İbrahim Karataş –

Basra Körfezinin fiziki ve nüfus olarak en küçük ülkelerinden biri olan Katar, dış politikada bölgenin en etkili ülkelerinden biridir. Osmanlı’dan sonra İngilizlerin kontrolüne geçen Emirlik, 1971’de Bahreyn’le birlikte şimdiki Birleşik Arap Emirliklerini (BAE) oluşturan yedi emirliğe katılmayarak bağımsızlığını ilan etti. İkinci Dünya Savaşı sırasında insanların açlıktan öldüğü ülke, 1990’ların başına kadar ekonomik zorluklarla mücadele etmeye devam etti. Katar bu yüzden komşu Arap ülkelerin maddi destekleriyle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak bu küçük ülke 1990’larda doğalgaz yataklarının bulunmasıyla birlikte hızla zenginleşmeye başlayarak toparlanmaya ve bölgede etkili olmaya başladı.

Aslında Katar’ı son 30 yılda mevcut uluslararası konumuna getiren olay 1995’te yapılan kansız bir darbeydi. Katar bağımsızlığından beri Suudi Arabistan’ın adımlarını takip eden, güvenliğini bu ülkeye emanet etmiş ve kendine münhasır bir dış politikası olmayan bir ülkeydi. Ancak Kuveyt’in Saddam Hüseyin rejimince işgali ve körfezde tek orta büyüklükte devlet olan Suudi Arabistan’ın ‘koruyucu abilik’ görevini yerine getir/e/memesi diğer ülkeleri endişelendirmişti. O dönemin Katar Savunma Bakanı Hamad Bin Halife Es-Sani, babası Emir Halife Bin Hamad Es-Sani’nin Suudilerin sözünden çıkmamasından razı değildi. Bu nedenle 1995’te babası yurtdışında tatildeyken yönetime el koydu. Babası, Suudi Arabistan ve BAE’nin yardımıyla karşı darbe yaptı ama başarılı olamadı.

Yeni Emir Hamad Es-Sani bir yandan ülkesine bağımsız yeni bir yol çizerken diğer yandan da babasının darbesine destek veren Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’dan intikam almak için uğraştı. İç ve dış politikada bir dizi reformlara başladı. Reformların en önemli özelliği, ülke nüfusça ve askerî bağlamda küçük olduğu için hedeflerin yumuşak güç ile gerçekleştirilmeye çalışılmasıdır. Emir Hamad işe Ortadoğu’da bilgi ve medya sansürü için hemen her ülkede bulunan EnformasyonBakanlığını (Ministry of Information) lağvetmekle başlar. Aslında mezkûr bakanlığın ortadan kalkması Katar’da çok bir şeyi değiştirmez. Çünkü halk zaten zengin olduğu için muhalefet edilecek fazla konu yoktur. Ayrıca ülkede doğru dürüst bir muhalefet de yoktur. Ancak sansürsüzlük politikası en çok hasımlık besleyen komşu ülkeleri hırpalayacaktır. Çünkü Emir Hamad iktidara geldikten bir yıl sonra El Cezire televizyon kanalını kurar. Yeni televizyonun asli görevi Arap rejimlerin halkın görmesini istemediği haberleri vermesi olur. El Cezire haberciliği bölgede büyük dikkat çeker ve otoriter rejimleri rahatsız eder. Ancak tepkilere rağmen Emir Hamad’ın kendisine darbe yapanlara karşı geri adım atmaya niyeti yoktur. Kanal zamanla yayın süresini ve ağını genişleterek daha çok insana ulaşmaya başlar. Sonuç olarak birkaç yıl içinde en çok izlenen kanal haline gelir.

Doha merkezli kanal, bölgesel olaylardaki yayın çizgisiyle de dikkat çeker. Örneğin 2001’deki İkinci İntifada’da yaptığı Filistin yanlısı yayınlar Arap dünyasının teveccühünü kazanır. Amerika’nın Afganistan ve Irak’ı işgalindeyse bombalanan şehirlerden yaptığı yayınlarla Batı medyasının bilgi üzerindeki tekelini kırar. El Cezire muhabirleri ayrıca Usame Bin Ladin ve Saddam Hüseyin’le röportajlar yaparak işgallere alternatif bir boyuttan bakar. Ancak bunun bedeli El Cezire muhabirlerinin ABD bombardımanıyla öldürülmesi olur.

El Cezire günümüz itibariyle on küsur kanalla yayın hayatına devam etmekte olup BBC ve CNN gibi Batı menşeli televizyonlardan sonra en çok izlenen TV networku olarak bilinmektedir. Katar hükümetinin fonladığı mezkûr medya grubu an itibariyle ülkenin en önemli yumuşak güç enstrümanıdır. Bölgede benzer bir medya gücü olmadığı gibi dünyada da muadili pek azdır.

El Cezire’nin başarısı diğer ülkelere de örnek olmuş ve birçok yabancı kanal Arapça yayınlara da başlamıştır. Ayrıca Suudi Arabistan El Cezire yayınlarıyla baş edebilmek için El Arabiye televizyonunu kurarken, El Cezire’den ilham alan Venezuela TeleSur’u ve ABD El Hurra’yı kurmuştur. İsrail de benzer bir kanal kurmayı planlamış fakat sonradan vazgeçmiştir.

Bölgede medya kontrolünü eline alan Emir Hamad, El Cezire’nin etki gücünü de arkasına alarak bölgesel sorunlara müdahil olmaya başlamıştır. Yanına kuzeni olan dönemin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad Bin Casim Es-Sani’yi de alan Emir Hamad, dış politikada güvenilir bir aracı ülke imajı olmaya çalışmış ve Arap Baharına kadar da başarılı olmuştur. Sudan, Lübnan, Afganistan, Yemen ve Somali gibi birçok ülkede çatışan tarafları Doha’da toplayan Katarlılar, görüşmenin başarılı olması için ilgili ülkelere maddi yardımlarda da bulunmuşlardır. Söz konusu taktik işe yaramış ve Doha birçok çatışan tarafın buluştuğu ve müzakerelerde bulunduğu bir başkent olmuştur. Böylelikle Doha’yı Ortadoğu’nun Cenevre’si yapma gayesi de kısmen gerçekleşmiş olur. Diğer yandan, oluşan güven ortamı Katar’a yatırım kapılarının açılmasına vesile olmuş ve birçok Katarlı firma aracılık edilen ülkelerde tavizler sayesinde yatırım yapmıştır. Dolayısıyla siyasi kazancın yanı sıra ekonomik kazanç da elde edilmiştir.

Ne var ki 2010 yılının sonunda başlayan Arap Baharı, Katar’ın dış politikasında radikal değişikliklere neden olmuştur. Daha önceleri güvenilir aracı rolünü benimseyen ve bu sayede prestiji artan Katar, birden müdahaleci bir ülke konumuna gelmiştir. Katar bu amaçla Müslüman Kardeşler grubunun bölgedeki networkundan istifade etmiştir. Ayrıca halk isyanlarında El Cezire televizyonunu aktif olarak kullanmakla kalmamış, aynı zamanda Libya, Mısır ve Yemen gibi ülkelerde televizyon istasyonları kurarak rejimlerin devrilmesi için uğraşmıştır. Katar yönetimine göre halk devlet yönetimine katılırsa bölgenin sorunları biterdi. Ancak otoriter rejimler öyle düşünmüyordu. Bilhassa Suudi Arabistan ve BAE halk devrimlerinin başarılı olmaması için elinden geleni yapmış ve bazı ülkelerde diktatöryal rejimlerin ayakta kalmasını sağlamışlardır. Arap Baharının sonunda bir tek Tunus’ta demokrasiye geçilmiştir. Dolayısıyla Katar’ın hayal ettiği demokratik halk devrimleri başarılı olamamıştır. Dahası, Katar, devrimlerin olduğu ülkelerde belli grupların yanı sıra diktatörlere destek veren diğer ülkeler tarafından düşman olarak görülmüştür. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır bu yüzden 2014 yılında, yani Emir Hamad görevi oğlu Emir Tamim’e devrettikten bir yıl sonra, büyükelçilerini Doha’dan çekmişlerdir.

Anlaşmazlıklar devam etmiş ve söz konusu dört ülke 2017’de ABD Başkanı Donald Trump’ın da yeşil ışık yakmasıyla Katar’ı üç buçuk yıl süren bir blokaja almışlardır. Öyle ki ülkeye gıda girişine bile engel olunmuştur. Ancak blokajın verdiği zarar Türkiye ve İran’ın destekleriyle azaltılmıştır. Katar, blokaj döneminde de politikalarını değiştirmemiş ve mezkur ülkelere taviz vermemiştir. Söz konusu ülkelerin blokajın kaldırılması için öne sürdüğü şartları arasında El Cezire’nin kapatılması, Türk askerî üssünün kapatılması, İran’la ilişkilerin bitirilmesi, teröre (Hamas ve Müslüman Kardeşler kastediliyor) destek verilmemesi gibi kabul edilemez şartlar olduğu görülebilir. İlgili maddeler iyi incelendiğinde ne kadar çelişkili olduğu da görülebilir. Örneğin BAE’nin de İran ile olan ilişkileri gayet ileri düzeydedir. Müslüman Kardeşlerin terörist olduğu iddiası sadece blokajcı ülkelerin iddiasıdır. Hamas’ın blokajcı ülkelerle bir sorunu yoktur. Türk üssünden rahatsız olan dört ülke Amerikan üssüne ses çıkarmamıştır.

Arap Baharındaki müdahaleci tavrı yüzünden komşularıyla savaşın eşiğine gelen Katar’ın, imajı zedelenmiş olsa da, tekrar eskisi gibi aracı ülke rolüne dönmeye çalıştığına dair emareler bulunmaktadır. Ancak eski prestijini kazanması için biraz daha zamana ihtiyaç duyduğu muhakkaktır. Fakat dünya kamuoyu nezdinde imajını yükseltmesi, bölgedeki imajına göre daha kolay olacaktır. Çünkü Katar şu sıralar FIFA 2022 Dünya Kupasına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Doğrusu böyle bir organizasyonu düzenlemek küçük bir ülke için çok büyük başarıdır. Bir kere Katar futbolla anılan bir ülke değil. Bölgenin de futbolda gözle görülür bir başarısı yok ve futbola olan ilgi diğer kıtalar kadar değil. Daha da ilginci, müsabakalar sıcak iklim nedeniyle yaz yerine kış mevsiminde yapılacak. Katarlılar bir nevi imkânsızı başararak üç milyar insanın dikkatini bir ay boyunca çekecek ve kendi tabirleriyle insanların haritada ülkelerini bulmalarını sağlayacaklar. Bölgenin kötü imajıyla anılmak istemeyen ülkenin başarılı olup olmayacağını zaman gösterecektir. Ancak bazı uzmanlara göre Katar, organizasyonu düzenleme hakkını kazanarak zaten istediğini elde etmiş oldu.

Bahsi geçen tüm başarıların nedeninin ekonomik güç olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Katar 300 bin gerçek nüfusa ve yıllık 200 milyar dolarlık bir GSMH’ye sahip. Doğalgaz kaynaklarının bir gün tükeneceğini bilen ülke yönetimi, ekonomik gelirlerini çeşitlendirerek yeraltı kaynakları olmadan da ayakta kalmayı planlamaktadır. Bu konuda da epey bir mesafe alındığı söylenebilir. Örneğin Shell, Siemens, Volkswagen ve Mercedes gibi dev global firmalarda hatırı sayılır miktarda Katar hissesi bulunmaktadır. Türkiye’de bile BMC, Digiturk ve Beymen gibi bazı önemli markalarda Katar hissesi bulunmaktadır. Ayrıca dünyanın en büyük şehirlerinde en pahalı bazı gayrimenkuller Katarlılara aittir. Öte yandan, ülke kendi markalarını da büyütme politikası izlemekte olup El Cezire, BeIn Sports, Ooredoo, QNB ve Qatar Airways gibi global markalar oluşturmuştur. Söz konusu şirketlerden elde edilen gelirler bir yana, yurtdışına yapılan yatırımlar yeni dostlar da kazandırmaktadır. Belki de bu sayededir ki blokaj döneminde dünya ülkelerinin çoğu Katar’ın yanında durmuşlardır.

Söz konusu dostluklar ve desteğin yumuşak güç sayesinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Katar’ın yumuşak gücü ustaca kullanması ve başarılı olması, bu gücün ihmal edilmemesi gerektiği gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Katar yumuşak güç sayesinde (1) Amerika gibi batı ülkelerinde imajının zedelenmesine engel olmuş, (2) blokaj gibi ağır bir yaptırımdan az zarar görmüş, (3) yaptığı yardımlar ve yatırımlar sayesinde yeni dost ve müttefikler edinmiş ve (4) FIFA Dünya Kupası gibi organizasyonlara ev sahipliği yaparak imajını müspet yönde yükseltmiştir.

Katar’ın başarısı aynı zamanda realist teoride çokça geçen küçük ve savunmasız bir ülkenin kolayca yem olacağı tezini de sorgulatmaktadır. Yine aynı bağlamda gücün sadece askerî güç olmayacağını da göstermektedir. Çünkü eğer ki tek mesele askerî güç olsaydı bugün Katar işgal edilmiş olacak ve muhtemelen BAE’nin bir emirliği olacaktı. Ancak yumuşak gücü sayesinde diğer aktörlerin gücünden de istifade etmiş ve kendisini korumayı başarabilmiştir.

Dahası, zayıf bir ülke gibi davranmak yerine orta büyüklükte bir devlet gibi davranmaya başlamış ve bilhassa bölgesinde söz sahibi bir ülke olmuştur. Biz de Katar’ı küçük bir ülkeden çok orta büyüklükte bir devlet olarak görmekteyiz ve diğer ülkelerin Katar’ı dış politika bağlamında model olarak kullanması gerektiğini önermekteyiz. Ancak makalemiz Katar’da Emir Hamad, eşi Muza Bint Nasır ve oğlu ve aynı zamanda mevcut Emir Tamin Bin Hamad’ın kişisel katkılarını da göz ardı etmemektedir.

Sonuç olarak, eğer bir ülkede imkânlar ve bu imkânları iyi kullanacak yöneticiler varsa o ülkenin başarılı olmaması için hiçbir neden kalmamaktadır. Katar öyle bir örnek ki, birçok uluslararası ilişkiler teorisi bu ülkenin başarısını kendi argümanlarıyla izah etmekte zorluk çekmiştir. Bilhassa kendisi gibi küçük birkaç ülke ile birlikte (İsrail ve BAE gibi) küçük ülkelerle ilgili yapılan tartışmalara yeni bir boyut kazandırarak mevcut literatürü sarsmış ve sorgulatmıştır.

İbrahim Karataş
+ diğer makaleler

Dr. İbrahim Karataş lisansını ODTÜ Uluslararası İlişkiler, yüksek lisans ve doktorasını ise Sabahattin Zaim Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yapmıştır. Yazar aynı zamanda profesyonel bir gazetecidir.