Ömer Torlak –

Sosyal bilim öğretiminde yeni bir mimari ihtiyacı konusuna işletmecilik ve iktisat öğretimi üzerinden biraz daha somutlaştırarak ve örneklendirerek devam etmeye niyetlendik. Bir önceki yazımızda sosyal bilim öğretim mimarisine olan ihtiyaçtan söz ederken;

“Dar bakış açısıyla sınırlanmış bir öğretim sürecinden geçen sosyal bilimlerin her alanındaki öğrencinin bu kısır döngüden çıkabilmesi çok zor ya da tesadüflere bağlı kalmaktadır”

şeklinde bir cümle kurmuştum. Bu yazıda ise bunu biraz daha açabilmek amacıyla, benim de öğretim süreci ve süzgecinden geçtiğim işletmecilik alanını odağa alarak bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Yakın ve birbirini besleyen alanlar olması bakımından iktisat öğretimine de yeri geldikçe değinmekten kaçınmayacağım. İktisatçı dostları üzmek gibi bir niyetimin olmadığı ifadesi ve işletmecilikle ilgili yazacaklarımın daha iyi anlaşılabileceği düşüncesiyle elbette.

İktisat öğretiminde piyasa sistemi içinde arz-talep dengesine işaret edilir ve fiyat oluşumunun esaslarına vurgu yapılır. Yine rekabetçi piyasa şartlarının oluşumu ile rekabeti engelleyen hususlardan söz edilir. Makro açıdan da iktisadi büyüme ve refahın artırılmasına ilişkin iktisadi politikalar öğretilmeye çalışılır. İşletmeler ekonominin önemli aktörleridir. İşletmecilik öğretiminde de iktisadın bu öğretileri bağlamında kârlılık, yatırım ve pazarların çeşitlendirilmesi, büyüme, yeni istihdam alanlarına vurgu yapıldığı gibi, işletmenin tüm paydaşlarını gözeten karar ve uygulamaların önemine değinilir. Bu bağlamda, müşteriler, çalışanlar, tedarikçiler, işletmenin yakın ve uzak çevredeki grup ve toplum ile kamu kurum ve kuruluşlarının hak ve hukuklarına karşı sorumluluklarına da vurgu yapılır elbette. Bütün bu vurgulara rağmen, piyasalardaki rekabet karşıtı eylemlerin bitmediği, büyümeden ve artan refahtan ortaya çıkan sonucun adaletsizlik ve eşitsizlikleri azaltmadığı, tam tersine artırdığı ve işletmelerin birbirleri aleyhine her fırsatı değerlendirmeye çalışan uygulamalardan vaz geçmediğini işitiyor, yaşıyor ve tanık olmaya devam ediyoruz. Özünde insanın hırsına yenik düşmesi olarak görebileceğimiz bu hususa ilişkin olarak iktisat ile işletmecilik öğretim mimarisinin hiç mi suçu yok? sorusu sorulmayı hak etmiyor mu?

Ekonomik kriz dönemlerinde insanlığımızı biraz daha fazla hatırladığımızı söylersek yanlış ifade etmiş olmayız sanırım. Artan işsizlik, düşen talep ve çeki düzen arayışları biraz daha görünür oluyor. Bulunduğumuz yüzyılın başlarında yaşanan finans sektörü ve ABD kaynaklı krizde dönemin Papası bile mealen, “yeter artık, ekonomiye de bir ahlak lazım” diye bir şeyler söylemişti diye hatırlıyorum. Gelir kaybının azalışı ilk etapta zaten geliri az olan kesimleri daha fazla vuruyor ve satın alma güçleri azalıyor. Hatta işsiz kaldıkları için hayatlarını sürdürmekte zorluk yaşamaya başlıyorlar. İş modellerinde son yıllarda yaşanan baş döndürücü hızdaki değişime karşı sahip oldukları beceri ve yetkinlikleri de geliştiremedikleri için daha da eşitsiz hale geliyorlar. Paydaşlarına karşı ekonomik, sosyal ve ahlaki sorumluluklarından söz edilen işletmeler de krizden daha kısa sürede çıkabilmek ve rekabette avantaj yakalayabilmek adına eşitsizliği artanlar yerine beceri ve yetkinliği güçlü olanları tercih etme yanında gelişen teknoloji kullanımı sayesinde de daha az sayıda istihdam ile görme yeteneğine yatırım yapıyor.

İfade ettiğimiz bu hususların işletmecilik dünyasında çok makul ve doğal karşılanması gerektiğine ilişkin bakış açısının yerleştiğinin farkındayım. Bu durumda “peki o halde problem ne, işletmeler ayakta kalmasın mı, rakiplerine karşı üstünlük sağlamak için bunları yapmalarından daha doğal ne olabilir?” gibi soruların aklınıza gelmesi normal. Ben de bu ve benzeri soruları da dikkate almak suretiyle tam da bu noktada şu soru ile müdahale etmek isterim: “İktisat ve işletmecilik refahın artması ve adil bölüşümüne de katkı sağlamayacak idiyse şayet, artan yoğunlukta müfredatlarına dâhil ettikleri, ahlakı, sosyal sorumluluk benzeri ders, konu ve kavramlara ne gerek vardı?”

Tam da bu noktada, işletmecilik öğretiminde yeni bir mimarinin anlam ve önemi ortaya çıkar. Yeni mimari ihtiyacının, ABD merkezli gelişen yüz yılı aşkın işletmecilik öğretimini alan insanların kurmuş, yönetmiş ve çalışmış oldukları şirketlerin karar ve uygulama sonuçlarına bakılarak ne denli şiddetli olduğu rahatlıkla ifade edilebilir diye düşünüyorum. Daha sistematik çalışma, verimlilik kazandırma ve dolayısıyla maliyet tasarrufu, kaynak kullanımında etkinlik adına geliştirilen işletmecilik öğretim mimarisinin sonuç itibariyle elde edilen kazanımların çok büyük bir kısmının zaten zengin olan sermaye sahiplerinin zenginliğini artırdığı gözlenmiştir. Öte yandan çalışanların çok büyük bir kesiminin artan eşitsizlikten paylarına çok daha fazla eşitsizlik düştüğü, iklim değişikliğinin beklenen olumsuz sonuçlarının hem yaşayan hem de gelecek kuşakların refahını azaltma yanında ortaya çıkan maliyetleri yüklenmek durumunda kaldığı bir dünyada yaşamak durumunda isek, o halde işletmecilik öğretiminin iddiasının aksine sonuç doğurduğunu söylemekle yetinmek durumunda mıyız? Ya da sosyal sorumluluk kampanyalarına verdikleri destekler ile işletmeler itibari değerlerini koruyabildikleri ve yenilikleri ortaya çıkaran ar-ge yatırımlarına sağladıkları destekler ölçüsünde yine de işletmecilik öğretiminin başarılı olduğunu söyleyebilecek miyiz?

Burada elbette bir şeylerin ters gittiği açık. Fakat hâkim paradigma sebebiyle ve pazarda elde edilen gücün etkisinde işletmecilik öğretim alanına farklı bir müdahalenin rekabetçi dezavantaj oluşturacağı, yatırımları ve istihdamı olumsuz etkileyebileceği gibi sebeplerle karşı çıkışlar olacağı da ortada. Bireyin bir sosyal bilim alanı olarak yıllardan beri süregelen haliyle işletme ya da iktisat öğretiminden geçtiğinde adeta beşeri alanın yok sayılması gibi bir sonuca dönüşmesi ve sadece yaptığı ve aldığı sorumluluklarda başarılı olması beklentisi, onun “insan” olmaklığını da sorgulanır hale getiriyorsa, böylesi bir iktisat ya da işletmecilik öğretim mimarisinin başarısından söz edilebilir mi? İşletmenin ve sınırlı sayıda insanın kârını artırması, yatırımlarını çoğaltması ve zenginliğini artırması ve artan kısmın bir miktarı ile istihdam oluşturması, vergi yoluyla katkı sağlaması ve hatta sosyal sorumluluk adı altında destek olması, çevreyi, insan sağlığını ve geleceğe ait kaynakları hor kullanmasını mazur gösterebilir mi? Elbette, hiçbir işletme sahip ve yöneticisi bu söylenilenleri yapmadığını iddia edecek ve rekabet etme adına ya da piyasa şartlarının bir gereği olarak işletmeciliğin gereğini yaptığını söyleyecektir. İşte tam bu noktada aşırı uzmanlaşmış işletme ya da iktisat öğretiminin insan-insan, insan-grup ve insan-toplum ilişkileri bağlamında bağlamından kopuk ele almış olmasının sonuçlarını yaşadığımızı rahatlıkla ifade edebilirim.

İşletmeciliğin temel alanlarında uzmanlaşan akademisyenlerin kendi uzmanlık alanlarına ilişkin gerek ders müfredatları gerekse ders aktarımlarında çoğu kez işletmeyi bile bütün olarak görememe ya da ihmal etmekten kaynaklanan bir eğilim içinde olduklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Tabii ki istisnaların olduğunu bilerek ve onların hakkını da teslim etmemiz gerekir. Örnek vermek gerekirse, finansman konuları anlatılır ve aktarılırken, haklı olarak finans kaynaklarının doğru ve yerinde kullanılmadığı taktirde işletmenin zorluk yaşayacağı ve hatta varlığını yitireceği önemle vurgulanırken, aslında finansman kararlarının işletmenin asli amacına hizmet etmesi bakımından değerlendirilmesi gerektiği çoğu kez göz ardı edilerek ortaya konulur. Böylesi bir yaklaşım içeren müfredat ile yetişen işletmecilerin işletmenin tamamına asli amaçları çerçevesinde bir bütün olarak bakamadıklarını görüyor ve sonuçlarını da bütün bir toplum olarak yaşıyoruz. Tabii ki sorumluluğuna verilmiş finansman konularında duyarlı hareket etmeye çalışan finansman yöneticileri işletmenin aslında daha fazla satış yapabileceği ilave müşteri hizmetlerinin kısıtlanmasına yol açıp açmadığı, ürünün faydasını artıracak ilave katkılarla daha fazla tercih edilebileceği önerisine maliyet artışı gerekçesiyle karşı çıkması doğal bir yaklaşım gibi kabul görmektedir. Benzer biçimde çalışanların motivasyonlarını artıracağı ve dolayısıyla verimliliği yükseltecek ücret ayarlama tekliflerine finansman yöneticilerinin, örneğin kârlılığı azaltacağı ve rekabet dezavantajı oluşturacağı gerekçeleri ile şiddetle karşı çıkabileceğini görmek, günümüz dünyasının hemen herkes tarafından kanıksanan normallerinden sayılmaktadır. Diğer taraftan, pazarlama ya da insan kaynakları konularına ilişkin karar alıcıların da bu kez örneğin üretim ve finansman konularını da işin içine katacak bütünlükle olguya yaklaşamama eğilimlerinin yüksek olabileceği konusu da gözden kaçırılmamalıdır. Diğer bir ifadeyle, insan kaynakları ya da pazarlama yöneticilerinin de her talep ve isteklerinin de işletmeye bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşamama ve dar uzmanlık alanıyla yaklaşması sebebiyle, benzer sonuçlar ortaya koyabileceğinin farkındayız. Dolayısıyla işletme öğretimini kendi içinde tek başına ele aldığımızda dahi yeni bir öğretim mimarisine olan ihtiyaç açıkça ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda örneklendirmeye çalıştığımız bir işletmecilik öğretim mimarisi sonucunda rekabete yaklaşım, müşterilere bakış, çalışanlar ve diğer paydaşlarla iletişim konularında insanı odağa alamayan, kendi uzmanlık alanına sıkışmış oldukça sığ ve dar kalıplarla sıkışmış mezunları dünyasına kazandırdığımızın ne kadar farkındayız acaba? Sadece işletmecilik konuları ile sıkışmış ve sosyal bilimlerin diğer alanlarından işletmecilik öğretimi alan gençlere işletmenin ekonomik olmakla birlikte sosyal, kültürel, politik, stratejik ve ekolojik etkileşimlerini bütün olarak gösteremeyen bir öğretim mimarisinden başkaca sonuç beklenmesi de doğru bir beklenti değildir.

Yazının başlangıcında örneklendirmeye çalıştığımız sonuçları değiştirebilmek için sosyal bilim ve özelde de işletmecilik öğretim mimarisinde ifade etmeye çalıştığımız bütüncül bakış açısını samimiyetle gündemimize almak durumundayız.

İşletmecilik öğretimi için örneklendirmeye çalıştığımız hususları rahatlıkla iktisat ve diğer sosyal bilim alanlarındaki öğretimi için de ifade edebiliriz. Büyüme konuları öğretilirken para politikası, faiz, fiyatlar seviyesi, arzın artırılması, ihracat artışı, ithalatı kısıtlayıcı politikalar, vergi politika ve uygulamaları gibi çok sayıda iktisat öğretim konularının birbirleri ile çelişebilen, rakip firmalara, tedarikçilere, müşterilere ve topluma olumsuz etkilerde bulunabilen konular olabileceği gözden kaçırıldığında mikro ya da makro iktisada yoğunlaşmış çok sayıdaki akademisyenin aşırı uzmanlaşma ile körlük yaşayabileceği ve bunu da öğrencilere aksettirebileceği rahatlıkla ifade edilebilir. Benzer şekilde psikoloji öğretiminde sosyolojinin, iktisadın ve işletmecilik alanlarının yok sayılması, ilahiyat öğretiminde klasik kaynakların sadece uzmanlık alanı ile sınırlı aktarılması yanında örneğin iktisadın güncel konularından habersiz olma eğilimleri gibi çok sayıdaki örnek, sosyal bilimlerin tamamına ilişkin yeni bir öğretim mimarisi ihtiyacını açıkça göstermektedir.

Yeniden işletmecilik alanına dönecek olursak, bu yazıda kısa ve basit örneklerle ifade etmeye çalıştığım şey aslında, işletmecilik öğretim mimarisini yeniden tasarlayamaz isek, her geçen gün daha eşitsiz bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz. Ve bunun sonucunda çok az sayıdaki işletme pazardan ve ekonomik büyümeden hak etmedikleri ölçüde yüksek pay almaya devam edecek. Dolayısıyla haksız rekabet ve rekabeti engelleyen uygulamalar artacak, yoksulluk ve açlık sınırı altında kalan ve yeni modellerine uyum sağlayamayan işsiz sayısı çoğalacak, ekolojik denge bozulmaya devam edecek, iklim değişiklikleri sebebiyle gelecek kuşaklara daha zor yaşanabilir bir yeryüzü mirası bırakacağız. Özetle mevcut öğretim sisteminde uzmanlaştırma adına bireyi uzmanlaştığı alanın, başka her şeye körleşmiş bir savunucusu olmaya yönlendireceğiz.

Benzer şeyler sosyal bilimlerin tüm alanlarında karşımıza çıkacak. İnsan psikolojisini dikkate almayan, ahlaki ve kültürel değer yargılarını önemsemeyen ve belki de yok sayan hukuk kararları ile karşılaşacak, iktisadi gelişmeyi anlayamadığı için itikadi değerleri aktarmakta zorlanan ilahiyat mezunları vermeye devam edecek, sosyolojik okumayı beceremeyen edebiyatçılar ve tarihçiler yetiştirecek, ideolojik bakış açılarını siyaset bilimi ve kamu yönetimine taşımayı işinin sorumluluğu olarak görebilen siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler mezun sayısını artıracağız.

Sosyal bilim öğretiminde yeni bir mimari ihtiyacının farkına varmak ve adım atmak öncelikle akademisyenlerin işi olmalı. Yani terzi olarak söküğümüz olduğunun farkında olmalıyız. Tam da bu noktada soru şu: “Söküğümüz olduğunun ve bunun da üzerimizde sakil durduğunun farkında mıyız ya da ne kadar farkındayız?”

Bireysel sorumluluklarımız bağlamında kendi derslerimizde ve araştırmalarımızda bunun gereğine bir nebze de olsa katkı yapma gayreti ile yol alabiliriz diye düşünüyorum.

Ömer Torlak
+ diğer makaleler

1961 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden 1982 yalında mezun oldu. 1984 yılında yüksek lisans ve 1991 yılında doktora derecelerini pazarlama alanında İstanbul Üniversitesi’nden aldı. 1996 yılına kadar özel sektörde çalıştı. 1996 yılından itibaren Kırıkkale, Eskişehir Osmangazi ve Çankırı Karatekin Üniversitelerinde görev yaptı. KTO Karatay Üniversitesi’nde rektörlük ve Rekabet Kurumunda başkanlık görevlerinde bulundu. TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliği de yapan Torlak, pazarlama ahlakı, pazarlama tarihi, tüketim kültürü, tüketici davranışları ve pazarlama araştırmaları alanlarında çalışmalarını sürdürmekte ve halen İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde çalışmaktadır.