Zeynep Burcu Uğur-

Çocuklara savaş, katliam gibi karmaşık ve korkutucu konuları anlatmak zor olacaktır. Ancak çocukların içinde bulunduğumuz çağda her yerden önümüze düşen katliam resimlerinden Gazze’de yaşananları duymamaları neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle konuyu yaşlarına ve duygusal durumlarına uygun bir şekilde açıklamak gerekli diye düşünüyorum. Bu konuda 9 ve 12 yaşında iki evlat annesi olarak kendi tecrübemden ve araştırmalarımdan öğrendiklerime[1] dair bazı öneriler sunmak istiyorum. Bu yazıda sunulan önerilerin yaklaşık 10 yaş civarında başlayan soyut kavramları anlama çağına gelmiş çocuklar için olduğunu hatırda tutmak gerektir.

Çocukların Gazze’de olanlara ilgisi kaçınılmaz

Çocukların etraflarında olan bitene karşı aşırı ilgili olduğunu unutmamak gerekir, çünkü çocuk demek merak demektir. Dikkat edilmeli ki çocuklar Gazze’de yaşananlar konusunda gerek internetten gerek televizyondan gerekse okulda arkadaşlarından bir şeyler duymuş olabilirler. Bu bilgilerin bir kısmı gerçek bir kısmı da yalan olabilir. Gazze’de yaşananları, ailece bir arada olunan sıcak bir ortamda, mesela akşam yemeği sırasında, ebeveynlerin uygun bir üslupla ve daha nesnel ifadeler ile durumun dile getirilmesi mantıklı olabilir. Özellikle çocuğun sorduğu sorulara cevap vermek önemli, çünkü çocuklar soru sorduklarında öğrenmek istiyorlar demektir. Soru sormadıkları konularda ailelerden gelen nasihat veya anlatımlar çoğunlukla işe yaramaz. Çocuk ile ebeveyni arasında geçebilecek muhtemel bir diyalog örneğini aşağıya yazıyorum. Herkes kendi ihtiyacına göre uyarlamalar, eklemeler ve çıkarmalar yapabilir.

Çocuk: Bu çocukların bombalandığı, ağladığı yer neresi?

Ebeveyn: Gazze, Filistin’in bir kısmı. Filistin Arapların daha çok yaşadığı bir coğrafya. Orada yaşayanlar çok büyük çoğunluğu Müslüman, ama diğer dinlerden insanlar da var, mesela Hristiyanlar ve Yahudiler de var.

Çocuk: Onları kim bombalıyor?

Ebeveyn: İsrail devleti.

Çocuk: Neden bombalıyorlar?

Ebeveyn: Çünkü İsrail güçlü ve gücünü göstermesinin önünde bir engel yok. Şöyle düşün, sizin okula yeni öğrenciler gelmiş. Bu öğrenciler sizin sınıftaki çocuklardan daha büyük ve fiziksel olarak güçlü olsun. Aranızdan birine, mesela sana vurmaya kalkıştıklarında eğer öğretmeniniz bir şey yapmazsa, seni dövebilirler mi?

Çocuk: Dövebilirler.

Ebeveyn: Seni dövmeye çalışırken, sana yardım etmeye çalışan diğer çocukları da dövebilirler. Hatta olayla hiç ilgisi olmayan çocukları da dövebilirler ki, kimse onların söylediğine itiraz etmesin. Gazze’de yaşananlar da biraz buna benziyor. İsrail devleti şu anda Gazze’yi çok fazla yıktı, sanırım amaçları oradaki herkesi korkutmak

Çocuk: Gazzeliler niye zayıf?

Ebeveyn: Çünkü onların bir devleti yok, devleti olmadığı için kendilerini koruyacak orduları da yok.

Çocuk: Gazzelilere yardım edecek kimse yok mu?

Ebeveyn: Aslında bütün dünyadan Gazze’ye yardım etmeye çalışan milyonlarca insan var. Onlara yardım gönderiyorlar, fakat yardımların içeri girmesine İsrail müsaade etmiyor veya gönderilenden daha az yardım içeri girebiliyor.

Çocuk: İsrail’in Gazzelilerle derdi ne?

Ebeveyn: Bu uzun yıllardır süren bir anlaşmazlık. Anlaşmazlık çözülmediği için kavgalara, kavgalar da çatışmalara neden olmuş. Bugünkü çatışmalar geçmişteki sürecin bir devamı. Bence bugünlük bu kadar yeter. Detaylarını büyüdüğünde öğrenmen daha uygun olur.

Çocuklar eğer yaşça büyük ise (mesela 14-15) daha fazla bilgi verilebilir ama yine de aşırı ayrıntılardan, mesela oradaki bazı ailelerin tamamen yok olduğu gibi bilgileri vermekten kaçınmak gerekir. Çünkü bu gibi bilgiler çocukların cevaplarını hazmedemeyeceği kadar büyük soruları beraberinde getirir.

Çocukların duygularını daha pozitif ifade etmelerine ortam sağlamak gerekir

Gazze’deki çocukların dramını siz ne kadar objektif ve nesnel anlatmaya çalışırsanız çalışın, bunları gören ve duyan çocuklarda duygusal tepkiler oluşması çok normaldir. Önemli olan o duyguların uygun yollardan akmasını, boşaltılmasını ve o enerjinin pozitif işlere dönüşmesini sağlamaktır.

Akılda tutulmalıdır ki, her çocuğun duygularını ifade etme yöntemi farklıdır. Bazıları duygularını daha kolayca dışarı vurabilirken, bazıları hiç dile getirmiyor olabilir. Fakat duygularını dile getirmeyen çocuğun daha az etkilendiği anlamına gelmez. Örneğin, küçük oğlum çok daha fazla soru soruyordu bu olaylarla ilgili, büyük oğlum ise duygularını pek açıklamaz. Bir gün kitaplarını kaldırırken, bazı sayfalara İsrail bayrağı çizip üzerine çarpı attığını gördüm ve aslında onun da çok etkilendiğini anlamış oldum. Topluluk ortamında duygularını dile getirmeyen çocuklar ile baş başa konuşmak çok daha etkin bir duygu paylaşımı ortamı sunar.

Çocukların duygularını ifade etmelerine uygun mecralar oluşturmak ile ilgili çok çeşitli yöntemler vardır. Mesela orada yaşananlardan hissettiklerini resim olarak ifade etmenin çok yapıcı bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Örneğin küçük oğlum bu süreçte Kubbetü’s Sahra’nın resmini çizdi ve onu diğer çocuklara da öğretebilmek için bir video hazırlamıştı.[2] Bazı drama gibi aktiviteler ile canlandırma yapmak da anlamak ve ifade etmek açısından önemli olabilir. UNICEF’in barış için şiir adlı çocuklara yönelik bir projesi de bulunmaktadır. Konuyla ilgili hikâyeler oluşturmalarını istemek de işe yarar bir yöntemdir. Mesela bazı çocukların İsrailliler ile Filistinliler arasındaki kavgayı abi ile kardeş arasındaki kavgaya benzeterek bir hikâye oluşturduğunu biliyorum. Bu durum çocukça masumiyetlerinin daha büyük kötülükleri hayal edememelerinden kaynaklanıyor olabilir. Örnek olması için, aşağıya bu konuyla ilgili bir hikâye örneği yazıyorum:

Çocuk: Anne/baba, Gazzeliler ile İsrailliler arasında uzun süredir kavga olduğunu söylemiştin. Neden olduğunu anlatır mısın?

Ebeveyn: Şöyle bir hikâye düşün. Bir apartmanda çok sayıda daire varmış. Dairelerden birine bir gün bir komşu taşınmış. Bu komşu çok uzak diyarlardan çok büyük sıkıntılara maruz kaldığı için, göç edip gelmiş. Apartman sakinleri, ilk başta ona acımışlar ve çok güzel muamele etmişler. Yeni komşu bir süre sonra çok gürültü patırtı çıkarmaya, apartmandaki diğer komşuları rahatsız etmeye başlamış. Bazı apartman sakinleri rahatsız olup gitmiş. Zamanla yeni taşınan komşu, apartmandaki diğer dairelere de yerleşmek istediğini, yakınlarını da getirmek istediğini söylemiş. Ayrıca, bu komşuya, birden çok büyük paralar gelmeye başlamış. Apartman sakinlerinden bazılarının evlerini satın almak istemiş. Apartman sakinlerinden bazıları evlerini vermeye razı olmuş, bazıları da evlerini vermek istemediğini söylemiş. Yeni taşınan komşu, evlerini vermek istemeyen apartman sakinlerinin evlerini yakmaya çalışmış. Bazılarını da zorla evlerinden çıkarmaya çalışmış. Aslında ilk başta zayıf görünen yeni komşu, yeni akrabalarının da gelmesiyle güçlenmeye başlamış. Gel zaman git zaman, apartman sakinleri gidişatın iyi olmadığını anlamış, Fakat bu yeni gelenlerle mücadele etmek çok zormuş, çünkü her ne zaman konuşmaya çalışsalar, kendilerinin geçmişte yaşadığı zorlukları söyleyip apartman sakinlerini susturmaya çalışıyorlarmış. Devamlı kendisine ve yakınlarına haksızlık yapıldığını anlatıp duruyormuş. Bu apartmanı izleyen çevre apartmanlardan yeni taşınanlara acıyan da çok insan olmuş. Acıdıkları için, yeni taşınanların yaptıkları saygısızlıklara ilk başta çevre apartmanlardan da pek bir ses çıkmamış. Bu arada apartmanın eski sahipleri gün be gün evlerinden çıkarılıyormuş. Bazıları sokakta kalmaya mecbur kalmışlar. Bir zaman sonra yeni gelen komşular, aslında bütün apartmanın eskiden kendilerine ait olduğunu söylemeye başlamışlar. Bu durumu gören apartman sakinleri, bu yeni gelenlere karşı mücadele etmeleri gerektiğini fark etmişler. Yoksa bütün evlerinin ve apartmanlarının ellerinden gideceğini anlamışlar. Fakat bu mücadele hiç kolay olmayacak gibiymiş. Sonuçta yeni gelenler hem daha zengin, hem söylediklerine daha çok inanılıyormuş. Apartmanın eski sakinlerinden bir gurup, apartmanlarını teslim etmemeye karar vermişler. Filistinlileri apartmanın eski sakinleri, yeni komşuları da İsrailliler olarak düşünebilirsin.

Çocukların savaş ile ilgili olarak gördüğü materyallerin içeriği, olumsuz duygulardan korumak için kısıtlanmalı

Çocukların nasıl görüntülere maruz kaldıklarını ve duyduklarını kontrol etmek gerçekten büyük önem arz etmektedir. Gazze’den gelen görüntüler bazen yetişkinler olarak bizim bile uykularımızı kaçırabilecek durumda iken, çocukların bunlardan olumsuz olarak etkilenmemesi neredeyse imkânsızdır. Eğer korumasız olarak bırakırsak, gelen görüntülerden aşırı korkmaları da mümkündür. Gelebilecek muhtemel sorular şunlar olabilir:

Çocuk: Anne/baba, sen de savaşta ölebilir misin?

Ebeveyn: Gazze Türkiye’den uzakta, orada olanlar bizi doğrudan etkilemiyor. Gazze ile Türkiye arasında Suriye ve Ürdün adlı iki ülke var. Şimdilik hayattayım ve sağlıklıyım. Sen de sağlıklısın. Duygularını anlıyorum ve endişelenmen doğal. İstersen gel harita üzerinden bakalım, hem savaşın nerede olduğunu, bize uzak olduğunu anlarsın, hem de orada bulunan diğer ülkeleri de tanımış oluruz.

Çocuk: Savaş, bizim ülkemize de gelir mi?

Ebeveyn: Bizim ülkemizde barış var. Bizim bir devletimiz var ve bizi korumak için görev yapan ordumuz var. Bütün dünyadaki herkes Gazze’deki savaşın bitmesi için elinden geleni yapıyor. Türkiye de elinden geleni yapıyor. O yüzden savaşın bize gelmesinden endişe etmene gerek yok.

Çocuk: Ölen Gazzeli çocuklara ne oldu?

Ebeveyn: Onlar masum oldukları için, bu dünyadan çok daha güzel bir yer olan Cennete gittiler. Orada, buradan çok daha rahat edecekler.

Eğer çocuk kendini veya yakınlarını tehlike altında hissettiğini gösteren sorular soruyor ise, hangi görüntülere maruz kaldığı konusunda çok daha dikkatli olunmasında fayda var.

Yaşanılan olayları çocuklar açısından bir öğrenme sürecine dönüştürmek mümkündür

Savaş elbette çok tahrip edici bir olay, fakat duyguları da harekete geçiren bir durum. Öğrenmenin kalıcı olması için çocuğun öğrendiklerini duygularıyla bağlaması çok önemlidir. Böylece öğrendikleri uzun vadede onunla kalabilecektir.

Filistin’in Türkiye için önemi üç başlık altında toplanabilir. Birincisi, insaniyet noktasından orayla alakadarlığımıza vurgu yapılabilir. Oradaki yaşanan kitlesel ölümler ve açlık dünyanın diğer yerlerindeki insanları etkilediği gibi bizi de etkiler. İkincisi, Filistinlilerin bizim din kardeşimiz olması. Üçüncüsü de o topraklar ile Osmanlı devletinden gelen tarihsel bağlarımız.

Savaştan bahsederken, İsrail’e ve yaptıklarına odaklanmaktansa, Filistin’e karşı sevgimize odaklanmak ve o hassasiyeti çocuğun da kazanmasına çalışmak çok daha yararlı bir yol olarak duruyor. Çünkü sevgi gibi olumlu duygular, çocukların kişilik gelişimleri için çok daha faydalıdır[3]. Filistin’e karşı hassasiyetimizin neden kaynaklandığı açıklanabilir. Örneğin İslamiyet için en önemli üçüncü mescit olan Mescid-i Aksa’dan bahsedilebilir.

Kudüs’ün ilk fethinin Hz. Ömer zamanında olduğunu öğrenmesi önemlidir. Hz. Ömer zamanında Ebu Ubeyde liderliğinde bir ordunun o zaman Kudüs’ü kontrol altında tutan Roma İmparatorluğundan savaş yapmadan teslim aldığının bilinmesi, her zaman savaşa gerek olmadığını anlamaya yarayacaktır. Tarihi kayıtlar Hz. Ömer’in Kudüs’e görkemli bir şekilde değil, tam bir mahviyet ile girdiğini göstermektedir. Rivayete göre, Hz. Ömer ile kölesi deveye sırayla bindikleri bir yolculuktan sonra, deveye binme sırasının kölesine geldiği hâlde Kudüs’e girmiştir. Kudüs’ü savaşmadan teslim alması Hz. Ömer’in muazzam bir diplomatik başarısı olarak tarihe geçmiştir.[4]

Daha sonra şehir 1. Haçlı seferinde 1099 yılında Hristiyanların kontrolüne geçmiştir. Selçukluların Musul Atabeyi olan Nureddin Zengi’nin yıllarca verdiği emekler ile Kudüs’ün yeniden fethi 1187 yılında Hıttin Zaferi ile Selahaddin Eyyûbi’ye nasip olmuştur[5]. Selahaddin Eyyûbi de Kudüs’ü haçlılardan kurtarmak ve tekrar İslam yurdu yapmak amacına yönelik hayatını adamış bir kişidir. Selahaddin Eyyûbi Kudüs Fatihi unvanı ile de anılmaktadır. Adaleti, kumandanlığı ve devlet adamlığı gibi vasıflarıyla düşmanlarının bile takdirini kazanan Selahaddin-i Eyyûbi, Doğulu ve Batılı tarihçiler tarafından eserlerinde övgüyle bahsedilen bir insandır. Fakat bu güzide insan “Ben, Allah yolunun bir hizmetçisiyim” diyerek tevazuun da bir güzel örneğini ortaya koymuştur.

Bizim tarihimiz açısından önemli bir diğer tarihi kişilik de Osmanlı devleti adına Kudüs’ü fetheden Yavuz Sultan Selim’dir. Mercidabık savaşında Osmanlı ordusunun Memlüklüleri yenmesinden sonra Kudüs 1516 yılında Osmanlıların kontrolüne girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da 400 yıl Kudüs’e çok büyük hizmetler etmiştir ta ki, 1917 yılında bu bölge Osmanlı kontrolünden İngiliz hâkimiyetine girene kadar[6]. Osmanlı egemenliği döneminde Kudüs’ün huzur ve barışla yönetilebilmesi de tarihsel olarak İslamiyet’in hanesine yazılmış bir başarıdır.

Zaten bu tarz tarihi kişiliklerin ve süreçlerin bilinmesi, özellikle rol model arayışında olan çocuklara güzel bir perspektif verebilecektir. Kudüs’e emeği geçmiş önemli şahıslar ile ilgili oluşturulabilecek hikâyeler de etkin bir öğrenme ortamı sağlayacaktır. Tarihte de Kudüs’ün çeşitli savaşlara ve çekişmelere tanık olduğunun bilinmesi ve o zamanlar da fetihlerin zaman ve süreç aldığının anlatılması, günümüzdeki trajik olayların da neden hemen ortadan kalkmadığının anlaşılmasında rol oynayacaktır.

Bütün Yahudiler Gazze’deki Soykırımı Desteklemiyor mesajı

Çocuklar ile konuşma bir şekilde İsrail devletinin Yahudiler için bir devlet kurma çabası ile oluştuğuna geldiğinde ve çocuklar İsrail devletinde büyük oranda Yahudilerin yaşadığını ve Yahudilerin Müslümanlardan farklı olduğunu anladığında, Gazze’de yaşananlara duydukları acı ile birlikte değer yargıları bütün Yahudiler kahrolsun gibi bir yere evrilebilir.

7 Ekim 2023’den sonraki yaşanan acılara çocukların şahit olmasına ne kadar engel olmaya çalışsam da bir kısmına şahit olan oğullarımın ikisinden de bu minvalde sözler duydum. Çocuklardaki adalet anlayışı mutlak eşitlik üzerine geliştiği için, oradaki çocukların da aynı şartlarda yaşamaya hakkı olduğunu dile getirip onlara üzüleceklerdir. Bunun da bütün İsraillilere veya Yahudilere karşı bir öfke oluşması anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu durumda çocuğunuza bütün Yahudilerin katliamı desteklemediğini aktarmalısınız. Türkiye’den Türkiye Musevi Cemaati veya diğer organizasyonlardan belirgin bir duruş olmadığı için, yurtdışındaki organizasyonlardan örnek göstermek zorunda kalabilirsiniz. Örneğin, çocuklara kendisi Yahudi olan fakat Gazzelilerin haklarını savunmak için çeşitli yayınlarda hep bu konuyu dile getiren Max Blumental veya ömrünü Filistinliler için adalete adamış siyaset bilimi profesörü Norman Finkelstein veya yine devamlı bu konuya eğilen ekonomi profesörü Jeffrey Sachs gibi kişileri, üniversitelerdeki ateşkes isteyen kampüs protestolarında yer alan Yahudi öğrencileri örnek gösterdim. Bu konuyla ilgili gelebilecek muhtemel sorular:

Çocuk: İsrail devleti bütün Müslümanları katlediyor, biz de onları cezalandıralım.

Ebeveyn: Allah Kuran-ı Kerim’de “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyuruyor. Yani suç şahsidir. Bütün hukuk kuralları da bu prensip üzerine kuruludur. Mesela abinin işlediği bir kabahat yüzünden ben seni de cezalandırsam hoşuna gider mi?

Çocuk: Gitmez.

Ebeveyn: O yüzden, adaletli olmak için bütün Yahudileri İsrail’in yaptığı hatalarla sorumlu tutamayız.

Gazzeliler için bizim de yapabileceğimiz şeyler var

Gazze’deki felaketin artçı şokları sizin çocuğunuzu etkiliyorsa, bu da aslında yardımlaşmanın ve başkalarını düşünmenin ve onlar için bir şeyler yapmanın öğretilmesine imkân tanır. Genelde insanlar böyle felaket durumlarında daha çok yardımda bulunur.[7] Gazze’de de bütün insanlığın ortak vicdanının aslında harekete geçtiğinin bilinmesi çocukların yüreğine su serpecektir.

Aslında çocuğunuz ile Gazze için bir şeyler yapabilirsiniz. Yapılacak şeyi belirlemek için çocuğun yaş ve gelişim düzeyine uygun siz de öneride bulunabilirsiniz ama çocuğun da öneride bulunmasına, düşünmesine fırsat verebilirsiniz. Muhtemel bir konuşma örneği:

Ebeveyn: Gazze için bir şeyler yapabiliriz. Sen ne yapmak istersin?

Çocuk: Gazzedeki çocuklar ile ilgili bir resim çizmek istiyorum.

Çocuktan gelecek yanıtlar yapılabilecek faaliyetler ile ilgili bir fikir verebilir. Çocuğun da bu sürece dâhil olması fikri, uygulayan değil aynı zamanda fikir geliştiren bir yapıda olması yararlı olabilir.

Çocuğunuzla beraber, oradaki insanlara eğer maddi imkânlarınız el veriyorsa bağışta bulunabilirsiniz. Maddi imkânınız el vermiyorsa da yapılabilecek çok şey var. Gazze için yapılan yürüyüşlere gidebilirsiniz. Gazzeliler için imza kampanyalarına katılabilirsiniz, ekonomik boykot ile İsrail’i destekleyen firmaların ürünlerini satın almayarak tepki gösterebilirsiniz. Örneğin, çocuğunuz çok sevdiği dondurma markasından Gazze’deki çocuklar için vazgeçmek yönünde bir karar verirse, gerçekten bu takdire şayan bir harekettir ve her tür yaklaşımları desteklenmelidir.

Çocuğunuz ile birlikte oradaki insanlar ve özellikle çocuklar için dua edebilirsiniz. Dua etmek de etkin bir baş etme yöntemidir.[8]

Çocuklar için de yetişkinler için de ne kadar küçük olursa olsun, bir şeyler yapmak genellikle büyük bir rahatlama getirir çünkü yardımlaşmak insana kendini iyi hissettirir.[9]

Çocuklar ebeveynlerinin başka bir ülkedeki insanlar için bir şeyler yaptığını görmesi, empatinin, diğerkâmlığın öğrenilmesi için çok önemlidir. Çocukların bir konu üzerindeki hassasiyeti büyük oranda ailelerinin davranışlarından etkilenir.[10] Ebeveynlerin cesaretle ve aynı zamanda öfkelenmeden kızgınlığını ifade ettiğini gösterebilmesi, çocukların da bu tarz kabiliyetlerinin gelişmesinde önemli rol oynayacaktır.

Sonuç Yerine

Unutmayalım, çocukları da bizleri de olumsuz görünen olaylar değil, onlara bizim yüklediğimiz anlamlar yıpratır. Olumsuzluklarla baş edebilmek mümkündür[11] ve bu baş etme yöntemleri hayat kalitemiz üzerinde etkilidir.[12]

Ele almaya çalıştığımız hususlarda ne kadar başarılı olacağınız, çocuğunuz ile olan ilişkinize önceden yaptığınız yatırımlar ile (çocuklarla geçirdiğiniz zaman ve onların nezdindeki güven) ile alakalıdır. Hemen bir netice almayı beklemek doğru olmayacaktır. Önemli olan bu hususların evde konuşulup, bu olaylardan bir ders çıkarmak ve çocuğumuzu olumsuz hislerden mümkün oldukça olumlu hislere doğru geçiş yapmasına imkân tanımaktadır.

Bu konuda çocuğunuzda aşırı hassasiyet görüyorsanız, psikologlardan yardım almanızda fayda olabilir.

Psikolog olmadığım için, burada yazılanlar iki çocuk gelişim uzmanı ile bir psikoloğun görüşleri doğrultusunda güncellenmiştir.

[1] Bu yazıda UNICEF’in web sitesinden faydalanılmıştır. Bu linkten orijinal çalışmaya ulaşılabilir: https://www.unicef.org/parenting/how-talk-your-children-about-conflict-and-war

[2] Bu videoya şu linkten ulaşılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=RO5gYubaVcQ&t=613s

[3] Fredrickson, B. L. (2001). The role of positive emotions in positive psychology: The broaden-and-build theory of positive emotions. American Psychologist, 56(3), 218.

[4] Orta, F. (2018). Hz. Ömer Zamanında Müslümanların Kudüs’ü Fethi. Yeni Fikir Dergisi, 10(21), 16-22.

[5] Üstün, C. (2018). Selahaddin Eyyûbi ve Kudüs’ün Fethi. Yeni Fikir Dergisi, 10(21), 72-85.

[6] Çelem, S. (2021) Vatan Toprağı Ya Da Kudüs’te Osmanlı İzleri, Diyanet Yayınları, https://yayin.diyanet.gov.tr/makale/vatan-topragi-ya-da-kuduste-osmanli-izleri/dr-ogretim-uyesi-sema-celem/tarih-biyografi/4073/65

[7] Zagefka, H., Noor, M., Brown, R., De Moura, G. R., & Hopthrow, T. (2011). Donating to disaster victims: Responses to natural and humanly caused events. European Journal of Social Psychology, 41(3), 353-363.

[8] Prati, G., & Pietrantoni, L. (2009). Optimism, social support, and coping strategies as factors contributing to posttraumatic growth: A meta-analysis. Journal of Loss and Trauma, 14(5), 364-388

[9] Ugur, Z. B. (2018). Donate more, be happier! Evidence from the Netherlands. Applied Research in Quality of Life, 13, 157-177.

[10] Heckman, J. J. (2013). Giving kids a fair chance. MIT Press.

[11] Folkman, S. (2020). Stress: Appraisal and coping. In Encyclopedia of Behavioral Medicine (pp. 2177-2179): Springer

[12] Uǧur, Z. B. (2024). The role of coping strategies in subjective wellbeing indicators of non-profit workers. Voluntary Sector Review, 1-23.

Ömer AKPINAR –

Bir önceki yazıda Çocuklar Duymasın dizisi üzerinden tüketim toplumu incelenmişti. Tüketim toplumu refahı önceleyip hayatın her alanını kendine has terminolojiyle kapitale açarken, insanların kadim değerlerini aşındırdığı iddia edilmişti. Yazının ikinci bölümünde, Kızıl Goncalar dizisi üzerinden bireylerin yeniden mana arama süreci ve bu sürecin iktidar ilişkisi incelenmiştir. Öncelikle sosyoloji ve siyaset bilimi analizlerinde daima gözden kaçan modern bir kavramı açıklamak gerekir: Birey!

Birey ve Aristotales’in İnsanı

Sosyal psikolog Nuri Bilgin “birey” kelimesinin teklikten, bir olmadan geldiğini söyler. Günlük kullanımda birey insan olan bir tek kişiyi ifade eder. Zira kişi (persona) kurumsal da olabilir, hukuktaki tüzel kişilik gibi. Fakat birey siyaset bilimi literatüründe İngilizce “individual” kelimesinin karşılığıdır. Latince “individuus” kelimesinden türemiştir ve anlamı “bölünemez” olandır. Bir kişide bölünemez olan şeylerin ne olduğunun cevabını verenlerden biri de Thomas Jefferson’dır. Jefferson, John Locke’un “Toplum Sözleşmesi” sınırlarını çizerken siyasi otoritenin karşısına koyduğu kişiyi birey olarak tanımlamıştır. Bu sözleşme şüphesiz devlet ve insanlar, insanlar ve insanlar arasındadır. Locke kişilerin doğuştan gelen “haklara (rights)” sahip olduğunu söylemiştir. Jefferson bu hakları, mülkiyet hakkını diğer hakların içine yedirerek, üç maddede sıralamış ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesine (1776) koymuştur. Bu haklar; yaşama hakkı (life), özgürlük hakkı (liberty) ve mutluluğu arama hakkıdır (pursuit of happiness).

Aristotales ise daha kadim bir konuyu tartışır. İnsan nedir? Zira Jafferson’un bireyi tarihin belirli bir dönemine denk gelir. Aristotales insan nedir sorusuna, doğası gereği politik bir hayvan (zoon politikon) olmasıyla birlikte, üç özellik katar. Esasında retorik (söylev) analizi olsa da, bu üç özellik, insanı diğer canlılardan ayırır. Bunlar etik (ethos), mantık (logos) ve empati (pathos) özellikleridir. Etik kabaca ahlakı gösterir. Yani insan değer üreten canlıdır. Logos mantıklı olmayı yani düşünmeyi gösterir. Ahmet Kemal Bayram “logos”u “nutuk” kelimesiyle açıklar. Yani insan hem düşünen hem de düşündüğünü ifade eden canlıdır. Pathos ise diğer insanlarla empati kurmayı, kendisini başkasının yerine koyup düşünebilmeyi ifade eder.

Jefferson’un birey tanımı modern bir kavramdır ve birey özgürlüğü kapitalist düzende “freedom” olarak kullanmaktadır. “Liberty” özgürlük anlayışı anayasalarda ve kanunlarda bellidir. Çünkü liberyan özgürlük negatif haklara karşılık gelir. Yani devlete karşı korunmayı veya özgürlüğü açıklar. Oysa sosyal hayatın özgürlüğü bireyin mutluluğu arama tekniğine, yani freedom’a dönüşmektedir. Kapitalizmin ekonomik özgürlüğüyle birlikte mutluluğu arayan insan tüketim toplumunu yarattı. Oysa tüketim toplumu Aristotales’in tasvir ettiği insanı aşındırmaktadır. Çocuklar Duymasın dizisinin analizinde gösterildiği gibi bireysel arzular tüm toplumsal kurumları yıkıp, aile dahil toplumun her biriminde eşitsizlikler yaratırken; etik, nutuk ve empati duygularını bozmaktadır.

Kendi değerini üretemeyen, ürettiği değerlerle toplumda gerilim yaratan tüketim toplumuna bir adım geriden bakan yeni bir dizi gündemde bu günlerde: Kızıl Goncalar. Dizi gelecekte nasıl şekillenir bilinmez ancak bu çalışmada toplum analizine örnek olarak bu dizi ve dizinin birinci sezonu seçilmiştir.

Kızıl Goncalar’ın Hikâye Örüntüsü

Dizi biri tarikat ehli olan diğeri seküler olan iki aileyi incelemektedir. Bir tarafta, bir zamanların hızlı 28 Şubatçısı fizik profesörü Suavi Alkanlı, diğer tarafta tarikat şeyhi ve Suavi beyin akranı Mürşit Hazretleri var. Bu ikili geçmişten tanışıklar. Mürşit Hazretlerinin torunu Cüneyd’in ve Suavi beyin psikiyatrist oğlu Levent’in hayatları deprem sonrası memleketten İstanbul’a Dergâha gelen bir aile üzerinden kesişir. Ayrıca Levent, Cüneyd’in psikolojik sorunları için gideceği psikiyatrdır.

Dizinin hikâye örüntüsü Dostoyevski romanları gibidir. Karakterlerin derinlemesine ruh analizleri, kimin nerede niçin olduğunun bir tesadüf değil bilinçli bir eylem olduğunu gösteriyor.[1] Bu bilinç bazen bireylerin bazen de kaderin bilincidir. Çoğu kez Tolstoyvari bir ulvi amaç karşımıza çıkıyor. İki ailenin üstünde iki büyük günahın kâbusu dolanıyor: Biri öldü sanılan bebeği yasadışı yolla evlat edinme (Mira) diğeri ise psikolojik tedaviye muhtaç bir kadını bundan mahrum ederek ölümüne sebebiyet verme (Gülayşe). Mira’nın evlat edinme şekli seküler ahlak için en büyük cürümken Gülayşe’nin ihmal veya bilinçli bir şekilde tedaviden kaçınılması sebebiyle intiharı (belki de cinayeti) Dergâh için en büyük kusurdur. Çünkü intiharın (cinayetin) İslam’a göre eş değer günahı şirktir. Yani iki aile de kendi değerleri açısından affedilemez kusurlara sahiptir. Dizideki her bir karakter kendi hayat hikâyesiyle toplumda bir duruşu temsil ediyor. Seküler aile kamu düzeni tarafından çerçevesi çizilmiş hayata sahiptir ve günlük hayatta aydınlanmanın ürünü kurumlar merkezdedir. Dindar ailenin kurumu tekke veya Dergâh, geleneği olan ve normlarını dinî referanslarla geçmişten getiren yapıdır. Ancak Dergâh işleyiş olarak modern yapılara kolayca intibak etmiş, hatta bu yapıların içlerindeki gönüldaşları üzerinden iktisadi, bürokratik ve politik güç devşirmektedir. Öyle ki, Dergâha ait tasarrufları ve gayrimenkulleri kripto varlıklar üzerinden değerlendirme imkânlarını araştıracak kadar güncel gelişmelere duyarlıdır.

Dergâh mürşit olarak isimlendirilen bir kişinin liderliğindedir. Dergâha üye olanlara faniler denir ve belli bir giyim kuşama sahiptirler. Dergâha ait ticari işletmeleri vardır. Faniler bu işletmelerde istihdam edilir. Dergâha gönül bağı olan ikinci halka vardır. Bu halka sivil kanadı temsil eder. Dergâhın bir görünen bir de görünmeyen hiyerarşisi vardır. Dergâhtaki hiyerarşi tarikattaki insanlara sadece yaşama alanı değil aynı zamanda bir iktidar alanı sunar. Bu iktidar biçimi her iktidarda olduğu gibi rekabetin ve kişisel çıkarların tekniğine dönüşmektedir. Kurumsallaşan Dergâh iktidar tekniği ve iktisadi örüntüsüyle kendine has müesses nizam kurmaktadır. Kendine has müesses nizamıyla Dergâh etkileşime girdiği kamu/özel kurum ve kuruluşları, resmî/sivil kişileri etkilemektedir. Dolayısıyla Dergâh sadece kendi kapalı devresinde yaşayan bir yapı değil devlet ve toplumun merkezindeki kurumlardan biridir.

Bireyden İnsana mı İnsandan Bireye mi?

Suavi beyin ailesi aydınlanmayı temsil etmektedir. Yani individual anlamda, bu aile bireylerinin negatif haklarla mutlak mutluluğu bulmuş olması beklenmektedir. Ancak Suavi beyin ailesindeki her birey kendi vicdani yükünün altında ezilmektedir. Suavi, aydınlanma adına kız çocuklarını üniversiteden atmasının tam karşısında dikildiğini düşündüğü dünya görüşüne bir hizmete dönüştüğünü geç anlamıştır. Ancak bu geç anlayış sadece teknik bir hata değil onun hayatı yanlış anladığını gösteriyor bize. Maddeyi anlama peşine düşen bir dâhi olarak Suavi bey Meryem’in şeyhine gönülden bağını izah edecek zihinsel mekanizma bulamıyor. Bunun üzerine hayatı kavrayışını sorgulayıp maddi âlemden öte bir hakikatin kokusunu alıyor. Bu koku onu, geçmişteki tüm nefretine rağmen Dergâhın kapısına götürüyor.

Dizi hayatı sorgulamada hem seküler hem de mütedeyyin hayatı seçmiş insanların benzer sorunlar yaşadıklarını iddia ediyor: Bir yanı eksik hayat. Her iki tarafın en ideal tipleri dahi birbirinden bağımsız yaşayamıyor. Örneğin şeyhin tedavi için torununu psikiyatra göndermesi mana âleminin insanın ruhuna yetmediğine işarettir. Aynı şekilde dünyevi savrulmayı genç yaşında uyuşturucu bataklığına düşecek kadar ilerleten Can’ı düşünelim. Uyuşturucu kullanımı hayatın arızları sonucu gibi dursa da esasında mutluluğu aramanın veya hazzın bir tekniğidir. Dolayısıyla Can’ı bu illete sürükleyen şeyi özgürlük ve mutluluğu arama çabası olarak almalıyız. Ancak Can hazzın onu yok edeceğini görüyor. Cüneyd Can’a kanındaki adrenalinden öte ruhunu doyuran bir varlık veriyor: Bir Can var Can’dan içeri! Seküler hayatın hiçliğinden manevi hayatın ikrarına; oradan da Allah ile rabıtasını içindeki yaşama arzusuna (korku hissiyle) vardıran şeyi gösteriyor. Can seküler hiçliğin yok oluşundan uhrevi hiçliğin var oluşuna yolculuk ediyor.[2] Seküler taraftaki tüm bireyler Can’ın yaşadığı hiçliğe benzer acılar yaşıyor. Bu cenahta birey olarak kendini gerçekleştiren insan yoktur. Aristotales karşısında Jefferson çaresizdir.

Diğer yandan manevi dünyayı kavramada en kadim bilgilere sahip olmasına ve en kadim kurumda bulunmasına rağmen Cüneyd’in ruhu acı içindedir. Annesiyle yaşadığı travmayı hiçbir kalbi öğreti ve his yok edememektedir. Bu sebeple manevi tedaviden maddi tedaviye yönelir. Böylece hakikat manevi âlemde aranan bir nesne olmaktan çıkıp maddi olandan bağımsız kavranamayan gerçekliğe dönüşür. Başka bir ifadeyle hakikat mutluluktan veya mutluluğu aramaktan koparılarak varılamayan olgu olarak tasavvur edilir. Amcası Sadi Hüdayi hayatını yeğenine adamasına rağmen yeğenine karşı dünyevi bir iktidar kavgasına tutuşur. Dergâhın iktisadi döngüsünden devlet bürokrasisini yeri geldiğinde hoyratça kullanmaya kadar kadim değerleri aşındırmada hiçbir mahsur görmez. Dergâhın formasyonunu iliğine kadar hisseden Arif mutluluğu Dergâhın uhrevi havasında, Sadi Hüdayi’nin sevgisinde, fanilerle empatisinde ve fikirlerinin değer görmesinde değil; Dergâhtan kovulmuş, Dergâhı kamuoyunda karalamaya çalışan Birgül’ün yanında bulmaktadır. Menfaat uğruna yapılan sahtekârlıklar, en kadim hak olan yaşama hakkına aleni kasıtlar, darbeler, iftiralar… Öyle bir noktaya gelinir ki seküler yasalarıyla devlet kadim kurallarıyla yaşayan Dergâha düzen verir. Faniler dinî kuralların kadrinden seküler kuralların merhametine sığınırlar. Ahlak, nutuk veya empatiyi geçtik, bireyin en temel hakkı olan yaşama hakkının bile çok kolay göz ardı edildiği ortama dönebilen Dergâh, mana âleminde hakikati aramaya gelen bazı insanların biyolojik insan olma vasıflarını bile sorgulatmaktadır. Dergâhta Jefferson Aristotales’i anlamsızlaştırmaktadır.

Genel Değerlendirme

Kızıl Goncalar dizisi şüphesiz ticaridir. Ancak hedef kitlesi iyi seçilmiş ve entelektüel kapasitesi olan bir dizidir. Dizi hakkında şu notları da düşmek gerekir. Söz konusu kadın olduğunda zulmün her yerden geldiğinin işlendiği,[3] sınıfsal farkların dünya görüşü tanımadığı, kurumların bürokratik süreçlerde nasıl müesses nizam kurduğu, müesses nizam uğruna gerektiğinde ne tür sahtekârlıkların meşru görülerek yapılabildiğinin anlatıldığı dizi pek çok konuda ezber bozuyor. Diyaloglar bazı yerlerde aforizmalara varıyor. Temelde dizi tüketim toplumunun karşısına dikilen “hakikati arayan insan” tasarımını yine insan olmanın zorluklarıyla çıkılmaz sokağa itiyor. Oligarşinin Tunç Yasası’ndan (Müyesser hanım) J.J. Rousseause tarzı Toplum Sözleşmesi’ne (Sadi Hüdai bey), Turganyev tarzı nihilizmden (Seçkin) Gogolvari Çiçikov’a (Naim efendi) oyuncuları karikatürize eden dizi mana krizine saplanan insanın nasıl acılar çektiğini ve bu acıların nasıl bir iktidar tekniğine dönüştüğünü anlatmaktadır. Bilindiği üzere Michel Foucault “mutlak itaatten iktidar çıkmaz” der. İktidar ancak itiraz olduğu müddetçe vardır. 1984 romanında Wilson direnmeyi bırakıp INGSOS’un aradığı tipe dönüşünce öldürülür. Dizide kurgulanan yapılar sürekli itiraz eden insanlar üretiyor ve bu insanların güçle ezilmesiyle birlikte iktidar yeniden kendisini güncelliyor.

Sanat bazen toplumu resmetmeye bazen de topluma yön vermeye hizmet eder. Çalışmada bahsedilen diziler toplumu resmeden iki dizidir. Topluma yön verme nasıl olur peki? Bir arkadaşın sorusunu ben de sizlere sorayım. Acaba herkes Dostoyevski’den en az bir kitap okumuş olsa nasıl bir toplumda yaşıyor olurduk? Bilmiyorum. Cevaplarınızı Beşiktaş stadında kızdığı için sahaya elindeki çakmağı futbolcuya fırlatanla bir başka arkadaşın maçın ortasında “akşam çıkmadan ben bir namaz kılıp geleyim” demesindeki manevi yönelişi arasına koyalım. Goethe, Genç Werther’in Acıları’nı anlatırken, insanların zamanlarının büyük çoğunluğunu yaşamak için harcadığını söyler. Özgür (freiheit) oldukları küçük zaman diliminden öyle korkarlar ki ondan kurtulmanın her türlü yolunu denerler der. İster Dostoyevski okuyarak ister maç esnasında namaz kılarak, özgür olduğumuz zamanlarda yaşama kaygısına ara vererek özgürlüğümüzü hayatı anlamlandırmaya eşleştirebiliriz. Şüphesiz hayatımız sosyolojimiz tarafından kuşatılmıştır. Fakat denemeye değer. Belki de bu şekilde Aristotales ve Jefferson’u uzlaştırır ve Goethe’nin “işte insanın değişmez yazgısı” dediği karamsarlıktan kurtulabiliriz.

[1] Dizinin bir bölümünde İmam Gazali’nin kozalite (causality) yani nedensellik çelişkisine atıf yapılıyor. Gazali filozofların nedensellik ilkesini kabul etmez. Bir olayın sebep sonuç ilişkisini maddedeki zorunlulukta değil imkânda arar. Ona göre doğada fiili gerçekleştiren Allah’tır ve Allah bozmayacağı bir adetle (kuralla) maddeye hükmeder.

[2]https://www.youtube.com/watch?v=3xLQwK6aLi8&t=10s, (7-10. Dk, ve 18-21. Dk.)

[3]https://www.youtube.com/watch?v=6C5_D4bjCeQ&t=47s,

Ömer AKPINAR – 

Haluk  : Meltem ne söyleyeceksen söyle yoksa kalkıp yatacağım.

Meltem : Tamam Haluk bir dakika konuşacağım.

Haluk  : Bütün gün konuşuyorsun ve hâlâ konuşmak istiyorsun yani.

Meltem : Haluk ben ayrılmak istiyorum.[1]

Yukarıdaki diyalog bir zamanlar komedi dalında en çok izlenen “Çocuklar Duymasın” dizisinden bir sahnedir. Meltem, konuşmanın devamında, boşanma arzusunu gerekçelendirirken iyi bir kariyere ve gelire sahip kadın olarak hayal ettiklerini yaşayamadığından bahseder. Boşandığı takdirde akşam eve gelmek zorunda kalmayacağını, arkadaşlarıyla bir yerlerde eğlenebileceğini, tatillere istediği zaman ve şekilde gidebileceğini vs. anlatır.

Çocuklar Duymasın dizisini, Haluk’un, kılıbıklık ithamlarıyla Selami’yle dalga geçmesinden biliriz. Selami karısı Gönül’ün baskın karakterine karşılık itaati seçmiş ve huzuru bulmuştur. Diğer yandan Haluk, Meltem’e direnmektedir. Bu iki karakter gerçekte neye itaat etmiş ve neye direnmektedir?

Yukarıdaki sorunun cevabı Marksist bakış açısına göre şüphesiz kapitalizmdir. Selami kapitalizme teslim olmuş fakat Haluk ısrarla direnmektedir. Haluk bu direncin sonunda varlığıyla eş tuttuğu ailesini kaybedecektir. Çünkü Meltem boşanmak istemektedir.

Post-Fordist Düzenin Dizisi

Çocuklar Duymasın dizisini bir ifadeyle etiketlemek gerekirse “Post-Fordist düzenin dizisi” demek yanlış olmaz. Post-Fordizm, Fordizm sonrasını işaret eder ve günümüz ekonomi, devlet, toplum, sanat vs. hayatın hemen hemen tüm alanını açıklamaya çalışır. Fordizm ilk kez Antonio Gramsci tarafından kullanıldı. Yapısalcı Marksistler ve post-Marksistler (Fransız Düzenleme Okulu, Frankfurt Okulu vs.) Gramsci’nin yeni bakış açısını derinlemesine incelediler. Türkçe literatürde Onur Ender Arslan’ın kitap ve makalelerine bakılabilir. Özellikle “Kamu Personel Rejimi: Statü Hukukundan Esnekliğe (TODAİE Yayınları)” kitabının teorik çerçevesi konumuz için yeterli bir kaynak olacaktır.

Gel gelelim diziye. Dizide biri erkek biri kız iki çocuklu bir ailemiz var. Anne ve baba (Meltem ve Haluk) beyaz yakalı iki insan. Ekonomik sorunları yok. Evleri dubleks ve evde Emine adında bir hizmetçi çalışmakta. Emine’nin kadınsı çekiciliği yoktur. Meltem’in babası Emekli Müsteşar Kemal ve karısı (belli ki ev hanımı) Müzeyyen hanım. Haluk ve Kemal geleneksel (Fordist) düzeni temsil ederken diğerleri post-Fordist düzenin taraftarlarıdırlar. Toplumsal tabakalaşma bu şekilde kurgulanmıştır.

Meltem evde başka sokakta başka ayakkabı giymektedir. Aile ilişkileri rutine bindiğinde veya bir sorun olduğunda çözüm sosyalleşmekte veya hizmet satın almayla uzmanlığına başvurulan insanlarda (genellikle psikolog) bulunmaktadır. Dışarı çıkıp yemek yeme, sanatsal etkinlikler, geziler vs. İş ortamında veya dışarıda ne yakıştığını düşünüyorsa giyinir ve dövmesi[2] vardır. Bu süreçte çocuklarına pedagojik davranmakta ve kültürel kodların muhafazakârlığı önem arz etmemektedir. Buna karşılık Haluk Beşiktaş taraftarlığından eve gidiş geliş saatlerine kadar bilindik bir profildir. Dışarıda yemek yemek israftır. Hizmetçi Emine zaten evde müthiş yemekler yapmaktadır. Sevgisini göstermesi için ailesine sahip çıkması yetmektedir. Bir de üstüne çiçek almalar, kutlamalar, abartılı eylemler gereksizdir. Takım elbise veya kot giyinir. Gömlek veya Lacose yaka tişört üstündedir. Saçları beyazdır. Boya, takı veya dövme yoktur.

Birikim ve Tüketim Birimi Olarak Aile

Post-Fordist teoriye göre üretimin temel motivasyonu tüketimdir. Fordist toplum düzenin hem birikim hem de tüketim yapan ailesi artık sadece tüketmektedir. Ancak bu durum gerilim yaratmaktadır. Mutlak ve her alanda tüketimin karşısına, Fordist toplum yapısının en önemli değeri veya birimi dikilmektedir: Aile!

Aile Haluk’un içselleştirdiği şekliyle mahremi ve değerleri olan bir kurumdur. Buna rağmen bir tüketim birimidir. Ancak bu tüketim miktarı post-Fordist düzene yetmemektedir. Bu yeni düzen Meltem üzerinden kendisini yeniden inşa etmektedir. Neden Meltem? Şüphesiz bu noktada feminizm birlikçidir. İyi-kötü, olumlu-olumsuz analizden uzak bir değerlendirme olduğu lütfen unutulmasın. Zira az sonra gösterileceği gibi hizmetçi Emine de bir kadındır. Yeni tüketim kalıbı Emine’yi, Meltem daha iyi tüketsin diye, emek sömürüsünün merkezine koymuştur.

Haluk ev içinde sorunlarını konuşmaz. Ev Haluk için huzuru temsil eder. İşe gider gelir. Selami’nin kılıbık haliyle eğlenir. İşle ilgili konuşmaz. Arabası vardır. Çocuklarıyla iyi geçinir. Özellikle Havuç’un (Emre) Beşiktaşlı olmasından kimle nasıl konuşması gerektiğine kadar kadim değerleri çocuklarına aktarma çabasındadır. Eşini sevmektedir ve sadıktır. Çalıştığı kuruma da ailesi gibi bakar. Para ikinci plandadır. Şirketteki arkadaşları aileden gibidir. Hizmetçi Emine ve Emine’nin kocası at yarışı oynamak için kahveden çıkmayan, üçkağıtçı, asabi, Emine’ye kötü davranan, geçimsiz Hüseyin’i de olduğu gibi kabul etmektedir. Toplumsal algısı kültüreldir ve sınıfsal farklar önemli değildir. İnsanların ne yaptığından çok görgü kurallarına ne kadar uyduklarıyla ilgilenir. Kendisi gibi düşünen tek kişi kayın babası Kemal’dir. Ancak Kemal devlet bürokrasisindeki gücünü kaybettiğini kabul etmez. Bu sebeple post-Fordist düzenin komedi malzemesidir ve kullanılmış emeğinin duygusal hali ancak karısı Müzeyyen hanım özelinde çile olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü eski Fordist düzenin kadını bugünün babaanne veya anneannesidir. O artık bir kadın değil bir şeydir. Hastane masrafları ve temel tüketimden başka post-Fordist düzenin işine yaramamaktadır. Kemal beyin düzene hizmetinin ödülü olarak onun manevi işkence ettiği kişi rolünü oynar.

Diğer yandan baskın karakter olan Meltem, babası Kemal bey hariç etrafındaki tüm kişi ve kurumlarla Haluk’u boğmaktadır. Haluk’un Fordist aile tasavvurunu tuzla buz etmektedir. Haluk yenilmiş bir iradeyi temsil etmektedir ve her direnci sadece komedi malzemesidir.

Tabakalaşmış Feminizm: Emine

Haluk’a rağmen Emine emeği sömürülen hizmetçidir. Bir kölenin sahibine bağlanması gibi Meltem’in evine mutlak bağlıdır. Yaşadığı berbat hayata rağmen komiktir, çünkü üzülmek ve mutsuzluğu problem olarak algılamak ancak ev ahalisine özgü bir haslettir.

Bu noktada Ömer Çaha’nın çalışmalarını hatırlatmakta fayda var. Özellikle feminist hareketin kısa tarihi olan “Feminizm ve Sivil Toplum” başlıklı yazısı çok değerlidir.[3] Çaha feminist hareketin ilk çıkışında (birinci dalga) temel hakların talebinden bahseder. Bu haklara göre Emine’nin genel oy kullanma hakkı, mülkiyet hakkı vs. vardır. Ancak Emine özel alanda çilekeş yaşantısındayken Meltem kamusal alanda özgürlük içindedir. Böylece birey olarak Emine tarihin belirli bir dönemindeki feminist haklarla yetinirken çağdaşları Meltem ve Gönül gibi kadınlar postmodern dönemin hakların keyfini sürmektedir. Dizideki feminist ideoloji tabakalaşmış bir sosyal yapı tasavvur eder. Yani feminizmin vaaz ettiği hak ve özgürlükler bir piramitse emine en alt tabakadaki haklara müstahaktır. Gerçekten de öyle yaşar. Bu tabakayı oluşturan unsurlar şunlardır: eğitim seviyesi, aile yapısı, ekonomik gelir, mülkiyet, fiziksel özellikler, sosyal çevre (network) ve yaşanılan evdir. Eğer bütün bunların toplamı tüketim toplumuna uygunsa talep edilen ve yaşanılan kadın hakları başka, değilse daha başkadır. Bu sebeple Meltem ile Emine hayattan beklentileri farklı olan iki kadındır.  Mesela Emine’nin evine haciz gelecek kadar yoksulluk içindeyken onun evi nasıl post-Fordizmin tüketebilir birimi olabilir?

Emine’nin dizideki yaşantısına tekrar dönelim. Emine amiyane tabirle rezil bir hayat yaşamaktadır. Biliş düzeyi yaşadığı hayatın nasıl da kötü olduğunu kavrayacak seviyededir. Eşi Hüseyin’le uyumsuzdur ve problemler yaşamaktadır. Emine’nin Hüseyin’le yaşadığı sıkıntılar ancak komedi malzemesidir. Hüseyin gibi bir karakter Emine için kaderdir, çünkü Emine hizmetçidir. Bu sebeple Emine, maazallah Meltem’e özenip hayata dair bir konfor isterse ancak komik duruma düşmektedir. Emine, giyiminden yaptığı işe kadar, bunları hak etmemektedir. O ancak Meltem daha iyi tüketsin diye vardır. Çünkü Emine’yi sil baştan tüketim toplumunun üyesi yapmak beyhude bir çabadır. Sebebiyse tüketim toplumunun eğitim tornasından geçmemesidir. Ayıca politik doğruculuk adına bahsedilmiyor ancak Emine eğer alımlı bir kadın olsaydı kötü bir hayat ona uygun olmazdı. Çünkü tüketim toplumu fiziksel görünümü çok önemser.

Tek Gerçek Tüketim

Dizi yukarıda verilen örnekler gibi kendine has bir toplumsal tasarım sunmaktadır. Senaristin ve yönetmenin bu noktada zekâsını takdir etmek gerekir. Dizinin tüm karakterleri tüketim toplumunun (post-Fordist toplum) bir noktasını temsil etmektedir. Özellikle, Meltem üzerinden aile, tüketim birimi olmaktan çıktığında direkt hedefe konulmaktadır. Haluk’un tüm korumacılığına rağmen kazanan tüketim toplumudur. Haluk’un evine bir araba, bir çamaşır makinesi, bir ütü vs. yeter. Ancak kapitalizme yetmez. Öyleyse bir eve iki çamaşır makinesi, iki ütü, iki araba vs. satmak gerekir. Çözüm şüphesiz boşanma veya ayrı yaşamadadır. Bu sebeple sıkıcı hale gelmiş evlilik dahi boşanma sebebidir. Bu işi dillendirme ve hayatın tadını çıkarmak adına (sıkıcılıktan kurtulma adına) aileden vazgeçme işi Meltem ve Gönül üzerinden sağlanır. Böylece, en iyi ihtimalle, bir insan iki kez evlenir. İki kez ev eşyası alır. Tüketim birimi olarak aile en az iki kez tüketir. Bir vakit sonra kurumsal aile anlamını yitireceğinden birey sayısı hane sayısına dönüşür. Konut talebi, gıda talebi, seyahat şekli ve ulaşım talebi, yalnız veya sadece çocuğuyla yaşayan insanlar için güvenlik talebi, eğitim talebi vd. akla gelebilecek her şeyde talep geometrik artar. Bu artışla kamu görevleri dahi hizmete dönüşür ve tüm hizmetler iktisadileşir. Medeni hukuk ve miras hukuku güncellenir. En basit örneğiyle yüz binlerce polis ve askere rağmen özel güvenliğin bir hizmet olarak satın alınmasını nasıl açıklayabiliriz.

Tüketim toplumunda ailenin birikimi psikolog, avukat, aracı, özel okul, okul servisi,nakliyeci, çiçekçi, restoran vs. birimlere aktarılmaktadır. Tatil bir ihtiyaç olarak sunulmaktadır. Buradaki tatilden kasıt şablonlaşmış otel turizmidir. Eğitim fetişize edilmiştir. Hiçbir masraftan kaçılmaz ve mutlaka özel okuldur. Servis vardır ve çocukların tüketim toplumuna uyumu pedagojik sırayla sağlanır. Örneğin Havuç’un cep telefonu alması yasaktır. Çünkü pedagoji böyle emreder. Bir yaşa gelince hemen alınacaktır ki Havuç bu talebini telefonun fonksiyonlarını bilmeden yapmaktadır. Önce tüketim öğrenilir. Ancak ablası lisede olduğu için ve artık vakti geldiği için erkek arkadaşıyla (sevgilisi) bile bir yerlere gitmeye başlamıştır. Birlikte tüketmeye, bunun meşruluğu için de aileyle tanışmaya hazırdır. Haluk tüm çıldırmalarına rağmen bundan kaçamaz, çünkü Meltem toplumsal kodları bilimsellik adına tüketim toplumu için dümdüz etmektedir. Emekli Müsteşar Kemal sistem için artık bir asalaktır. Karısı Müzeyyen hanım Fordist topluma göre yetişmiş bir kadın olarak bu yaşantıyı hak etmiştir ve Meltem eğer Haluk’un aile tasavvuruna itaat ederse gelecekte annesi gibi çilekeş bir kadın olacaktır. Çünkü tüketim toplumu hazzı öncelerken Fordist toplum birikimi dikkate alır. Birikim ise zahmetlidir. Post-Fordizmin anlık hazzı ve arzuları ile Fordizmin şimdiki ve gelecekteki çilesi çatışmaktadır. Şüphesiz galip arzulardır.

Çocuklar Duymasın dizisinin tüketim toplum tasavvuru bugün yaşadığımız hayattır. Meltem mutlak egemenliğini ilan etti. Rahatsız mıyız bu durumdan? Sanmıyorum. Çünkü hepimizin refahını var eden sistemdir bu sistem. Ancak bu sistemin ilk krizi iktisadi olmadı. Ruhsal oldu. Bu ruhsal durumu da iktisadileştirmeyi başardı post-Fordizm. Yoga, R12 vs. spiritüel yapılar para verdikçe anlam da verdiler. Kişisel gelişim kitapları, Ferrari’sini satan bilgeye Ferrari fabrikasını satın alma fırsatı verdi. O kitabı okuyanlara bir şey verdiğini sanmıyorum. İşte bu noktada, ülkemizde, kadim değerlerin tekrar konu olması tesadüf değil. Kadim değerler üzerinden anlam aramada karşımıza çıkan yeni dizidir Kızıl Goncalar. Yazının bir sonraki bölümünde tüketirken hayatın anlamını arayan insanı işleyen Kızıl Goncalar dizisi ele alınmıştır.

 

[1]https://www.youtube.com/watch?v=h1umbqY2hkA,

[2] Dövme üzerine birkaç çalışmaya rastladım. Genelde dövmenin kültürel, antropolojik veya psikolojik tarafına bakılmış. Ancak sosyolojik ve siyasi tarafının da incelenmesi gerekir. EliasCanetti “Kitle ve İktidar” kitabında iktidarı bedenin korunması ve beden içine alma (yeme) üzerinden açıklamıştır. Aynı şekilde Prometheus sadece ateşi çalmadı, bedenimizi koruyalım diye dörtgen evler yapma bilgisini de tanrılardan bizlere getirdi. Dövme vücudu korunan değil arzulanan veya iktidar tahakkümü için tahrik edilen nesneye dönüştürmektedir. Bu dönüşüm kendi iktisadiliğini yaratmaktadır. Başka bir ifadeyle bedenin derisi kapitale açılmıştır. Yukarıdaki gerekçeler ışığında dövme kültürü siyaset bilimi açısından incelenmeye değerdir.

[3]https://kadem.org.tr/feminizm-ve-sivil-toplum/,

– Ömer DEMİR

Evrensel temel gelirin kabulü, herkese bir asgari gelirin verilmesi, üretilen tüm hasılanın aynı toplumdaki herkese eşit paylaştırılacağı anlamına gelmemektedir. Genel olarak eşitliğin arzulanan bir durum olmasına karşın bireylerarası farklılığı göz ardı eden bir gelir dağıtım mekanizması, hem etkinlik hem de meşruiyet temini bakımından ciddi sorunlarla karşılaşır. Zira insan toplulukları, birbirine benzediği kadar farklı özellikleri de olan bireylerden oluşur. Ancak bu farklı özellikleri onları robotlardan ayırır. Farklılıkların korunması için toplumdaki kaynak tahsisinin bunu destekler nitelikte olması gerekir. Gelirde mutlak eşitlik bu farklılığı sağlayamaz. Örneğin beslenmek için belirli kaloriye ihtiyaç vardır ama bunun hangi ürünlerden ve nasıl elde edileceği kişilere ve alt gruplara göre değişiklik gösterir. Bu değişikliğin bir sonucu olarak benzer işlevler gören bu kadar çeşitli mal ve hizmetin bulunduğu ekonomiler oluşmuştur. Bazı bireylerin hayatlarında hiç görmedikleri ürünler, başka milyonlarca günlük olarak tüketilmektedir. Hatta birilerinin hayran olduğu mal ve hizmetlerden diğerleri nefret bile edebilmektedir. O kadar çeşit mal ve hizmetin üretim ve bölüşüm planlaması için bireylerin birbirinden farklılaşabileceği bir alanın oluşturulması gerekir. Bireylere farklı tüketim imkânlarının sunulması, bu farklılaşmayı sağlayan en önemli araçların başında gelmektedir. Herkese aynı tüketim imkânının sağlanması bu farklılaşma motivasyonunu büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Bu sebeple, aynen ulusal aktiflerin hisse sahipliği önerisinde olduğu gibi evrensel temel gelir önerisinde de, gelirin bir kısmı herkese baz gelir olarak verildikten sonra geri kalanın bazı kriterlere göre dağıtılması gündeme gelmektedir. Bu kriterlerin neler olacağı önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Her iki durumda da (ulusal aktiflere hissedarlık ve temel gelir) kullanılabilecek kriterlerden biri, kanaatimizce, toplumsal bütünlüğe olan katkı düzeyi olacaktır. Çünkü insan hayatına anlam veren faaliyetler içinde şu anda en merkezde yer alan “yapılan ” yerine, yeni bazı faaliyetlerin öne çıkacağını tahmin edebiliriz. Bu faaliyetlerin herkese eşit dağıtılan “evrensel temel gelir” üzerinde ortak hasıladan pay almayı hak edebilmesi için toplumsal bütünlüğe katkı kriterinin öne çıkması beklenir. Yani, insanları bir arada tutan sevgi, saygı, iyi iletişim ve ortak değerleri benimseyip yayma konusundaki performans, kanaatimizce, bu konuda en önemli aday kriter konumundadır. Aslında Çinlilerin hayata geçirmeye çalıştığı sosyal kredi sistemi bu konuda bir pilot uygulama olarak görülebilir. Çünkü bir bireyin, içinde bulunduğu ve parçası olduğu toplumun ağırlıklı olarak robotların gerçekleştirdiği ortak üretimden daha fazla tüketme hakkı talep etmesinin meşruiyeti, ancak onun, ortak kaynakların korunması, geliştirilmesi ve topluğunun devamına olan katkısı ile irtibatlandırılırsa anlamlı olabilir. Tersinden suç işleyen, sürekli içinde bulunduğu topluluğa sorun çıkararak maddi, sosyal ve değer altyapısını aşındıran kişilere, adeta bu tutumları özendirecek biçimde ortak hasıladan ilave pay vermek çok rasyonel bir teşvik mekanizması gibi görünmüyor. Bu yüzden üretime katkı odaklı değer sistemi muhtemelen toplumsal kaynakların sürdürülebilirliğine katkı merkezli değer sistemine dönüşecektir. Bu bağlamda şimdiki bölüşümde temel soru olan “ne kadar üretime katkıda bulundun?” yerine muhtemelen “toplumsal sistemin devamını korumada ne kadar iyi bir fertsin?”e evrilecektir. Bunu, bir nevi robotlar sayesinde erdemin[1] yükselişi olarak da görebiliriz.

Çünkü üretime katkı odaklı toplumsal örgütlenmede, bencil, kendini düşünen tavır ve tutumların, üretim artışı yoluyla topluma refah artışı olarak dönmesi, kişisel çıkar peşinde koşmaya dolaylı bir hoşgörü ve koruma sağlamıştır. Bencillik, tarihin hiçbir döneminde teşvik edilen bir ahlaki özellik olmamasına karşın, yol açtığı üretim artışı ona hayatın içinde güçlü bir koruma sağlıyordu. Buna paralel biçimde her dönem “erdemli davranış” bir ideal olarak korunmaya devam edilse de, toplumsal işbölümü, rol ve statü dağılımında merkezi bir role sahip değildi. Hatta erdemli davranış kodları ağırlıklı din ve ahlak tabanlı oldukları için toplumsal düzende merkezî rol elde etmek bir yana “yaşam tarzı dayatması” kaygısı ile biraz da sorgulanır bir konumdalardı. Kime göre iyi, kime göre doğru sorusuyla kolayca sorgulama kapsamına alınabiliyorlardı. Hâlbuki üretim artışına katkı ölçülebilir bir özellikti. Bu ölçülebilen katkıyı yapan kişinin, katkısı oranında hasıladan pay verilerek ödüllendirilmesi de görece kolaydı. Son tahlilde bireylere toplum içinde değer kazandıran konumlar, erdemli davranış özelliklerine sahiplikten ziyade üretime katkı düzeyi ile belirleniyordu. Belki de, insanlık tarihinde ilk kez robotlar sayesinde erdemli davranışı gelir dağıtım sisteminin merkezine koyan bir toplumsal sistem tasarımı mümkün hâle gelecektir.

Bu noktada, gelecekte grup ölçeğine göre “iyi birey” veya “iyi vatandaş” tanımının aşağıdaki gibi bir dönüşüme uğraması beklenebilir. Bireyden beklenen en önemli tutum, özel mal ve üretimine katkıdan ziyade, kamusal mal niteliğindeki dayanışma, düzen ve istikrarı sağlayacak biçimde toplumsal hayatın devamına katkıda bulunmasıdır. İşin bir yönü, bireyin öncelikle kendisine ve başkalarına zarar vermeme esasına dayalı, önleyici ve telafi edici maliyetleri azaltan duyarlılıkla hareket etmesidir. Buna, mevcut kamusal mallara zarar vermeyen tutum diyelim. Ancak değer takdiri için sadece mevcut olana zarar vermemek yeterli olmayacaktır. Bir de işin kamusal malların üretimine katkı yönü vardır. Bir taraftan mevcut kamusal mal ve hizmetlerin düzenli üretimine, diğer yandan da ihtiyaç olan yenilerinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç sürekli olacaktır. Yani “iyi birey” veya “iyi vatandaş” olmak için sadece düzen ve istikrarı bozacak davranışlara tevessül etmemek yeterli olmaz, kamusal mal ve hizmetlerin devamına da katkıda bulunması beklenir. Vatandaşlığın kıymetlendirilmesinde işin bu iki boyutu birbirinden farklı ağırlıklar verilerek değerlendirilebilir. Negatif tutumlar, doğuştan herkese verilen bir baz vatandaşlık puanını azaltma yönünde; pozitif tutumlar da artırma yönünde etkide bulunacak şekilde bir sistem kurulabilir. Böylece net vatandaşlık puanına göre hasıladan alınacak pay kolayca hesap edilebilir. Şimdi, kısmi olarak kullanılan göstergeler (memurlar için 3600, 4800, 6400 gibi) her bir değişkenin ağırlığının farklı olduğu kompozit bir endekse dönüştürülebilir. Hangi yöndeki motivasyona daha çok ihtiyaç varsa onun etkisinin artırılacağı dinamik bir model tasarlanabilir. Muhtemelen gelecekteki yasama organlarının en temel görevlerinden biri, toplumun ekseriyetini memnun eden bu en uygun kompozit vatandaşlık endeksi oluşturmak olacaktır.

Kısaca özel mal ve hizmet üretiminin büyük ölçüde robotlar tarafından yapıldığı bu yeni durumda, bireylerin toplumsal ödül ve ceza mekanizması, tüketilen mal ve hizmetlerin üretiminde insan emeğinin katkısına ihtiyacın daha az olacağı varsayımı altında, birlikte yaşayan grup içinde herkesin yararlandığı, kamusal malların korunmasına ve artırılmasına katkı durumuna kayacağı beklenebilir.

Bu bağlamda, üretime katkı odaklı toplumsal değer sistemi yerine erdemli davranış merkezli değer sistemine geçiş, insanlık tarihinde yeni bir evre olarak görülebilir. Burada, erdemin içten gelen sahici duyguların hayata geçirilmesi ile oluşacağı, ilave gelir elde etmek için gösterilen erdemli davranışların ikiyüzlülüğü teşvik edeceği ileri sürülebilir. Bunun, bir dereceye kadar doğru olmakla birlikte şimdiki değer sistemlerinden çok farklı bir durum ortaya çıkaracağı şüphelidir. Zira tüm ahlak öğretileri, insanları iyi insan olmaya çağırırken sahici olup içinden geldiği gibi değil görünüşte de olsa ideal modelde öngörüldüğü gibi davranmaya, buna engel olacak duygularını bastırmaya çağırır. Görgülü olmak, ahlaklı olmak, iyi bir vatandaş olmak, aslında içinden geçen buna aykırı duyguları denetim altına almayı gerektirir. Mevcut sistemde bir kişiyi “kibar davranıyorsun ama içinden kızıyor, aslında ikiyüzlülük yapıyorsun” diyerek suçlamadığımız gibi tersine, beklenen davranış için kendisi ile mücadele yaptığından ödüllendirmeyi bile düşünebiliriz. Benzer şekilde yeni sistemde “duyguların farklı ama sosyal kredi puanını yükseltip bu yolla gelirini artırmak için böyle davranıyorsun” diye de kimseyi suçlayamayız. Herkesin içtenlikle ve kendiliğinden toplumun ortak kurallarına uyması çok arzu edilebilir ve birinci tercihtir ama bunun ödül amaçlı gerçekleşmesi de çok kötü bir sonuç değildir. Ayrıca bu ödül sisteminin, içtenliği sağlayacak veya artıracak her formüle kapısının sonuna kadar açık olduğunu söylemeliyiz. Çünkü içtenlik, tartışmasız biçimde, kurallarının her aşamadaki (oluşturma, işletme ve gözetim) işlem maliyetlerini düşürür.

Kısacası, bireysel olarak hissedilen ama toplumsal kabul görene aykırı düşen düşünce, tutum ve davranışları, muteber vatandaş katsayısını yükseltmek için toplumsal olan lehine kontrol altına almak bir samimiyet testi olarak görülüp itiraz edilemez. Bu sebeple, sadece daha yüksek gelir düzeyine ulaşmak amacıyla bunu sağlamaya dönük iyi vatandaş puanı toplamak için toplum kurallarına uygun yaşamak şimdiki durumdan çok farklı ve büyük bir sorun gibi görünmemektedir.

Ancak burada halledilmesi gereken ciddi başka sorunlar söz konusudur. İlki bireysel özgürlüklere dönük tehdit durumudur. Toplum kurallarına uyma konusunun gelir ve refah dağılımında yegâne ödül kaynağı olması, totaliter yapılara mükemmel bir zemin oluşturur. Yani merkezî olarak hesaplanan ve ağırlıklı olarak ortak değerleri gözeten bir ödüllendirme sistemi, “ortak” değerlerin tespitinde belirleyici olanların lehine bir yapıya herkesi uymaya zorlamakla kalmaz, bunun dışındaki tercihlere yaşama hakkı tanımayabilir. Bu, ayrıca, bir dönem bir toplumda geçerli ve baskın olan değer yargılarının hiçbir değişim ihtiyacı olmayan mutlak yargılar olduğunu kabule zorlar. Bunun özgürlüklerin korunmasında ciddi bir tehdit oluşturacağı gayet açıktır. Bu konunun nasıl aşılacağı çok ciddi bir sorundur ve üzerinde kafa yorulmalıdır.

Üretime katkı odaklı değer sistemlerinde de bireysel özgürlükler üzerinde baskı olmakla birlikte, bireyler üretime katkıları oranında pay aldıkları için bu gelirleriyle baskın toplumsal değerlerin dışında kendilerine özgü bir yaşam alanı oluşturabiliyorlar. Yeni sistemde sadece baskın değerlere uygun tutum ve davranışlar ödüllendirileceği için onların dışında yaşamayı imkânsız kılmasa da büyük ölçüde zorlaştıracaktır. Burada ikinci bir tehdit gündeme gelmektedir. Tüm ilave ödül mekanizmaları ortak değerlere olan desteğe dayandırıldığında, sosyal ve kültürel değişim donuklaşacaktır. Egemen normlarla barışık olmayan insanlar, verilen evrensel temel gelirle yetinmek zorunda kalacak ve asgari geçim düzeyinde yaşamaya razı olacaklardır. Bu sorunun (eğer bu bir sorunsa) nasıl aşılacağı üzerinde biraz daha düşünmek gerekir. Hâlbuki tarih boyunca insan topluluklarındaki değişimler aşamalı olarak önce azınlık fertlerin ve küçük grupların ortalamadan ayrı tutumlar benimsemesi ardından bu kitlenin büyümesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Kuşkusuz işlerin robotlarca yapılması sadece parasal gelirin yeniden dağıtımı sorununu gündeme getirmez. Yukarıda ifade ettiğimiz çalışmanın içselliklerinin ve dışsallıklarının yeni sistemde nasıl ikame edileceği de yeni kurumsal düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılan önemli bir konu olacaktır. O da başka bir yazının konusu.

[1] Erdemi, en genel tanımıyla, en zor şartlarda bile ortak iyiye katkıda bulunma güdüsünü koruma özelliği olarak tanımlayabiliriz.

Ömer DEMİR – 

Önceki yazılarda üretim artışında yapay zekâ eklemlenmesinin tarihin hiçbir döneminde görülmeyen bir verimlilik artışına yol açabileceği ve bunun sonucu olarak insanların üretim süreçlerinde yer almasının getiri ve götürüleri hesaplandığında şimdikinden çok farklı bir tablo ile karşılaşılacağına, bunun da emeğin toplumsal hayat içindeki rolünü dönüştürebileceğine işaret etmiştik. Önümüzde üzerinde düşünülmesi gereken iki ayrı alana dair olası senaryoların neler olabileceği konusu var. İlk alan, bir işte çalışmanın üç sonucundan biri ve en önemlisi olan parasal gelir dağılımı sorununun nasıl halledileceğidir. İkinci alan da bir işte çalışmanın parasal olmayan sonuçlarının (içsellikleri ve dışsallıkları) nasıl telafi edileceğidir. Her iki alandaki olası patikalar birbirinden farklılık arz edecektir.

Önümüzdeki tablonun şöyle olduğunu varsayalım. Üretim organizasyonunu, bazı yönlerden tam rekabet piyasa koşullarına daha yakın, bazı yönlerden de daha uzak olacağı yeni bir üretim ortamı ortaya çıkacaktır. Örneğin tam rekabet piyasasının temel önkoşullarından biri olan tam bilgi varsayımı, dijitalleşme ve büyük verilerin birbiri ile konuşturulması sonucu şimdikine göre daha fazla gerçekleşme imkânı bulacaktır. Bireysel talepler çok rahat biçimde sanal ortamda toplanabilecek, kimin, neye, ne zaman ve ne kadar talebi olduğu daha veriye dayalı olarak yapay zekâ ile donatılmış makinelerin de aktif katkısıyla şimdikine göre çok daha hızlı ve düşük maliyetle belirlenebilecektir. Ancak dijital dünya, tekelleşme eğilimini artırmaktadır. Bu yeni dünyayı tam rekabetten uzaklaştırma riski taşıyan tekelleşme, ölçek ekonomisi sayesinde sağlayacağı maliyet avantajı nedeni ile muhtemelen şimdikine göre daha fazla hüsnü kabul görecektir. Piyasa temizlenmesi sanal ortamda gerçekleşeceği için fiyat dalgalanmaları ve sinyalizasyon gecikmeleri nedeni ile oluşan kaynak israfı da en aza inmiş olacaktır. (Son cümlede iktisatçı olmayanların anlam kaybı çok büyük değil). Kısaca, yapay zekâ ve büyük veri eşliğinde robotlaşma üretimin organizasyonunda verimlilik artışı yoluyla şimdiki piyasa yapılarına göre, bir miktar tekelleşme getirse de görece daha avantajlı hâle gelecektir. Yeni sistemde üretim bütün istekleri karşılayacak miktarda olmamak anlamında hâlâ kıt olsa da şimdikine göre görece bollaşmış olacaktır.

Yapay zekâ ile desteklenmiş robot üretiminin sağladığı verimlilik artışı nedeniyle emeğin tasfiye olması ve üretimin emek ile bağının kopması hâlinde yeni bir gelir dağılımı meşrulaştırıcısına ihtiyaç olacağı gayet açıktır. Geçmişteki emek bağlantılı içinde yaşadığımız ekonomik bölüşüm sisteminde gelirini emek karşılığı çalışarak elde eden insanların, üretimin tümünü robotların yaptığı sistemde gelirden pay elde etme haklarının hangi kriterlere bağlı olarak belirleneceği konusu tam bir belirsizlik içermektedir. Aslında bu konuda hiçbir işaret yok da değildir.

Gelir dağılımının geleneksel iki kanalından biri olan emeğin devre dışı olması hâlinde sermayenin devreye girmesi, gelir dağılımının tümüyle sermaye sahipliği üzerinden yapılması akla gelen ilk seçenek gibi görünüyor. Madem emeğin üretimle irtibatı koptu o zaman sermaye yoluyla dağıtım sorunu çözülebilir mi? Zira sermaye, üretimden giderek artan oranda pay alarak dağıtım sahnesinde zaten sağlam ve meşru bir yere sahiptir. Geliri tümüyle onun üzerinden dağıtabilir miyiz?

Sermayenin tabana yayılması ve her doğan kişinin kimlik kartı gibi ülke aktiflerine hissedar edilmesi makul bir yol gibi görünüyor. Bu bir nevi, zaten toplumsal kabulü yüksek olan mirasın, bireysel olmaktan çıkarılıp kolektif hâle getirilmesi olarak da görülebilir. Nasıl ki, geçmişte çocukların yaşlı ebeveynlerine bakması, emeklilik sistemleri ile özü korunarak nesillerin birbirlerine bakmasına evrildiyse, mirasta da benzer bir evrilme yaşanabileceği makul görünmektedir. Bu durumda bireyler değil de nesiller birbirinin mirasçısı haline gelirler. Bu, tam da sosyalistlerin ideallerinin gerçekleşmesi olarak görülebilir. Biraz da onların dediği olsun ama bu idealin kapitalistler tarafından gerçekleştirilmesi de ilginç bir ironi olur.

Dağıtımda kulağa hoş gelen bu mirasın eşit bölüşümü, üretim tarafında risk alma, fırsatları değerlendirme veya çok çalışma gibi üretimi dinamize eden faktörleri körelteceği için büyük sorunlar yaratma riski taşımaktadır. Bu durumda her alanda ve yaygın biçimde orta malların trajedisi[1] gündeme gelebilir.

Öte yandan bu tür sorunların “girişimci yapay zekâ” ile aşılabileceği de çok yabana atılmaması gereken bir ihtimaldir. Hatta tama yakın bilgiye sahip, insana göre geçmiş tecrübeyi ve gelecek trendlerini daha iyi tahmin edebilen bir yapay zekâ bu alanda da eksik bilgi ve yanlış tahminlerin yol açtığı iflas ve yıkımlara sebebiyet vermeyen mükemmel bir yatırımcı olabilir. Eğer girişimcilik ve ar-ge yoluyla yenilenme sorununu yapay zekâ ile sorunsuz biçimde çözebilirsek, geriye sadece toplumsal aktiflerin bireyler arasında hangi kritere göre dağıtılacağı konusu kalıyor. Bu da devasa bir sorun ama en azından sorunu teke indirmiş oluyoruz.

İkinci çözüm, sorunu tümüyle çözüme kavuşturmasa da, birincisine göre daha uygulanabilir bir seçenek. Üstelik ilkine de alternatif değil. Buna göre her doğan kişiye yaşadığı sürece eğitim, sağlık ve güvenlik gibi ayni hizmetler yanında isteğe bağlı gündelik tüketim ihtiyaçlarını karşılayacak birey bazında eşit ve şartsız nakdî bir gelir tahsis etmek. Buna literatürde evrensel temel gelir denmektedir. Evrensel temel gelir, şu ana kadar geliştirilen ve her ülkede değişik ağırlıklar verilerek kullanılan “sosyal destek” veya “tamamlayıcı yardımlardan” tamamen farklı bir uygulamadır. Aynen doğan çocuğun birkaç gün içinde bir kimlik alması gibi, doğduğu saat itibari ile bankada adına bir hesap açılacak ve her ay temel geliri oraya yatırılacaktır.

Bu gelir, yıllık da olabilir, haftalık da, günlük de. Belirlenecek usullerle yetişkin oluncaya kadar aile veya hamisi, yetişkin olduktan sonra da bizzat kendisi bu gelir üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunabilecektir. Yani evrensel temel gelir aile durumu, kişisel vasıflar (sağlık, engel, zekâ, çalışkanlık, dürüstlük vb.) ve üretime katkı düzeyine bakılmaksızın sırf vatandaş olduğu için belirli bir alt gelirin şartsız olarak aynı politik sistem içinde yaşayan tüm fertlere verilmesidir. “Aynı politik sistem” kavramı burada kilit önem taşır zira tarihsel miras farklılığı nedeni ile gelişmişlik farklarını tümüyle ortadan kaldırmak mümkün olamayacağı için tüm dünya insanının uzlaştığı bir sistem şimdiye kadar kurulamadığı gibi bundan sonra da kurulması beklenmemektedir. Şimdiki ekonomi düzeninde en önemli sorun, kaynağın nereden bulunacağıdır. Ama üretimin büyük ölçüde robotlarca yapıldığı yeni ekonomik sistemde, böyle bir kaynak sorunu olmayacağı beklenmektedir. Özellikle hizmet sektöründe robotlaşmanın artmasının evrensel temel gelire ihtiyaç duyuracağı açık olduğu için bu alanda üretim artışının gelire dönüşmesinin ekonomik mantığını bir örnek üzerinden açıklayalım. Bir fabrikanın giriş çıkış kontrol ve güvenliğinin 50 güvenlik ve müracaat görevlisi ile sağlanıyor olduğunu farz edelim. Güvenlik personeli asgari ücretle çalışıyor olsun. Güvenlik için aylık toplam 100 birim ücret ödendiğini varsayalım. Her birine iki olmak üzere toplam 100 birimlik bir gelir bu elli kişiye dağıtılıyor demektir. Firma yönetimi güvenlik işinin yüz tanıma ve hareket duyarlı sensörlerle donatılmış kapılar ile sağlamaya karar verdiğini düşünelim. Sistemde çalışan veya ziyaretçi olarak kayıtlı kişilere kapının açılacağı ve ilgililerin ancak bu yolla yetkili oldukları kapılardan geçebileceği bir sistem kurulmuş olsun. Her türlü hareketi algılayan hassas kameraların güvenliği tehdit edecek olağan dışı bir hareketlenme olduğunda bunu kumanda sistemine ilettiği, kumanda sisteminin gerekli sinyaller göndererek her türlü tedbiri aldığı bir sistem kurulmuş olsun. İşlerin başında da bir ya da iki yönetici bulunsun. Daha önce 50 çalışan yerine yerleştirilen yeni güvenlik sisteminin de kurulum ve işletme maliyeti olacağı için 100 birimlik ücret ödemesinin bir kısmı işletme maliyeti olarak bu durumda da harcanacaktır. Ancak burada önemli olan konu, önceleri 100 birim maliyeti olan, belki de insandan kaynaklanan dikkatsizlik, yorgunluk, ihmal, iltimas veya kötü niyet gibi olumsuzluklardan da arındırıldığı güvenlik hizmetinin toplam değerinin artmış olacağıdır. Daha önce bordroda olduğu ve vaktini burada geçirdiği için kendisine ödeme yapılan elli kişiyle yürütülen güvenlik ve yönlendirme hizmetlerinin, yapay zekâ destekli otomasyon sistemiyle, üstelik daha etkin biçimde üretildiği göz önüne alındığında, aynı miktar ücretin bu çalışmayan 48 kişiye ödenmesi, ekonomide, toplamda enflasyona yol açacak, üretilen hizmeti aşan bir talep oluşturmayacaktır. Zira önceleri insanlarca üretilen aynı güvenlik hizmetinin şimdi makinelerce üretilmiş olması, hizmet üretiminde görev almayanlara görev almış gibi bir ücretin ödenmesi toplam talepte, toplam üretimi aşan bir artış oluşturmayacaktır.[2] Bunun tek şartı, makinelerin devreye girmesi nedeni ile üretimde bir azalmanın olmamasıdır. Diğer tüm hizmetler için benzer durumların vuku bulması halinde şimdi çalışanların işlerini makinelere devrederek çalışmama durumunda şimdikine yakın (bu miktar, makine teçhizatın bakım ve amortisman maliyetleri nedeni ile daha az olabileceği gibi artan verimlilik nedeniyle daha çok da olabilir) maaşa bağlanmalarının “yeterli” üretim gerçekleştiği sürece ekonomik bir soruna yol açmayacağını söyleyebiliriz. Burada önemli olan bu dağıtımın yapılmasında yeni bir meşruiyet ihtiyacıdır.

Tabii ki konunun üzerinde çalışılması gereken birçok ayrıntısı var. Dünya üzerindeki tüm işler aynı şekilde ve kolaylıkla makinelere devredilemeyecektir. Makineleri çalıştırmak için fiilen çalışanların durumunun ayrıca değerlendirilmesi gerekecektir. Ekonomide iyileşme ve yenilik için yapılacak her türlü, şimdi adına girişimcilik denen, faaliyetlerde insan zekâ ve gayretini etkin biçimde devrede tutmak için gerekli ödül mekanizmaları doğal olarak şimdikinden farklı biçimde organize edilecektir. Bu konuların bir kısmı tahmin yürütülebilecek ancak bir kısmı zamanla keşif veya icat edilecek niteliktedir. Bu yeni hayat, bir kısmını tahmin edebileceğimiz ama bir kısmı hiçbir tahminde yer almayacak kadar şimdikinden farklı olacaktır. Bu nedenle makineler hayatımızda daha çok göreceği ve çalışma yükünü alacağı için insanoğlunu gelecekte çok daha rutin bir hayatın beklediğini söyleyemeyiz. Şimdi olan birçok sorun olmayacak ama şimdi olmayan birçok sorun olacak, insanlar bu sorunların çözümü için şimdikilerden farklı kural ve kurumlar geliştireceklerdir.

(Sonraki Yazı: Robotlar Sayesinde Erdemin Yükselişi)

 

[1] Orta malların trajedisi, mülkiyeti gruba ait olan malın aşırı kullanımı sonucu kendisini yenileyemez duruma düşüp ortadan kalkmasına denmektedir.

[2] Yeni sistemin kurulmasında kullanılan sermayenin sahibinin de bir gelir hak ettiği düşünülürse bu varsayımın geçerliliğinin tartışmalı hâle geleceği söylenebilir. Bu yerinde bir itiraz olmakla birlikte gelir dağılımını tümüyle emek dışı faktörlere bağlı yapılması halinde ya sermaye yeniden dağıtılacak ya da sermaye sahibi olmayan topluluk üyelerine de bir tüketim hakkı tanınacak bir sistem oluşacaktır. Bizim burada vurgumuz, mal ve hizmet üretiminin nihai hedef kitlesi tüketici birey olduğu için, toplamda her bir üretim kaleminde tüketici birey sayısı gerileyen bir toplumda üretime devam etmek için ana gerekçe ortadan kalkacaktır. Finansal dengeler yanında reel toplam arz ve talep dengesini sağlamayan bir sistem istikrar bulamayacaktır.

Ömer DEMİR – 

Odak noktamız olan emeğin kutsallığı konusuna geri dönecek olursak, ilk olarak tarımda görülen kitlesel istihdam, önce sanayiye sonra da hizmet sektörüne kayarak “kutsallığını” korumayı başardı ama bugün hizmet sektörüne sığınan işgücünün, işlerin yapay zekâ destekli makinelere devri sonrasında kayacağı yeni bir alan ortada pek fazla görünmemektedir. Daha sonra ele alacağımız üzere böyle bir “yeni alan” olsa bile bu muhtemelen şimdiki tanımıyla “” ile irtibatlı bir alan olmayacak gibi görünüyor. Zira emeğin üretime olan marjinal katkısının makineleri geçeceği üretim alanlarının sınırlı kalacağı tahmin ediliyor. Hemen söyleyelim, kanaatimizce bu bir felaket tellallığı değildir.

Eğer bu tahmin doğruysa, o zaman, yani yapay zekânın denetimindeki robotların üretimin ana sorumluluğunu üstlendiği bir dünyada, emeğin üretime katkısına dayalı bir hâsıla dağıtım süreci anlamını tümüyle kaybedecek demektir. Bu konu çok önemli ve bu yazının odak noktası da bu.

Şimdi hâlen tüm ekonomilerde toplam hâsılanın paylaşımında emeğin payı olarak ayrılan az veya çok bir kısım var. Buna göre dağıtım ayarlanıyor. Üstelik üretimden pay almada emeğin bir hakkının olduğunu kabul etmek, sorunu çözmek için yeterli değil, bir de bu katkının yeni üretim modelinde nasıl ölçüleceği konusu var. Yani emeğin katkısı devam edecekse bile dağıtımdan alacağı paya dair yeni bir modele ihtiyaç olacak. Çünkü sistemin emek merkezli olmayacağı durumda kurumsal yapıların ve değer yargılarının değişmesi gerekecek.

Günümüzde insanlar emekleri yoluyla üretime katıldıkları için maaş veya ücret alıyorlar. Kime ne kadar ücret veya maaş verileceği (en azından teoride) üretime olan katkısına göre ayarlanıyor.[1] Daha fazla niteliğe sahip olmayı ve sorumluluk almayı gerektirdiği ve bu yolla nihai ürünün oluşmasına daha çok katkı sağladıkları varsayıldığı için, ustabaşı ustadan, profesör doçentten daha fazla ücret alıyor. Birçok alanda bu katkının farklılaşıp farklılaşmadığı ölçülemiyor olsa da aynı işin farklı bölümlerini yerine getiren veya farklı işler yapanların farklı ücret almaları teorik olarak böyle açıklanıyor.

Şimdiki durumda her bir bireyin katkısı hassas biçimde ölçülemese de, genel olarak emeğin marjinal verimliliği pozitif olduğu için (ilave bir kişi işe koyulunca üretim, onun maliyetinden daha fazla arttığı için) emeğin üretimden pay alma talebi oldukça meşru görülüyor. Çünkü emek olmadan üretimin olmadığı, olamayacağı hâlâ birçok üretim alanı var. Bu bağlamda emeğin üretimde hakkı olduğu konusu üzerinde genel bir mutabakat olduğu görülüyor. Hatta geçmişte toprak ve doğal kaynaklar hariç emek dışında üretime katkıda bulunan her şeyin aslında “birikmiş emek” olduğu bile savunulmuştur (bugün de savunanlar olabilir). Buna göre elinizde işinizi kolaylaştıran bir alet olarak bir bıçak varsa, o aslında onu bıçak haline getirenlerin harcadığı emeğin birikmiş hâli, bir nevi donmuş emektir. Bu yorum, biraz zorlama da olsa, emeği üretimin temel belirleyicisi olarak görmenin doğal bir sonucudur. Ancak soyut düzeyde emek ile üretim arasında böyle bir ilişki kurmak, konuyla ilgili somut bağlantıların kurulmasında yeterli olmuyor. Daha derin analizler yaparak çok farklı ilişki türlerinin üretimle olan bağlantılarını açık biçimde tanımlamak lazım. Kısaca, şimdiye kadar dünya üzerinde itibar gören baskın görüşe göre üretim, doğrudan veya dolaylı emek sarf etmeyle ortaya çıkar. Dolayısıyla emeği kim harcamışsa üretim de onun hakkı olmalıdır. Ancak teoride böyle olmakla birlikte pratikte uygulama hep farklı olmuştur. Her toplumda değişik gerekçelerle üretimle doğrudan bağlantısı kurulmayan kişilere, başka meşru gerekçeler gösterilerek belirli pay verilmesi hep söz konusu olmuştur. Bu ilişki dolaylı tanımlandığı zaman karşımıza yeni durumlar ortaya çıkmaktadır. Somut gelir dağıtım sistemleri, bu doğrudan ve dolaylı gerekçelerin bir karması olagelmiştir. Burada makine teçhizat, miras ve değer sistemleri olmak üzere üç ana kanal olduğunu görmekteyiz.

Emek ve üretim arasında kurulan bu doğrusal ilişkiyi ilk olarak makine ve teçhizat dolaylı hâle getirmeye başlamıştır. Üretimde alet edevat ne kadar fazla kullanılırsa bu dolaylı katkı da o kadar artmaktadır. Bunun içsel mantığını şöyle izah edebiliriz: Üretim araçlarına (ekonomi diliyle sermaye mallarına) yapılan harcama, bireyin elinde bugün mümkün olan tüketim hakkını (daha az, aynı veya daha fazla miktarda) geleceğe aktarma amaçlıdır. Sadece tasarruf etme, bu hakkı daha az veya aynı miktarda, tasarrufu yatırıma dönüştürme ise daha fazla miktarda geleceğe aktarmayı amaçlar. Tüketim hakkının bu yollarla (tasarruf veya yatırım) geleceğe tehiri sonucunda üretimin artmasına olan açık katkıları nedeni ile emek sahiplerinin yanında dolaylı katkıları olan alet edevat, makine sahiplerinin de üretimden belirli bir pay almaları makul görülmüştür.

Bu hakkın, nesiller arası bağını kuran miras kurumu işi tamamen yeni bir çehreye büründürmüştür. Zira mirasla gelen tüketim hakkı, üretime katkısından bağımsız olarak üretim sahibi ile belirli bir yakınlık ilişkisi olanlara üretimden pay alma şeklinde tanımlanabilir. Her ne kadar üretimde sürekliliği sağlama yönüyle dolaylı biçimde irtibatlandırma mümkün olsa da, üretime katkıda bulunan kişi ile soy yönünden yakınlık sahibi olmanın üretimden pay almanın tartışmasız gerekçesini oluşturması, bu “katkı-hak” ilişkisinde ikinci önemli kırılmadır.[2]

Önce üretimde kullanılan araç gereçlere sahiplik, sonra miras hakkı, en son olarak da bir arada yaşamanın gereklilikleri olarak tanımlanabilecek belirli temel hakların (çocuk, hasta, emekli, engelli vb.) devreye girmesiyle, mevcut üretimden kimlerin pay alma hakkı olduğuna dair doğrudan üretime katılma dışında, genel haklar temelli, sürekli bir genişlemenin meydana geldiğini görüyoruz. Bu kanal çok önemlidir zira yeni ekonomilerde bunun daha da artacağı ve güçleneceği anlaşılmaktadır.

Kimin Ne kadar Üretime Katkı Yaptığının Ölçülmesi Sorunu

Öte yandan üretimde kimlerin hak sahibi olduğu konusu bir şekilde açıklığa kavuşsa da ne kadar hakkı olduğu konusu muğlaklığını korumaya hâlâ devam eder. Ama biz biliyoruz ki insanların üretime olan katkılarının tam olarak ölçülmesinin zorluğu nedeniyle emeğin değerinin ölçülmesi işi, uzun zamandan beri kullanılan zamana bağlı “mesai bazlı” yapılmaya başlanmıştır. Mesai, kişinin çalışıyor göründüğü zaman dilimine deniyor. Bu tanımdaki “göründüğü” kelimesine dikkatinizi çekerim. Aslında her bir kişinin üretime ne kadar katkı yaptığı tam olarak bilinemiyor ama bir kişi günde örneğin 8 saat işyerindeyse ve çalışmıyor görüntüsü verecek bir durumu da yoksa 8 saatlik bir katkı yaptığı varsayımı ile ücretlendirilmektedir. Bu konu niçin önemli? Çünkü çalışmanın parasal getirisinin üretime olan katkı ile irtibatlandırılmasında mesai saatinin anlamı da zamanla kaybolmaya başlamıştır. Bunun iki yönü var: Bir yandan parça başı işlerin artması, serbest ve uzaktan çalışmanın yaygınlaşması veya götürü verilen işlerin artması yoluyla doğrudan hâsıla ile bağlantılı istihdam biçimleri gelişmektedir. Bu tür istihdam biçimleri sıkı bir mesai denetimini gereksiz kılmaktadır. Öngörülen üretim gerçekleştiğinde bunun ne kadar süre içinde yapıldığını ölçmeye ihtiyaç duyulmamaktadır. Üstelik bu çalışma motivasyonunu olumlu etkilemekte, emeği etkinleştirmektedir (daha kısa sürede daha çok yapmak gibi). Bu yeni çalıma tarzları, kişinin üretime olan katkısının mesai dışı kriterlerle ölçülebildiği anlamına gelir. Yani bu yeni çalışma türleri, ile kişinin irtibatlanmasını zorlaştırmak bir yana daha da kolaylaştırmaktadır. Burada bizim kastettiğimiz olayın ikinci yönüdür: Aşağıda sayılan nedenlerle fiilen yapılan ile buna karşılık üretimden alınan karşılık arasındaki bağlantı giderek zayıflamaktadır. Bunda kuşkusuz birçok faktör etkilidir ama üretim sürecinin giderek daha da karmaşık hâle gelmesi, demokratik karar süreçlerinin doğal bir sonucu olarak bireylere politik veya idari kararlarla ilave tüketim hakkı verilmesinin yaygın meşruiyet kazanması ve son olarak çalışma sonrası (emeklilik) dönemde yapılan ödemelerin statü bazlı hâle gelmesi en göze batan unsurlardır. Bu üç ana gerekçe üzerinde kısaca duralım.

İlk olarak, üretim süreçleri karmaşıklaştıkça hasılaya emeğin katkısının ölçülebilir olmaktan gittikçe uzaklaştığını görüyoruz. Çünkü artık süreçlerinin büyük bir bütünün parçaları olarak entegre edilmiş olması nedeniyle hasılanın kişilere özgü hâle getirilebilirlik, yani nihai üretimde farklı süreçlerde katkıda bulunanların göreli katkı düzeylerinin bilinme özelliği giderek ortadan kalkmaktadır. Bu bağlamda aynı yerinde çalışan ve farklı işler yapan örneğin bekçi ile muhasebecinin veya benzer işler yapan büro görevlilerinin her birinin üretime olan katkısının ayrıştırılması sanıldığından daha zordur. İşin bitirilmesinde görevlerinin farklı olması, her birinin orada sekiz saat harcaması nedeniyle yapılan üretime ne kadar katkı olarak değerlendirileceğini ölçmeyi zorlaştırmaktadır. Aslında yakından bakıldığında bu zorluk, çok sade tanımı olan işler için de geçerlidir. Örneğin iki avcının birlikte av yaptığını düşünelim. Birinin dikkatli biçimde yol üzerinde bir tuzak kurup beklemesi, diğerinin de av hayvanlarını o yöne yönlendirecek sesler çıkarması sonucu işbirliği içinde yaptıkları avın nasıl bölüşüleceği gibi çok sade görünen bir üretim için de katkının nasıl ölçüleceği sorunu vardır. Tuzağı organize etmek ile hayvanları yönlendirmek iki farklı tanımıdır ve her biri diğerinden ayrı yetenek ve çaba gerektirebilir. Hatta hiç av işlerine katılmayıp, sırf av arkadaşlığı yapmış olmanın, avcının yalnızlık korkusunu gidererek verimliliğinin artışına katkıda bulunması yoluyla üretimde bir hak oluşturması bile mümkündür. Kısaca, bu katkının ölçümü zorlaştıkça, bölüşümde katkıyı ölçme dışında başka yöntemlere başvurulduğu görülür. Örneğin, avdan kime ne kadar pay verileceğinin ölçülme sorunu baş gösterdiğinde, başvurulan en tipik yöntem, avın herkese eşit dağıtımıdır. Eşit veya eşite yakın dağıtımın tercih edilmesinin nedeni, muhtemelen, sürece katkının eşit olduğuna herkesin tam ikna olması değil, başka bir paylaşım usulü üzerinde uzlaşma sağlamanın çok daha zor olmasıdır. Aynen aynı yerinde aynı mesaiyi harcayana aynı ücretin verilmesinde olduğu gibi. Hâlbuki mesai sürecinde herkesin nihai üretime olan katkısını ayrıştırmak mümkün olsa, mesai saati bazlı değil üretime katkı bazlı pay ödeme daha makul görülecektir. İlk boyut üretim sürecinin karmaşıklığının orada rol alanların katkılarını ayrıştırmada zorluk yaratmasıdır. Üretim daha fazla karmaşık hale geldikçe bu ayrıştırma işi zorlaşacak hatta giderek imkânsız hale gelecektir.

İkincisi, demokratik toplumlarda karar süreçleri bir kişi bir oy ilkesine göre çalışır. Oy kullananların gelir düzeylerinin artırılmasında istihdam teşvikleri, asgari ücretin belirlenmesi, kayıt dışı çalıştırılmanın önlenmesi gibi tedbirler yasal düzenlemelere konu edilir. Bir işveren, birisini işe aldığında onun üretime fiili katkısının ne olacağından bağımsız olarak, en az asgari ücret miktarı bir geliri ödemekle yükümlü kılınır. Kamusal istihdamda ücretler doğrudan devlet tarafından belirlenir. Özellikle pazarlık yöntemleri ile asgari ücret belirlenirken, kamu sektöründe maaş artış oranları karara bağlanırken veya genel olarak çalışma hayatına dair çıkarılan yasalarla tanınan haklar (günlük, haftalık, aylık veya yıllık toplam zorunlu çalışma süresinin kısaltılması, emeklilik için ödenecek asgari prim gün sayısının düşürülmesi, evlilik, hastalık, doğum, yaşlı bakımı vb. için yıl içinde alınabilecek ücretli veya ücretsiz izin süresi veya asgari geçim desteği, çocuk yardımı, çalışmayan eş yardımı, eğitim desteği, yabancı dil tazminatı gibi değişik adlar altında yapılan ek ödemeler) yoluyla üretime olan katkı ile o üretimden elde edilen gelir arasındaki bağlantı gittikçe çok daha dolaylı hale gelmektedir. Asgari ücretin belirli formüllerle de olsa bir ölçüye bağlanıp sabitlenmesi, özellikle malul, dul, yetim, hasta, izinli, işsiz vb. kişilere asgari ücret benzeri, ağırlıklı olarak bu kişilerin, üretme kapasitelerine değil, kişisel durum ve ihtiyaçlarına bağlı olarak bir ödeme yapılması, mal ve hizmetlerin tüketim hakkının üretime katkı durumuna göre belirlenmesini zorlaştırma bir yana bu ikisi arasındaki ilişkinin adeta kopmasına yol açmaktadır.

Üçüncüsü, sadece aktif çalışanların değil çalışma hayatını tamamlayıp emekliliği hak eden kişilere emekli maaşı ödenmesinin gerekçesi de üretime olan katkı ile ilişkisiz biçimde değişmeye başlamıştır. İlk kitlesel emeklilik fikri, çalışırken gelirinden yapılan kesintilerin ayrı bir emeklilik fonu olarak biriktirilmesi ve geçen zaman içinde bu fonun değerlendirilmesiyle bir düzenli gelir yaratılmasından oluşuyordu. Bir nevi bankaya yatırılan ve uzun süre orada bekletildikten sonra azar azar kullanılmaya başlanan para gibi. Her ne kadar kişinin kaç yıl emekli maaşı alarak yaşayacağının bilinmemesi nedeniyle sonunda ödenecek toplam miktar konusunda bir belirsizlik olsa da başlangıçta emekli maaşının bağlanma gerekçesi, çalışırken elde ettiği gelirden emeklilikte kullanmak amacıyla tasarruf ettiği bir kısmının değerlendirilmesi idi. Tıpkı çalışırken satın alınan bir gayrimenkulün kirasıyla emekli olunca geçinmek gibi. Ancak zaman içinde çalışanlardan yapılan kesintileri biriktirecek bir ortam oluşamadığı, çalışanlardan yapılan kesintiler hemen transfer ödemesi olarak şimdi emekli olanlara aktarıldığı için, emekli maaşları emeklilik fonunda biriken tasarrufların nemalandırılmış hâli olmaktan giderek uzaklaşmaya başladı. Emeklilik hakkının daha geniş kitlelere yaygınlaştırılması ve maaşlarının günün koşullarında yaşamaya imkân verememesi gerekçesiyle iyileştirilmesi çabaları, onlara yapılan ödemelerin üretime olan katkılarıyla bağını tümüyle koparmıştır. Buna erken yaşta emeklilik gibi uygulamalar, dul, yetim, malul olduğu için veya birkaç yıl prim ödeyerek emekli maaşı hak etme uygulamaları eklendiğinde, sistemin üretime katkı ile irtibatı büyük ölçüde sembolik hale gelmiştir.

Emekli maaşlarında bu bağlantının kopmuş olduğunu iki yoldan görebiliriz. Birincisi aynı miktar prim ödeyenler fiilen aynı süre emekli maaşı almıyorlar. Örneğin aynı süre çalışan ve aynı primleri ödeyen iki kişiden biri emeklilikten sonra 10 yıl diğeri de 20 yıl yaşarsa veya birinin sadece kendisi diğerinin öldükten sonra eşi veya çocukları da bu maaşı almaya devam ederse, bu emekli maaşının yatırılan prim miktarı ile doğrudan bir ilişkisi olduğu söylenemez.

İkinci gösterge, mevzuat değişikliği ile özlük haklarını değiştirmenin meşruiyet sorunu taşımamasıdır. Örneğin meclisten çıkan bir kanunla, dün, maaşı ile mesela yüz ekmek alabilen birisinin bugün, maaş artışı yapıldığı için 150 ekmek alabilir hale gelmesinin hiç kimsenin kafasında hak edip etmeme anlamında bir meşruiyet sorunu oluşturmamaktadır. Bu durum, reel mal ve hizmetler üzerinden hesaplandığında (enflasyon etkisi ortadan kaldırıldığında) bugünkü tüketim hakkının, tüketimi talep edilen mal ve hizmetleri ortaya çıkaran üretim sürecine yapılan katkı ile kolay kolay açıklanamaz. Kısaca günümüzde emekli maaşları, belirli yaşın üstündekilere veya çalışamaz hâlde olanlara, büyük oranda üretime olan katkılarından bağımsız ve adeta bir vatandaşlık hakkı olarak yapılan bir ödeme haline gelmiştir.

Yani aktif çalışanların gelirlerinin yanı sıra emekli maaşlarının da üretimle olan doğrudan bağlantısı giderek zayıflamaya başlamıştır. Bunlara değinmemizin sebebi, bunun bir yanlış gidiş olduğunu ima etmek değil, tersine belki de zaman içinde oluştukları için yeterince dikkat çekmiyor olmalarına işaret ederek hak ve meşruiyet algısının nasıl değiştiğini bu somut örnekler üzerinden göstermektir.

Kısaca, içinde yaşadığımız toplumda emeğin karşılığı olarak tanımlanan gelirlerin üretim ile bağlantısı öylesine dolaylı hale gelmiştir ki, her bir gelir sahibinin hangi katkısı karşılığında bu geliri hak ettiğinin ayrıştırılması neredeyse imkânsızdır.

Şimdi asıl meseleye geliyoruz: Aradaki ilişki dolaylı hâle gelmiş olsa da (çalışılan gün sayısı, ödenen prim vb.) emek ile üretim arasında bir ilişkiden hâlâ bahsetmek mümkündür. Ancak gelecekte robotların üretimde baskın hale gelmesi, bireyler ile hâsıla arasında herhangi bir ilişki kurulmasını tümüyle imkânsız hale getirecek gibi görünüyor. Şimdi günlük mesai, çalışılan gün sayısı, yatırılan prim gibi hesap kalemleriyle bir kişinin toplam üretimde ne kadar hakkı olduğunu belirlemeye dönük, üzerinde uzlaşılan iyi kötü bazı kriterler söz konusudur. Bireyin üretim sürecinde bulunmasının artık gereksiz hâle gelmesi, iktisatçıların tabiriyle emeğin marjinal verimliliğinin sıfır olması hâlinde insanlara hangi kritere göre ve nasıl bir gelir dağıtımı yapılacağı şu an tümüyle belirsizdir. Ortada büyük bir üretim var ama bunun ortaya çıkışında aslan payının robotların olması nedeniyle kişilere dağıtımında hangi kriterlerin esas alınacağı ciddi yeni bir tartışma konusu olacağa benziyor. Eğer emek hâlâ “kutsal” olacaksa üretimin ne kadarının insanlardan ne kadarının da robotlardan geldiğinin belirlenmesi büyük önem taşıyacaktır. Buradaki önemli konu, eğer üretime insanların katkısı çok az olacaksa, bu durumda emeğe kutsallık atfetmenin çok da bir anlamı olmayacağıdır.

Kutsallığı onlar aracılığı ile sağlamak için herkesin bir robotu olsun diyemeyiz. Zira robotlar insanlar gibi işin bir kısmını yerine getiren yekpare unsurlar değildir. Kaldı ki yukarıda insanların da giderek katkıları kesin olarak ölçülemeyenler grubuna daha yakın hâle geldiğini söyledik. Üretim robotları, çoğunlukla büyük birer otomasyon sistemleri oldukları için onların belirli bir parçasının katkısını diğerlerinden üstün kılacak bir hâsıla taksimatı kolay kolay yapılamaz. Amir de memur da sonunda robot olacağı için robot sahipliği yoluyla insanların üretimden alacakları paylar farklılaştırılamaz. O zaman şöyle bir soru ile karşı karşıya geliyoruz. Robotların üretim işini üstlendiği bir ekonomide bireylerin hak talebi, emeğin üretime olan katkısı ile meşrulaştırılabilir mi? El cevap: Acı ama meşrulaştırılamaz. Çünkü bireyin bir katkısı olacaksa o şimdikine göre çok daha marjinal ve daha dolaylı olacağı için büyük ihtimalle üretim süreçleriyle irtibatlandırılarak anlaşılması mümkün olmayacaktır. Bu durumda üretim yapılmasının amacı, robotların kendi bakımlarını karşılama olmayacağına göre, bu üretimden insanlara pay verilmesinin “başka” gerekçelerinin olması gerekir. İşte bu “başka” gerekçe, ne olacaksa artık, robot çağının hak talebinin meşruiyet aracı olacak gibi görünüyor.

Aslında, bu gerekçe değişiminin temelleri, robotlaşma dönemi öncesinde de yukarıda kısaca temas ettiğimiz ücret-maaş-emekli maaşı süreçlerinin oluşumunda kısmen atılmış durumdadır. Bugün birçok ülkede yeni doğan bir bebeğin ebeveyninin sunacağı özel şartlar bir yana bırakılırsa, kendi üretiminden bağımsız olarak, temel sağlık ve eğitim hakları vardır. Ayrıca ebeveyni ölürse veya ona sahip çıkacak durumda değilse ona devlet asgari düzeyde (bazı durumlarda ebeveyninden daha iyi şartlarda) yaşama imkânı sağlamayı garantilemektedir. Peki, ne karşılığında? Şimdiki örtük gerekçe şudur: İlgili gelecekte aktif bir birey olduğunda üretime katılarak yapacağı katkılar karşılığında şimdi ona yatırım yapılmaktadır. Peki, kişi ya engelli ise? Yani ömür boyu aktif üretici olamayacaksa ona bakılmayacak mı? Ölüme mi terk edilecek? Muhtemelen çok eski zamanlarda “lanetli” diye bu durumda olanlar ölüme terk edilebiliyordu ama bugün değil. Çünkü her doğan bireyin “yaşama hakkı” var. Bu yaşama hakkı nereden geliyor? Üretime olan katkıdan gelmediği aşikâr. Aslında bu yaşama hakkı, insanlık tarihinde de çok eski bir durum değil. Bir ülke vatandaşı olarak ülkenin imkânları ölçüsünce sağlanan pozitif haklar, ağırlıklı mesai saatine bağlı olarak ödenen düzenli maaş ile çalışamayacağı dönemde ödenen emekli maaşı da son yüzyılda hızla yaygınlaştı. Hâlâ bu haklardan yoksun yörelerin çok olmasının sebebi, bu bölgelerdeki norm eksikliğinden ziyade üretim eksikliğidir. Bu sebeple insanlar üretimi yeterince artıracak araçlar geliştirdikçe bu yeni gelir dağıtım yöntemlerini kolayca ve hızlıca uyarlayabiliyorlar.

Şimdi sırada tüm işleri robotların yaptığı ve çok az insanın üretimde rol aldığı bir bolluk dünyasında, kime ne kadar gelirin, hangi gerekçe ile verileceğinin belirlenmesi işi var. Bunun için akla gelen bazı öneriler var ama onlara bir sonraki yazıda değinelim.

(Sonraki Yazı: Robot Ekonomisinde Gelir Bölüşümünde Bir Yöntem: Evrensel Temel Gelir)

 

[1] Teoride üretimden emeğin payının hesaplanmasında “üretime olan katkı” ana meşruiyet gerekçesi olmakla birlikte fiilen bu katkının ne olduğunun belirlenmesinde bireyin beşeri sermaye (yetenek, deneyim ve eğitim) ve sosyal sermaye (güvenilirlik, işbirliğine yatkınlık, ilişki ağlarında örtük bilgi, yetenek ve deneyim kazanma durumu vb.) seviyesi ile o an için ilgili işgücü piyasasında emek arzı (çalışmak isteyenler) ve emek talebi (boş sayısı) etkili olur. Sayılan bu faktörlerin işgücünün üretimden aldığı payın hesaplanmasında etkili olması, zaman zaman bu payın üretime olan katkı ile bağının kopmasına yol açar. Yani fiilen aynı işi yapsa da, çalışmak isteyen sayısı, boş işlerden fazla ise emeğin üretimden aldığı pay düşüş gösterir.

[2] Her ne kadar yakınlara verilen mirasın, miras sahibinin yaşarken ve üretim yapma imkânı yokken hayatını kolaylaştırıcı yönü meşrulaştırmak için makul bir gerekçe olsa da, tüketim hakkının üretime katkı ile olan bağını dolaylı hale getirdiği açıktır.

Ömer Demir –

İnsan-benzeri muhakeme ürünü kararlar oluşturarak düşünme/çözümleme/üretim sürecine katılan makinelerin bu özelliği, yapay zekâ olarak isimlendirilmektedir. Her geçen gün ekonomilerde otomasyon sistemleri ve birçok işi insandan daha hızlı ve kusursuz yapan robotların rolünün arttığını görüyoruz. Robotlaşma[1] olağan bir yapma yöntemi haline geldi. Bir ekonomi ne kadar gelişmiş ise, o kadar da robotlaşmaya aday hale geliyor diyebiliriz. Bunun detaylı süreç bilgisi, yeterli hammadde ve ölçek ekonomisi olmak üzere üç temel nedeni var: İlki, bir üretim faaliyetinin robotlar tarafından yapılabilmesi için ayrıntılı bir teknik süreç bilgisi gerekiyor. Bu süreç bilgisinin derinliği, ekonominin gelişmişliği ile doğrudan orantılıdır. Doğal olarak gelişmiş ekonomilerde daha fazla üretim süreç bilgisi birikiyor.

İkincisi, bizzat robotların imalatı için belirli düzeyde hammadde ve yarı mamul maddeye ihtiyaç duyuluyor. Robot üretimi için gerekli olan girdilerin de ancak belirli düzeyde bilgi ve sermaye birikimi olan yerlerde temini mümkün olabiliyor.

Üçüncüsü, robotlaşma işgücü kullanmaya göre maliyetleri düşürüp rekabet avantajı sağladığı ölçüde yaygınlaştığı için, büyük ölçekli üretimler robot kullanmaya daha eğilimli oluyor. Üretim ölçeği büyüdükçe robotlaşmanın cazibesi de artıyor. Küçük ölçekli üretimleri robotlara yaptırmak çok verimli olmadığı için büyük ölçekli üretim yapan firmalar ve hacmi büyük ekonomiler robotlaşmayı daha çok teşvik ediyor.

Tüm robotlar, belirli düzeyde otomasyon içerse de yapay zekânın devreye girmesi bu alanda yeni bir durum sayılabilir. Yapay zekâ, ana üretim alanları olan tarım ve sanayi yanında hizmet sektöründe de robot teknolojilerinin kullanılmasına imkân sağladığı için çok farklı bir durum ortaya çıkıyor. Bu yeni durum bazı yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Üretim süreçlerinde otomasyon sistemlerinin yaygınlaşması ve yapay zekâ destekli robotların devreye girmesi ile ilgili sosyal alandaki en çok ilgi gören ve tartışılan konuların başında, gelecekte robotların insanların işlerini tümüyle ellerinden alıp almayacağı, alacaksa bunun olası sonuçları gelmektedir.[2] Buradaki kaygının görece büyük olmasının nedeni, sadece, tüm “akıllı” robotlar tarafından yapılması halinde insanların işlerini kaybetmeleri nedeniyle nasıl geçinecekleri değildir. Bu, işin önemli ama sadece bir yönünü ifade ediyor. Diğer önemli bir konu, hayatını yaptığı işle anlamlı kılan kişilerin, olmadığında bu anlam boşluğunu nasıl dolduracaklarıdır. İlk kez insanlık ile hayatın anlamı arasındaki ilişkide yeni bir evreye giriyor. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için olarak isimlendirilen insan faaliyetlerinin hayatımızdaki yeri ve rolüne biraz daha yakından bakalım.

Şu an işi olan ve çalışan herkesin yaptığı işten uzaklaşması hâlinde nasıl bir durum ortaya çıkacağını tahayyül edelim. İlk olarak, şimdi günlük zamanlarının çoğunu istekli veya zorunluluktan yaparak geçirenlere, zamanlarını dolduracak yapacak yeni “şey”ler bulmak gerekecektir. İkincisi, yaptıkları şeylerin onların hayatına en az şimdiki “” kadar anlam kazandıracak nitelikte olması gerekir. Bu anlam sorununa daha sonra tekrar döneceğiz.

Bir zamanlar işleri ellerinden alınan köylü ve işçilerin makineleri yakması,[3] mucitlerin ev ve işyerlerinin kundaklanıp icatlarının ortaya çıkmasının engellenmeye çalışılması gözlemlenen kitlesel tepki türleri idi. Bugün bunlar komik geliyor ama acaba geleceğin insanları, bu sorunun çözümünde akıllı robotlara meydan okuyan ideolojiler geliştirmeye mi odaklanacaklardır? Geliştirseler bile bu ideolojiler bir işe yarayacak mıdır? Kim bilir! Her hâl-ü kârda yeni değer yargılarına ihtiyaç olacaktır ama bunların sistematik bir ideoloji kalıbında olması biraz zor görünüyor.

Geçmişe baktığımızda teknolojik değişimlere bağlı olarak, olası olumsuz sonuçları bertaraf edecek, tümüyle eşzamanlılığı yakalamayı başaramadığı için arada zaman farkları olsa da, bazı yeni değer yargılarının geliştirildiğini görüyoruz. Bunlardan en uzun ömürlü olanı, üretimde kullanılan insan emeğine adeta kutsallık derecesinde yüksek değer yükleyen değer yargıları gelmektedir. Buna göre emek insana aittir ve bu aidiyet ona üretimde gördüğü işlevden ayrı olarak özel bir kutsallık kazandırmaktadır. Olumlu veya olumsuz şekilde emeğe dokunan, insana da dokunmuş olacaktır. Bu bağlamda, çalışma biçimleri (amir, memur, işçi, çiftçi, beyaz yakalı, mavi yakalı, esnaf, adamı, vb.) ve ücret sistemleri (ömür boyu istihdam -kölelik-, yıllık, aylık, günlük, haftalık, götürü usulü vb.) ne kadar farklılaşsa da üretim ve bölüşümde emeğin merkezî öneminin sorgulanması şimdiye kadar hiçbir zaman gündeme gelmemiştir. Ancak şimdilerde, hızla robotlaşma ile birlikte bu alanda da ciddi bir kırılmanın yaşanacağı yeni bir dönemin arifesinde olduğumuz söylenebilir.

Öte yandan bu yeni sürecin, yayıldığı zaman dilimi bakımından, hızlı ama kendi içinde çok katmanlı ve kademeli olarak gerçekleşmesi, geçmişte kitlesel hareketlere vücut veren ve ideolojik temeli olan güçlü bir reaksiyona imkân tanımayacağı izlenimi veriyor. Zira hem bu alanda yaygın kabul görecek bir ideoloji geliştirmenin zorluğu hem de robotlar sayesinde meydana gelen büyük üretim artışının dayanılmaz çekiciliği, bir “teknoloji karşıtlığı ideolojisine” taban oluşturmak yerine uzlaşmacı bir yolun izleneceğine daha yüksek ihtimal oluşturuyor. Bu da, robotların dışlanacağı değil, insan emeğinin üretimdeki rolüne ilişkin yaklaşım ve bu alandaki değerlerin değişeceği, bölüşümün şimdikinden farklı kurumsal yapılarca yerine getirileceği bir sürecin bizi beklediğine işaret ediyor.

Ekonomide artan robotlaşmanın, kusursuz süreçler, verimlilik artışı ve sonuçta bol üretimdeki rolü çok tartışılmakla birlikte, bununla yakından ilişkili olmasına rağmen, “emeğin değerine” ilişkin tartışmanın biraz kenarda kaldığını görüyoruz. Yani, hızlı robotlaşma emeğin muhayyilemizdeki değerini nasıl etkileyecek? İnsan emeği hâlâ kutsallığını koruyacak mı? Bu yazının amacı bu konuya bir giriş yapmak. Yavaş yavaş söyleyelim desek de işin özünde artık emek elden gidiyor! Ne mi demek istiyoruz?

Soruyu şöyle soralım: Acaba insan emeği ile yapılan tüm işler robotlar tarafından yapılırsa bugün emek ve onun sahibi emekçiye atfedilen değer ne yönde ve nasıl değişecek? Sorunun kalıbından anlaşılacağı üzere, değişeceğine dair kesin bir kanaat var ama hangi yönde ve ne kadar değişeceği belirsizlik içeriyor.

Emek Kutsal Ama Her İş İçin Gerekli Olan Kutsal Emek Farklı

Tarihin bilinen dönemlerinden günümüzde var olan farklı toplum modellerine baktığımızda, ve ona atfedilen değerin, uzun zaman dilimlerine dağılmış biçimde de olsa, dönemden döneme değiştiğini görüyoruz. İş yapma ile çalışma zaman zaman birbirinden farklılaşır. Çoğunlukla parasal getirisi olan işler “çalışma” olarak nitelenir. Bu nüanslara bakmadan biz bu metinde çalışma ve yapmayı eşanlamlı olarak kullanıyoruz.

Çalışmanın bir bütün olarak veya bazı üretim faaliyetlerinin özgür bireylere değil de sadece kölelere uygun bir faaliyet olarak görülmesinden (eski Yunan ve Roma), sıkı çalışmanın birey için en uygun özgürleşme aracı ve önemli bir erdem olduğuna kadar ve çalışma farklı şekillerde konumlandırıla gelmiştir. Ancak tembelliğe övgü kabilinden az sayıda bazı methiyeler olsa da insan için emeğini ortaya koymak anlamında çalışmak hep olumlu ve yükselen bir değer olarak görülmüştür. Emeksiz yemek ve zahmetsiz rahmet olmayacağı, insan emeğinin karşılığının verilmesi gerektiği, insan emeğinin kutsal olduğu en temel sosyal değerler arasında sayıla gelmiştir. Başkasının malına/varlığına/üretimine göz dikmek kınanmış ve verdiği emeğin karşılığını talep etmek de en meşru haklar arasında kabul edilmiştir. Bu bağlamda geçtiğimiz yüzyılın en büyük ideolojik kampları emek taraftarlığı ve karşıtlığı üzerinden inşa edilmiştir.

Bu arada, soyut insan emeğine olan bu yüksek hürmet emek harcanan somut işlere yansımasına bakıldığında farklı bir tablonun ortaya çıktığını görmekteyiz. Zira her dönem işler arasında bir hiyerarşik yapılanma oluştuğunu, her işin herkes için uygun görülmediğini, bazı işlerin kadınlar (örneğin eğlence, temizlik, çocuk bakımı, ev işleri vb.), bazılarının ise erkekler için (örneğin savaş, madencilik, denizcilik, yönetim vb.), bazı işlerin de kadın erkek ayırımı olmaksızın düşük eğitimliler için daha uygun bulunduğunu[4] (örneğin genelde kas gücü gerektiren mavi yakalı işler), dahası her dönemde farklı işleri yapanların emeğinin farklı değer gördüğünü de biliyoruz. Bu durum günümüzde de devam etmekte, mesleklerin sadece getirileri değil saygınlıkları da farklılaşmaktadır. Genel bir gruplama olan kas ve beyin gücü ayırımı yeterli olmamakta, hem beyaz hem de mavi yakalı işler kendi içinde hiyerarşik olarak gruplaşmaktadır. Ne yaptığınız, toplumsal değerinizin oluşmasında çok önemli bir role sahiptir. Kısaca emek kutsaldır ama o emeğin tezahürü olan işlerin, hem parasal karşılığının hem de mesleki itibarının birbirinden farklı olduğu bir işgücü piyasası her dönemde söz konusu olmuştur. Yani, soyut olarak insan emeği “kutsal” olarak nitelenmekle birlikte her somut emeğin pratikte aynı kutsallığı taşımadığı görülmektedir.

Çalışmanın Dışsallık ve İçsellikleri

Emeğin toplum hayatındaki rolü ve buna dayalı olarak toplumsal değeri üzerinde konuşurken süreçlerinde yer alan emeğin bazı parasal olmayan farklı boyutlarının olduğunu da göz önüne almak gerekir. Toptan olarak çalışma konusu ve emeğin üretimdeki rolü söz konusu olduğunda bu farklı boyutların dikkate alınması önemlidir. O sebeple bu konuya kısaca değinelim.

Her şeyden önce bir işte çalışıyor olmanın bir kısmı mali, bir kısmı sosyal, bir kısmı siyasal, bir kısmı psikolojik birçok sonucu vardır. Bu sonuçların bazısı olumlu bazısı da olumsuzdur. Bunları dikkate almadan veya bunlardan sadece bir veya birkaçını dikkate alarak yapılan muhakeme, doğal olarak eksik veya hatalı olacaktır.

Bu çerçevede bir işte çalışmanın olası sonuçlarını üç ana grupta toplayabiliriz. İlki, çalışma karşılığı alınan ücret veya maaş ve parasal olan veya olmayan bahşiş, ikramiye, komisyon, konut desteği, emeklilik ve diğer ayni veya nakdî sosyal haklardır. Bunlara günlük veya haftalık zorunlu çalışma süresi, esnek çalışma, uzaktan çalışabilme veya izin durumu da dâhil edilebilir. Çalışmanın en görünen ve bilinen sonucu parasal ölçü ile ölçülebilen sonuçlardır. Her biri parasal bir sonuca işaret etse de kısaca aynı parasal sonucu daha kısa süre içinde vadeden işler daha çok talep görür.

İkinci olarak, bir işte çalışıyor olmanın doğrudan çalışma kararını etkileyecek özelliği olmayan birçok dışsallığı (externality) ve üçüncü olarak da yine çalışma kararının verilmesinde etkili olmayan ama kazanç veya kayıp getiren birçok içselliği (internality) bulunur. İktisat diline yeterince aşina olmayanlar için bu içsellik ve dışsallık kavramları ile ilgili kısa bir açıklama yapalım. Dışsallık, bir olay ve sürecin doğrudan gerçekleştirme hedefi olmadığı halde kendi dışındakiler üzerinde oluşturduğu etkilere diyoruz. Tersinden içsellik de olay veya sürecin aktör üzerindeki, işlem tanımlanırken doğrudan amaçlanmayan etkilerine denir. Dışsallık ve içsellik olumlu da olabilir olumsuz da. Örnekleyelim: İşi olan bir kişi daha az suça karışır, kurallara daha çok uyma eğiliminde olur ve bu yönüyle toplumsal istikrara daha çok olumlu katkıda bulunur, kamusal tanınırlık ve saygınlık elde eder. Bunlar, kişinin düzenli gelir getirici bir işte çalışmasının pozitif dışsallıklarıdır. Negatif dışsallıklara örnek olarak, çalışan kişinin, zamanının daha azını sevdiklerine veya dostlarına ayırmasını verebiliriz. Bazen pozitif ve negatif dışsallık iç içe geçer, o zaman net sonuca bakmak gerekir. Örneğin çalışan kişi aracıyla yola çıktığında trafik bundan olumsuz etkilenir, böylece bir negatif dışsallık oluşur ama arabasıyla bir arkadaşını da evine bırakırsa bu pozitif dışsallık oluşturur. Çalışan kişi işe giderken dolmuşa binerse, dolmuş sahibi için ilave gelir yaratır, pozitif dışsallık oluşur ama o önce oturduğu için diğer dolmuşa binemeyenler ve gideceği yere geç ulaşanlar için bu durum negatif dışsallığa dönüşür. Çalışan kadının çocuğuna ayırdığı zamanın daha az olması negatif dışsallık, çocuğuna bakıcı tutması ve ona ücret ödemesi ise pozitif dışsallık oluşturur.

Öte yandan, çalışan kişinin günlük hayatını çalışma sayesinde düzene sokması, neyi ne zaman yapacağını işine göre ayarladığı için düzenli bir hayatının olması, böylece günlük hayatında belirsizliklerin azalması; iş tatmini ölçüsünce kendini mutlu hissetmesi; ortamı nedeniyle yeni bir ilişki ağı edinmesi de çalışmanın birey üzerindeki pozitif içselliklerine örnek olarak verilebilir. Çalışmanın negatif içselliklerine ise yoğunluğu nedeniyle oluşan yorgunluk ve stresin yol açtığı hastalık, tahammülsüzlük, sabırsızlık veya her türlü olumsuz insan ilişkileri; ortamındaki gerginliklerin yarattığı kaygı ve gerilimler, terfi edememe veya işi kaybetme korkusunun verdiği kaygı ve tedirginlikleri sayabiliriz.

Aynı olay birden çok içsellik veya dışsallık oluşturabilir. Bu açıklamalardan anlıyoruz ki, bir faaliyetin toplum için net etkisini hesaplarken dışsallık ve içselliklerin getiri ve götürülerini göz önüne almadan sadece parasal sonuçlara bakmak yanlış ve eksik olacaktır.

Bunlara niçin değiniyoruz? Çünkü çalışma ve kuralları değiştiğinde beraberinde bu içsellikler ve dışsallıklar da değişeceği için, kapsamlı bir değerlendirmede bunlar mutlaka dikkate alınmalı, işleri robotlar yapınca sadece çalışmama sonucu olası gelirden yoksun kalmayı değil, bunun yanı sıra tüm bu pozitif ve negatif dışsallık ve içselliklerin gördüğü işlevlerin ne olacağı da belirginleştirilmelidir. Maliyet yükleyen negatif dışsallık ve içselliklerin zaten olmaları arzu edilmediği için emeğin robotlarca ikame edilmesi onlar açısından pek bir sorun oluşturmayacaktır. Ancak fayda sağlayan pozitif dışsallık ve içselliklerin yerine nelerin ikame edileceğinin de ayrıntılı düşünülmesi gerekir.

Yapay Zekâ İşlerde İnsana Özgülüğü Ortadan Kaldırıyor mu?

Robotlar ve çalışma hayatı ilişkisine dönecek olursak, modern ekonomilerin emek-yoğun üretimden sermaye yoğun üretime doğru evrildikleri, bu eğilim doğrultusunda yapay zekâ ile destekli olarak çalışan robotların üretim süreçlerinde gittikçe daha çok yer alacağı ve bu yer almanın geçmişte alet ve makinelerinin işgücünün bir kısmını devralmasından çok daha farklı sonuçlara yol açacağı konusunda pek fazla şüphe yok gibi. Buna karşın geçmişte makinelerin insan zekâsının devreye girdiği “nitelikli” işlerden içeri pek giremiyor olmalarına dayanarak robot-baskın üretimin olduğu bir ekonomide insanların makinelerce teslim alınacağı distopyasını yaymanın da fazla “gerçekçi” olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu bağlamda sadece üretilen sonuçların hız ve büyüklük bakımından kas veya beyin gücü kullanılan insan yetenekleri ile geçmişle karşılaştırma yapmak çok doğru olmasa gerek. İnsanın kendisinden kat kat daha büyük güçle yapabilen (örneğin araba, vinç …) hatta kendi beden gücüyle hiçbir zaman yapamayacağı işleri yapan (örneğin uçak, füze …) alet ve makineler üretebilme yeteneğinin, bazı olumsuz sonuçları olsa da (kötüye kullanım, savaş ve kirlilik gibi) distopya olarak adlandırılabileceği ve insanoğlunun önüne kalıcı ve çözümsüz sorunlar koyduğu söylenemez. Geniş boyutları olan bu tartışmada emeğin rolünden fazla uzaklaşmamak için alet geliştirmenin işgücünü nasıl etkilediğinin izini sürelim.

Toprağı sürme işini önce kendi kas gücü, sonra at veya öküz benzeri hayvanların yardımıyla ve saban gibi aletler kullanarak, ardından da makinalara devretmede insanların pek sorun yaşamaması gibi elektrik, televizyon, internet, cep telefonu kullanma ve önceleri kulübelerde yaşarken şimdi gökdelenlerde yaşamaya uyum sağlama konusunda da fazla sorun yok gibi. Bu sebeple yapay zekânın sonuçlarının “farklı” olacağı doğru olmakla birlikte bunun insanın tasfiyesine gideceği distopyasının tarihsel örnekleri olmaması yanında mantıksal bir temeli de olmadığı kanaatindeyiz.

İnsanoğlu tarihsel süreç içinde bir yandan yoğun bir mal ve hizmet üretimi gerçekleştirirken diğer yandan o üretimin bireyler arasında dolaşım ve dağılımına dair bir değerler dünyası da inşa etmektedir. Bu kadar çok insanın birbiri ile ilişki kurabilmesi, üretimle eş zamanlı yaygınlaşan bu değerlerin varlığı sayesindedir. Bu bağlamda diyebiliriz ki, insanı diğer canlılardan ayıran sadece sistematik biçimde mal ve hizmet üretme kabiliyeti değil bu kabiliyetin disipline edildiği bir değerler dünyası kurabilmesidir. Bu sayede milyarlarca insan, birbirini görmeden ürettiklerini tüketebiliyor, dil ve kültürü farklı ülkeleri ziyaret edebiliyor, birbirinin sanat, kültür ve entelektüel üretimlerini kendilerine transfer edebiliyorlar.

Emeğin üretimle ilgisine dönecek olursak, aslında şimdiki kurumsal yapıların dönüştürülmesindeki işlevi göz önüne alındığında, niteliksel bir farklılığın olacağı görülmekle birlikte, insanoğlunun ürettiği aletlere yüklediği işlerin büyüklüğü konusunda yapay zekânın etkisinin biraz abartıldığını bile söyleyebiliriz. Bu dönüştürücü etkinin farklılıklarının hakkını teslim etmekle birlikte, büyüklük bakımından fiziksel güç oluşturan aletlerden çok daha ileride olmadığı kanısındayız. Konuyu daha iyi anlatmak için şöyle bir örnek verebiliriz. İnsanoğlu kendi gücü ile kaldıramadığı ağırlıkları kaldırmak için önce ağaçtan manivela, sonra piston ve şimdi dev vinçler icat etmiştir. Bunun ne kadar önemli olduğunu, tek başına henüz vinçler icat edilmeden piramitlerin inşasında dev kayaların oraya nasıl yerleştirildiğine dair ortaya çıkan hayretten bile anlayabiliriz. Bugünün teknolojisi ile o piramitleri inşa etmek artık Laz müteahhitlerin sıradan işi olabilecekken onların birer dünya harikası olarak görülmesi, insanoğlunun yük kaldırma teknolojileri konusunda aldığı mesafeyi gösterir. Yani yük kaldırma gücünü esas alırsak bugün insanoğlu kendisinden kaç kat daha fazla yükü kaldırabilecek düzeyde güce sahip makinelere eşdeğer olacak, (her ne kadar bu ikisi bir ölçek cinsinden karşılaştırılabilir olmasa da) insanın muhakeme gücünü artıran yapay zekâ yazılım ve donanımlarını henüz ya üretilmemiş ya da ancak üretmiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu demektir ki, kendisinden kat kat fazla işlem gücü olan alet veya makinelere devretme konusunda yapay zekânın sadece uygulama alanı (insan muhayyilesi ve muhasebesi) farkı bulunmaktadır. İnsanlar, makinelere kaldırttıkları ağırlıkların altında kalma riski ile yüzleşmedikleri gibi ömür boyu toplayamayacakları bilgileri saniyeler mertebesinde okuyup değerlendiren bilgisayarların köleleri olmaları için de yeni bir sebep yoktur. Yani zekâ ve strateji gerektiren satranç oyununda bilgisayara yenilmek ile bilek güreşinde yenilmek arasındaki fark, öyle abartıldığı kadar fazla değildir. Bu uygulama alanının farklılığı, ekonomik ve sosyal kurumlar üzerinde şimdiye kadar hiç olmayan bir etkide bulunacak oluyor olması, onu üzerinde düşünmeye değer özgün bir konuma yükseltmesi bir distopya habercisi olarak görülmemelidir. Yapay zekâ ve dijital teknolojilerin etkileri konusundaki bu iyimser yaklaşımımız, gelecek değişimin büyüklüğünün farkında olmamaktan değil, bu olası büyük değişimin ancak çalışma hayatı ve paylaşım konusundaki değerler dünyasındaki köklü bir değişimle dengeleneceğine dair tahminimizden kaynaklanıyor. Nitekim bu yazının konusu da, bu bağlamda olası teknolojik gelişmelerin kurumsal yapılar ve emeğin değerine ilişkin yerleşik sosyal kurumlar ve değerleri nasıl etkileyeceğine dair bir değerlendirme yapmaktır.

Bugüne kadar tarım devrimi, sanayi devrimi, enformasyon devrimi adıyla ifade edilen önce teknolojik ardından sosyo-ekonomik dönüşüm evrelerinde, alet ve makine geliştirilmesi nedeni ile insanın çalışma hayatının dışında kalması, küçük ölçekli ve kısa süreliydi. Küçük ölçeklilik teknolojinin yaygınlaşma hızı ile kısa sürelilik de yeni işlerin ihdas edilebilmesi için gerekli zaman ile sınırlıydı. Yeni teknolojinin girdiği yerlerde kısa süreliğine işsiz olanlar için