Türkiye Ekonomisinde Döviz Önemli Olmaktan Çoktan Çıktı!

Metin Toprak –

Bitmeyen hikâye: Döviz darboğazı

Türkiye’de Osmanlıdan bu yana döviz darboğazı hep olagelmiştir. Bu da şunu gösteriyor: Türkiye’nin döviz kazancı döviz harcamasından daha az. Sadece 1933-45  arası dönemde Türkiye dış ticaret açığı vermemiştir. Bu dönemde, kamu dengesinin de fazla verdiği not edilmelidir. Bu döneme ilişkin verilerin sıhhatine ilişkin çeşitli spekülasyonlar yapılsa da resmi rakamlar, düşük de olsa dış ticaret fazlasını gösteriyor. Döviz açığı veya fazlası, yerine göre bir ülke ekonomisinin rekabetçiliğini de gösterir. Örneğin Suudi Arabistan, Rusya, Körfez ülkeleri ve doğal gaz, petrol ve diğer doğal kaynaklar zengini ülkelerin dış ticaretlerindeki döviz fazlası rekabetçilikleriyle ilgili bir gösterge değilken; Almanya, Japonya, Kore ve Çin gibi ülkelerin döviz fazlası rekabet üstünlüğüne işaret eder.

Türkiye’nin ithalatı olmasa, üretim ve ihracatı darboğaza girer

Türkiye ithalatının yüzde 85’inden fazlası hammadde, ara malları ve yatırım mallarından oluşuyor. İthalat harcamasının sadece yüzde 14 ila 15’i tüketim mallarına gidiyor. Bu durumda, ülkemizin üretiminde ithalatın önemli oranda belirleyici bir etkisi vardır. İthalat yapılmadan üretim yapılması da güç görünüyor. Ulusal üretimimizin bir kısmını ihraç ettiğimize göre, ihracatımız ithalatımızın bir fonksiyonu haline gelmiş oluyor. Oysa ders kitaplarının basitleştirilmiş gösterimlerinde ithalatın yurtiçi harcamalar bakımından bir sızıntı olduğu ve millî geliri negatif etkilediği anlatılır. Tabi pedagojik amaçlarla bu tür varsayımlara başvurmak çoğunlukla gerekli oluyor. Sonuçta, döviz harcamasını kısarak ekonomiyi büyütemeyiz ve döviz harcamasını önemli ölçüde azaltacak kapasitede alternatif ticaret ortaklarını bulmak da kolay değil.

Döviz fiyatını artırarak ihracatı artırmak uzun dönemde izlenecek bir politika değil

Döviz fiyatının artması (TL’nin ucuzlaması), Türk ihraç ürünlerinin fiyatını düşürdüğü için, ihracatı artırmakta ve ithalatı caydırmaktadır. İhraç ürünlerinin talep esnekliği birden büyüktür. Bu da kısmen şunu gösteriyor: Türkiye’nin ihraç ürünlerini satın alan ülkeler, fiyat yükselişlerinde Türk ürünlerini kolaylıkla ikame edilebilmekte ve diğer ihracatçı ülkelere yönelmekteler. Yapılmış birçok çalışma, döviz kurlarıyla oynayarak ihracatı artırıp ithalatı azaltarak döviz tasarrufu sağlamanın sadece kısa dönemde işe yaradığını, uzun dönemde ise ters yönlü bir ilişkinin dahi ortaya çıktığını, ancak genellikle etkisiz bir durumla karşılaşıldığını göstermektedir.

İhracatın ithalat bileşimi, beklendiği kadar yüksek değil

İthalatımızın yüzde 85-87’si üretim girdilerinden oluşunca, ihracatımızın da önemli ölçüde ithalata dayandığı öngörülebilir. Ne var ki, durum tam da sanıldığı gibi değil. OECD hesaplamasına göre Türkiye’de ihracatın ithalat bileşimi yüzde 17-18 civarındadır. Yani ihraç edilen ürün değerinin sadece yüzde 17’si ithalattan oluşmaktadır. Geriye kalan 83 puanlık ithalat ise yurt içinde üretimde kullanılmakta veya tüketime gitmektedir. Bireysel araştırmacıların ulaştıkları bulgular ise OECD hesaplamasından önemli ölçüde farklılaşmakta ve ihracatın ithalat bileşimini yüzde 25-35 arasında tahmin etmektedir. Görüldüğü gibi ithalatın ağırlıklı olarak girdilerden oluşması ile ihracatın ithalata bağımlılık ilişkisi birebir düzeyinde güçlü değildir. Bu da, yurt içi pazarı hedefleyen tüketim bakımından da ithalatın çok önemli olduğuna işaret eder.

Finans piyasalarının serbestleşmesi ve istikrarlı para

Türkiye 1980 yılında dünyadaki serbest piyasa devrimiyle reel sektörünü, 1990 yılında sosyalist blokun çözülmesi ve finansal serbestleşme dalgasıyla birlikte finans piyasalarını dışa açmış ve kambiyo kontrollerini kaldırmıştır. Finans piyasalarındaki serbestleşmeden itibaren, ekonomik ve finansal kırılganlıkları zayıf olan Türkiye gibi ülkeler, sık aralıklarla para ve finans krizlerine maruz kalmıştır. Söz konusu krizler, esasında ülke yönetimlerinin ve ekonomilerindeki işletim mekanizmasının gelişmiş dünyayla uyumda başarısız olmalarını da göstermektedir. Bu krizlerden çıkışta genelde IMF ve diğer uluslararası finans kuruluşları etkili olmuştur. Krizler bir nevi piyasanın kendini düzeltmesi olarak da nitelenmektedir. Ancak, her 5 yılda bir meydana gelen krizler düzeltme olmaktan çıkmış ve bir tahribata dönüşmüş durumdadır. Bu da ülkelerin ekonomi yönetimlerinin yetersiz olması, ekonomik yapılarının zayıf ve kırılgan olması, ekonomide yapısal dönüşümlerin gerçekleşmemesi, zayıf insan kaynakları gibi nedenlerle açıklanmaktadır.

Her şey dövizle

Türkiye, mal ve hizmet piyasaları ile finans piyasaları bakımından gelişmiş ekonomilerle önemli ölçüde entegre olmuş durumdadır. Finans piyasalarına erişimi sınırlı olan kesimler ile dış ticarete konu olmayan ekonomik faaliyetlerde bulunan kesimler dışarıda tutulduğunda (ki bu kesimler de dövizle alınan ithal girdiler kullanabilmektedir), Türkiye’de dış ticaret ekonominin hayat damarı sayılır. Yine, Türk bankacılık sektöründe yabancı sahipliği veya yabancı kontrolü çok yüksek ve etkilidir. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmiyorum; aksine, bu yabancı bağlantısı Türk ekonomisindeki istikrarın en önemli ayaklarından biridir. Daha önce yaptığım bir analize göre, krizlerde aynı istikamette en fazla tepki veren bankalar yerli sahipli bankalar iken, en az tepkiyi verenler yabancı sahipli bankalardır. Bir ekonominin yabancı ekonomiler ve finans piyasalarıyla olan bağlantısı ne kadar güçlüyse, çalkantı dönemlerini atlatması, bu çeşitlilikten ötürü, o kadar kolay olabilmektedir.

Türkiye’nin ihracat, ithalat, yurt dışı yatırımları, yurt içi üretimde girdi kullanımı, yabancı yatırımlar, Türkiye’de sürekli ve geçici ikamet eden yabancılar, yurt dışında sürekli ve geçici ikamet eden Türk vatandaşları ve yurt dışına borcumuz ve yurt dışından alacağımız göz önüne alındığında, uluslararası referans paralara olan girift bağlılık daha açık görülür. Ancak istikrarsız TL ve finans piyasalarından dolayı dövize olan rağbet ve nihayet kripto paraların yaygınlaşmaya başlaması, ulus devletleri olduğu gibi Türkiye’yi de büyük ölçüde etkileyen faktörler olmaya başlamıştır.

WhatsApp’tan sonra Libra: Önce iletişim sonra alışveriş!

Facebook yeni bir sloganını duyuruyor: bağlantılı dünya için bağlantılı cüzdan. Bugün WhatsApp uygulamasının dünyayı nasıl birbirine bağladığını düşünürsek, Facebook dijital parasının da benzer şekilde para transferlerinde bir süper kolaylaştırıcı olarak işlev göreceğini öngörebiliriz. Facebook dijital para olarak Libra’yı sunmaya hazırlanıyor. Muhtemelen, sadece ulusal paralarının değerini korumada başarısız olanların değil, görece başarılı ulus devletlerin de sahayı terk etmeleri veya sahalarını daraltmalarını gerektirecek bir dönüşüm yaşanmaya başlayacak.

Para politikası etkili olamıyor

Yabancı reel ve finansal piyasalarla bağlantıları güçlü olan bir ekonomide, dikkat edilecek en önemli konu nedir denirse, ben öngörülebilirlik ve istikrar cevabını veririm. Çünkü ülke artık yabancı yatırımcıların, devletlerin, iş ve ticarî ortakların radarına girmiş olduğu için, özellikle politikalarının öngörülebilir olması en önemli mesele haline gelmektedir. Bizde Merkez Bankasının son 20 yılda çok da başarılı bir performans sergilediği söylenemez (daha önceki yıllarda performans daha da düşüktü). Örneğin, enflasyon hedefleri ve gerçekleşmelerine bakıldığında, sapmanın yüzde 50 ile yüzde 100 arasında olduğu görülmektedir. Bu da, Merkez Bankasının ya öngörü yapmada başarısız olduğunu ya da uygulanan politikalardan bağımsız bir ekonomik gidişatın olduğunu gösterir. Samimi olmak gerekirse, Türkiye’nin son yirmi yıllık başarısında veya başarısızlığında IMF ve Dünya Bankası programlarının belirleyici bir etkisinin olduğunu teslim etmek gerekir. Uluslararası kurumlarla yürütülen programlar tamamlandıktan sonra program-bağımsız bir döneme girildi ve öyle de devam ediyor. Ekonomide para politikasının uzun dönemde etkisiz olduğu, kısa dönemde ise sürpriz veya şok etkisi yapacaksa etkili olduğu genel kabul görür. Tabi bir politikayı bir kere sürpriz diye uygulamak mümkün, aynı şeyi her gün yaparsanız sürpriz olmuyor ve doğal olarak sonuç da vermiyor.

Bütün dünyada ekonomi ve toplumda bir dönüşüm gerekiyor

Bütün dünya, son çeyrek yüzyılda giderek artan bir yoğunlukta dijitalleşmeye maruz kalıyordu. Covid-19 ile bu dönüşüm sistemik bir hale geldi. Eğitim, üretim, ticaret, iş modelleri, kamu kesimi iş görme tarzları, devlet – toplum ilişkileri, ulus devlet tasarımı gibi konularda büyük dalgalar oluşmaya başlıyor. Bir ülkede sanal âlem ulus devletin kontrolünde olmadığında, dijitalleşme ile yaygınlaşan sanal âlemin ulus devlete rağmen toplumu ne yönde etkileyeceğini ve yönlendireceğini kestirmek giderek zorlaşıyor ve gidişatı yönlendirmek kontrolden çıkıyor. Dolayısıyla, enflasyonla mücadele, para politikası ve döviz kuru politikası alanlarında da ulusal inisiyatif giderek kayboluyor.

Devlet başarısızlığı, piyasa başarısızlığı ve sivil toplum başarısızlığı

Literatürde devletin başarısızlığı (government failure), piyasa başarısızlığı (market failure) ve sivil toplum başarısızlığı (voluntary failure) kavramları giderek daha çok kullanılacak. Eskiden sadece devlet veya piyasa başarısızlığından söz edilir ve özel sektöre veya devlet müdahalesine neden ihtiyaç duyulduğu bununla gerekçelendirilirdi. Şimdi ise sivil toplum başarısızlığı gündemde! Sivil toplumunu geliştirmeyen ve hatta gelişmesine fırsat vermeyen devletlerin, dijital istila ile zeminlerinin önemli ölçüde sarsılacağı söylenebilir. Mesele, bir para politikası veya enflasyon meselesi olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Bütün dünya dönüşüyor, dönüştürülüyor. Bu sert ve güçlü akıma karşı durmak sadece akıbeti hızlandırır. Devlet, özel sektör ve sivil toplum örgütleri bakımından çağdaş gelişmeleri anında izleyip uygulayan, kurumlarının (devlet, özel sektör ve STK) kapasitesini artırmada proaktif davranan toplumlar başarılı bir şekilde hayatta kalacak gibidir. Bunun dışında varlığını sürdürecek toplumlar ise kahramanlık hikâyeleri yazmaya devam edecek gibi görünüyor.

Metin Toprak
+ diğer makaleler

1966 Ardahan doğumlu. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümünden 1987 yılında mezun oldu. Yüksek lisansı ve doktorasını da bu Üniversitede yaptı. Kırıkkale, Eskişehir Osmangazi, Uluslararası Saraybosna, Türk Hava Kurumu ve İstanbul Üniversitelerinde öğretim üyesi ve yönetici olarak görev aldı. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunda uzman yardımcısı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunda Başkan Yardımcısı, Rekabet Kurumunda İkinci Başkan ve ÖSYM’de Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Finansal sistem ve ekonomik kalkınma, sosyal politika, yoksulluk ve yükseköğrenim sisteminin reformasyonu başlıca ilgi alanlarıdır.