletleri kullanmak gibi) bilgidir.

[5] “Kendi ve başkalarının sınırları nereden başlar nerede biter”, çok karışık bir durumdur o sebeple oraya hiç girmiyoruz.

Ömer Demir –

 

Yapay Zeka Özeti[1]

“Yazınızda, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusunda “akil adamlar”ın tavsiyelerinin, yöneticilerin takdir yetkisini kullanırken göz önünde bulundurabileceği unsurlar olabileceğini, ancak bunların tek başına yeterli olmayacağını savunuyorsunuz.

Bu görüşün doğruluğuna katılıyorum. “Akil adamlar”ın tavsiyeleri, yöneticilerin karar verme sürecinde önemli bir rol oynayabilir. Ancak bu tavsiyeler, her zaman ve her durumda doğru ya da uygulanabilir olmayabilir.

Örneğin, bir “akil adam”ın, bir ekonomik krizin çözümü için düşük faiz ve yüksek enflasyon politikası önerdiğini düşünelim. Bu tavsiye, bireysel düzeyde makul ve geçerli olabilir. Ancak, toplumsal düzeyde, bu politikanın istenmeyen sonuçlara yol açması mümkündür.

Bu nedenle, “akil adamlar”ın tavsiyelerini, yöneticilerin takdir yetkisini kullanırken göz önünde bulundurması önemlidir. Ancak, bu tavsiyelere körü körüne bağlanmak yerine, mevcut koşullara ve olası sonuçlarına göre değerlendirerek karar vermek gerekir.

Yazınızda, “akil adamlar”ın tavsiyelerine duyulan aşırı güvenin, modern toplumların kurumsal yapılarını zayıflattığına da dikkat çekiyorsunuz.

Bu görüşün de doğruluğuna katılıyorum. Modern toplumlar, karmaşık toplumsal ilişkileri yönetmek için çeşitli kurumsal yapılar geliştirmişlerdir. Bu kurumlar, uzmanlık, bilgi ve deneyim birikimi ile karar süreçlerine katkıda bulunurlar.

“Akil adamlar”a duyulan aşırı güven, bu kurumsal yapıların işlevselliğini azaltabilir. Zira, “akil adamlar”ın tavsiyelerine fazlasıyla itibar eden yöneticiler, kurumsal yapıları devre dışı bırakabilirler.

Bu durum, karar süreçlerinde etkinliğin ve şeffaflığın azalmasına neden olabilir. Ayrıca, “akil adamlar”ın tavsiyelerinin hatalı olması durumunda, topluma daha fazla zarar verebilir.

Sonuç olarak, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusunda “akil adamlar”ın tavsiyelerine duyulan aşırı güvenin, hem karar süreçlerinde etkinliği hem de toplumsal refahı olumsuz etkileyebileceğini düşünüyorum.

Bu sorunun çözümü için, modern toplumların kurumsal yapılarını güçlendirmek ve bu yapılara daha fazla yetki ve sorumluluk vermek gerekir. Ayrıca, “akil adamlar”ın tavsiyelerinin sınırlarını ve olası risklerini de dikkate almak önemlidir.”

Her Şeyi Bilen Akil Adam Yanılgısı

Önceki yazıda takdir yetkisi konusuna fazla ağırlık vermemizin sebebi, “akil adam”ların üst yöneticilerin takdir yetkilerini kullanırken onlara vereceği suflelerin bu yetkilerin etkili ve yerinde kullanılmasına hayati katkı sağlayacağına dair iyi niyetli beklentinin yanlış olduğunu göstermektir. Şöyle ki:

İlk olarak, takdir yetkisi kapsamına giren konularda doğru bilginin ve isabetli kararın ne olduğunu önceden kesin olarak bilen birilerinin olduğu varsayımı yanlıştır. Bu konularda belirsizlik daha yaygın bir durumdur. Onun için belirsizliğin etkilerini azaltacak karar süreçleri oluşturmak, “her şeyi bilen akil adam” arayışının önüne geçirilmelidir. Yani, en bilgili, en zeki, en akıllı, en ferasetli kişilerin seçilip her konuda “en uygun” kararları onların verebileceğini düşünmek yanıltıcıdır. Ne kadar parlak geçmişleri ve etkileyici karar envanterleri olursa olsun mutlak doğru bilgiye sahip olan bireylerin olabileceği ve onları bulup kararları onların vermesine terk eden yaklaşım, zihinsel konfor bakımından ne kadar cazip olursa olsun, kanaatimizce, sorunludur. Mutlak bilgiye hâkim birey varsayımı sadece sorunlu değil aynı zamanda, geri dönüşü imkânsız zararlara yol açma riski barındırması bakımından da çok tehlikelidir.

İkinci olarak, devlet düzeyinde alınan tüm kararların o toplumda yaşayan veya o toplumla ilişkileri olan tüm paydaşların lehine olması, sadece teoride geçerlidir. Yani 85 milyon sadece teoride kazanır. Pratikte her toplumsal olayda az veya çok “kazananlar” ve “kaybedenler” olur. Örneğin ucuz ve bol üretim, pahalı ve az üretim olan duruma göre genelde refah artışı getirse de, refaha geçiş süreci bile bir kısım bireylerin statü ve gelirlerini olumsuz etkiler, yani onlara kaybettirir. Bir ülkenin daha uygun maliyetleri nedeniyle ihracatını olumlu etkileyen dış partner değişimi, alışverişini azalttığı dost ülkenin aleyhine sonuçlar verir. Birbiri ile çatışan grupların çıkarlarını dengeleyen bir toplumsal düzenleme veya kararın net etkileri, çoğu zaman karar alındıktan sonra ve zamanla ortaya çıkar. Önceden kesin olarak bilinmesi mümkün olmaz. Bu sebeple toplumsal düzeyde “en uygun” kararın tek bir bileşiminden bahsedilemez.

Üçüncüsü, toplum ölçeği farklılaştıkça etkili kurumsal karar süreçleri de farklılaşır. Bu bağlamda modern devletin karar süreçleri hem kullandıkları bilgi ve deneyim birikimi hem de karar verme mekanizmaları bakımından küçük informel gruplardan büyük ölçüde farklılaşmıştır. Küçük informel gruplarda deneyimli, ferasetli ve birikimli bir akil kişinin tavsiyeleri işlevsel olduğu ölçüde makro siyasi kararlarda etkili olması, önceki maddelerde belirttiğimiz gerekçelerle mümkün olmaz. Çünkü olası makro düzenleme veya kararların etkilerinin neler olabileceğini bir iki kişinin kişisel tahmini ile belirlemenin büyük risk oluşturduğu gözlenmiştir. Bunun için yüzlerce ihtiyaca özel yeni karar düzenekleri ve kararları şekillendirecek kurumlar oluşturmak gerekmektedir.

Dördüncüsü, gücü ancak güç frenler. Güçlü liderler, özellikle kendi kararlarının doğru olmadığına dair tavsiyeleri dinlemeye karşı son derece isteksizdirler. Çünkü onları güçlü kılanın karar verme süreçlerindeki eşsiz başarıları olduğunu düşünürler. Başarılı oldukça liderlikleri güçlenir, güçlendikçe kendi çıkarımlarına daha fazla değer verilmesi gerektiği inançlarını pekiştirirler. “Siz yetki sahibisiniz, liderlik vasıflarına sahipsiniz ama biz sizden daha isabetli düşünüyoruz” mealindeki bir akil adam tutumu, muhtemelen muktedirlerin en sevmediği muamelelerden biridir. Nezaketen gülümseseler de içten içe bu tür yol göstermelere veya tavsiyelere kızarlar. Çünkü bunun açıkça yeteneklerinin küçümsenmesinin bir işareti olduğunu düşünürler. Onların gücünü ancak başka bir güç frenleyebilir. Yani güç ancak güç ile frenlenebilir, nasihat veya tavsiye ile değil. Bu sebeple toplumsal tabanı mobilize etme bakımından benzer gücü olmayanların söz ve tavsiyelerinin etkisi sınırlıdır.[2] Kuşkusuz gücün ahlak ile sınırlanması imkânsız değildir. Zira gücü ahlak sınırları içinde kullanma, yöneticilere meşruiyet kazandırır. Gücün kontrolünde umudu tamamen ahlaka bağlamak da ondan tamamen umudu kesmek de yanlış olur.

Şimdi bu söylediğimiz soyut gerekçelere somut kurumlar üzerinden bazı örnekler verelim.

İlk sorumuz şu olsun: Politik konularda hangi kararların ülke lehine hangilerinin aleyhine olacağı, bu kararların ilgili vatandaşlar üzerinde nasıl bir etkide bulunacağı konularındaki kararların alınmasında kimlerin tavsiyelerinin alınması uygundur? Modern siyasal toplum, bu soruya en uygun cevabın tek tek bu alanlarda uzmanlaşmış bilim insanları, dinî liderler veya süper zeki danışmanlar değil siyasi partiler tarafından verileceği sonucuna varmış, bu varsayıma göre kurumsal yapılanma gerçekleştirilmiştir.

Farklı siyasi partiler ülke gündemine dair konularda çözüm önerilerini ve bu işleri kimlerle yapacaklarına dair kadrolarını oluşturur toplumun karşısına çıkarlar. Bu süreçte parti lideri çok önemlidir zira toplum ilk aşamada oyunu partinin iyi bir lider seçme kabiliyetine verir. İsabetli bir lider seçemeyen parti mekanizmalarının ülkenin gündemine çok hâkim olunduğu ve önemli konularda isabetli kararlar vereceğine toplumu inandırması hayli zordur. Ancak siyasi partinin tek işlevi, toplum önüne bir lider sunmak olduğu fikri yanlıştır. Liderin kararlarını besleyen ve şekillendiren en uygun mekanizmanın tüm illerde ve ilçelerde örgütlenmiş olan parti teşkilatının olması beklenir. Bu teşkilatlar bir yandan partinin çözüm önerilerini tabana yayarken diğer yandan ülkenin her bir yerinin öncelikleri, duyarlılıkları ve tepki verme saikleri farklı olan kesimlerin hassasiyetlerinin en uygun formda parti politikası haline getirilmesine katkıda bulunurlar.

Tüm ilçelerde örgütlenmiş olan partinin ilçelerinden başlayarak politik kararların nasıl algılanacağı, oy davranışına nasıl yansıyacağı konusundaki tespitlerine güvenmeyip, ilçe veya köyler düzeyinde ayrıntılı bilgisi olması mümkün olmayacak, sınırlı gözlemlere dayalı bir danışmanın bu konularda daha isabetli olacağı beklentisi temelsizdir. Eğer ilçelerden süzülerek gelen kanaatlerin, ilçelerin bu konularda ehil ekiplerle kanaat tespiti yapacak kapasiteden yoksun oldukları gerekçesiyle “gerçek” durumu göstermeyeceği gerekçe gösterilecekse, bu siyasal konularda karar oluşturmada modern bir kurumun aslına uygun olarak tasarlanamadığı anlamına gelir. Yani siyasi konularda toplumun sinir uçlarını takip etme amacıyla kurulan parti teşkilatını bu işi yapmaya ehil kişilerden oluşturmayıp bu işi “keskin zekâsı ve güçlü siyasi feraseti” ile yapacak “akil adamlar” arayışına girmek karanlıkta kaldığı için kaybedileni aydınlıkta aramaktan farksızdır.

Kısaca siyasi liderleri neyin doğru neyin yanlış olduğuna ikna edecek en uygun makamlar, siyasi hareketi tasarlayan, planlayan ve kampanyaları gerçekleştiren parti teşkilatları olması beklenir. Bu kurumsal yapıların meşruiyet gerekçesi buradan gelir. Bu teşkilatları, sadece güçlü liderlerin talimatlarını sorgusuz sualsiz kabullenecek, zaten ferasetli fikir üretemeyecek, üretse de bir sonraki dönem listelere giremem kaygısı ile söyleyemeyen dirayetsiz kişilerden doldurup ardından bu işlevi yerine getirecek “akil adam” arayışına bel bağlamak isabetli bir yaklaşım değildir. Toplumu parlamentoda temsil edecek en iyi adayların kimler olacağını, ülke refahı için en uygun düzenlemelerin neler olacağını belirleme görevini yapamayan bir siyasi parti teşkilatının görevini hakkıyla yaptığı ancak buna rağmen parti liderinin neyi nasıl yapacağı konularında “akil adamların” tavsiyelerine kilit rol atfeden bir sistem tasarlamak, bu kurumsal yapılara dayalı politik bir sistem kurmanın mantığına aykırıdır.[3]

Benzer muhakemeyi yasal ve anayasal kurumların işlevleri konusunda da yapmak mümkündür. İş piyasasının nasıl bir seyir izleyeceği, eğitim kurumlarının kazandırdığı yetkinliklerin yeterli olup olmadığının tespiti için Mesleki Yeterlilik Kurumunun; üniversitelerin eğitim-öğretim sorunlarının tespiti ve olası düzenlemelerin neler olacağı konusunda YÖK’ün, firmalar arası rekabetin ülke ölçeğinde etkinliği konusunda Rekabet Kurumunun alanlarında ülkenin en “akil kurumları” olarak muamele görmesi beklenir. Zira sırf kendilerine çizilen alanda rahatça faaliyette bulunabilmeleri için yasal yetki, uygun vasıflı personel ve teçhizat ile tüm bunlar için gerekli mali kaynak ile donatılmışlardır. Bu kurumları şu veya bu gerekçe ile (ehil kişilerin yönetimde bulunmaması, zamanla köhneleşmeleri ve beklenen görevleri yapamaz hale gelmeleri, yeterli kaynak, mevzuat ve personele sahip olamamaları vb.) devre dışı tutup, kişisel gözlem, bilgi birikimi ve deneyimlerine dayanarak bazı “akil adamlara” bu işlevi yüklemek isabetli değildir. Zaten bütün bu kurumlar, bu işlerin birkaç kişinin fikrinin alınarak yapılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle kurulmuştur. Eğer kuruluş amacını gerçekleştirmeleri konusunda zafiyet varsa çözüm, onları devre dışı tutup karar süreçlerini “süper akıllı” danışmanlara emanet etmek değil, tespit edilen eksiklik veya zaafları gidererek sağlıklı karar verebilen kurumlar haline getirmektir. Ancak bunu yapabilen toplumlar “başarılı” toplumlardır. Başka yerlerde uzun uzun tartıştığımız üzere,[4] iyi insanların beklenen iyi işleri yapabilmeleri için iyi kurumlar ile desteklenmeleri gerekir. Aksi durumda hem sorununun kaynağını hem de nasıl çözüm bulunulabileceğini tespit etmek giderek zorlaşmaktadır.

Kısaca, içinde yaşadığımız dönemde karmaşık toplumsal ilişkilere yön verecek ve beklenen sonuçları ortaya çıkaracak karar süreçlerini oluşturmak için dünyanın muhtelif yerlerinde zaman içinde geliştirilen kurumsal yapılardan, ülke şartlarında en etkili olanları seçip (mümkünse mevcutlara yenilerini de ekleyerek) uyarlamak ve verimli biçimde çalışır hale getirmek yerine, daha çok bireysel yetkinliklere ve idealize edilen lider özelliklerine dayalı geleneksel karar süreçlerine umut bağlamak, sonunda hayal kırıklığı olacak büyük bir yanılgıdır. Bu konudaki yanılgıyı artıranın, her konuda en isabetli kararları verecek gerekli tüm erdemlere sahip melekvari karar vericiler tahayyül ederek onları bulup göreve getirmenin veya mevcut yetkililere danışman kılmanın, geniş kitlelere çok cazip bir yönetim şekli olarak görülmesidir. Kişilere takdir yetkisi tanıyan ama bu takdir yetkisinin etkin kullanımını sağlayacak kurumsal karar süreçlerinin ihdas edilmesinin önemine işaret ederken akademisyen, düşünür, yazar, fikir insanları, sanatçı, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, dini cemaat veya toplumsal kanaat önderlerinin yahut sıradan insanların doğru olduğunu düşündükleri görüş, öneri ve tavsiyelerini yöneticilerin duyması ve dikkate alması beklentisiyle kamuoyuna açıklamalarının gereksiz veya faydasız olduğunu asla söyleyemeyiz. Tersine her kesimin ne düşündüğünü kolayca ifade etmesine uygun ortamlar oluşturulmalı, hakaret içermeyen her türlü eleştirinin serbestçe yapılması teşvik edilmelidir. Lakin her bir alana özgü en uygun idari ve siyasi kararların alınmasına imkân sağlayacak gerekli karar süreçlerini oluşturmayıp, sadece üst düzey yöneticilere danışmanlıkla sorunların çözülmesini beklemek, insan tabiatına uygunluk bakımından çok doğal bir tutum olmakla birlikte hiç de gerçekçi değildir. Üstelik bu tür bireysel danışmanlıkların, tek ve sınırsız yetkili yöneticilerin olduğu toplumlarda daha çok işe yaraması beklenir. Hâlbuki günümüzde insanlar krala iyi danışmanlar seçme yerine bir kral oluşturmadan işleri yürütmenin daha etkili ve güvenli olduğunu keşfetmişlerdi. Demokrasinin yükselen değerler arasında yer almasının ana sebebi budur. Bu nedenle kanaatimizce “ey oğul…” dönemi artık geçmiştir. Eğer hâlâ bunun bir yararı olacağı düşünülüyorsa bu yazı bir “ey oğul devri geçmiştir ey oğul” seslenişi olarak görülebilir!

[1] Bu yazı Google’un Bard yapay zekâ programına 29.09.2023 tarihinde özetletilmiştir. Yapay zekâ özet metnine hiç dokunulmamıştır. https://bard.google.com/chat

[2] Bu aynı zamanda, “neden siyasi liderler bilim insanlarına değil de tarikat liderleri veya sanatçılara daha fazla kulak kabartıyorlar” sorusunun da cevabıdır. Birisi oy kaybı veya kazancı yoluyla iktidarın seyrini değiştirme gücüne sahipken diğeri doğru olanın muhafızlığını yapıyor olmaya güvenir. Doğru olanın yanında durmanın kazancı çok uzun vadede gerçekleşebilir. Gücün o kadar sabrı olmayabilir.

[3] Her zaman birey için zorlu bir olan karmaşık ve çoklu bilgileri yönetmek için istihdam edilecek danışmanları “akil adam” istihdamı kapsamda düşünmemek gerekir.

[4] https://www.sosyalbilimlervakfi.org/tr/2022/12/omer-demir-geri-kalmislik-uzerine-4-5-bireysel-iyilik-hali-toplumsal-iyiyi-getirir-mi/

Ömer Demir –

Yapay Zeka Özeti[1]

“Evet, anlıyorum. Bu yazıda, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusunun, genelde siyasi ve idari hiyerarşide yer almayan, yakınlarının yönetimde bulunmasından nemalanmayan ve toplumsal saygınlığı olan erdemli ve hikmetli “akil adamlar” tarafından genel veya konulara özgü olarak yöneticilere “ey oğul …” ile başlayan tavsiyelerle halledilebilecek bir olmadığını savunuyorsunuz.

Bu görüşün temelini, bireysel düzeyde makul ve geçerli birçok işlemin, toplu kararların verilmesine geldiğinde, fark etmeden kural değiştirdiğini belirtmeniz oluşturuyor. Yani evinizde, yerinizde, arkadaş ortamında hatta köyünüzde işlerin nasıl yapılacağına dair sizden tecrübeli kişilere danıştığınızda, onların tecrübe havuzundan yararlanma şansınız her zaman vardır. Ancak tecrübe ve bilginin yol göstericiliği, topluluk ölçeği büyüdükçe, örneğin devlet düzeyindeki işlerde, farklılaşmaya başlar.

Bu farklılaşmanın iki temel nedeni var. Birincisi bireysel düzeyde gözlemlenen nedensel ilişkilerin çoğu toplumsal düzeyde aynı şekilde gerçekleşmez. Bireysel düzeyde bir tanıdığınıza bir araba alacak kadar parayı (temin yönteminden bağımsız olarak) verdiğinizde onun refahını artırabilirsiniz. Ama aynı parayı, kişi sayısı ile çarpıp merkez bankasına bastırıp herkese verirseniz herkesin refahı yerine fiyatlar yükselir. Bir komşunun refahını artırmada parlak bir yol, tüm komşuların refahını artırmada çuvallayabilir. Çünkü bu ikisi farklı kurallara tabidir.

İkincisi, toplumsal karar süreçlerinde takdir yetkisinin “olumlu” yönde kullanılmasını sağlamak sanıldığı kadar kolay hayata geçirilebilecek bir şey değildir. Takdir yetkisi, yöneticilerin doğruluğunu ve isabetliliğini son tahlilde kendilerinin tartarak verebileceği karar verme esnekliğidir. Eğer takdir yetkisi tanınan konularda, nasıl kullanıldığında isabetli olacağının önceden kesin kuralları olsaydı, yöneticilere takdir yetkisi tanınmaz, her kararı nasıl alacakları ayrıntılı biçimde belirlenir ve kişisel inisiyatif sıfıra çekilir ve böylece tüm kararlar en isabetli hâle getirilirdi.

Yani çoğu zaman bize öyleymiş gibi gelse de, takdir yetkisi kullanılan yerde, “Hepimiz en isabetli olan kararı biliyoruz ama kararı sen vermiş ol” türünden bir belirginlik durumu yoktur. O sebeple yönetimde birçok kural olur ama yöneticinin performansını ortaya koyması beklenen asıl kararlar takdir yetkisi kapsamındaki kararlardır. Yönetici farkını takdir yetkisini kullanarak ortaya koyar ve takdir yetkisinin alanı ne kadar genişse fark yaratmak için o kadar alan açılmış demektir.

Eğer hangi kararın isabetli olduğu tam olarak önceden belli olsaydı, yani üzerinde toplumda geniş bir uzlaşma sağlansaydı, o tür kararlar takdir yetkisi kapsamı dışına alınarak kanun, tüzük, yönetmelik yahut yönerge ile kesin takibi gereken bir kurala bağlanırdı.

Buradan hareketle, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusunda “akil adamlar”ın tavsiyelerinin, yöneticilerin takdir yetkisini kullanırken göz önünde bulundurabileceği unsurlar olabileceğini, ancak bunların tek başına yeterli olmayacağını savunuyorsunuz.

Bu görüşün doğruluğuna katılıyorum. “Akil adamlar”ın tavsiyeleri, yöneticilerin karar verme sürecinde önemli bir rol oynayabilir. Ancak bu tavsiyeler, her zaman ve her durumda doğru ya da uygulanabilir olmayabilir.

Örneğin bir “akil adam”ın bir ekonomik krizin çözümü için düşük faiz ve yüksek enflasyon politikası önerdiğini düşünelim. Bu tavsiye, bireysel düzeyde makul ve geçerli olabilir. Ancak, toplumsal düzeyde, bu politikanın istenmeyen sonuçlara yol açması mümkündür.

Bu nedenle, “akil adamlar”ın tavsiyelerini, yöneticilerin takdir yetkisini kullanırken göz önünde bulundurması önemlidir. Ancak, bu tavsiyelere körü körüne bağlanmak yerine, mevcut koşullara ve olası sonuçlarına göre değerlendirerek karar vermek gerekir.

Sonuç olarak, “akil adamlar”ın tavsiyeleri, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusunda önemli bir araç olabilir. Ancak, bu tavsiyelerin tek başına yeterli olmadığını ve yöneticilerin kendi takdir yetkisini de kullanarak karar vermesi gerektiğini düşünüyorum.”

Yöneticilerimize yakın çevresindekiler tarafından her zaman doğruların tam olarak söylenmediği, yaptıkları yanlışları düzeltmeleri için yerinde ve zamanında gerekli ‘dostça’ (dost acı söyler ama doğru söyler tarzında) uyarıların yapılmadığı için birçok yanlışlığın sür git devam ettiğine dair yakınmayı hepimiz çevremizde sık sık duyarız. Bu değerlendirme, herkesin “açık seçik” olarak gördüğünü düşündüğü yanlışları yöneticilerin görememesinin kaynağını bulmuş, çözüm önerisini de sunan parlak bir fikir gibi güvenle tedavüle sokuluyor.

Bu yazıda, bunun doğru gibi görünen ama sorunun kaynağına inmeye imkân tanımayan bir yorum olduğu, günümüzün idari ve siyasi karar süreçlerindeki yanlışların ortaya çıkma sebebinin buralardaki yöneticilere yerli yerinde tavsiyelerde bulunacak yeterli sayıda “akil adam” eksikliğinden kaynaklandığı görüşünün isabetli olmadığı savunuluyor. Niçin mi? En az bir 10 dakika ayırmanız lazım.

Önce ülke ve dünya meselelerini düşünürken daha az yanılmamıza katkı verecek cankurtaran bir altın ilkeden başlayalım: Daha çok ülke ve dünya ölçeğinde bir sorunun çözümü için aklımıza gelen en parlak ilk çözüm önerisi muhtemelen yanlıştır. Çünkü olağan bir düşünme egzersizi sonunda vardığımız sonuca bizim dışımızda birilerinin varmamış olduğunu düşünmek, düşünce melekemize çok büyük bir ayrıcalık tanıdığımız anlamına gelir. Bu ayrıcalığı hak etmiş olmamızın belirgin bir sebebi olmalı. Zekâ mı, tecrübe mi, bilgi mi, feraset mi, inanç mı, hepsinin en uygun bileşiminin bizde tezahür etmesi mi?… Yoksa ne?

Başkalarının da aklına gelmiştir ama “onlar bizim gibi açık sözlü biçimde dile getirme cesareti gösterememişlerdir” diye teselli olduğumuzda da kendimize üstün cesaret madalyası takdir ediyoruz demektir. Bunları geçtiniz, başka birileri de aynı şeyleri düşündü, hatta karar vermesi gereken kişilere de açıkça söyledi ama onlar gereğini yapmak için gerekli olan iradeyi gösteremediği için bu fikirler hayata geçemedi dediğimizde de karar verme konumunda olmamız halinde kendimizi yerli yerinde ve tam olarak irade göstereceğinden şüphe duyulmayacak bir güçlü irade abidesi olarak ilan ediyoruz anlamına gelir.

Yani, “dünyayı kurtaracak” tavsiyelerde bulunduğunuzda (çoğu durumda da nedense kapalı devre mahfillerde) sandığınız gibi yöneticileri doğru biçimde ve sonuçta işe yarayacak tarzda eleştirmiyor, aslında farkında olmadan (veya tam da bu sebeple) kendinize övgüler diziyor olabilirsiniz.

“Ne yani, kendimizi en akıllı, en cesur ve en iradeli ilan etmemek için memleket meselelerinde bildiğimiz doğru veya yanlışları söylemeyelim mi” diye itiraz etmekte ve serzenişte bulunmada haklı olabilirsiniz. Muradımız, doğal olarak, böyle parlak önerilerin önünü kapayacak örtük bir sansür uygulaması gerçekleştirmek olamaz. Bu altın kuralı ne olur ne olmaz aklımızın bir köşesinde tutalım.

Bu yazıda muradımız, günümüzde ülke meselelerinde doğruyu tespit veya yanlıştan kaçınma konusu, genelde siyasi ve idari hiyerarşide yer almayan, yakınlarının yönetimde bulunmasından nemalanmayan ve toplumsal saygınlığı olan erdemli ve hikmetli “akil adamlar” tarafından genel veya konulara özgü olarak yöneticilere “ey oğul …” ile başlayan tavsiyelerle halledilebilecek bir olmadığını anlatmaktır. Niçin? Şimdi bunu anlatmaya adım adım başlayalım.

Bireysel Çözümler Toplumsal Düzleme Taşınırken Kural Değişebilir

Önce, bireysel düzeyde makul ve geçerli birçok işlemin, toplu kararların verilmesine geldiğinde, biz fark etmeden kural değiştirdiğini belirterek başlayalım. Yani evinizde, yerinizde, arkadaş ortamında hatta köyünüzde işlerin nasıl yapılacağına dair sizden tecrübeli kişilere danıştığınızda, onların tecrübe havuzundan yararlanma şansınız her zaman vardır. Ancak tecrübe ve bilginin yol göstericiliği, topluluk ölçeği büyüdükçe, örneğin devlet düzeyindeki işlerde, farklılaşmaya başlar. Farkın iki temel nedeni var. Birincisi bireysel düzeyde gözlemlenen nedensel ilişkilerin çoğu toplumsal düzeyde aynı şekilde gerçekleşmez. Bireysel düzeyde bir tanıdığınıza bir araba alacak kadar parayı (temin yönteminden bağımsız olarak) verdiğinizde onun refahını artırabilirsiniz. Ama aynı parayı, kişi sayısı ile çarpıp merkez bankasına bastırıp herkese verirseniz herkesin refahı yerine fiyatlar yükselir. Bir komşunun refahını artırmada parlak bir yol, tüm komşuların refahını artırmada çuvallayabilir. Çünkü bu ikisi farklı kurallara tabidir.[2] Bu konuda en yaygın bilinen durum orta malların trajedisidir. Bir çoban diğerleri yapmadan önce otlağa/meraya ilave bir koyun sürerse, sürüsünü çoğaltıp gelirini artırabilir. Ama bunu tüm çobanlar yapmaya kalkarsa tam tersi bir sonuç ortaya çıkar, otlak çoraklaşır ve hayvanlar besinsizlikten dolayı ölür. Yani sizin bildiğinizi, yöneticilerin bilmesi halinde çözüm olacağını sandığınız şeyin yöneticilere iletilmemiş olması sorunun kaynağı olmayabilir, aslında siz yanlış teşhis ve tedavide bulunuyor olabilirsiniz. Bu durum, “akil adam” rolü atfettiğiniz herkes için geçerli olabilir.

Takdir Yetkisi Niçin Var?

İkincisi, toplumsal karar süreçlerinde takdir yetkisinin “olumlu” yönde kullanılmasını sağlamak sanıldığı kadar kolay hayata geçirilebilecek bir şey değildir. Takdir yetkisi, yöneticilerin doğruluğunu ve isabetliliğini son tahlilde kendilerinin tartarak verebileceği karar verme esnekliğidir.[3] Eğer takdir yetkisi tanınan konularda, nasıl kullanıldığında isabetli olacağının önceden kesin kuralları olsaydı, yöneticilere takdir yetkisi tanınmaz, her kararı nasıl alacakları ayrıntılı biçimde belirlenir ve kişisel inisiyatif sıfıra çekilir ve böylece tüm kararlar en isabetli hâle getirilirdi. Birisine bir takdir yetkisi tanınmışsa hangi kararın en uygun olacağı konusunda bir kesinsizlik olduğu anlamına gelir. Yani çoğu zaman bize öyleymiş gibi gelse de, takdir yetkisi kullanılan yerde, “Hepimiz en isabetli olan kararı biliyoruz ama kararı sen vermiş ol” türünden bir belirginlik durumu yoktur. O sebeple yönetimde birçok kural olur ama yöneticinin performansını ortaya koyması beklenen asıl kararlar takdir yetkisi kapsamındaki kararlardır. Yönetici farkını takdir yetkisini kullanarak ortaya koyar ve takdir yetkisinin alanı ne kadar genişse fark yaratmak için o kadar alan açılmış demektir. Eğer hangi kararın isabetli olduğu tam olarak önceden belli olsaydı, yani üzerinde toplumda geniş bir uzlaşma sağlansaydı, o tür kararlar takdir yetkisi kapsamı dışına alınarak kanun, tüzük, yönetmelik yahut yönerge ile kesin takibi gereken bir kurala bağlanırdı.

Devlet işlerinde, kesin kurala bağlanmış, yani en isabetlisinin hangisi olduğu belirlenmiş olan kararların verileceği birçok süreç yasa ve diğer alt mevzuatlarla düzenlendiği için, onlara aykırı kararların tespit ve gerekli düzeltmelerin yapılması sorumluluğu, teftiş, iç denetim kurulları ve nihayetinde mahkemelere bırakılmıştır. Takdir yetkisinin en geniş tanındığı alan politik nitelikli kararlardır. Toplum onların isabetliliği konusundaki kendi iradesini teftiş, denetim veya mahkemeler aracılığı ile değil, doğrudan seçimler yoluyla ifade eder. Politik vaatlerin uygun biçimde yerine getirilip getirilmediğine ve bu kapsamda verilen yetkinin geri alınıp alınmamasına ya da uzatılmasına seçimlerle karar verilir. Yapılamayacak vaatlerde bulunanlara mahkemede hesap sorulmaz.

Öte yandan takdir yetkisi kapsamındaki kararların doğruluğunun ya da yanlışlığının belirlenmesi, kesin kurallara bağlanmış olanlar kadar kolay değildir. Çünkü bir şeyin doğruluğu aleni olarak ve tartışmaya gerek bırakmayacak açıklıkta, kesinlikte ve genellikte biliniyorsa, bunun takdir yetkisi ile alakası yok demektir. Bir örnek üzerinden gidelim. Ülkemizde bir kamu yöneticisinin istediği kişileri işe almak ve istemediklerinin işine son vermesi tümüyle takdir yetkisine bırakılmamıştır. İşe girişte ve işten uzaklaştırmada kurallar açık biçimde tanımlanmıştır. Bu kurallara uygun olmayan kararlar yargı denetimine tabidir. Ama üst yöneticinin, yine belirli bir noktaya kadar düzenlemelerin öngördüğü şartları taşıyanlar arasından kimleri, örneğin daire başkanı, yapacağı takdir yetkisine bırakılmıştır. Eğer üst yönetici takdirine ihtiyaç duymadan en uygun daire başkanı adayını belirlemenin bilinen bir yolu olsaydı bu durumda atama işlemi takdir yetkisi dışına çıkarılırdı. Mesela, yaş ve cinsiyet, eğitimlerin alındığı okullar veya kurumlar ile puan ortalamaları, sicil veya performans notları, kurumdaki kıdem süresi, kuruma girerken aldığı KPPS puanı, bildiği yabancı diller ve puanları, yurt dışındaki benzer kurumlardan elde ettiği tecrübe vb. kriterlerin farklı oranlarda ağırlıklandırıldığı bir optimal bileşiminin daire başkanlığı için en uygun formülü verdiği konusunda yaygın bir uzlaşma olsaydı, daire başkanlığı atamasını üst yöneticinin takdirine bırakmak büyük hata olurdu.

Bu sayılan veya bunlara eklenecek kriterlerin her biri yönetici atamasında etkili olabilir ama bunların katı bir formülünün en uygun yöneticiyi belirlemeye imkân vermediği de görüldüğü için bu konuda üst yöneticilere takdir yetkisi tanınmıştır. Yönetici bütün bu kriterlere ilave olarak veya onların dışında başka kriterlere göre nihai kararını verebilir. Liyakatli olanı atama nihai amaç olarak hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bir kriterdir. Hatta bu yazının taslak halini okuyan ve hâlen devlet üst yönetiminde bulunan bir arkadaşımızın ifadesiyle “Akıllı, çalışkan, ağzı çok laf yapmasa da üreten, ahlaklı, adil, az bilse de öğrenmeye meyyal, bildiğini tatbik eden, bilmediğini soran/araştıran, gözü gönlü tok, mevcut işinden mutmain, atlama taşı olarak görmeyen, cesaretli, doğru bildiğini çekinmeden düzgün cümlelerle ifade eden” kişilerin seçilip yetkilendirilmesine kimin ne itirazı olabilir. Ama başta liyakat olmak üzere bu soyut ideal vasıfların somut içeriğini nelerin oluşturduğu konusunda kişiler zaman, mekân ve diğer koşullara bağlı olarak birbirinden farklı düşünebilir. Bu ve benzeri olumlu özelliklerin toplandığı tek bir somut bireyin olup olmadığı bir yana bu özelliklere sahip olunup olunmadığının tespitinin nasıl yapılacağı da ayrı bir tartışma konusudur.

Sonuçta takdir yetkisinin olumlu kullanımı daha az mevzuat, olumsuz kullanımı ise giderek mevzuat külliyatı oluşumuna yol açar. Takdir yetkisinin kapsamı mevzuatla daraltıldığında yöneticilerin fark oluşturma imkânları da daralır, genişletildiğinde ise keyfî kullanım riski oluşur. Keyfî kullanımı ortadan kaldıralım derken özgünlük, farklılık ve yaratıcılığın önü tıkanmış, karar süreçleri adeta robotlaşmış olur. Görüldüğü gibi her olası faydanın bir risk bedeli söz konusudur ve bu gibi konularda karar vermek için elimizde hemen uygulamaya sokulabilecek bir altın kural yoktur. O sebeple akla gelen ilk çözümler çoğunlukla uygulanamaz veya işlevsiz olmaktadır.

Burada uygulamada yaygın görülen muhtemel dört farklı somut kriter üzerinde duralım ve olası sonuçlarını değerlendirelim. Üst yöneticinin genel şartları taşıyan adaylar içinden o işi “en iyi” yapabileceğini düşündüğü okul yıllarından beri tanıdığı birisine, hemşerisine, parti teşkilatından en güçlü referanslı olana, aynı sosyal derneğe veya dinî gruba mensup olana öncelik tanıyıp yönetici olarak atadığını düşünelim. Atanan kişinin uygun bir kişi olup olmadığı kurum içerisinde ve dışarıda yol açtığı sonuçlara bakmadan üst yöneticinin bu kriterlerden birini seçtiği için yanlış bir tercihte bulunduğu söylenemez. Okul arkadaşlığı nedeniyle ilgilinin diğer insanlarla uzun süreli ilişkilerini gözlemleme imkânına sahip olunduğu için iyi bir tercih olabilir; hemşeri olmak yöneticiye mahcup olmanın hemşeriler nezdindeki itibarını da sarsacağı için işinde daha dikkatli ve titiz davranmasına yol açabilir; parti teşkilatının referansı, kurumun işlerinde başarılı olmanın sonuçlarının seçimlerde ortaya çıkma ihtimalinin kişiyi diğerlerine göre daha fazla motive ediyor ve özenli davranmasına yol açıyor olabilir; aynı sosyal derneğe veya dinî guruba mensup olma, herkesin bildiği denetim ve gözetim mekanizmaları dışında, onlara ilave bir denetim ve gözetim altında hissetmenin hassasiyeti diğerlerine göre görevinde daha başarılı olunmasında etkili olabilir.

Tersinden sırasıyla okul arkadaşlığı nasıl olsa bana olumsuz tavır almaz düşüncesiyle sorumsuz davranmaya; hemşeri olmak, hemşerilik dayanışmasının yanında zamanla hemşeriler dışındakilere daha az sorumlu davranan bir tarafgirliğe; parti teşkilatı referansı görevin kendisine verilmesini kendisinin doğal bir hakkı olduğunu düşündürtüp savsaklama ve kişisel çıkarları öne çıkarmaya; aynı sosyal derneğe veya dinî gruba bağlılık devlet imkânlarını intisap ettiği alt grup lehine kullanma güdüsüne yol açabilir. Bu kriterlerin her birine olumlu veya olumsuz sonuçlar doğuracak başka birçok gerekçe eklenebilir. Aynı asgari şartları taşıyanlar arasından kimlerin atanmasının en uygun olacağı kişiden kişiye, durumdan duruma değişiklik gösterebileceği için önceden kesin bir kuraldan bahsedilemez. Zaman içinde bu gibi faktörlerden hangilerinin beklenen olumlu etkisi, olumsuz etkisinden kesin olarak fazla ise bu zamanla takdir yetkisinden çıkarılıp hukukun düzenleme konusu haline gelebilir. Mesela hâkim, vali veya kaymakamın doğup büyüdüğü yere atandığında bölgenin sorunlarını göreli olarak daha iyi bilme ihtimaline karşı kayırıcılık, taraflılık, kamu otoritesinin tam olarak kullanılamaması vb. riskler nedeniyle zaman zaman takdir yetkisi kapsamından çıkarıldığı görülmektedir. Zaman zaman hemşeri atamalarında da benzer tepkiler oluşmaktadır.

Bireysel tecrübeye dayalı bilginin kapsayıcılığı ve toplumsal süreçlerde geçerliliği sorunu ile takdir yetkisinin iyi kullanılıp kullanılmadığının önceden bilinme imkânının olmaması iki önemli sorun alanımız olsun. Şimdi bunların “ey oğul…” çözümüne neden uygun olmadığına bakalım.

(Devamı var)

[1] Bu yazı Google’un Bard yapay zekâ programına 29.09.2023 tarihinde özetletilmiştir. Yapay zekâ özet metnine hiç dokunulmamıştır. https://bard.google.com/chat

[2] Bu konunun ayrıntılı tartışması için bkz. http://omer-demir.net/pubs/her-birimiz-icin-ayri-ayri-uygun-dogru-olan-hepimiz-icin-de-uygun-dogru-olur-mu-terkip-yanilgisinin-ekonomideki-yansimalari/

[3] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Demir, Ö. (2019). İş Ahlakı Oluşturma Gerekçeleri ve İşlevleri: Bir Kurumsal İktisat Yaklaşımı. İş Ahlakı Dergisi. 12(2), 63-94. DOI: 10.12711/tjbe.2019.12.2.0128

Ömer Akpınar –

Gagavuzya, Moldova Cumhuriyetinde özerk bir bölgedir. Etnik olarak Türk olan Gagavuzlar kendilerini Gagavuz olarak tanımlar. Dilleri Türkçedir ve dil ailesi olarak Batı Oğuz dil ailesine aittir. Bu ailede Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Rumeli Türkçesi, Kırım Türkçesi gibi diller mevcuttur. Gagavuzların dini Ortodoks Hristiyanlıktır ve kilise olarak Rus Ortodoks Kilisesine bağlıdırlar. Ancak dini terminoloji Türkçedir. Mesela Ruslar Bog (Бог) derken Gagavuzlar Allah der. Şükür derler, hayrolsun derler vs.

Moldova bağımsızlığını aldığı 1991 yılında bir iç savaşta yaşadı. İki yıl süren ve Rusya’nın müdahalesi sonucu donmuş çatışma bölgesi (frozen conflict zone) haline gelen, ayrıca bugüne kadar problem olarak kalan Transdinyster’in aksine Gagavuzya’da bir savaş veya silahlı çatışma yaşanmadı. 1994 yılında Kişinev’le (Moldova’nın başkenti) yapılan anlaşmayla Gagavuzya otonomi elde etti. Transdinyester’deki çatışmanın esas nedeni ekonomik ve elitler arası mücadele iken Gagavuzya’daki sorun tamamen etniktir. Ancak Moldova Gagavuzya’yı (Gagauz Yeri) coğrafi bir birim olarak tanımlar. 1.8 bin km2 yüzölçümü ve 160 bin nüfusuyla Gagavuzya, 29 yıl varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Barış içinde geçen 29 yıl yer yer gerilimler ve toplumsal olaylara sahne olmuş, ancak merkezî hükümet ile otonomi arasında açık bir yok sayma yaşanmamıştır. Ta ki 2023 Gagavuzya Başkanlık seçimine kadar.

Moldova ve Gagavuzya’da Siyasi Durum

2023 seçimlerine gelmeden önce mevcut siyasi yapı ve aktörlerin durumuna bakmak gerekir. Ülkeyi PAS Partisi (Dayanışma ve Hareket Partisi) yönetmektedir. Parti, 2014 yılındaki Moldova Merkez Bankası yolsuzluk olaylarına karşı toplumsal hareketin liberal kanadı olarak ortaya çıkmıştır. Bir ekonomist olan Sandu, aynı zamanda Harvard Üniversitesi mezunudur. Dünya Bankasında çalışmıştır. 2014 yılındaki yolsuzluk düzenine gidilen dönemde Eğitim Bakanı olarak görev yapmaktaydı.

Sandu başbakanlık beklerken bir anda muhalif tarafta kaldı. Kendi siyasi hareketini başlattı ve 2016 seçimlerini Sosyalist Parti lideri İgor Dodon’a kaybetti. 2019 yılında Başbakanlık koltuğuna oturdu ancak bu durum uzun sürmedi. 2020’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden aday oldu ve bu sefer daha önce yenildiği İgor Dodon’u yenerek Moldova’nın Cumhurbaşkanı oldu.

Maia Sandu tüm siyasi kariyerini Avrupa Birliği söylemi üzerine inşa etmiştir. AB üyeliği ve Avrupa değerleri siyasi amaçlarının kısa özetidir.

2014 yolsuzluk olaylarında Moldova bir siyasi isimle daha tanıştı. Bu kişi İlan Şor’dur. 1987 doğumlu Şor, 2011-2014 yılları arasında gerçekleşen para aklama olaylarında adı geçen isimlerden biridir. 24 yaşında milyarlarca dolarların döndüğü olaylar dizisinde adının anılması ilginç bir durumdu. Aslen Yahudi olması komploya açık analizleri beraberinde getirdi. Rus şarkıcı Sara Livovna’yla evlenmesi komploya yatkın Moldova insanını şaşırttı. 2015-2019 yılları arası, ülkenin önemli şehirlerinden biri olan Orhei’de belediye başkanlığı yaptı. Kendi soyadıyla bir parti kurdu. Şor Partisi bir hafta önceye kadar 101 sandalyeli Moldova Meclisinde 7 üyeye sahipti. Rusya’dan maddi destek aldığı gerekçesiyle, Moldova Anayasa Mahkemesi tarafından 19 Haziran 2023 günü kapatıldı. İlon Şor’un vekilliği 27 Nisan’da zaten düşürülmüştü. Tutuklanma kararı bir yana hem ABD hem de AB tarafından yaptırıma uğrayan bir isimdir. İsrail’de yaşadığı düşünülmektedir.

Bütün bu sürecin Gagavuzya’yla ilişkisi nedir denirse, şüphesiz son seçilen başkanın Şor Partisinden olmasıdır. İkinci turda Sosyalist Partinin adayı Grigori Uzun’u yenen Yevgeni Gutsul (Evgenia Guțul) büyük bir sürpriz yaptı. Gutsul’un seçilmesindeki sebepleri üç maddede açıklayabiliriz.

Birinci olarak Şor Partisinin Gagavuzya’daki olumlu algısıdır. Orhei (çoğunluk Moldova veya Rumen) ve Taraclia’daki (Bulgar etnik nüfuslu) yönetim performansı Gagavuzların Şor Partisine sıcak bakmasına sebep oldu. Ana caddenin dışındaki yolların çamur olduğu şehirler düşünün. Eski Sovyetin genel kent yapısı bu şekilde özetlenebilir. Şor yolları tamir etmeye ve çocuklar için ücretsiz oyun alanları açmaya başladı. Bizdeki belediyecilik akla gelince komik gelebilir bu tür hizmetler. Ancak gerçekten de çok zayıf bir belediyecilik algısı vardır. Sokaktaki yol tamiri bile yenilik olarak algılanmaktadır.

İkinci olarak Şor Partisinin Rusya’yla yakın ilişkisidir. Hâlbuki Sosyalist Parti tüm siyasi duruşunu AB’ye karşı Rusya taraftarlığı üzerine inşa etmiştir. Gagavuzya’da şimdilik AB taraftarı bir partinin şansı yoktur. Şor Partisi sosyalistlerin Rusya’yla yakınlık tekelini elinden almıştır.

Üçüncü ve en önemli sebepse mevcut Başkan İrina Vlah’ın Gutsul’u zımnen desteklemesidir. Sosyalist Parti üyesi olan mevcut Gagavuzya Başkanı İrina Vlah’ın Şor Partisi adayını desteklemesi sürpriz oldu. Sosyalistlerin Vlah’a savaş açması, onların, Gagavuzya’yı kaybetmelerine sebep oldu.

Başkan İrina Vlah ve Moldova Siyaseti

İrina Vlah, Türkiye’de dahi herhangi bir büyükşehre adaylığını koysa, başkan seçilecek birisidir diye düşünüyorum. Tanıyan insanların çok olumlu düşüncelere sahip olduğu, Türk dünyasınca bilinen ve büyük saygınlığı olan bir isimdir. 2018 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Gagavuzya’da misafir edecek kadar siyasi beceriye sahip bir kişidir. Türkiye ölçeğinde bir ülke başkanının bölgeyi ziyaret etmesine vesile olması ve stadından okullarına, hastanesinden yollarına kadar, pek çok hizmeti yaptırabilmesi veya halkına kazandırması çok büyük siyasi olaydı. Erdoğan’la başkent Komrat’ta miting yapması tam bir siyasi şovdu. Halk tarafından da çok sevilen Vlah iki dönem üst üste başkanlık yapması sebebiyle üçüncü kez aday olamadı.

İrina Vlah, 2005-2009 ve 2014-2015 yıllarında, Moldova Meclisinde milletvekilliği yapmıştır. Yani merkezî siyaseti çok iyi bilmektedir. Eski bir avukat olan Vlah birikimiyle Gagavuzya Başkanlığının bir üstü için hazırdı ve bu makam için niyetini belli etti. Bu makam şüphesiz Moldova Cumhurbaşkanlığıdır.

İrina Vlah, Moldova Cumhurbaşkanlığı yapacak donanımda bir siyasetçidir. Hem dengeleri gözetme becerisi hem de deneyimi, başka bir ifadeyle siyasi zekâsı ve tecrübesi Moldova’da başkan olmasına yeter de artar. Ancak bu makamın yolu partisinin başkanlığından geçmektedir. Vlah’ın bu arzusu, üyesi olduğu Moldova Sosyalist Partisinde çatışmayı başlattı.

Türkiye’de, SSCB’ye ağıtlar yakanlar inanmayacaklar ama (belki de çok da farklı düşünmüyorlar) eski Sovyet’te SSCB’yi anan ve bu bağlamda siyaset yapanlar ırkçı, aşırı dindar; Batı, İslam, Yahudi ve kadın düşmanı insanlardır. Bunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü bu tür siyasi yapıların isimleri genellikle sosyalist parti veya komünist partidir. Yani eski Sovyet’te, bir siyasi partide hangi ismi görürseniz, o değer veya kavram o siyasi partide yoktur. Mesela, 2020 Moldova Başkanlık seçimlerinde, Sosyalist Blokun (Sosyalist Parti ve Komünist Parti) en büyük söylemi Maia Sandu’nun kadın ve çocuksuz olmasıydı. Cumhurbaşkanı Dodon ailesiyle fotoğraflar çekip bunlar benim çocuklarım diyordu. Çünkü Ortodoks inancına göre çocuksuz kadın eksik insandır ve kadından lider olmaz. Moldova’da NATO üyeliği konuşulduğunda eski Cumhurbaşkanı ve Moldova Komünist Parti Başkanı Vladimir Voronin, bundan sonra çocuklarımız zenci mi olacak demekten kendini alamadı. Putin’i 2003 yılında ABD ve AB için satan da kendisiydi. Bir başka örnek de Rusya’dan vereyim. Uçak krizinde İstanbul’a atom bombası atalım önerisi yapan Vladimir Jirinovski Rusya Liberal Parti lideriydi. Değme milliyetçilere kök söktürürdü. 2022 yılında Covid-19 sebebiyle öldüğünde Putin’e destek üzre Ukrayna’da ölüme gönderdiği gençlerin bir kısmı ve pek çok Ukraynalı hâlâ yaşıyordu.

Konumuza dönersek, İrina Vlah’ın Cumhurbaşkanlığına adayım demesi, başka bir ifadeyle Sosyalist Partinin başına geçmek istiyorum demesi, Sosyalist Partinin elitlerini rahatsız etti. Maia Sandu ve İgor Dodon arasında geçen oyuna dönüşen devlet başkanlığına yeni ve güçlü bir aday çıktı. Bir Gagavuza bu payeyi vermek güçtü tabi. Tek gerekçe Vlah’ın Gagavuz olması değil elbet. Ancak çok önemli bir gerekçedir ve Vlah, Moldova siyasetine ağırlığını koyar koymaz karşısında ilk önce kendi partisini buldu.

Gagavuzya başkanlık seçimlerinde ikinci tura Sosyalist Parti adayı Grigori Uzun ve Şor Parti adayı Yevgeni Gutsul kaldı. Gagavuz otonomisinin yürütme organı olan Bakannık Komiteti (Bakanlar Kurulu) açıktan, Başkan Vlah zımni olarak Uzun’a karşı çıktı. Grigori Uzun Vlah ve ekibine karşı hasmane tutumunu açıkça gösterdi. Vlah’ın tüm ekibini sileceğini, onun döneminden kalacak hiçbir şey bırakmayacağını söylüyor, hatta vaat ediyordu. Gutsul ise Vlah’ın ekibiyle yola devam edeceğini ve politik tartışmalara girmeyeceğini belirtti. Sonuçta ve sürpriz olmayacak biçimde Gutsul kazandı. Tekrar hatırlatmak gerekir ki Gutsul’a Vlah’ın desteği, zaferindeki en temel gerekçedir.

Otonominin Geleceği ve Yeni Dönem

Yevgeni Gutsul’un zaferinden sonra Gagavuzya’da siyaset durulmadı. İrina Vlah görünürlüğünü biraz olsun azalttı ve yenilgi sonrası Sosyalist Parti derin sessizliğe büründü. Çareyi kanlı bıçaklı siyasi rakip gördükleri Sandu’da aradılar. Aradıkları cevap imdatlarına yetişti ve Moldova Anayasa Mahkemesi Şor Partisini kapattı. Yevgeni Gutsul daha koltuğuna oturmadan başkanlığına hukuki ve siyasi gölge düştü.

Esasında Anayasa Mahkemesinden önce, yolsuzlukla mücadele birimi olarak bilinen CNA (Centrul National Anticoruptie) Gagavuz Seçim Merkezine baskın yaptı. Parayla oy satın almadan oyların sayımında usulsüzlüğe kadar bir sürü konuda inceleme yapıp seçim pusulalarına el koydu. Şimdilik bir sonuç bulunamadı. Akabinde Komrat Temyiz Mahkemesi seçimin geçerli olduğunu ilan etti. Böylece Gutsul Gagavuzya tarafından Başkan ilan edildi. Soruşturma yürütülürken bu kararın doğru olmadığını iddia eden iktidara mensup siyasiler oldu. Yani Gutsul’un önü kesilmeliydi ve o adım Anayasa Mahkemesinden geldi.

Gel gelelim iktidarın bu kadar rahatsız olmasındaki sebebe. İlk olarak, 1998 yılı çıkan ve 344-VIII sayılı Gagavuz Otonomisi Kanununa göre, Gagavuzya Başkanı Moldova hükümetinin doğal üyesidir. Bu sebeple Gutsul sayesinde Şor Parti hükümete girmiş olacak. İrina Vlah zamanında bile Moldova Milli Güvenlik Kuruluna katılma veya katılmama krize sebep olmuştu. Böylece, bazı zamanlarda, Şor Partisi MGK’ya da katılacak. İkinci olarak Orhei ve Taraclia’dan sonra Gaagvuzya’nın Şor Partisine geçmesi, sosyalistler ve PAS arasında gidip gelen siyasete yeni aktörler sokacak. Hem de ekonomik ve politik olarak daha özerk olan Gagavuzya’nın geleneksel siyasi elitlerin elinden gitmesi, onu tekrar kazanmalarını imkânsız kılacak. Gagavuzya’nın politik gücü, özellikle Türkiye’nin verdiği koşulsuz ve karşılıksız desteğiyle, çok büyüktür. Kişinev bu sebeple yeni durumdan çekinmektedir. Üçüncü olarak Ukrayna-Rusya Savaşının ortaya çıkaracağı yeni gerçeklikte Gagavuzya’nın otonomisinin elinden alınması zorlaşacak. Her ne kadar kavga etseler de sosyalistler ve PAS müesses nizamın partileridir. Aşırı muhalif kalan Şor Partinin olası Transdinyester krizinde nasıl tutum alacağı kestirilememektedir. Son olarak İrina Vlah’ın yükselişinin önlenmesi sağlanmak istenmektedir. Uluslararası bilinirliği ve saygınlığı en yüksek Moldovan siyasetçisi olan Vlah tüm siyasi aktörleri korkutmaktadır.

Yukarıdaki açıklamalar bir ülkedeki normal siyasi olaylar gibi gelebilir. Ancak bu sefer durum farklı. Yevgeni Gutsul üzerinden Moldova, Gagavuzya’daki otonomiyi sorguluyor. 1 Haziran 2023’te ikincisi gerçekleşen Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesi Moldova’da gerçekleşti. 45 devlet ve hükümet başkanı bu zirveye katıldı. Maia Sandu’nun büyük zaferi olan bu toplantıya Volodimir Zelenski trenle geldi. Sandu ve Zelenski görüşmesinde Transdinyster konusu ele alındı. Zelenski Moldova’nın Transdinyester’e müdahalesinde Moldova’ya yardım edebileceğini söyledi.

Transdinyster’de 500-1.500 arası Rus askeri olduğu tahmin ediliyor. Daha da önemlisi bölgede büyük silah depolarının olması. Sandu, Moldova Anayasasındaki tarafsızlığın ülkeyi savunmaktan muaf olduğumuz anlamına gelmemektedir diyor. Moldova NATO’yla angajmana girmiştir. Moldova’da yapılan zirvenin güvenliği bizzat NATO tarafından alınmıştır. Yani NATO’yu ve Ukrayna’yı arkasına alan Moldova’nın Transdinyster’e olası askeri bir müdahalesi Gagavuzya’da statükoyu bozacaktır. Bir sonraki adımda otonominin varlığı tartışmaya açılır. Hatta bu tartışma bugün başlamıştır denebilir. Son seçilen başkanın meşruiyet tartışması bir noktadan sonra otonominin meşruiyeti tartışmasına dönüşebilir. Gagavuz otonomisini zor günler beklemektedir. Gagavuz otonomisinin varlığı Türkiye için çok önemlidir. Bu sebeple bölge yakından takip edilmelidir. Hem NATO üyesi hem de bölgenin en büyük ülkesi olarak gerekli önlemleri almamız ve doğru politikalar üretmemiz gerekir.

Ömer Demir –

Yaz mevsimindeyiz ve neredeyse hepimiz her hafta bir tanıdıktan düğün davetiyesi alıyoruz. Ne kadar çok davet alırsak o kadar geniş bir ilişki ağımız var demektir. Ağın genişliği davetiye organizasyonunu birçok nedenle zorlaştırıyor. Eksiksiz bir davetli listesi oluşturmak işin zor ama ilk aşaması. Sonrası daha da zor. Bu davetin uygun bir araçla ilgili herkese ulaştırılması büyük mesai gerektiriyor. Sosyal medya hesaplarından duyurmak yetmez. Davete icabet edilmesini ne kadar arzu ettiğiniz davet usulünüzde saklı. Randevu alıp yüz yüze görüşüp bir acı kahve içtikten sonra “mutlaka bekliyorum” diyerek davetiye bırakmak ile telefon ederek daveti iletip davetiyeyi arkadan göndermek veya sadece WhatsApp’tan davetiyenin fotoğrafını ulaştırmanın aynı şiddette davetler olmadığı açık. Davetli sayısı arttıkça her bir davet türünün külfeti artıyor.

Son zamanlarda düğün davet işlemlerinin külfetini hafifletmek için bir aracı organizasyondan destek alındığını görüyoruz. Düğün sahipleri davet edecekleri kişilerin isim ve telefon bilgilerini bir organizasyon firmasına veriyor, onlar da davetli listesinde adı ve telefonu bulunanların katılım durumlarını ya çevrimiçi bir yazılım ile ya da bizzat telefon ederek teyit ediyorlar. Böylece düğün organizasyonlarında düğün sahiplerinin işleri epeyce kolaylaşmış oluyor. Özellikle davetli sayısının kabarık olduğu düğünlerde sırf bu teyit işlemleri bile günler alan bir ve bu yeni modelinin davetli sayısı yüksek düğünlerde büyük kolaylık sağladığı gayet açık.

Başlıkta mahremiyet ve büyük veri kavramlarını kullandığımıza göre konumuz, günümüzün etkin düğün organizasyonu sistemlerinin tanıtımı olmasa gerek. Dostlarımdan bana gelen bu organizasyon davetleri, bende önce saf akademik amaçlı araştırma konusu olabilecek bir fikir uyandırdı. Yazı fikri bu süreçte doğdu. Bu düğün davet listeleri, büyük ölçüde kişilerin fiili sosyal ağ yapılarını ortaya koyuyor. Kimin kiminle ne düzeyde yakın bir ilişki içinde olduğunu gösteriyor. Bireylerin sosyal sermaye durumlarını resmetmesi bakımından en uygun göstergelerden birinin bu düğün davetlileri ve katılanlar listesi olduğunu söyleyebiliriz. Bireylerin aile yapıları, akrabalık ilişkileri, farklı toplum kesimleriyle olan irtibatları ve bunların yoğunluğu konusunda bu davetli listeleri doğrudan bilgi veren bir veri kaynağı. Ayrıca davetlilerin katılım durumu, eğer yemekli ise oturma düzeninde kimlerin kimlerle oturtulduğu veya katılmayanların mazeretleri ve mümkünse takı veya hediyelerin kimlerden geldiği bilgisi, bireyin ilişki ağının seyrini gözlemek için güzel bir veri bankası oluşturuyor. Hele ki dijital ortamlara aktarılması bu bilgilere kolayca ulaşılmasını ve analiz edilmesini sağlıyor.

Bu vesileyle her katıldığım düğünde fark ettiğim bir ayrıntının çok dikkatimi çektiğini belirtmeliyim. Çok yakın akraba, veya okul arkadaşlarının düğünlerinde bile katılımcıların yüzde 5’den fazlasını tanıdığınız düğün sayısının çok az olması. Bu bize her birimizin gerçek hayatta dağınık biçimde bulunan tanıdık ağının ne kadar farklı olduğunu gösterir. Çok yakın bir arkadaşınızın düğününde, davetlilerin çok azını tanıyor olmanız, aslında tanıdığınız kişilerin ilişki ağı konusunda da çok az şey bildiğinizi gösterir. Düğün davetlileri arasında akraba, arkadaş, arkadaşı, hemşeri, meslektaş, inanç grubu, sosyal ve siyasi çevre gibi birçok boyut olduğunu düşündüğümüzde, sadece bir boyutun (örneğin arkadaşlığı veya akrabalığın) geniş ilişki ağı içinde çok az bir yer tuttuğu ortaya çıkar. Çünkü sizi oraya getiren düğün sahibinin bağlantılarından sadece biridir ve bu her bir düğünde bu çok farklı ilişki boyutlarının değişik oranlarda yer aldığı yatay kesiti oluşur. Kimisinde siyasi aktörler daha çok yer alır, kimisinde çevreleri, kimisinde de akrabalar. Ama her liste, düğün sahipleri odaklı, birçoğunun birbirlerini tanımadığı ve sadece düğün sahiplerinden birinin veya her ikisinin de tanıdığı bir toplumsal alt ilişki ağına işaret eder. Bu listelerin sahip olduğu örüntü önemli bir araştırma evreni ortaya çıkarır. Bu, işin akademik yönü ki bu yazıda asıl dikkat çekmek istediğimiz konu o değil.

Davetli Listesinin Amaç Dışı Kullanımı

Kısaca, kimin kiminle ne tür bir ilişki ağı kurduğunu ortaya koymak için düğün davetli listesi ve bu listenin ne kadarının katılım sağladığı önemli bir bilgi kaynağıdır.

Bu konunun niçin bir yazı konusu olduğuna henüz gelmedik.

İnsanların reel ilişki ağını ortaya koymak için önemli bir veri kaynağı olarak görülebilecek düğün davetli listelerinin özel şirketlerin elinde, hiç umulmadık biçimde hatta katılımcıların rızası dışında kullanılabilecek önemli bir veri kaynağı olduğuna dikkat çekmek asıl amacım. Yazının amacı bu duruma birkaç yönden işaret etmek. Ayrıca düğün organizasyonu yapan firmaların elindeki bu isim soy isim ve telefon numarası ve bir kısmının unvanları bulunan davetli listeleri yanında, oturma düzeni (kimlerin hangi masalarda birlikte oturtulduğu da önemli bir ilişki göstergesidir) ile çoğu zaman katılım teyit amaçlı davetlilerle yapılan (istenirse kaydedilebilecek) telefon ses kayıtları da diğer potansiyel veri grubunu oluşturuyor. Soru şu: Bu veriler düğüne iştirak edenlerin katılım ve oturma düzenini ayarlama dışında başka amaçlarla kullanıldığında ne olur? Soruyu şöyle de sorabiliriz: İşimizi kolaylaştırmak için düğünümüze davet etmeye değer bulduğumuz bütün tanıdıkların isim ve telefon listesini para kazanma amaçlı bu düğünün organizasyonunu yapan bir firmaya verdiğimizde, sadece işimizi kolaylaştırmış olmuyor, birilerinin kolay kolay arayıp da bulamayacağı bir veri bankası oluşturmalarına da sebep olmuyor muyuz?

Burada birkaç sorun alanı var:

İlki kişisel verilerin izinsiz bir şekilde özel bir şirket/kişi ile paylaşılmasıyla ilgili. Şöyle ki, düğün sahibinin, tüm tanıdıklarının isim ve telefon bilgilerini, o kişilerin doğrudan veya dolaylı olarak rızalarını almadan üçüncü kişilerin (şirketin) eline vermesi doğru mudur? Bu telefon numaraları, düğün sahibinin ilişki ağını göstermenin ötesinde birilerinin telefon numaralarının ortalıkta dolaşmasına yol açmaz mı? Kendisinden başka hiç kimseye vermese, sırf firma kendisi kullansa bile bu bir risk oluşturmaz mı? Düğün sahibinin böyle bir veri paylaşım hakkı olabilir mi? Yani benim telefon numaramı potansiyel dostlarımın telefon numaraları ile birlikte benim rızam olmadan bir firmaya vermeye düğün sahibinin hakkı var mıdır? “Bu numaradan beni arayabilirsin” diye verilen bir telefon numarasının ilgisiz kişilerin eline geçmesi hiç kimsenin isteyeceği bir şey değildir.

İkincisi söz konusu şirketlerin/kişilerin bu veriyi nasıl muhafaza ettikleri konusu. Belli sayıda farklı sosyal çevrelere ve eğilimlere sahip kişilerin davetli listelerini, organizasyon firması dışında üçüncü kişiler elde etmek isterse, bunu engelleyecek bir tedbir alınıyor mu? Yani verilen isim ve telefon listesinin sadece düğün sahibinin organizasyon ihtiyacını karşılamak için kullanıldığının, bunun dışında bir amaçla hiçbir surette kullanılmadığının güvencesi var mıdır?

Toplumdaki ilişki ağlarını takip eden tercih mimarı, siyasi analist ya da istihbarat elemanı olsam, bu listelere ilgi göstereceğimi düşündüğüme göre bu işleri yapanların bu davetli listelerine ilgi göstereceğini de kolayca söyleyebilirim. Seçimlerde bir bankanın müşterilerine telefonlarından bir siyasi harekete dair duyuru mesajı geldiğine dair dedikodular, bu konunun sadece düğün organizasyonu yapan firmalar için değil, her işlemin başında insanı bıktıran veri koruma stratejileri ile ilgili uzun aydınlatma açıklamaları yapan kurumsal firmalarda da gündeme gelebileceğini gösterdi. Başta farklı toplum kesimlerine ulaşmak isteyen sivil toplum kuruluşları olmak üzere kişilerin iletişim hatlarına ilgi duyan herkes için bu veriler çok rağbet görür. Özellikle yabancı istihbarat örgütleri bu listelerden ne güzel ilişki ağı örüntüleri çıkarırlar. Sadece rızaya dayalı paylaşımlar akla gelmesin, suç örgütleri de bu listeler içinden birkaç kişinin telefon numarası için harekete geçebilir, bu bilgilere ulaşabilenlere önemli miktarlarda ödeme yapma yanında tehdit ve zor da kullanabilirler. Yani bu tür bilgilerin sağlandığı ortamlarda yapısal tedbirler almak, bilgilerin paylaşımını oralarda çalışanların dürüstlüğüne olan güvene terk etmemek gerekir.

Son olarak da akraba, , komşu vb. ilişkilerinin özellikle dijital ortamlarda dolandırıcılık için kullanılması hiç de yabana atılamayacak bir durumdur. Sosyal medyada ve akıllı telefonlarda ya da oyun uygulamalarında bu ilişkiler dolandırıcılar için pekâlâ hedef kişilerde “güven tesis etme” amacıyla kullanılabilir. Bunun sayısız örneklerine basın yayın kuruluşlarında sıklıkla karşılaşılmıyor mu?

Sonuç: Düğün vesilesi ile birçoğunun birbirini tanımadığı ama her birini sadece düğün sahibinin tanıdığı isim ve telefon numarası listelerini içeren ilişki ağı, sadece akademik amaçlı çalışma yapacak kişilerin değil, kimlerin kimlerle ne düzeyde ilişki kurduğunu merak eden ve bunda çıkarı (reklam, istihbarat, dolandırıcılık vs.) olan herkesin ilgisini çeker. Bu sebeple davetli listeleri bir toplumdaki bireyler arası ilişki örüntülerini ortaya çıkarmada çok önemli olmanın yanında kişisel verilerin, o verilerin sahiplerinin rızası olmadan üçüncü kişilerle paylaşılması gibi ciddi bir sorun barındırıyor. Bu durum hem kati yasal düzenleme konusu yapılmalı hem de düğün sahipleri ile firmalar arasında özel sözleşme ile amaç dışı kullanım durumunda ciddi yaptırımlara bağlanmalıdır. Ayrıca bu listelerde fiilen tanınırlığı azaltacak isim soy isim veya telefon numaralarının bazı hanelerini karartma, sistemden veri kopyalamanın şifre veya izne bağlı olması gibi teknik tedbirler üzerinde de durulmalıdır. Yoksa bu listelerden elde edilen bilgilerin nasıl kötüye kullanıldığı örneklerini yaşadığımızda tedbir için çok geç kalmış olabiliriz. Hatta buradan bilgi edinildiğini hiçbir zaman öğrenme imkânı bile olmayabilir. Dijital dünyanın imkânlarını kullanırken, bu tür risklerini de zamanında görüp tedbir almak güzel bir etkin devlet refleksi olarak takdire şayandır.

Mustafa Acar –

“Istanbul Network for Liberty” (İstanbul Özgürlük Ağı) adıyla 2011 yılında, dini, ekonomik ve siyasi özgürlük gibi evrensel değerlerin İslam ile uyumlu olduğunu göstermek amacıyla araştırmacıları, akademisyenleri ve aydınları bir araya getirmek için, bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu bir grup aydın, akademisyen ve aktivist tarafından kurulan, daha sonra Islam & Liberty Network (İslam ve Özgürlük Ağı) olarak adı değiştirilen ILN 9. Uluslararası İslam ve Özgürlük Konferansı Mardin’de 27-29 Ekim 2022 tarihlerinde gerçekleştirildi.

Konferansta ekonomik ve siyasi özgürlükler açısından genel olarak İslam dünyasının durumu ve daha özelde Türkiye’nin 1980’li yıllardan bu yana serbest piyasa ekonomisi yolunda attığı adımlar, yaptığı girişimler, harcadığı çabalar ve bunun sonuçlarını konu alan, “Müslüman Dünyada Ekonomik ve Siyasi Özgürlükler ve Türkiye’nin Serbest Piyasaya Dönük Çabaları” başlıklı bir bildiri sunmuştum.[1]

Rahmetli Özal’ın 1980’lerin başında Türkiye’yi dışa açma, serbest piyasa ekonomisini tesis etme, devletin ekonomideki ağırlığını azaltma, dış ticareti serbestleştirme ve özel girişimlerin (hür teşebbüsün) önünü açma konusunda yaptığı hamleler gerçekten de son derece önemliydi. Bu sayede Türkiye, 1950’li yılların başlarında Menderes dönemindeki yarım kalmış dışa açılma çabalarından sonra ilk defa gerçek anlamda dışa kapalı bir ülke olmaktan çıkıyor, somut adımlarla dış dünyaya açılıyordu. Söz konusu piyasa yanlısı ve özgürlükçü hamleler sayesinde Türkiye’de birtakım anayasal yasaklar kalkıyor, ekonomide devletin rolü ve ağırlığı azaltılıyor, cebinde yabancı para bulundurmak bir suç olmaktan çıkıyor, kambiyo rejimi değiştiriliyor, ihracat hamlesi başlatılıyor, Avrupa Birliğine tam üyelik müracaatı yapılıyordu. Kısaca Türkiye Cumhuriyet tarihinde ilk defa dışa açık, dış dünya ile entegre olmaya çalışan, dış ticaretini serbestleştirmiş, ekonomik özgürlüklerin önünü açmış, özel sektörü inisiyatif almaya teşvik eden bir ülke olmuştu.

Ne yazık ki Özal’ın bu özgürlükçü ve serbest piyasacı hamleleri 1990’lı yıllarda sürdürülemedi. 1990’lı yılların başında rahmetli Özal’ın ani ve şaibeli ölümünün ardından başlayan, Adnan Kahveci, Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis gibi tanınmış siyasetçi, gazeteci ve askerlerin de kurbanları arasında bulunduğu bir dizi faili meçhul cinayetle askerî vesayetçi, yasakçı, içine kapanık, istikrarsız bir döneme giren Türkiye bunun bedelini çok ağır ödedi. 1990’lı yıllara damgasını vuran “28 Şubat Süreci”yle birlikte iç barış ve huzur bozuldu; ekonomik ve siyasi özgürlükler budandı; çeşitli hukuksuzlukların, ideolojik ve siyasi ayrımcılıkların, başörtüsü yasaklarının, mesnetsiz soruşturmalar, kovuşturmalar ve işten atılmaların damga vurduğu bir “ekonomik ve siyasi karabasan süreci” Türkiye’yi silindir gibi ezdi geçti. Yaşanan bu anormalliklerin doğal olarak ağır bir iktisadi bedeli de oldu. 1994’te yaşanan ilk ağır ekonomik krizi 1999, 2000 ve 2001 krizleri izledi. Yedi yıl içinde dört ciddi ekonomik krizle sarsılan ülkede makroekonomik göstergeler bozuldu, ekonomik büyüme durdu, ihracat artışı yavaşladı, Türk parası değer kaybetti, kamu borçları arttı, faizler ve enflasyon rekor seviyelere yükseldi, işsizlik oranları arttı ve her bir krizle birlikte onbinlerce, hatta yüzbinlerce insan işini kaybetti.

2001 krizinden sonra başlayan toparlanma çabaları ve Kemal Derviş öncülüğünde başlatılan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” asıl meyvelerini 2002 sonlarında yapılan erken seçimle birlikte AK Partinin iktidara gelmesinden sonra verdi. Özellikle 2002-2012 arası ilk on yılda AK Parti iktidarları Özal’ın izinden giderek reformcu, özgürlükçü ve demokrat bir çizgi izlediler; ekonomik, siyasi ve hukuki reformlar ve açılımlar yaptılar. Bu dışa açılmacı, serbest piyasacı, özgürlükçü, mali disipline önem veren, AB üyelik sürecini ciddiye alıp gereken ev ödevlerini yapan reformcu politikalar sonucu makro göstergelerde takdire değer iyileşmeler oldu. Türkiye’nin GSYH’sı, kişi başına geliri ve yıllık ihracatı katlanarak arttı, büyüme hızlandı, enflasyon tek haneli rakamlara geriledi, Türk parası yabancı paralar karşısında değer kazandı, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları Cumhuriyet tarihinin rekorlarını kırdı.

Ancak ikinci on yılda aynı reformcu, serbest piyasacı ve özgürlükçü çizgi ne yazık ki sürdürülemedi. Arap Baharı, One-Minute olayının tetiklediği tepkiler, iktidardaki özgüven patlaması, güç zehirlenmesi, yozlaşma, Suriye kriziyle bağlantılı olarak ülkenin gücünün çok çok üzerinde riskler alınması, Gezi Parkı olayları, 17-25 Aralık olayları, 15 Temmuz darbe girişimi gibi, ancak başka bir yazının konusu olabilecek birtakım içsel ve dışsal faktörlerin de etkisiyle bazı alanlarda adeta U dönüşleri yapıldı, açılımlar durdu, reformlar askıya alındı, AB hedefinden sapılma bir yana bunlar küçümsenmeye başlandı, parasal istikrarın sorumlusu olan Merkez Bankası yönetimine sık sık müdahale edildi, mali disiplinden sapıldı, (istikrar, belirsizliklerin azaltılması, öngörülebilirliğin artırılması, enflasyonla kararlı mücadele, ülke riskinin aşağı çekilmesi gibi) ekonomik ve siyasi gerek şartlar yerine getirilmeden faizler siyasi talimatla düşürülmeye zorlandı, göreve getirilmelerde ehliyet ve liyakatten ziyade sadakat vurgusu öne çıktı, “komşularla sıfır sorun” politikasından “dört tarafımız düşmanla dolu ve bizim bizden başka dostumuz yok” anlayışına kayıldı, sonuçta dış dünya ile ilişkiler bozulmaya başladı… Bütün bu zor şartların üstüne bir de Covid-19 salgınının patlak vermesi olumsuz gelişmelere tuz biber ekmiş oldu.

Devasa boyutlarda artan kamu harcamaları bütçe açıklarını artırdı, açığı kapatmak için rekor düzeylerde para basıldı, para arzında ölçüsüz genişlemeler yapıldı, yabancı sermaye gelmez oldu, dolar kıtlaştı. Bu şartlar altında iktisadın evrensel yasaları devreye girdi ve karşılıksız para basmalar bize rekor seviyelerde yüksek