Ömer Çaha –

Dört yıl önce Tatvan Devlet hastanesinde tedavi gören kuzenimin sağlık durumu kötüye gidince İl Sağlık Müdürlüğü hemen harekete geçti, kendisini bir ambulans helikopterle İstanbul’a gönderdi. Helikopter İstanbul’a iniş yapar yapmaz hazır bekleyen bir ambulansla Cerrahpaşa’ya götürülerek tedavi altına alındı.

Kuzenimi hastanede ziyaret ettiğimde, bu olayı devlete minnet duygusu içinde anlatırken gözleri sulanmıştı.

Türkiye’nin yakın tarihini az çok bilen biri için duyduklarım inanılır gibi değildi: Devletin, kendi halinde ortalama bir vatandaşını özel tahsis edilmiş bir helikopterle İstanbul’a göndermesi, orada bir ambulansı hazır bekletmesi, hastanede yerini ayırtması, indiği yerden şimşek hızıyla taşıyarak tedavi altına alması. Türkiye tarihine aşina olanlar için bu durum ayarlanmış bir mizansen, bir kurgu ve ancak bir hayal gibi!..

Yüz yıllık tarihimizde, devletin vatandaşıyla kurduğu ilişkiyi düşündüğümüzde bunun ne denli köklü bir değişime, dönüşüme, hatta zihniyet devrimine işaret ettiğini anlayabiliriz.

Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı tebaa anlayışını eşitlik temelinde vatandaşlığa dönüştürdü. Ancak eşitlik temelindeki vatandaşlık uzun süre sadece sözde kaldı, hayata geçemedi. Devlet, vatandaşını olduğu gibi kabul edip hizmet etmek yerine, ona buyurgan bir otorite olarak hükmetti, ezdi, büzdü, belirlenmiş ideale doğru adam etme çabasına girdi. Bu süreçte devletle vatandaş arasında doğan dikey ilişki, halkı aşağılayıp horlayan bir seçkinler zümresinin beslenme kaynağı oldu.

Kuzenimin yaşadığı olay, daha düne kadar dilinden ve/veya inancından dolayı horlanan, aşağılanan, dışlanan, kamu kurumlarından kovulan vatandaşın gerçek anlamda hak ettiği değere kavuştuğunu gösteriyor. Kıyafetinden dolayı bırakın eğitim hakkından, sağlık hizmetinden bile mahrum bırakılma hadisesi, sanki asırlar öncesine ait bir hayal gibi duruyor zihnimizde! Oysa şunun şurasında üzerinden daha on beş yıl bile geçmedi. Toplumların hayatında bir nefes kadar kısa bir süre …

Verdiği hizmet, devletin vatandaşına takdir ettiği değerin yanında ona karşı hissettiği sorumluluğu da gösterir. Çağımızda devlete ilişkin ana paradigma haline gelen sosyal devlet anlayışı, devleti vatandaşın temel sosyal ihtiyaçlarından sorumlu tutar. Eğitim ve sağlık hizmeti bunların başında gelir.

Bu iki alanda da Türkiye son yirmi yılda devrim niteliğinde bir değişim ve dönüşüme imza attı. Eğitim imkânını ülkenin en ücra köşesine kadar yayarken, yaptığı sağlık reformuyla da tüm vatandaşlarını sağlık güvencesi kapsamına aldı.

Son yirmi yılda yaşanan zihniyet değişimiyle birlikte “Efendi devlet-aşağılık vatandaş” mantalitesi yerini “Efendi vatandaş-hizmetçi devlet” anlayışına bıraktı. Devlet, bu dönüşümle birlikte topluma her alanda önemli hizmetler sundu; bu zemin üzerinde kuzenim gibi ortalama vatandaş, makbul vatandaşa dönüştü.

Korona süreci, Türkiye’nin geçirdiği sessiz devrimi gözler önüne bir kez daha serdi. Devlet bunun ilk adımını, korona bulutlarının bize fersah fersah uzak olduğu bir tarihte, Çin’in Wuhan kentinde bulunan vatandaşlarını tahliye ederek attı. Ocak ayının sonlarına doğru Çin’den gelen korkunç görüntüler ülkemizde de şok ve şaşkınlığa yol açarken, Türkiye oradaki vatandaşlarını tahliye etmek için harekete geçti.

Milli Savunma Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ortak girişimiyle Koca Yusuf adlı askerî kargo uçağı ambulansa dönüştürüldü, içine altı sağlık elemanı bindirildi, getirilecek vatandaşlar için tulum, maske, eldiven ve koruyucu tıbbî malzemeler yerleştirildi ve uçak 31 Ocak akşamında Wuhan’a hareket etmek üzere havalandı. Tek tek muayene edilip ateşleri ölçülen 32’si Türk, 10’u da başka ülke vatandaşı 42 kişi İstanbul’a getirildi.

Mart ayının ortalarından itibaren Avrupa’nın koronaya teslim olması, eğitim kurumlarının kapatılması ve sokağa çıkma yasaklarının baş göstermesi üzerine Türkiye, vatandaşlarını buradan tahliye etmeye başladı. Arı çalışkanlığıyla gidip gelen uçaklarımız çok sayıda vatandaşımızı Türkiye’ye taşıdı. Getirilen vatandaşlar yurdun değişik yerlerindeki öğrenci yurtlarına yerleştirildi. Devlet, yurtlarda karantinaya aldığı vatandaşlarına ondört gün boyunca el bebek gül bebek baktı.

Birçok ülkede uçuşların yeniden başladığı Haziran ayının başına kadar 126 ülkeden 75 bin vatandaş bu şekilde ülkeye transfer edildi.

Devlet, bir yandan değişik ülkelerden vatandaşlarını topluca ülkeye taşırken, bir yandan da gelen kişisel talepleri karşıladı.

Takvimler 18 Nisan tarihini gösterdiğinde medyada yer alan haberlerden biri Fransa’dan tahliye edilen bir vatandaşla ilgiliydi. Fransa’nın Lyon kentinde yaşayan 33 yaşındaki Zekeriya Kılınç, çalıştığı yerinde kalbi durunca kaldırıldığı hastanede yoğun bakım servisine alınıp yaşam destek ünitesine bağlandı. Ancak Fransız doktorlar beyin ölümünün gerçekleştiğini ileri sürerek fişini çekmek için aileden izin istedi. Ailenin Türk Konsolosluğu ile irtibata geçmesi üzerine çalışmalar başlatıldı. Türkiye’den gönderilen ambulans uçakla tahliye edilen Kılınç, Konya’ya getirilip burada tedavi edilerek hayata döndürüldü.

26 Nisanda, sosyal medyaya da düşen dünyalar tatlısı genç ve masum bir kız çocuğunun imdat çığlıkları televizyon kanallarında haber konusu oldu. İsveç’te yaşayan ailenin genç kızı Samira, sosyal medyada paylaştığı yardım çığlığında şunları söylüyordu:

“Ailemle birlikte İsveç’te yaşıyoruz. Babam onbir gün önce ateşi yükselip nefes darlığı yaşamaya başladı. Endişe edip hastaneyi aradık ama maalesef gelmediler ve bizleri geçiştirdiler. Her gün defalarca aradık ama bize dönüş yapmadılar. Ülkemizden bize sahip çıkması adına yardım talep ediyoruz. Ne yaparız, nereye başvururuz bilmiyoruz. Lütfen sesimizi duyurmamıza yardımcı olun. Babamın durumu çok kötü, bir an önce müdahale edilmeli, lütfen!..”

Bu çığlıkların medyada yer alması üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Samira’yı arayıp kendisiyle konuştu ve babasının en kısa zamanda Türkiye’ye getirilip tedavi edileceği haberini verdi. Erdoğan Samira’yla konuşuyorken tam donanımlı bir ambulans uçak çoktan havalanmıştı. İsveç’ten tahliye edilen 47 yaşındaki Emrullah Gülüşken Ankara’da tedavi altına alındı.

Göğüsleri kabartan bu tahliye karşısında muhalif medya, işi sulandırmak, hatta bulandırmak üzere yalan haberleri üst üste gazete sayfalarından ve televizyon ekranlarından servis etti. Bu işin peşine özel olarak düşen muhabirin bir televizyon kanalına verdiği röportaj bugün bile gözlerimin önünde. Başarılı muhabir “söz konusu ailenin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın köylüsü ve hatta akrabası olduğu bilgisine” ulaşmıştı. “Aslında Bakanlık devletin imkânlarını kullanarak Bakanın akrabasına iltimas geçmişti.”

Bu yalan haber üzerine yönetimin müşfik ve cömert hizmetlerinden çok Emrullah Gülüşken’in kim olduğu sorusu ön plana çıktı. Medyamız işi gücü bırakıp günlerce bu ailenin kimliğinin peşine düştü. Ailenin seneler önce Batman’ın Gercüş ilçesinden İsveç’e göç ettiği bilgisi ortaya çıkıncaya kadar, ne yazık ki ortaya atılan yalan perdesi gerçeğin üstüne gölge gibi yayıldı; hatta bazılarının gerçeği olmaya devam etti.

Yönetim, koronayla mücadele sürecinde başarılı adımlar attıkça muhalif medya kameralarını armudun sapına üzümün çöpüne odakladı. Sağlık Bakanı Koca’nın basın toplantılarında söz alan bazı gazeteciler tuzak sorularla Türkiye’nin başarılı hizmetlerini gölgeleme yoluna gittiler. Son derece kibar ve zarif olan Bakan, sonunda dayanamadı, bir defasında kibarlık sınırları içinde patlayarak, “kendi ülkenizle gurur duymalısınız!” demek zorunda kaldı.

Gülüşken’in tahliyesinden bir gün sonra bu kez Rusya’dan tahliye edilen bir öğrencinin haberi medyaya düştü. Moskova’da akciğerinde hava birikmesi sonucu tedavi altına alınan 24 yaşındaki Haluk Hasan Seyithanoğlu, Sağlık Bakanlığının gönderdiği ambulans uçakla Türkiye’ye getirilip tedavisine burada devam edildi.

Türkiye’nin başarılı tahliye operasyonlarından bir başkası medyaya “Dışişleri’nin Tahliye Destanı” başlığıyla düştü. Gerçekten de destansı bir kurtarma ve tahliye hikâyesi. Dışişleri Bakanlığını Bolivya’dan arayan bir Türk vatandaşı, turist olarak bulunduğu ülkede böbreklerinden rahatsız olduğunu, korona yasaklarına yakalandığı için bulunduğu şehirden dışarı çıkamadığını ve tedavi imkânı bulamadığını belirterek yardım istiyor. Bunun üzerine Bakanlık Bolivya’daki Türkiye Büyükelçiliğini harekete geçirerek destansı tahliye operasyonunu gerçekleştiriyor.

Olanları Büyükelçi Serap Özcoşkun’dan dinleyelim:

“Vatandaşımızı aldığımız şehir Cochabamba. La Paz’a yaklaşık 400 kilometre uzaklıkta. Ama burada yollar öylesine dar ve virajlı ki, 8 saatte ancak ulaşabildik. Başkâtip arkadaşımla birlikte hemen Büyükelçilik aracını yola çıkarttım. Sıkı kurallar olması nedeniyle kordiplomatik araca bir vatandaşımızı kurtarmaya gittiğini gösteren yazı da astık. Vatandaşı bulunduğu yerden alıp hiç beklemeden Büyükelçiliğimize getirdik. Kendisini bir süre ağırladıktan sonra özel bir uçakla önce Sao Paulo’ya, oradan da Türkiye’ye gönderdik.”

Türkiye kendi vatandaşlarına bunları yaparken diğer ülkelere de el uzatarak sağlık malzemesi gönderdi. Birçoğu Avrupa’dan olmak üzere bu süreçte yüzden fazla ülkeye yardım elini uzattı. Bu ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleri. Türkiye’nin Amerika’ya yardım göndermesi üzerine, Maryland Eyalet Valisi Lary Hokan, 30 Nisan’da, ihtiyaç duydukları malzemelerin listesini yaparak Türkiye’den kendilerine de yardım edilmesi talebinde bulundu. İki gün sonra Türkiye’den kalkan dolu uçak Maryland’daki havaalanına iniş yaptı.

Avrupa, ondokuzuncu yüzyıldan beri gözlerimizi kamaştıran bir dünya. İhtişamıyla, devlettoplum ilişkisiyle, sosyal devlet anlayışıyla, vatandaşına verdiği değerle bizde hem hayranlık uyandırıyor hem de kendimize olan güvenimizi sarsıyor, aşağılık kompleksine yol açıyor. Ne var ki, korona süreci, bu dünyanın içten içe ne kadar çökme sürecine girdiğini gözler önüne serdi. Sağlık sistemi çöken, birbirinin sağlık malzemesine el koyan, başkasının çığlığına kulaklarını tıkayan, dezavantajlı grupları ölüme terk eden, üzerine gelen virüs sağanağı altında ezilip büzülen, hatta yer yer darmadağın olan bir Avrupa!..

Korona süreci, Avrupa’nın dağınıklığını gözler önüne sererken, Türkiye’nin ise ne denli güçlü, büyük, müşfik ve iyi organize bir devlet yapısına sahip olduğunu gösterdi.

Devletlerin yönetim anlayışı ve becerisi, kendisine hâkim olan kültüre göre şekillenir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesi, bu felsefeyi taşıyan insanlarla birlikte kültürel bir kod olarak devlete hâkim oluyor. Türkiye’nin bu süreçteki başarı hikâyesi, esas itibariyle bunun hikâyesi.

Salgın sürecinde bir devletin performansını iki şey üzerinden ölçmek lazım: Virüse yakalananlar ve virüsten ölenler.

Virüse yakalanma düzeyi, devletin toplumuna hükmetme beceresini ortaya koyan bir resim. Bu, devletlerin en kolay yapabildiği şey. Sokağa çıkma yasağı ilan edersiniz, kimse evinden çıkmaz, o zaman nüfusunuzu virüsten büyük ölçüde korumuş olursunuz. Kapalı, otoriter sistemler için bu eften püften bir şey. Çin, bir düdükle altmış milyon insanını karantinaya aldı, virüsü bir bölgede hapsetti, böylece onunla kolayca baş edebildi.

Ekonomisi üretime dayanmayan ülkeler için de bu kolay bir . Nüfusun üretim alanlarında olması gerekmiyorsa o zaman onu içeri tıkmanın fazla maliyeti olmaz. Avrupa Birliğinden akan fonlara ve turizme dayanarak ayakta kalan Yunanistan bunun tipik örneği. Uzun süren sokağa çıkma yasağıyla Çin gibi işin üstesinden gelebildi.

Önemli olan bir yandan ekonominin çarklarını çevirirken bir yandan da nüfusun hareketliliğini belli ölçüler içinde disipline ederek dengeli bir politikayla sorunun üstesinden gelmek. Türkiye süreci böyle yönetti ve bulaş konusunda Avrupa’daki emsal birçok ülkeden daha başarılı bir performans ortaya koydu. Sağlık Bakanlığı, Kasım ayı ortalarına kadar günlük vaka sayılarını hastalar üzerinden vererek kafaları bulandırmış olsa da Türkiye’nin ekonomi çarkını durdurmaksızın koronayla mücadelesi akranlarına göre başarılı olmuştur.

Bir ülkenin salgın sürecinde esas performansını ortaya koyan, salgına yakalananları hayatta tutma becerisidir. Bu durum, bir yandan ülkelerin sağlık alt yapısının, bir yandan da sağlık politikalarının resmini ortaya koyar.

6 Ocak 2021 tarihi itibariyle İtalya’da koronaya yakalananların yüzde 3,50’si ölüme giderken, bu oran Belçika’da 2,88, İngiltere’de 2,75, İspanya’da 2,59, Fransa’da 2,47, Almanya’da 2,05, Hollanda’da ise 1,42’dir. Türkiye’de koronaya yakalanan hastalar içinde kaybedilenlerin oranı yüzde 0,96 düzeyindedir. Bu ülkelerin bir kısmıyla aramızda o kadar büyük fark var ki, mukayeseye kalkışmak zül sayılır.

Türkiye, korona sürecini dünyada en başarılı sürdüren/yöneten birkaç ülkeden biri olmuştur. Japonya, Güney Kore, Hong Kong ve Çin gibi başarılı Asya ülkelerinin yanında yer alabilen Avrupa kıtasındaki ender ülkelerden biri Türkiye.

Peki, Türkiye’nin başarısında rol oynayan faktörler nelerdir?

Türkiye, her şeyden önce, Çin’de vakaların görülmesiyle birlikte Sağlık Bakanlığı bünyesinde uzmanlardan oluşan bir Bilim Kurulu oluşturarak sürece hazırlıklı girdi. Bilim Kurulunun önerisi üzerine Bakanlık tedavide kullanılacak büyük miktarda ilacı toplayarak stokladı. Böylece eli tetikte virüsü bekledi. Süreç boyunca da Bilim Kurulu aktif bir pozisyon alarak yönetime yol gösterici tavsiyelerde bulundu.

Başarının diğer bir sırrı alınan önlemlerdedir. Türkiye’de ilk vakanın görülmesinin hemen ardından ciddi önlemler alındı. İlk vaka 11 Mart 2020 Çarşamba günü görüldü. Yönetim ertesi gün bir dizi karara imza attı. Alınan kararlarla 16 Mart’tan itibaren okullar kapanırken, birkaç gün sonra spor müsabakaları askıya alındı, kuaförler kapatıldı, restoran, pastane ve kafeler sadece paket yoluyla hizmet vermeye başladı. Yönetim, 3 Nisan’da yeni kararlar alarak önlemleri ileri noktaya taşıdı. Bu kapsamda 30 büyükşehir ile Zonguldak ili giriş çıkışlara kapatıldı, 65 yaş üstü ve 20 yaş altındaki nüfusun dışarı çıkması kısıtlandı, pazar yerleri ve marketlerde maske takma zorunluluğu getirildi. Bir kaç gün sonra da hafta sonlarında ve bayram tatillerinde sokağa çıkma kısıtlamaları getirildi. Haziran ayında gevşetilen önlemler, Kasım ayında vakaların artmasıyla birlikte yeniden sıkılaştırıldı.

Avrupa’daki akranlarımız 2020 yılının Ocak ayında koronayla tanışmalarına rağmen ciddi adımları ancak Mart ayının ortalarında atmaya başladılar.

Türkiye’nin başarısında rol oynayan faktörlerden biri de İl Pandemi Kurullarının kurulması oldu. Yönetim, ulusal düzeyde alınan önlemlerin yanında, şartlara göre her tür ilave önlemi alma yetkisini bu kurullara bıraktı. Bu da virüsle mücadeleyi hem yerel yönetimler üzerinden ülke düzeyine yaydı hem de şartlara göre adım atılmasına zemin hazırladı.

Türkiye’nin başarısında en önemli pay hiç kuşkusuz ülkedeki sağlık alt yapısına aittir. Son yirmi yılda sağlık konusunda attığımız devrim niteliğindeki adımların semeresini bu süreçte topladık. Devasa şehir hastaneleriyle, herkese sağlık güvencesi sağlayan politikalarıyla, neredeyse her ilçede dikilen modern hastanelerle, özel sağlık kuruluşlarıyla, yoğun bakım üniteleriyle, bu ünitelerdeki solunum cihazlarıyla Türkiye bu tür bir savaşa yıllar öncesinden aslında hazırlık yapmış oldu. Yoğun bakım yatak kapasitesi bakımından Türkiye’nin sadece Avrupa’nın değil dünyanın en iyi birkaç ülkesinden biri olduğunu bu süreçte öğrendik.

Devletlerin, sorunların üstesinden gelme beceresi zor zamanlarda ortaya çıkar. Son bir yılda yaşadığımız korona süreci, dünyadaki devletlerin büyük sorunlar karşısındaki performanslarını test etme imkânı sağladı. Yönetime hâkim olan zihniyet, heyecan ve ruh sayesinde Türkiye’de devlet bu süreçte vatandaşının göğsünü kabartan bir performans ortaya koydu.

M. Emin Zararsız –

Türkiye’de 150 yıllık geçmişi olduğu ifade edilen parlâmenter hükûmet sisteminden başkanlık hükûmet sistemine geçiş talepleri/tartışmaları, özellikle 1980 sonrası yakın tarihimizde bazı siyasî liderlerin açıklamaları ile belirli zamanlarda alevlenmiş olmasına rağmen 2017 yılına kadar bu konuda somut bir gelişme yaşanmamıştır.

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsünden sonra 2017 ve 2018 yılları Türkiye Cumhuriyeti siyasî sistemler tarihinde çok önemli dönüşümlerin yaşandığı yıllar olmuştur. İlk olarak 27/01/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yapılan değişiklikler ve bu değişikliklerin 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halkoylamasında kabul edilmesiyle “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” benimsenmiştir. Akabinde 3 Kasım 2019 tarihinde yapılacak seçimlerin erkene alınmasıyla 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi (ve Milletvekili Genel Seçimi) sonucu seçilen Cumhurbaşkanının (Recep Tayyip ERDOĞAN) 9 Temmuz 2018 tarihinde yemin ederek görevine başlamasıyla Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçilmiştir.

Hem anayasa değişiklik ve halkoylaması hem de seçimler sürecinde hükûmet sistemleri çok tartışılmıştır. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin fiilen işlemeye başlamasından bu yana iki yılı aşkın bir süre (27 ay) geçmesine rağmen gerek bu sistem üzerine gerekse genel olarak hükûmet sistemleri üzerine tartışmalar, zaman zaman geri plana düşse de gündemdeki yerini hep korumuştur.

Son zamanlarda gerek Millet İttifakını oluşturan siyasî partiler (CHP, İyi Parti, SP) ve HDP, gerekse liderleri AK Partiden ayrılarak yeni kurulan Gelecek Partisi ve DEVA Partisi, “Güçlendirilmiş Parlâmenter Sistem” adı altında parlâmenter hükûmet sistemine dönülmesi gerektiğini, bu sistemin ise asla 2017 yılı öncesindeki sistem olmayacağını sıkça ifade etmektedirler. Ancak, bu yazının yazıldığı tarih itibarıyla (20/10/2020) HDP eski Eş Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ’ın T24’de yer alan yazısı ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Çanakkale Milletvekili Muharrem ERKEK’in SÖZCÜ Gazetesinde yer alan mülakatı dışında adı geçen siyasî partiler tarafından “Güçlendirilmiş Parlâmenter Sistem”in ne olduğuna, ne olması gerektiğine dair bir açıklama yapılmamış, bir metin paylaşılmamıştır.

Yakın zamanlarda Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN’un “Güçlendirilmiş Parlâmenter Rejim”, Prof. Dr. Levent KÖKER’in “Başkancı rejim: Popülist yarışmacı otoriterlik mi, diktatörlük mü?”, Prof. Dr. Fuat KEYMAN’ın “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Üzerine” ve Prof. Dr. Serap YAZICI’nın “Anayasa Yargısı Hükûmet Sisteminin Değil, Hukuk Devleti ve Demokrasinin Garantisidir” başlıklı yazıları akademi dünyasından bu alana yapılan katkılar olarak zikredilebilir. (ÖZBUDUN, KÖKER ve YAZICI’nın 2007 yılında AK Parti adına parlâmenter hükûmet sistemini esas alarak “YENİ ANAYASA” taslağını hazırlayan komisyonun üyesi olduklarını da ifade edelim.)

Bu yazıda önce “Parlâmenter Hükûmet Sistemi” ile “Başkanlık Hükûmet Sistemi”nin olmazsa olmaz ilkeleri üzerinde genel hatlarıyla durulduktan sonra 1876 Kânûn-ı Esâsîden başlayarak muhtelif zamanlarda yürürlüğe giren beş anayasada kabul edilen hükûmet sistemlerinin neler olduğu ifade edilecektir. Yazı bu sistemlerin temel ilkelerine bakışla sınırlı olacak, mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sisteminin değerlendirilmesine girilmeyecektir.

Genel hatlarıyla bir uçta Parlâmenter Hükûmet Sistemi, diğer uçta Başkanlık Hükûmet Sistemi, daha sonra ise bu iki sistemden de bazı unsurların bir araya getirilmesi ile oluşturulan Yarı Başkanlık Hükûmet Sistemi olmak üzere üç farklı hükûmet sistemi bulunmaktadır. Ayrıca bu üç sistemle irtibatlı bir şekilde bazı önermelerle hükûmet sistemlerini beşe çıkaran düşünürler de bulunmaktadır. Bu yazı Parlâmenter Hükûmet Sistemi ile Başkanlık Hükûmet Sisteminin temel ilkelerine yönelik olduğundan Yarı Başkanlık Hükûmet Sistemine değinilmeyecektir.

Konuya girmeden önce bazı tespitlerin yapılması faydalı olacaktır.

Parlâmenter hükümet sisteminin temelleri 1215 Magna Carta Libertatum’a dayandırılmakla birlikte 18. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Başkanlık hükümet sistemi Amerika Birleşik Devletlerinin kurulmasına ve Amerikan Anayasasının ilanına (17 Eylül 1787) kadar geriye götürülmektedir. Yarı başkanlık hükümet sistemi ise 1959 yılından bu yana kabul edilen bir sistem olmuştur.

Hem parlâmenter hükûmet sistemi hem de başkanlık hükûmet sistemi demokratik sistemler olup birinin diğerine göre daha fazla veya az demokratik olduğu söylenemez.

Tek başına bu sistemlerden biri ile yönetilme durumu bir ülkenin ekonomik, siyasî, insanî vb. kalkınmalarını/gelişmişliğini sağlayan veya engelleyen model olarak değerlendirilemez. Ülkelerin gelişmişlik seviyeleri ile hükûmet sistemleri arasında doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Çünkü hem dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında hem de en geri kalmış ülkeleri arasında her iki sistemle de yönetilen ülkeler bulunmaktadır. Gerek OECD ve AB ülkeleri arasında gerekse G7 ve G20 ülkeleri arasında hem parlâmenter hükûmet sistemi ile (mesela Almanya, Avustralya, Hindistan, İngiltere, İtalya, Japonya, Kanada) hem de başkanlık hükûmet sistemi ile (mesela Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Güney Kore, Meksika) yönetilen ülkeler bulunmaktadır.

Parlâmenter hükûmet sisteminin zayıf, kısa ömürlü ve karar alma kabiliyetinden yoksun koalisyon hükûmetlerine, hükûmet krizlerine, hatta sık sık askerî müdahalelere ve vesayetçi yapılara yol açtığı; buna karşılık başkanlık hükûmet sisteminin ise bu gibi durumlara geçit vermediği yönündeki iddialar, bu konuya ilişkin ülkeler bazında yapılan araştırmalarda teyit edilmemektedir. Parlâmenter hükûmet sistemi ile yönetilip istikrarlı hükûmetleri bulunan, vesayetten uzak, askerî darbe kavramının literatüründe dahi yer almadığı dünyada önde gelen ülkeler bulunduğu gibi (mesela Almanya, İngiltere, Kanada) ya darbelerle sık sık karşılaşan ya da otoriterleşen başkanlık hükûmet sistemiyle yönetilen ülkeler de (mesela Arjantin, Azerbaycan, Beyaz Rusya Cumhuriyeti (Belarus), Şili, Venezüella) bulunmaktadır.

Bu sistemlerin ülkelerdeki başarısı iki temel durumun varlığı ile bağlantılıdır. Birincisi ülkenin geleneği ve kültürü; ikincisi ise her iki sistemin de genel kabul gören temel, tipik modeli içinde kalmak kaydıyla ve bu ilkelere zarar vermeyecek şekilde ülkeye özgü bazı mekanizmaların sisteme eklenmesi suretiyle sistemin kurulmasıdır.

Parlâmenter hükûmet sisteminin en başarılı ve örnek oluşturan modeli bir monarşi olmasına rağmen İngiltere ve federal bir devlet olan Almanya Federal Cumhuriyeti modeli iken başkanlık hükûmet sisteminin en başarılı ve örnek oluşturan modeli yine federal bir devlet olan Amerika Birleşik Devletlerindeki modeldir.

Yukarıda ifade edilen genel tespitlerden sonra parlâmenter hükûmet sistemi ile başkanlık hükûmet sisteminin temel ilkeleri bahsine geçebiliriz.

Parlâmenter hükûmet sistemi ile başkanlık hükûmet sistemini belirleyen, bunları birbirinden ayıran esas unsur yasama, yürütme ve yargı erklerinin oluşumu, birbirlerine karşı durumu, görev, yetki ve sorumluluklarıdır.

Parlâmenter hükûmet sistemlerinde yasama ile yürütme erkleri arasında yumuşak ayrılık; yargı erki ile yasama ve yürütme erkleri arasında ise mutlak/sert/katı ayrılık söz konusu iken başkanlık hükûmet sisteminin karakteristik özelliği yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında mutlak/katı/sert ayrılık bulunmasıdır. Ayrıca başkanlık hükûmet sisteminin demokratik sistemler içinde kalmasını sağlayan, otoriter yapılara kaymasını önleyen ve yine olmazsa olmaz mesabesindeki bir ilkesi ise kontrol/denetleme ve denge (check and balance) sistemidir.

Öncelikle ifade edelim ki, hem parlâmenter hükûmet sisteminde hem de başkanlık hükûmet sisteminde yargı erki yasama ve yürütme erklerine karşı mutlak olarak bağımsız ve tarafsızdır. Diğer bir ifade ile her iki hükûmet sisteminde de yargı erki ile yasama ve yürütme erkleri arasında mutlak/katı/sert kuvvetler ayrılığı ilkesi geçerlidir. Her iki hükûmet sisteminde de hem yasamanın hem de yürütmenin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun denetimi yetkisi bağımsız ve tarafsız yargıya aittir. Yargı erkinin yönetimini sağlayan kurumsal yapının üyelerinin parlâmento veya devlet başkanı tarafından belirlenmesi, yargı gücünü kullananların (hâkimlerin) kendi aralarında belirlemesi veya bunların karması olan bir şekilde belirlenmesi konusunda tek bir yapı/model olduğu söylenemez. Her ülkenin gelenekleri bu konuda belirleyici olacaktır. Ancak korunması gereken değer yargı erkinin yönetimini sağlayan kurumsal yapının, tek tek bu yapının üyelerinin ve nihayet yargı gücünü kullanan tüm hâkimlerin hem yasamaya hem de özellikle yürütmeye karşı mutlak bağımsızlıklarının sağlanabilmesidir.

Genel kabul gören parlâmenter hükûmet sisteminin olmazsa olmaz iki aslî unsuru, temel ilkesi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi yürütme organının yasama organına karşı sorumluluğu, ikincisi ise yürütme organının devlet başkanı ve bakanlar kurulundan oluşan ikili (düalist) yapısıdır.

Parlâmenter hükûmet sistemlerinde yürütme organı halka karşı değil yasama organına karşı sorumludur. Bu sorumluluğun kaynağını yürütme organının meşruiyetini doğrudan halktan değil, yasama organından alıyor olmasında aramak mümkündür. Bu sorumluluk elbette siyasî sorumluluktur. Yürütmenin sorumlu kanadını oluşturan bakanlar kurulunun (hükûmetin) siyasî sorumluluğu parlâmentonun anayasada tanımlanmış çeşitli denetim araçları ile gerçekleşmektedir. Bu denetim araçlarının en önemlileri ise soru, gensoru ve güven oylamasıdır.

Yürütmenin ikili (düalist) yapısı gereği bu organ biri siyasî sorumluluğu bulunmayan ve vatan hainliği gibi istisnaî hâller dışında cezaî bakımdan da sorumsuz olan devlet başkanı ile meşruiyetini almış olduğu ve içinden çıkmış olduğu parlâmentoya karşı sorumlu bir başbakan ile bakanlar kurulundan oluşmaktadır. Ayrıca hem başbakanın hem de bakanların görevleri ile ilgili işlemiş oldukları suçlar bakımından, genelde özel usullere tabi olmak üzere cezaî sorumlulukları da bulunmaktadır.

Parlâmenter hükûmet sistemlerinin bir diğer ilkesi ise yürütme organının sorumsuz kanadını oluşturan devlet başkanının (bu bir monark da olabilir, cumhurbaşkanı da) hem siyasî hem de istisnaî hâller dışında cezaî sorumsuzluğu nedeniyle yetkilerinin sembolik ve temsilî nitelikte olmasıdır. Bu ilkenin doğal bir gereği olarak parlâmenter hükûmet sistemlerinde devlet başkanı kural olarak tek başına işlem yapamaz. Devlet başkanının yapacağı işlemlerde başbakan ve ilgili bakanın veya bakanların imzası bulunur (karşı-imza ilkesi) ve bu işlemlerden doğacak siyasî ve cezaî sorumluluk da onlara ait olur.

Monarşinin olmadığı parlâmenter hükûmet sistemlerinde sorumsuz, sembolik ve temsilî nitelikte yetkileri bulunan devlet başkanının seçim usulü çok da önem arz etmemektedir. Buna rağmen parlâmenter hükûmet sistemlerinde devlet başkanı genelde parlâmento tarafından seçilmekle birlikte, bazı ülkelerde doğrudan halk (seçmenler) tarafından seçildiği de görülmektedir (mesela Avusturya, Finlandiya, İrlanda, İzlanda). Bu ikinci seçenek demokrasi kültürü yerleşmiş ülkeler bakımından bir soruna yol açmayacakken, bu konuda malûl olan ülkeler bakımından sorunlara yol açabilir. Demokrasi kültürü yeterince yerleşmemiş ülkelerde (arızalı demokrasilerde) seçilebilmek için tüm ülkeyi gezen, seçim propagandası yapan ve nihayet genelde hükûmeti oluşturan siyasî parti/ler/den daha yüksek oranda seçmenin oyunu alarak seçilen, diğer bir deyişle meşruiyetini doğrudan halktan alan devlet başkanı ile hükûmet arasında çatışmaların yaşanması muhtemeldir. Bu nedenle kanaatimizce parlâmenter hükümet sisteminde devlet başkanı parlâmento tarafından, ancak nitelikli bir çoğunlukla seçilmelidir. Ancak bu konuda “nafile turlar” yaşanmaması bakımından gerekli önlemler de anayasada yer almalıdır.

Parlâmenter hükûmet sistemi bakımında ifade edilmesi yararlı olacak bir konu da parlâmentonun görev süresi ile devlet başkanının görev süresinin aynı veya farklı olması durumudur. Esasen çok fazla önem arz etmemekle birlikte bize göre devlet başkanının görev süresi parlâmentonun görev süresinden daha uzun olmalıdır. Ayrıca yine bize göre parlâmento seçimlerinin yenilenmesi kararının verilmesi hâlinde, görev süresi parlâmento süresi ile aynı olan hâllerde dahi devlet başkanının görev süresine bunun bir etkisi olmamalıdır.

Parlâmenter hükûmet sistemine getirilen eleştirilerden biri olan sıklıkla hükûmetlerin değiştiği iddiasına karşı önlem olarak mesela hükûmetin kuruluşundaki güven oylamasında basit çoğunluk yeterli iken, düşürülmesinde nitelikli çoğunluğun aranması; “yıkmakta birleşenler yapmakta da birleşsinler” ilkesinden hareketle “yapıcı güvensizlik oyu” gibi sistemler getirilebilir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere başkanlık hükûmet sistemi, yasama yürütme ve yargı erkleri arasında mutlak/sert/katı ayrılığın bulunduğu ve sistemin bu üç erk/kuvvet arasında kontrol/denetleme ve dengeyi esas alarak kurgulandığı hükûmet modelidir. Bu çerçevede başkanlık hükûmet sisteminin temel ilkelerini şu şekilde ifade etmek mümkündür.

Başkanlık hükûmet sisteminin en temel ilkesi hem yasamanın hem de yürütmenin meşruiyetini doğrudan halktan (seçmenden) almasıdır. Diğer bir deyişle nasıl ki parlâmento halk (seçmenler) tarafından seçiliyor ise devlet başkanı da doğrudan halk (seçmen) tarafından seçilmektedir. Bu nedenle de bu organların görevde kalmaları birbirlerinin karşılıklı onayına bağlı bulunmamaktadır.

Başkanlık hükûmet sisteminde yürütmeyi bir kişi, devlet başkanı oluşturmaktadır. Bu nedenle bakanlar kurulu şeklinde bir yapı ve bu kurulun ortaklaşa aldığı kararlar ve ortak sorumluluk söz konusu değildir.

Başkanlık hükûmet sisteminde parlâmento ile devlet başkanının görev sürelerinin dolmasının diğerinin de görev süresinin dolmasına yol açması söz konusu olamaz. Ayrıca devlet başkanının belirli suçları işlemesi hâli dışında, (impeachment) parlâmento devlet başkanının, devlet başkanı da parlâmentonun görev süresini doğrudan veya dolaylı bir şekilde sona erdiremez.

Başkanlık hükûmet sisteminde genel olarak parlâmento seçimleri ile devlet başkanının seçimleri farklı zamanlarda gerçekleştirilir. Bu durum aynı zamanda yürütmeyi tek başına oluşturan devlet başkanının önemli, kritik konularda demokrasinin gereği olan uzlaşma arayışına vesile olmakta, ayrıca otoriterleşmeyi önleyici etkisi de olmaktadır.

Başkanlık hükûmet sisteminde demokrasinin gereği olan uzlaşma ve tolerans kültürünün gereği şekilde yerine getirilebilmesi ve otoriterleşmenin önlenebilmesi bakımından yürütmeyi tek başına oluşturan devlet başkanının bazı önemli işlemlerinde ve kritik önemdeki kararlarında önceden parlâmento ile uzlaşmayı sağlayacak girişimlerde bulunması, onayını alması gerekmektedir. Mesela devlet başkanı ile birlikte halk (seçmen) tarafından seçilmemişse devlet başkanı yardımcısı, bakanlar, bakan yardımcıları, bazı önemli (istihbarat, emniyet vb) kurumların başkanları, büyükelçiler, valiler, yargı erkinin yönetimini sağlayan kurumsal yapının devlet başkanı tarafından belirlenecek üyeleri, devlet başkanı tarafından atanacak yüksek mahkeme üyeleri gibi üst düzey atamalarda devlet başkanının atamayı yapmadan önce parlâmentonun onayını alması gerekmektedir.

Başkanlık hükûmet sisteminde yasama yetkisinin devri anlamına/boyutuna gelmeyecek çerçevede kalmak kaydıyla devlet başkanının yürütmeye ilişkin alanlarda kararnamelerle düzenleme yapma yetkisi söz konusudur.

Tipik bir parlâmenter hükûmet sistemi ile başkanlık hükûmet sistemine ilişkin olmazsa olmaz mesabesindeki temel ilkelerine ilişkin yukarıda yapılan belirlemeler elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Bunların daha da detaylandırılması mümkündür. Ne yazık ki, yazının mecraı ancak bu kadarına müsaade etmektedir.

Nihayet ifade edelim ki, ülkeler bu temel ilkelere zarar vermeyecek şekilde tarihî birikimleri ve geleneklerinden kaynaklanan unsurları eklemek suretiyle ülkelerine özgü modellerini elbette kurabileceklerdir.

Bu tespitlerden sonra ülkemizin hükûmet sistemi bakımından tarihi gelişimine kısaca bakarak yazıyı sonlandırabiliriz.

1876 Kânûn-ı Esâsînin 23 Aralık 1876 tarihinde ilanı (yürürlüğe konulması) ile (I. Meşrutiyet dönemi) başladığı kabul edilen parlâmenter (hükûmet) sistem, hem sadece Şubat 1878’e kadar sürmesi hem de parlâmenter hükûmet sistemi özellikleri ile mukayese edildiğinde bu özellikleri karşılayamaması nedeniyle bir parlâmenter hükûmet sistemi olarak değerlendirmek hayli güçtür. Şubat 1878’de Osmanlı-Rus harbi gerekçe gösterilerek hem Kânûn-ı Esâsî askıya alınmış hem de parlâmento (Heyeti Âyan ve Heyeti Mebusandan oluşan Meclisi Umumi) tatil edilmiş ve bu durum 1908 yılına kadar devam etmiştir. Kânûn-ı Esâsîye göre Başbakan (Sadrazam) ve bakanlar (vekiller) Devlet Başkanı (Padişah) tarafından atanmakta, azledilmekte ve bunların sorumluluğu devlet başkanına (padişaha) karşı olmaktadır.

1908 ihtilali/darbesi ile başlayan II. Meşrutiyet dönemi için, Kânûn-ı Esâsîde yapılan önemli değişiklikler (özellikle 21 Ağustos 1909 değişiklikleri) sonucu oluşan sistem nedeniyle, I. Meşrutiyet dönemine göre parlâmenter hükûmet sistemine daha yakınlaşan bir sistemden söz etmeyi belki mümkün kılabilir.

İşgale karşı direniş ve bağımsızlık (kurtuluş) savaşı dönemi anayasası olan 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile getirilen sistem ne parlâmenter hükûmet sistemi ne de başkanlık hükûmet sistemidir. Bu Anayasa ile getirilen sistemin meclis hükûmeti sistemi olduğu kabul edilir.

1924 yılından 1960 yılına kadar 36 yıl yürürlükte bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilk Anayasası olarak kabul edebileceğimiz 1924 Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, ilkeler noktasında bazı eksikliklerine rağmen teori planında parlâmenter hükûmet sisteminin getirildiği anayasa olarak kabul edilebilir. Ancak bu Anayasa döneminde bir yandan 1923 – 1938 Mustafa Kemal ATATÜRK dönemi ile 1938 – 1950 İsmet İNÖNÜ (Milli Şef) dönemi uygulamalarının diğer yandan ise 1923 – 1946 arasında başka siyasî partilerin kurulmasına ve seçimlere girmesine müsaade edilmeyerek sadece tek partinin (CHF/CHP) bulunmasının ve bu zaman dilimindeki seçim sistemlerinin parlâmenter hükûmet sistemi ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığının ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

27 Mayıs 1960 tarihinde başlayan darbeler döneminin ilk anayasası olan 1961 Anayasası ise yürürlükte bulunduğu 19 yıl süresince hem teorik hem de uygulama planında tipik bir parlâmenter hükûmet sisteminin kurulduğu ve işlediği bir dönem olarak değerlendirilebilir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra yürürlüğe konulan 1982 Anayasası ile getirilen sistem, parlâmenter hükûmet sisteminden sapma olarak değerlendirilebilecek bazı hükümlerine rağmen (mesela yürütmenin sorumsuz kanadı Cumhurbaşkanına verilen aşırı yetkiler) yine de parlâmenter hükûmet sistemi olarak nitelendirilebilir. Ancak hâlen yürürlükte olan bu Anayasanın ilginç bir serüvenine de işaret etmek gerekmektedir. 38 yıldır yürürlükte olan bu Anayasada önce 2007 yılında gerçekleştirilen ve 2014 yılında uygulanmaya başlayan değişiklikler (aşırı yetkili ve sorumsuz Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi sistemi) ile yarı başkanlık hükûmet sistemine daha da yaklaşılmış, daha sonra 2017 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle ise Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) Hükûmet Sistemine geçilmiştir.

Son olarak özellikle 1982 Anayasasının ilk hâli ile getirilen parlâmenter hükûmet sisteminin de 2017 yılında geçilen ve 9 Temmuz 2018 tarihinden bu yana uygulamada olan Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) Hükûmet Sisteminin de yukarıda temel ilkeleri belirtilen ve bu alandaki örnek modellerden önemli ölçüde farklılaştığını ifade edebiliriz. Ancak hem 1982 Anayasasının ilk hâli ile getirilen parlâmenter hükûmet sisteminin hem de 2017 yılında geçilen Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) Hükûmet Sisteminin kurgulanıyorken bu alandaki ideal modellere neden uyulmadığına ilişkin olarak “Türkiye’ye özgü yaşanmışlıklar/tecrübeler” gerekçe olarak sunulmuş ve bu gerekçeler nedeniyle Türkiye’ye özgü modeller geliştirildiği ifade edilmiştir. Elbette bu durum hâlen anayasa ve siyaset bilimi uzmanlarının/akademisyenlerinin değerlendirmesine açık olarak durmaktadır.

Mustafa Acar –

Devlet olsun mu, olmasın mı? Devlet olmazsa olmaz mı? Devletin sınırları nedir? Devlet nelere karışmalı, nelere karışmamalıdır? Ekonomik ve sosyal hayatta devletin yeri nedir? Devlet mi esastır, birey mi? Birey devlete feda edilebilir mi?

Bunlar insanoğlunun kafasını yüzyıllardır karıştıran ciddi ve önemli sorulardır. Filozoflar, din adamları ve siyaset felsefecileri başta olmak üzere, insan-toplum-devlet ilişkileri üzerine kafa yoran hemen herkes bu konuda epey mesai harcamıştır. Düşünce tarihi boyunca bu konuda ortaya çıkan başlıca görüşlerin kabaca üç kategoride özetlenmesi mümkündür: 1) Ejderha devlet, 2) Anarşizm, 3) Sınırlı devlet. Bu üç yaklaşımı, savunulan birer “ideal model” olarak görebiliriz. İleri sürülen görüşler bu modellerden hangisine daha yakınsa onun kapsamında gruplanır.

Ejderha devlet, gücü her şeye yeten, kolları her yana uzanan, kendisinden izinsiz hiçbir şey yapıl/a/mayan devlettir. Başka bir deyişiyle ejderha devlet, “lâ-yüs’el” devlettir; yani hesap vermez, sorgulanamaz, yargılanamaz. Bu anlayış devleti her türlü sorgulamanın üstünde görür. Buna göre esas olan devlettir; devlet olmadan millet olmaz, toplumsal hayat olmaz. Böyle bir anlayış bireyi devlete feda eden, devlete aşırı yetki tanıyan bir anlayıştır. Buna göre vatandaştan beklenen kayıtsız şartsız devlete itaat etmesidir.

Öte yandan anarşizm yahut anarşist devlet anlayışı bunun tam zıddını savunur. Anarşizm devletin varlığına, şiddet kullanma tekeline sahip merkezî bir otoritenin mevcudiyetine temelden karşıdır. Buna göre devlet neredeyse bütün kötülüklerin ana kaynağıdır, hiç olmaması olmasından daha iyidir. Devletin vergilendirme adı altında vatandaştan para alması bir soygundan başka bir şey değildir. Devletin bizatihi varlığı, özgürlükleri korumak bir yana özgürlüklerin ve güvenliğin önündeki en büyük engeldir.

Ejderha devlet ve anarşizm, devlet konusunda iki aşırı ucu temsil eder. Bu iki aşırılığın savunucuları olsa da yaygın benimsenen görüş, bu ikisinin ortasında bulunan sınırlı devlet yaklaşımıdır.

Sınırlı devlet anlayışı devletin varlığına itiraz etmez. Düzeni sağlayan, gerektiğince cebir kullanan bir merkezî güce ihtiyacın varlığını kabul eder. Ancak bu gücün anayasa ve yasalarla yetkilerinin sınırlandırılması, hareket alanının daraltılması gerektiğini ileri sürer. Devletten beklenen can güvenliğini ve sınır güvenliğini sağlaması ve adalet dağıtmasıdır. Ne üreteceklerine, ne tüketeceklerine, ne yiyip ne giyeceklerine ve nasıl yaşayacaklarına bireylerin kendilerinin karar vermeleri gerektiği düşünülür. Bu anlayışta devlet bireyin güvenliğini sağlayan, özgürlükleri garanti eden, vatandaşın hizmetinde olduğunu hissettiren devlettir. Tüm dünyada giderek daha çok benimsenen sınırlı devlet anlayışıdır. Ne var ki, toplumların krize girdiği, özellikle beklenmedik sorunların ortaya çıktığı dönemlerde siyasi liderlerden beklentilerin arttığını, devlet kurumlarının daha aktif olması taleplerinin yükseldiğini ve sorunların çözümünde devlet merkezli reçetelerin öne çıktığını görmekteyiz.

Bu bağlamda 2008-2009 küresel ekonomik kriziyle birlikte devletçi-müdahaleci görüş yeniden popülarite kazanmışken, bu sefer de 2019 yılında dünya koronavirüs ya da Covid-19 adı verilen bir salgınla karşı karşıya kalmıştır.

İlk defa 2019 yılının sonları ve 2020 yılı başlarında Çin’de görülen ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19 adıyla kodlanan koronavirüs, kısa sürede dünyanın bütün kıtalarına yayılmış, tam anlamıyla bir pandemi haline gelmiştir. Bugün (Aralık 2020 sonları) itibariyle koronavirüse yakalanan vaka sayısı dünya çapında 80 milyonu, ölümlerin sayısı ise 1 milyon 754 bini geçmiştir. Yaklaşık 22 milyon kişinin halen aktif olarak koronavirüs hastası olduğu dünyada, eldeki veriler ışığında ortalama ölüm oranı %2,2 olarak hesaplanmaktadır.

Bütün ülkeleri hazırlıksız yakalamış olan koronavirüsünün nereden, kimler tarafından ve ne amaçla çıkarıldığı konusunda dünyada olduğu kadar, ülkemizde de çok sayıda görüş ileri sürülmüştür. Kimileri koronavirüsünün Çin’in yükselişini durdurmak isteyen ABD tarafından üretilip Çin’e salındığını; kimileri de tam tersine ABD’nin dünya egemenliğine son vermek isteyen Çin tarafından üretildiğini öne sürmüşlerdir. Kimileri koronavirüsünün Nazilerin yarım bıraktığı insanlığı kısırlaştırma projesini tamamlamak üzere ortaya konan bir proje olduğunu öne sürerken, kimileri de bunun insanları vücutlarında çiplerle dolaşan, bütün hayatları data madencilerinin elinde, onlardan gelecek talimatlara göre yaşamaya razı yarı robotlar haline getirmek için tasarlanmış dijital bir deney olduğunu iddia etmişlerdir.

Koronavirüs pandemisinin aniden bastırması bütün dünyada ekonomik, sosyal ve kültürel hayatı adeta felce uğratmıştır. II. Dünya Savaşından beri ilk defa 2008-09 küresel ekonomik krizi sırasında daralmış olan dünya ekonomisi, ikinci olarak 2020 yılında daralacaktır. Gerek virüsün yarattığı sağlık sorunları ve ölümlerden kaynaklı işgücü kaybı, gerekse pandeminin yarattığı panik sebebiyle başta turizm, ulaşım, konaklama ve eğlence sektörleri olmak üzere bütün sektörlerde meydana gelen talep daralması bütün ülkelerde ekonomileri felce uğratmıştır. Bütün dünyada hükümetler pandeminin olumsuz etkilerini hafifletebilmek için ciddi önlemler alma gereği duymuşlardır. Bu çerçevede uzun süre sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş; uçak, tren ve otobüs seferleri iptal edilerek seyahatler kısıtlanmış; kendi özel aracıyla bile olsa şehirlere giriş-çıkışlar kontrollü hale getirilmiş; restoran, kafe, sinema, düğün salonu vb. beslenme ve eğlenme mekânları kapatılmıştır. Müşterisiz kalan işyerleri ve şirketlerin iflas etmesini önlemek, işsiz kalanlara ve bakıma muhtaçlara yardım amacıyla yine hükümetlerce bir dizi mali-finansal destekler sunulmuş, bütün dünyada bir mali ve parasal genişleme süreci başlamıştır. Bu çerçevede örneğin faiz oranları düşürülmüş, kredi olanakları genişletilmiş, vergiler ve borçlar ertelenmiş, işten çıkarmalar geçici olarak durdurulmuş, sosyal yardımların kapsamı genişletilmiş, maddi durumu iyi olmayan ailelere maddi destek sağlanmıştır.

Pandemiden kaynaklı bütün bu gelişmeler ekonomik ve sosyal hayatta devletin ağırlığını belirgin ölçüde artırmış, devleti hayatımızın her alanında çok daha görünür hale getirmiştir. Şehir dışına seyahat edebilmek için de, marketten alış-veriş yapabilmek için de, düğün-dernek yapabilmek için de devletten izin alma gereğinin ortaya çıktığı, özgürlüklerin alanının ciddi ölçüde daraltıldığı bir süreç yaşanmıştır. Son zamanlarda devletin bireylerin ekonomik, sosyal ve kültürel hayatında giderek ağırlığının artmasının pandemi nedeniyle bir ölçüde kaçınılmaz olduğu söylenebilir. Ancak, bu sürecin zorunlu kıldığı uygulamalar kurumsallaşıp, devletin bu alanlardaki müdahale ve görünürlüğünün kalıcı hale gelmesinin ima ettiği bazı tehlikelere değinmek mümkündür.

Devletin giderek büyütülmesinin hem ekonomik, hem sosyal, hem de özgürlükleri ilgilendiren bazı siyasal sonuçları olacaktır. Ekonomik anlamda karşılıksız para basmaya dayalı parasal genişleme, uygun araçlarla sterilize edilmediği takdirde enflasyona yol açacaktır. Para basarak enflasyon yaratmanın devlete enflasyon vergisi, senyoraj geliri ve reel olarak borçlarını azaltma gibi bazı faydaları olması yanında tüketici, yatırımcı ve üretici olarak bireylerin hayatını zorlaştıran, örneğin gelir dağılımını bozan, dar ve sabit gelirliyi fakirleştiren, fiyat sinyallerini işlevsizleştiren, kaynak dağılımında etkinliği azaltan, borçlu-alacaklı ile işçi-işveren arasında haksız gelir ve servet transferine yol açan birçok istenmeyen sonuçları da vardır.

Devleti aşırı büyütmenin bir diğer potansiyel tehlikesi şeffaflıktan giderek uzaklaşma, hantallık, verimsizlik, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık ve devlet imkânlarıyla belirli kesimleri zengin etmeye uygun ortam yaratmasıdır. Bu durum ise kamusal kaynakların israf edilmesi ve ülke kaynaklarının verimli kullanılmamasından kaynaklanan bir durgunluk, yavaşlama ve fakirleşme sürecini tetikleyebilir.

Pandemi sürecinde, biraz da zorunlu olarak devletin görünürlüğünün artmasının ve sosyal hayata ilişkin hemen her şeye karışır hale gelmesinin ortaya çıkardığı endişelerden biri de, kişisel bilgilerin kullanımı ile ilgilidir. Bugün devletin resmî kurumlarından kişiye özel bir kod numarası almadan kamu kurumlarının birçoğundan hizmet almak mümkün olmamakta, hatta yüzme havuzları vb. birçok özel tesise bile girilememektedir. Koronavirüse yakalanan insanlar kodlanmakta, evleri ve yaşadıkları yerler elektronik ortamda kırmızı renkle “tehlike bölgesi” olarak işaretlenmektedir. İnsanlar yakınlarının cenazesine katılma konusunda sıkıntılar yaşamakta, düğünler ertelenmektedir. Gerek zorunlu sebeplerle sağlık sistemi gerekse iletişim ve eğlence gibi sağlık dışı amaçlarla başvurulan sosyal medya üzerinden derlenen kişisel verilerin kimlerle paylaşılıp paylaşılamayacağı konusunda ciddi soru işaretleri ve kafa karışıklıkları söz konusudur. Kötü niyetli olarak veya ticari amaçlarla kişisel verilerin üçüncü şahıslar ve şirketlerle paylaşılması, bu bilgilerin ilgili kurumlarla paylaşılma amacı dışında kullanılmasına yol açabilecek bir potansiyel tehlike kaynağıdır. Bu bağlamda koronavirüse karşı etkili olacak bir aşı üretmeye çalışan resmi ve özel kurumlar başta olmak üzere, dünya çapındaki faaliyetleriyle tanınan çokuluslu büyük şirketlerin faaliyetlerinin kapsamı ve yetki sınırlarıyla ilgili sorunlar, haklı olarak çoğu insanı endişelendirmektedir. Dev şirketlerin devletlerle içli-dışlı ilişkileri, siyasi karar mekanizmalarını etkileme ve manipüle etme kapasiteleri yaygın bir rahatsızlık kaynağıdır.

Bu rahatsızlık kaynaklarından biri de uluslararası veya ulus-üstü örgütlerin pozisyonu ve artan gücüdür. Özellikle Birleşmiş Milletler teşkilatı çatısı altında faaliyet yürüten örgütlerin, örneğin pandemi döneminde Dünya Sağlık Örgütünün, hem dünya kamuoyunu hem de devletleri etkileme güçleri artmaktadır. Bu örgütlerin merkezî olarak alınan kararların dünya çapında uygulanmasını sağlama konusunda elde ettikleri yeni konumun, olumlu yanları kadar yıkıcı yanlarının da olabileceği göz önüne alınmalıdır. Adının Dünya Sağlık Örgütü olması, ona sağlık alanındaki tespit ve önerilerinde mutlak yanılmazlık veya hiçbir güç odağı tarafından etkilenemezlik statüsü kazandırmaması gerektiği açıktır. Pandemi süreci gibi olağanüstü dönemlerde ulus-üstü örgütlerin bu şekilde yapıcı etkileri kadar yıkıcı etkilerinin de gücü artmaktadır. Ulus devletlerin merkezî karar süreçlerine yönelmesi, bu bağlamda devletin genişlemesi yanında ulus-üstü örgütlerin kararlarının da olası olumsuz sonuçları dikkatten kaçırılmamalıdır.

Bu çerçevede örneğin genetiğiyle oynanmış, yaygın adıyla GDO’lu ürünlerin üretimi, ithalatı ve ticaretine izin verilmesi, bunların insan sağlığı üzerindeki etkileri ve potansiyel tehlikeleri konusunda yeterince şeffaf olmayan süreçlerden söz edilmektedir. Virüse karşı ilaç geliştirme sürecinde denek olarak kullanılan insanlarla ilgili yeni sağlık sorunları bir endişe kaynağıdır. Sosyal medya gezintilerinin yanı sıra, pandemi sürecinde öne çıkan internet üzerinden alışverişlerin imkân verdiği büyük veriler ve data madenciliğinin, tedbir alınmadığı takdirde kişisel verilerin bireylerin rızası dışında paylaşılması üzerinden özel hayatın mahremiyetini tehdit eden boyutlar taşıdığı aşikârdır. Bu bağlamda pandeminin etkisi ve devletin yönlendirmesiyle ar-ge çalışmalarının bundan sonra izleyeceği seyir, devlet eliyle sağlık sektörünün ağırlığının çok artırılması, kaynak dağılımının piyasa mekanizması yoluyla değil devlet eliyle yapılır hale gelmesi, bunun sonucu olarak özel girişimcilerin hareket kabiliyeti ve yatırım seçeneklerinin daraltılması bu bağlamda sayılabilecek bazı potansiyel olumsuzluklardır.

Toparlamak gerekirse, koronavirüs pandemisi nedeniyle dünya muhtemelen II. Dünya Savaşından sonraki en olağanüstü dönemini yaşamaktadır. Hızla yayılma kabiliyeti olan virüsün yayılma hızını yavaşlatmak, ölümleri azaltmak ve “yeni normal”e uyum, korona günlerinde hayatta kalma mücadelesine destek gibi makul gerekçelerle bütün dünyada devletler, hükûmetler ve bunlara bağlı resmî kurumlar eskisine kıyasla çok daha görünür hale gelmiş, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın her cephesine müdahil olmaya başlamıştır. Bu süreçte serbest piyasa söylemi zayıflamış, ekonomik-milliyetçi, kendine yeterlikçi, devlet merkezli uygulama ve söylemler güçlenmiştir. Ancak devletin görünürlüğü ve ağırlığının gereğinden fazla artması, hele pandemi gerekçesiyle devletin hayatın pandemi ile ilgili olamayan her alanına müdahil olmasının bu döneme özgü ve geçici değil kurumsal ve kalıcı hale getirilmesinin özel hayatın mahremiyetinden temel hak ve özgürlüklere, bireylerin önündeki seçeneklerin azaltılmasından girişim gücünün törpülenmesine uzanan birçok tehlikeleri olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Bir tehditle mücadele edelim derken başka tehlikelere maruz kalmamak, yağmurdan kaçarken doluya yakalanmamak için piyasa ile devlet, özel sektör ile kamu sektörü, nihayet özgürlük ile güvenlik arasındaki dengelerin hassasiyetle gözetilmesinde, olağanüstü dönemlerdeki “olağan” görülen tedbirlerin, olağan dönemlere aynen taşınması halinde oluşabilecek riskleri önceden görmenin ve bunlara karşı tedbirli olmanın büyük yararları vardır.

Zekiye Demir –

Genel anlamda çalışmak bir şeyler üretmek, kendi ve diğer insanların hayatına değer katmak, kendisinden başlayarak etrafındaki canlılara ve doğaya faydalı olmaktır. Çalışmak, sağlıklı insandan beklenen bir faaliyetler kümesidir. İslam inancı da bizi çalışmaya sevk eder ve kadın erkek ayrımı yapmaksızın insana ancak çalışmasının karşılığı olduğunun (Necm, 53/39 ve 40), insanın elinin emeğinden daha hayırlı bir rızkın olmadığının (Buhari, Büyü, 15) uyarasını yapar.

Kadın ve erkek insanlık var olduğundan beri birlikte çalışmışlardır. Ancak zamanın, zeminin ve toplumun ihtiyaçlarına göre bu çalışmaların niteliği ve bunlara atfedilen değerler farklılık göstermiştir. Özellikle sanayileşme sonrasında çalışmanın karşılığının ücretle ölçülmesiyle birlikte çalışmak, ücretle ilişkili faaliyetlerle birlikte anılmaya başlamıştır. Yani karşılığında ücret yoksa bu çalışmanın değerini belirlemek güçleşmiş ve ücret karşılığı olmayan emek yoğun faaliyetlerin değeri düşmeye başlamıştır. Bu konuda kadının ve erkeğin emeği arasında fazla bir fark yoktur. Bir erkek ne kadar güzel bir duvar ustası olursa olsun, ördüğü duvardan parasal bir karşılık alamıyorsa, bu yolla evinin geçimini sağla(ya)mıyorsa, çalışmasına yeterli önem atfedilmiyor demektir. Gün boyu yoğun bir çaba içinde olması ona çalışan unvanını kazandırmaya yetmez. Büyük bir ihtimalle çalışan kategorisinde görülmez. Aynı durum daha fazlasıyla kadın için söz konusudur. Para kazandıran emek ile kazandırmayan emeğin giderek kesin çizgilerle ayrılmasından sonra, kadının bir eş, bir anne, bir birey olarak ürettiği değerin ve çalışmasının karşılığında parasal bir karşılık olmadığından, yapılan katkı çalışma kategorisi dışında kalmıştır.

Bunu en kesin biçimde ‘ev kadını’ ile ‘çalışan kadın’ ayrımında görmek mümkündür. Her gün evinin temizlik, ütü ve yemek işlerini yapan kadın ev kadınıdır, ama bir fabrika veya yerinde aşçı, ütücü veya temizlikçi olup aynı işleri ücret karşılığı yapan kadın ‘çalışan’ kadındır. Matematik bölümü mezunu olduğu halde öğretmenlik yapmayan ve para kazanmayan kadın, kendi çocuğuna matematik dersi verirse ev kadınıdır, ama başka çocuklara ücret karşılığı aynı dersi verdiğinde çalışan kadındır. Yani çalışan kadın dendiğinde, evinde çalışan kadın değil para kazanan kadın kastedilmektedir. Çalışma kavramı, çalışmanın bir türü olan ücret karşılığı çalışma ile özdeşleşmiş durumdadır. Yapılan bir alan araştırmasında ‘çalışan kadın’ ifadesinden toplumun %70’i “ücret karşılığı bir yerinde çalışan kadını” anladıklarını bildirmişlerdir. Bu kullanımda, kendisini dindar olarak görenler ile dine mesafeli olarak görenler arasında önemli bir fark bulunmamaktadır.

Bu durumda ‘çalışmak’ kavramının insanların zihninde yararlı yapma yerine ‘ücret karşılığı çalışmak’ ile özdeşleşmiş olduğunu, bu bağlamda ‘çalışan kadın’ ifadesinin ‘ücret karşılığı çalışan kadın’ şeklinde anlaşıldığını söyleyebiliriz.

Açıklığa kavuşturulması gereken diğer kavramımız ise ‘dindar kadın’dır. Kuşkusuz dindarlık algısı özneldir ve kimin ne düzeyde dindar olduğunun tespiti kendi beyanı dışında hayli zordur. Ancak dindar olup olmamak tümüyle bilinemez ve belirsiz bir durum da değildir. Bir dinin inanç ve ibadetlerini yapmada daha istekli, gayretli ve uygulamada bunu başaranların daha dindar olduğunu söylemede bir mahsur yoktur. Sadece bayram namazını kılanın Cuma namazlarını kılana göre, sadece Cuma namazlarını kılanların günde beş vakit düzenli namaz kılana göre davranış bakımından daha az dindar olduğunu söylemek çok mahsurlu olmasa gerektir. Ancak burada meramımızı kolay ifade etmek için kullandığımız kavramların önümüzdeki insan çeşitliliğini biraz daralttığını, bütün kategoriler gibi kadın kategorisinin, hatta dindar kadın kategorisinin de tek tip olmadığını söyleyebiliriz. Nasıl ki kadınlar biyolojik olarak kadın olmak yönüyle aynı olsalar da eğitim, medeni durum, sosyal statü, yaşanılan yer gibi özelliklere göre farklı sınıflandırılabilmeleri ve konumlandırılmaları mümkünse aynı şekilde dinî duyarlılığı ve yaşantısı açısından da konumlandırılabilir. Bu açıdan başörtülü (tesettürlü) ve başörtüsüz dindar kadın diye de konumlandırılabilir. Dindar kadının birçok tezahürü olabilir: İslam’ın bütün inanç ilkelerine inanan, hatta ibadetlerini de düzenli yapan ancak günlük yaşamında tesettüre tam uygun giyinmeyen; buna karşılık tesettüre tam riayet eden ancak ibadetlerini düzenli yapmayan vb. Yani dindar kadının da farklı tezahürleri bulunmaktadır.

Türkiye’de yakın tarihe kadar dindar kadınların önce eğitim sonra çalışma hayatı açısından kamusal hayatla ilişkilerinde başörtüsü önemli bir ayrıştırıcı unsur olmuştur. Bir Müslüman kadının dindarlığını en görünür kılan onun kılık kıyafeti yani başörtülü olup olmamasıydı. Başörtülü kadınların üniversite eğitimi ile kitlesel olarak görünürlüğünün arttığı dönem, özellikle 1980 sonrasıdır. Bu tarihten itibaren üniversitelerde başörtülü öğrenciler katı eğitim yasakları ile karşılaşmışlardır. Yasakları bir şekilde aşarak eğitimini tamamlayan kadınlar çalışma hayatına dâhil olmak istediklerinde karşılaştıkları engeller ise eğitim hayatında karşılaştıklarından daha katı ve dışlayıcı olmuştur. Ülkemiz tarihinin bu hüzün verici döneminde dindarlık işareti olarak görülüp dışlanan başörtülü kadınların uğradıkları insan hakları ihlalleri karşında, özellikle kadın hakları savunucularının büyük ekseriyetinin sessiz kalması, hatta dışlayıcı uygulamalara hararetle destek vermeleri, üzerinde durulmaya değer bir konudur. Bu dönemde, kadınlar ve erkekler yanında başörtüsü ile temayüz eden dindar kadınlar, adeta “üçüncü bir cins” muamelesi görmüşlerdir. Kadın olmak yönüyle karşılaştıkları zorluklara bir de “başörtülü kadın olmak” nedeniyle ilave zorluklar eklenmiştir.

Kadınların hem eğitim (2008) hem hayatında (2013) başörtüsü ile var olabilmesinin yasal engellerinin kalkması çok yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. Günümüzde eski ayrımcı yaklaşımların devam ettirildiği bazı sektörler olmakla birlikte başörtüsünün kadınların eğitim ve istihdamında ayrımcılık aracı olmadığını söyleyebiliriz. Bunu ülkemiz açısından önemli bir ayıbın tarihe gömülmesi olarak değerlendirebiliriz.

Eğitim, özellikle üniversite eğitimi kız çocuklarını da içine alacak biçimde tabana yayıldıkça ve bu yolla kadınların da eğitim düzeyi yükseldikçe, kadınların çalışma hayatına katılması her geçen gün artmaktadır. Buna bağlı olarak da kadınların ücretli işlerde çalışması konusundaki değer yargıları değişmektedir. Önceleri başta muhafazakâr çevrelerde olmak üzere kadınların ücretli işlerde çalışması kısmen yadırganırken zamanla bunun ortadan kalktığı görülmektedir. Buna rağmen hâlen aile ve çocukların ihmal edildiği, boşanmaların artışına yol açtığı veya erkeklerin işsizlik oranını yükselttiği gibi gerekçelerle kadının ücretli hayatına katılmasına karşı duranlar da bulunmaktadır.

Günümüzde ülkemizde kadının ücret karşılığı çalışması tartışmalarına bir de ‘dindar kadın’ boyutu eklenmiştir. Bu durumda dindar kadının hem kadın olduğu hem de dindar olduğu için çalışma hayatından dışlanmaması veya kabul görmesi gerekmektedir. Bir kadının sırf kadın olması nedeniyle çalışma hayatına dâhil olması hâlinde erkeklere kıyasla bazı ilave zorlukları bulunmaktadır. Çalışma hayatı ile ailesi, eşi ve çocukları arasında iyi bir denge kurması, bunların hiç birini ihmal etmemesi beklenmektedir. Üstelik işe girerken ve çalışırken aynı işi yapan erkeklerden daha iyi olmalıdır ki çalıştığı için erkeklerin işsizliğine yol açmakla suçlanmasın. Kadın olması nedeniyle ona yüklenen sosyal rolleri aksatmaması şartıyla ücretli işlerde çalışmasının kabul görmesinin ortaya çıkardığı engelleri aşan dindar kadınlar için bu sefer, “dindar kadın çalışır mı” sorusu gündeme gelmektedir. Bu konuda İslam dini nasıl bir çerçeve sunmaktadır? Hem kitleler nezdinde hem de bu konuyu ele alan düşünürlerin kadının ücretli işlerde çalışması konusunda genelde kısıtlayıcı, değişik şartlara bağlı bir tutum takınıldığını tahmin etmek zor değildir.

Dindarlığı ile temayüz etmeyen kadın sadece kadın olmak yönüyle çalışma hayatında bazı engellerle karşılaşmaktadır. Dindar kadın ise buna ek olarak iki engelli bir kulvara girmektedir. İlk etapta dindar kadının dindarlığının görünürlüğünün onun çalışmasına bir engel oluşturmadığı kabul edilmeli, yani kamusal alanda başörtüsü ile çalışmasına izin verilmelidir. Bu etap geçildiğinde ise kendi mahallesinde de yani dindar camiada da çalışmasına yönelik itirazları aşmalıdır. Son konuyu biraz açmak gerektiği kanısındayım.

Müslüman toplumlarda genelde kadının ücretli işlerde çalışmasına negatif bir tutum takınılmasının ardındaki gerekçeleri kültürel ve dinî olmak üzere ikiye ayırmak gerekir. Bu iki gerekçenin ayrıntılarına bakıldığında iç içe geçtikleri ve kültürel ögelerin baskın geldiği görülmektedir.

Kadının çalışmasının ve yönetici olmasının dinî hükmü ile ilgili soruların yoğunlaşması üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu 2002 yılında ‘Kadınların İş Hayatında ve Yönetimde Yer Almaları’ başlıklı Kurul Kararı almıştır. Karanın özeti 3 maddede toplanmıştır:

  1. İslam’da erkeklere tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadınlara da tanınmış olup kadın olmak hak ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir.
  2. İslam’ın öngördüğü temel prensip ve hükümlere göre, genel ahlak kurallarına uymak kaydıyla, kadın-erkek herkes çalışma, ticaret yapma ve hayatına katılma hakkına sahiptir.
  3. Fıtri donanıma haiz liyakatli kadınların, devlet başkanlığı da dâhil her türlü yönetimde görev almasında dinî açıdan bir sakınca yoktur (DİYK, 2002).

Her ne kadar Kurul Kararı, kadının çalışmasını engelleyici dinî bir hüküm bulunmadığı yönünde olsa da pratikte dindar kadının çalışmasını onaylamayan bazı görüşlerin bulunduğu da görülmektedir. Bu görüşlerin genelde iki temel gerekçesi vardır: Birincisi, tüm kadınlar için söz konusu olan ve evrensel bir gerekçe olarak ileri sürülen kadının ev sorumluluğunun ev dışında çalışmasına engel oluşturduğudur. Yani kadının dışarda çalışmasının ona yüklenen aile sorumluluğunu yerine getirmede zafiyet oluşturacağıdır. İkincisi ise, dinî inançtan kaynaklanmaktadır. Yani İslam dininin kadının ücret karşılığı çalışmasını tasvip edip etmeyeceğine dair zihinlerdeki belirsizliktir. Bundan dolayı Din İşleri Yüksek Kurulu’na “Kadın kazanç getiren bir işte çalışabilir mi?” soruları gelmektedir.

Yukarı belirtilen Kurul Kararında dindar kadının çalışmasının erkekten farklı her hangi bir şarta bağlanmadığı açıkça görülmektedir. Ancak bazı din ve dindarlık merkezli tartışmalarda, kadının çalışmasını bir takım şartlara bağlama eğilimi görülmektedir. Bu şartlar genelde üç başlık altında toplanabilir: Koca izni, kadının bakıma muhtaç çocuğunun olmaması ve evi geçindirecek bir erkeğin olmaması. Bu şartların dinî ilkelerden beslendiği tartışmalıdır. Peygamberimizin eşlerinden Hz. Hatice iyi bir tüccar, Hz. Zeynep iyi bir zanaatkâr, Hz. Aişe iyi bir ilim kadını, Hz. Sevde ise öğretmen olarak bilinir. Bu durumda çalışıp meslek edinmek, ilim sahibi olmak ve bunları icra etmek isteyen eşine Müslüman erkeğin izin verip vermeme hakkına sahip olmasının dayanağının kültürel olduğunu söylemek gerekir. Bu konuda tercihin kadına bırakılması en makul yoldur. Ücret karşılığı çalışıp çalışmamak bizzat kadının isteği ve yeteneği ile kendi tercihine bırakılmalıdır.

İkinci konu ‘bakıma muhtaç küçük çocuk meselesi’: Hiçbir anne çocuğunu mağdur etme pahasına çalışmak istemez. Küçük çocuğu olan kadının çalışması öznel şartlarına göre değişir. İşi uygunsa çocuğu ile çalışabilir, maddi sıkıntısı yüksekse çocuğuna rağmen çalışmak isteyebilir, hem maddi ihtiyaç hissetmez hem küçük çocuğunu bırakmak istemezse çalışmaya bir süre ara verebilir. Annenin çocuğunu düşünmeyeceğini varsayıp ona kısıtlama getirmek doğru bir yaklaşım olarak görülemez.

Son konu ise ‘evin geçimini sağlayacak erkeğin olmaması’ gerekçesidir. Bu gerekçe, çalışmayı sadece gelir getirici bir faaliyet ile eşleştirdiği için sakattır. Bir mesleği icra etmek, hayatını başka türlü idame ettirememe şartına bağlanamaz. Kişi, mali durumunu daha da iyileştirmek, sosyal saygınlık kazanmak veya kazancı ile toplum yararına işler yapmak için de çalışabilir. Ayrıca birçok meslek uzun süre içinde edinilmektedir. Bireyin bugün için elde edeceği gelire ihtiyacı olmaması, yarın da olmayacağı anlamına gelmez. Ancak zamanında dünyasında yerini almadığında, ihtiyaç duyduğunda çok istese de uygun bulmayacağı için sadece bugünü hesaba katmak isabetli değildir. Lise mezunu 40 yaşlarında bir kadınla tanışmıştım. Düşük gelirli bir ailenin kızı ve memuriyetinin başlarında maddi durumu iyi birisiyle evlenmiş. Eşi “çalışmana gerek yok” diyerek işini bıraktırmış. Yıllar sonra eşi iflas etmiş ve sahte fatura gibi sebeplerle hapse düşmüş. Haciz vs. derken kadının elinde hiçbir şey kalmamış. Kadıncağız iki oğlunu özel liseden alıp devlet lisesine verdikten sonra evlere temizliğe giderek hayata tutunmaya çalışmaktaydı.

Dindar kadının çalışmasında ileri sürülen çekincelerden biri de ‘kadının çalışması durumunda dindarlığının azalacağı’ düşüncesidir. Bu düşününceye göre kadının evden çıkması ve çalışma hayatına dâhil olması dindarlığına meydan okuyacak çeldiricilerle karşılaşma riskini artıracak, bu da dindarlığını zayıflatacaktır. Bu nedenle mümkünse bu yola girmemelidir. Ancak yapılan araştırmalar ve gözlemler kadının çalışması ile dindarlığının zayıflamasından ziyade boyut değiştirdiğini göstermektedir. Şöyle ki, evde iken daha çok namaz oruç gibi nafile bedeni ibadet yapma imkânı varken çalıştığında sadaka, zekât ve umre gibi maddi güce dayanan ibadet imkânları artmaktadır. Ayrıca sosyal hayatla iç içe olması dinî konularda daha çok bilgilenmesine ve bilgi boyutlu dindarlığının artmasına yol açmaktadır. Bu konudaki önyargının, kesin ve doğru bir tespit gibi ileri sürülmesi yanlıştır. Yani, aynen erkekler gibi kadınların da çalışma hayatı içinde sosyal ve dinî kimlikleri ile var olmaları, kendilerini dindarlıktan uzaklaştıracak çeldiricilerle baş etmeyi öğrenerek daha güçlü bir dindar kimlik edinmeleri de mümkündür.

Ayrıca ifade edelim ki, eğer dindarlığa meydan okuyan çeldiricilerle karşılaşma dindarlığı zayıflatan bir etkense karşılaşan kişinin kadın veya erkek olması niçin farklı sonuçlara yol açsın; bu durumla karşılaşan erkeklerde de dindarlık neden zayıflamasın?

Sonuç olarak, genelde kadının, özelde ise dindar kadının ücretli işlerde çalışması güncel bir tartışma konusudur. Tüm dünyada kadınların ücretli çalışma hayatına girmeleri zorlu süreçlerden geçmiştir, geçmektedir. Bu süreçte ülkemizdeki dindar kadınlar için bazı ilave zorlukların ortaya çıktığını görmekteyiz. Burada birbirinden farklı iki tür zorluk söz konusudur. Bu ilave zorluklardan biri çalışma hayatına dair düzenleme ve normlardan, diğeri ise bu alandaki dinî yorumlardan kaynaklanmaktadır. İlk sorun, başta başörtüsü olmak üzere belirgin dindar kimlikle kadının (eğitim ve) çalışma hayatından dışlanmasıdır. Bazı sektörler bir hazım süreci yaşasa da bu sorun yakın dönemde büyük oranda aşılmıştır. İkincisi, kadının ücretli işlerde çalışmasının bir zayıf dindarlık göstergesi olduğu algısıyla mücadele etmektir. Bu tartışmaların detayına bakıldığında aslında çalışma hayatına girişte kadının önünde yer alan zorlukların İslam dininin ilkelerinden ziyade kültürel alışkanlıklardan beslendiği söylenebilir. Bu bağlamda kadının çalışma hayatındaki yerine dair yerleşik değer yargılarında, erkeklerin konumlarını etkilemeyen seçeneklere daha kolay, etkileyenlere ise daha zor izin verilen bir değişim sürecinin yaşandığı görülmektedir. Bir genel gözlem olarak günümüzdeki çalışma hayatında kadının yeri konusunda meydana gelen toplumsal değişime ve yeni ortaya çıkan sosyal rollere uyum sağlamada, genel olarak erkeklerin kadınlara, özelde de dindar erkeklerin dindar kadınlara göre daha statükocu tutum ve davranışlar gösterdiği söylenebilir. 1


  1. Bu konuların detaylı tartışması için bkz. DEMİR, Zekiye; “İş”te Kadın: Çalışma Hayatında Kadın ve Dindarlık, Sentez Yayınları, 2020.

Mehmet Vural –

Gelenek, aslında insan varoluşunun en temel koşullarından birisidir. İnsan, her zaman bir geleneğin içinde doğar, büyür ve gelişir. Bu gelişimi sağlayan en önemli araç ise dildir. Dil vasıtasıyla geleneksel birikim nesilden nesile aktarılır. Dolayısıyla insan, geleneğin bir parçası olduğu gibi, gelenek de insanlığın bir parçasıdır. XVIII. yüzyıla kadar gelenekle iç içe yaşayan insan, bu yaşam şekli nedeniyle gelenekçilik ve modernizm gibi ayrımların farkına varıp bu yaşamı farklı bir adlandırmaya ihtiyaç hissetmemiş, ancak Aydınlanma Çağı ile bu kopuşu açık bir şekilde gözlemleyebilmiştir. Özellikle Aydınlanma Çağı sonrasında Batının gelenekten kopuşunu eleştiren isim gelenekçi ekolün kurucusu da sayılabilecek Fransız düşünür René Guénon’dur. Seylanlı bilgin Ananda Coomaraswamy ve İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr dışında, bu ekolün temsilcilerinin çoğunluğu, özellikle tabii bilimler alanında eğitim almış ve bir kısmı İslamiyet’i sonradan kabul etmiş Batılılardan oluşmaktadır. İlginçtir paradoksal bir biçimde, modern Batı düşüncesini eleştiren ve ona ciddi muhalefet edenler Batılılar olmuştur. Bu alanda öne çıkan diğer isimler olarak Frithjof Schuon, Titus Burckhardt, Martin Lings, Leo Schaya ve Gai Eaton sayılabilir.

Gelenekçi ekolün temel düşüncesi, tüm otantik dinî gelenekleri, aynı biricik kaynaktan ortaya çıktıkları için sahih/gerçek inanç saymalarıdır. Buna göre, Tanrı tek iken; Tanrı’ya giden değişik yollar olabilmektedir. Antropologların da ortaya koyduğu gibi, bilinen her toplumda mutlak iki şey olagelmiştir: İlim ve din. Dolayısıyla bütün çağlar boyunca dinler, dolayısıyla vahiy ve hikmet hep var olagelmiştir. Bu yüzden gelenekçi ekole, ezelî bilgeliğin taşıyıcısı anlamında Perennializm veya Sophia Perennis ismi de verilmektedir.

Gelenekçi düşünürlerden Lord Northbourne’un ifadeleriyle “kopmaz bir gelenek zinciriyle otantik vahye bağlı olan dinler, aynı zirveye götüren yollar gibidir.” 1 Bunlara göre hakikat ezelî, ebedî, değişmez ve evrenseldir; ama farklı form ve biçimlerde tezahür edebilir: Tıpkı güneş ışığının yağmur damlalarında kendini farklı renklerde göstererek gökkuşağı oluşturması gibi. Bu bir ve tek olan hakikat de kendini değişik dinî formlar biçiminde göstermiştir. 2Kaynağı yaratıcı ilke olan ezoterik bilgiyi içeren geleneğe ancak gerçek manada ehil kişiler nüfuz edebilir. Din ise, ezoterik bilginin aksine, geleneğin daha çok zahirî ve dışsal yönünü içermektedir.

Bu ekolün en önde gelen bir diğer ismi olan Seyyid Hüseyin Nasr’a göre ise gelenek, “… tüm insanlığa ve hatta tüm kozmik katmana haberciler, peygamberler, avatarlar, Logos ve diğer nakil vasıtasıyla gönderilen ilahi hakikatler, yahut ilkeler ile bu ilkelerin hukuk ve toplumsal yapı, sanat, sembolizm, bilimler gibi değişik alanlardaki tezahürleri”dir. 3Yine onun bir başka tanımına göre gelenek, kadim, ezelî ve değişmez kutsal hakikati, ezelî hikmeti ve bu değişmez prensiplerin farklı zaman ve mekânda süregelen uygulamalarını içerir. Bu ekole göre, günümüzde de varlığını sürdüren birçok manevi gelenek, asıl itibarıyla aynı metafizik ilkeye dayanmaktadır. Bunlar zahiren farklı özellikler gösterse de bâtıni yönden aynı ilahi kökten beslendikleri için hepsi sahihtir.

Aydınlanma’ya ve onun akıl anlayışına gelenekçi ekol şiddetli eleştiriler yöneltmiştir. Buna göre, antik dönemde “hikmet” anlamına gelen logos, Aydınlanma döneminde “akıl”ın; günümüzde ise modern yaşam tarzı anlamına gelen “medeniyet”, dinin ve hikmetin yerini almıştır. Dolayısıyla günümüz insanı, kaybolan hikmetin yerini alan medeniyet gibi seküler hurafelere sarılmaya başlamıştır. 4Bu portrede modern insan karanlıkta yürümektedir. Bunun için Tanrı’ya inanç yeniden geliştirilmelidir. Nasr’ın ifadeleriyle, modern dünyanın ihtiyacı daha çok rasyonalite değil, daha fazla maneviyattır.

Gelenekçi ekole göre modern bilim, varlığın kaynağı ve merkezi olan Tanrı’dan gelen bilgiden bağını kopararak, tamamen beşerî bilgi kaynaklarına dayanmak suretiyle hakikati ve hikmeti kaybederek, parçalı ve yüzeysel bir bilgiye dönüşmüştür. Oysa geleneksel bilim, değişmez hakikatlere (ezelî hikmet) dayandığı için, âlemi bir bütün olarak, yani varlık katmanlarını birbiriyle olan ilişkileri çerçevesinde inceler. 5Rönesans’la başlayan süreçte Tanrı-merkezli âlem (teocentric) anlayışı terk edilerek, insan-merkezli âlem (hümanizm) anlayışına geçilmiştir. Böylece insan, varlığın merkezi olan Tanrı’dan koparılarak, “kendi başına varlık” olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bu durum hakikatin, ahlakın, değerin, hatta doğru bilginin sahibi olmanın imkânsızlaştığı, her şeyin öznelleştiği bir dünyaya kapı aralamıştır. Bu duruma tepki olarak nihilizm, varoluşçuluk ve en son da postmodernizm gibi akımların doğmasına neden olmuştur.

İnsanı Tanrı’dan kopararak, onu tek boyutlu fiziksel bir makine seviyesine düşüren modern Batı düşüncesi, böyle yapmakla bilgiyi hakikatten uzaklaştırarak malumat düzeyine indirmiş ve bilimi de hikmetten koparmak suretiyle onu duyusallık alanına hapsetmiştir. Aslında Rönesans’la başlayan süreç insanlığa, âlemin sırlarının keşfedileceğini, modern ilim ve teknoloji sayesinde insanlığın daha önce yaşamadığı mutluluğu, refahı ve zenginliği yaşayacağını vaat etmişti. Max Weber’in deyimiyle, modernleşme süreci ile birlikte dünyanın büyüsünün bozulduğu (Entzauberung) bu süreçte, maddi açıdan bir kısım başarılar elde edilse de manevi açıdan sonuç hüsran olmuştur. Üstelik bu sürecin, dünyanın hızla kirlenmesine, ekolojik dengenin bozulmasına neden olduğu, hatta manevi bozulmanın sadece bölgesel olmadığı, bütün dünyayı tehdit eden küresel ölçekte olduğu görülmektedir. Bu yüzden gelenekçi ekol, günümüzde hâlâ rağbet gören pozitivizm, evrimcilik, ilerlemecilik, bilimcilik ve psikolojizm gibi modern akımlara şiddetle karşı çıkmaktadır. Bu akımların öncüsü olan ve gelenekçi ekol tarafından sahte-peygamberler olarak da adlandırılan Comte, Darwin, Marks ve Freud gibi düşünürlerin açtığı paradigmanın yanlışlığı vurgulanarak, bu düşünürlerin hakikat düşüncesini ortadan kaldırdıkları, hikmet ve gelenekle olan bağı kopardıkları düşünülmektedir.

Sadece gelenekçi ekol değil, postmodernistler ve kimi sosyologlar da Batıdaki Aydınlanma ve Sanayi Devrimi sonrasındaki gelenek-karşıtı sürece önemli eleştiriler yöneltmişlerdir. Batı toplumunun içinde bulunduğu krize dikkat çekenlerden birisi de Jean Baudrillard’dır. Ona göre, Batı dünyasında birçok alanda gerçek ve hakikat yer değiştirmiştir. Bir resmin taklidi, yorumu veya tarihî bir eserin kopyası tüm aurasını yitirerek aslının yerine geçebilmektedir. Günümüzde gelenekten kopuşun farkına varan Batı dünyası, kendi kültürel değerlerinden kül olmayanlarını açık hava ve etnografya müzelerinde sergilemeye başlamıştır. Bütün bu sergiler, müzeler, belgeseller vb. hatırlatmaktan çok unutturmak; hakikat arayışı ve sanatsal kaygılardan çok tüketmek için vardır. Yok olanlar ise küllerinden yeniden yaratılmaya çalışılır ve kendi gerçekliğinden tamamen yabancılaştırılarak bir müze nesnesi hâline getirilir; Baudrillard’ın deyimiyle simülasyon edilir.6

Gelenek, insanların iradelerinden bağımsız olarak, sosyal ve siyasal yaşamı idare eden, tarihsel ve tecrübi birikim ve değerlere dayalı uygulamaları içermektedir. Bu anlamda din ile gelenek çok yakın ilişki içerisindedir. Fakat bu durum din ile geleneğin aynı şeyler olduğu anlamına gelmemektedir. Din, insanı kaynağına, yani Tanrı’ya bağlayan asli bir bağken; gelenek, gerçekliğin dışa dönük maddi ve parçalı yüzünü oluşturur. Bu yüzden “Din, geleneğin otantik sesidir.” denilmektedir. Benzer şekilde Edward Shils de geleneğin meydana gelişini formüle ederken, bir geleneğin var olması için, en az üç kuşak -bunların uzun veya kısa olmasının önemi olmaksızın- sürmesi gerektiğini belirtmektedir. Ona göre, asgari düzeyde üç kuşak üzerindeki iki intikal, gelenek sayılabilecek bir inanç veya eylem kalıbını gerektirmektedir.7

Semavî kökenli bir mesaj olan din, inançlar ve pratikleri canlandırırken; gelenek daha çok bu inanç ve pratiklerin çağlar boyunca bilfiil aktarılmasıyla ilgilidir. Din ve gelenek ilişkisinde en temel fark din, aşkın olandan peygamberler aracılığıyla mesajın dikey bir şekilde insanlığa indirilmesi (inzâl/nüzûl) iken; gelenek, bu dinin zaman ve mekân matrisi içerisinde yatay bir süreklilik göstermesidir. Buna göre gelenek, tarihsel yönüyle hem biçimlerin iletimini hem de belli bir dinin değişik dönemlerdeki manevi yenilenmesini sağlar. Aşkın olana bağlılık ve tabiatüstü özellikleriyle gelenek, örf, âdet ve görenekten ayrılır. Böylece gelenek bize, günümüz dünyasının tüm yönlerini ve ideolojilerini değerlendirebileceğimiz, hem entelektüel hem de manevi tabiatlı güçlü bir ışık temin eder. 8

Gelenek, sosyal kurumlara yansıdığı zaman aktarma, elden ele nakletme anlamları ön plana çıkmaktadır. Bu anlamda gelenek, kuşaktan kuşağa aktarılan uygulamalar, inançlar, sanatlar, kurumlar ve deneyimlerin aktarıldığı, kuşakların bu bilgi birikimi sayesinde öğrendiği araçtır. Aynı zamanda bu şekilde aktarılan kültür öğelerinden bazıları için de gelenekten söz edilir. Bu anlamda bireyin değil, grubun ürettiği bir davranış biçimi, değer yahut standart gelenek adını alır ve grup bilincini ve asabiyetini güçlendirmeye hizmet eder. 9 Jaroslav Pelikan’ın özlü ifadesiyle “Gelenek, ölülerin canlı inancı; gelenekçilik ise canlıların ölü inancıdır.” 10Bir başka deyişle gelenek, yaşayanları ölülerin ruhunda, ölüleri de yaşayanların bedenlerinde sürekli olarak yeniden inşa eder. Bu süreç, geçmiş ile geleceğin sürekli olarak iç içe geçmesini sağlar.

Geleneğe yönelik eleştirilerin bir kısmı da modernist akımdan gelmektedir. Fazlur Rahman, Hasan Hanefî, Nasr Hâmid Ebû Zeyd gibi modernist olarak niteleyebileceğimiz isimler de geleneğe hep ihtiyatlı ve eleştirel yaklaşmışlardır. Örneğin bu akım içerisinde değerlendirilebilecek olan Hasan Hanefî’ye göre gelenek (kültürel miras), herkesin işine ya da hoşuna gideni aldığı bir süpermarket gibidir. Yine geleneğe ilişkin bir diğer eleştiri de kutsal sayılan gelenek ile moda (revaçta) olan arasındaki ilişkinin belirsiz olmasıdır. Bu konuda dile getirilen, bir şeyin gelenek olabilmesi için üç neslin geçmesi kuralı da sorunu çözmemektedir. Gelenekçiler saatleri geri almak gibi aslında imkânsızı istemektedirler. Dolayısıyla gelenekçilikte öne çıkan özellik öznelliktir. Bu durumda geçmişi kutsayan, bir tür Altın Çağ hayali kuran geriye yönelimli (retrospektif) bakış mı doğru; yoksa geçmişe bakmanın, gelenekten ilham almanın anlamsız ve bizi ileriye götürmeye engel gören modernistlerin bakış açısı mı doğru sorusu akla gelmektedir. Ayrıca geleneğin kendiliğinden bir süreçte oluşması mı; yoksa akılla, istenildiği zaman icadı mümkün mü akla gelen bir diğer sorudur.


  1. Northbourne, Lord, Modern Dünyada Din, çev. Şahabeddin Yalçın, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s. 12.

  2. Yalçın, Şahabettin, “Gelenekçi Ekol’de Akıl, Hikmet ve Bilim”, Modernizm ve Gelenekselcilik Arasında Din, Ankara: Hece Yayınları, 2013, s. 40.

  3. Nasr, Seyyid Hüseyin, Knowledge and the Sacred, Albany ve New York: State University of New York, 1989, s. 67.3

  4. Gencer, Bedri, Hikmet Kavşağında Edmund Burke ile Ahmet Cevdet, İstanbul: Kapı Yayınları, 2011, s. vii.

  5. Yalçın, s. 42.

  6. Baudrillard, Jean, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu-Batı Yayınları, 2003, s. 15.

  7. Shils, Edward, “Gelenek”, çev. Hüsamettin Arslan, Doğu-Batı, sy. 25, 2003, s. 113.

  8. Danner, Victor, “Din ve Gelenek”, Kutsalın Peşinde, ed. Seyyid Hüseyin Nasr ve Katherine O’Brien, çev. S. Erol Gündüz, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s. 30.

  9. Gould, Julius ve Kolb, William L. (ed.), A Dictionary of Social Sciences, New York: The Free Press, 1964, s. 723.

  10. Tradition is the living faith of the dead; traditionalism is the dead of the living.” Bk. Shils, s. 113.

Metin Toprak –

Bitmeyen hikâye: Döviz darboğazı

Türkiye’de Osmanlıdan bu yana döviz darboğazı hep olagelmiştir. Bu da şunu gösteriyor: Türkiye’nin döviz kazancı döviz harcamasından daha az. Sadece 1933-45  arası dönemde Türkiye dış ticaret açığı vermemiştir. Bu dönemde, kamu dengesinin de fazla verdiği not edilmelidir. Bu döneme ilişkin verilerin sıhhatine ilişkin çeşitli spekülasyonlar yapılsa da resmi rakamlar, düşük de olsa dış ticaret fazlasını gösteriyor. Döviz açığı veya fazlası, yerine göre bir ülke ekonomisinin rekabetçiliğini de gösterir. Örneğin Suudi Arabistan, Rusya, Körfez ülkeleri ve doğal gaz, petrol ve diğer doğal kaynaklar zengini ülkelerin dış ticaretlerindeki döviz fazlası rekabetçilikleriyle ilgili bir gösterge değilken; Almanya, Japonya, Kore ve Çin gibi ülkelerin döviz fazlası rekabet üstünlüğüne işaret eder.

Türkiye’nin ithalatı olmasa, üretim ve ihracatı darboğaza girer

Türkiye ithalatının yüzde 85’inden fazlası hammadde, ara malları ve yatırım mallarından oluşuyor. İthalat harcamasının sadece yüzde 14 ila 15’i tüketim mallarına gidiyor. Bu durumda, ülkemizin üretiminde ithalatın önemli oranda belirleyici bir etkisi vardır. İthalat yapılmadan üretim yapılması da güç görünüyor. Ulusal üretimimizin bir kısmını ihraç ettiğimize göre, ihracatımız ithalatımızın bir fonksiyonu haline gelmiş oluyor. Oysa ders kitaplarının basitleştirilmiş gösterimlerinde ithalatın yurtiçi harcamalar bakımından bir sızıntı olduğu ve millî geliri negatif etkilediği anlatılır. Tabi pedagojik amaçlarla bu tür varsayımlara başvurmak çoğunlukla gerekli oluyor. Sonuçta, döviz harcamasını kısarak ekonomiyi büyütemeyiz ve döviz harcamasını önemli ölçüde azaltacak kapasitede alternatif ticaret ortaklarını bulmak da kolay değil.

Döviz fiyatını artırarak ihracatı artırmak uzun dönemde izlenecek bir politika değil

Döviz fiyatının artması (TL’nin ucuzlaması), Türk ihraç ürünlerinin fiyatını düşürdüğü için, ihracatı artırmakta ve ithalatı caydırmaktadır. İhraç ürünlerinin talep esnekliği birden büyüktür. Bu da kısmen şunu gösteriyor: Türkiye’nin ihraç ürünlerini satın alan ülkeler, fiyat yükselişlerinde Türk ürünlerini kolaylıkla ikame edilebilmekte ve diğer ihracatçı ülkelere yönelmekteler. Yapılmış birçok çalışma, döviz kurlarıyla oynayarak ihracatı artırıp ithalatı azaltarak döviz tasarrufu sağlamanın sadece kısa dönemde işe yaradığını, uzun dönemde ise ters yönlü bir ilişkinin dahi ortaya çıktığını, ancak genellikle etkisiz bir durumla karşılaşıldığını göstermektedir.

İhracatın ithalat bileşimi, beklendiği kadar yüksek değil

İthalatımızın yüzde 85-87’si üretim girdilerinden oluşunca, ihracatımızın da önemli ölçüde ithalata dayandığı öngörülebilir. Ne var ki, durum tam da sanıldığı gibi değil. OECD hesaplamasına göre Türkiye’de ihracatın ithalat bileşimi yüzde 17-18 civarındadır. Yani ihraç edilen ürün değerinin sadece yüzde 17’si ithalattan oluşmaktadır. Geriye kalan 83 puanlık ithalat ise yurt içinde üretimde kullanılmakta veya tüketime gitmektedir. Bireysel araştırmacıların ulaştıkları bulgular ise OECD hesaplamasından önemli ölçüde farklılaşmakta ve ihracatın ithalat bileşimini yüzde 25-35 arasında tahmin etmektedir. Görüldüğü gibi ithalatın ağırlıklı olarak girdilerden oluşması ile ihracatın ithalata bağımlılık ilişkisi birebir düzeyinde güçlü değildir. Bu da, yurt içi pazarı hedefleyen tüketim bakımından da ithalatın çok önemli olduğuna işaret eder.

Finans piyasalarının serbestleşmesi ve istikrarlı para

Türkiye 1980 yılında dünyadaki serbest piyasa devrimiyle reel sektörünü, 1990 yılında sosyalist blokun çözülmesi ve finansal serbestleşme dalgasıyla birlikte finans piyasalarını dışa açmış ve kambiyo kontrollerini kaldırmıştır. Finans piyasalarındaki serbestleşmeden itibaren, ekonomik ve finansal kırılganlıkları zayıf olan Türkiye gibi ülkeler, sık aralıklarla para ve finans krizlerine maruz kalmıştır. Söz konusu krizler, esasında ülke yönetimlerinin ve ekonomilerindeki işletim mekanizmasının gelişmiş dünyayla uyumda başarısız olmalarını da göstermektedir. Bu krizlerden çıkışta genelde IMF ve diğer uluslararası finans kuruluşları etkili olmuştur. Krizler bir nevi piyasanın kendini düzeltmesi olarak da nitelenmektedir. Ancak, her 5 yılda bir meydana gelen krizler düzeltme olmaktan çıkmış ve bir tahribata dönüşmüş durumdadır. Bu da ülkelerin ekonomi yönetimlerinin yetersiz olması, ekonomik yapılarının zayıf ve kırılgan olması, ekonomide yapısal dönüşümlerin gerçekleşmemesi, zayıf insan kaynakları gibi nedenlerle açıklanmaktadır.

Her şey dövizle

Türkiye, mal ve hizmet piyasaları ile finans piyasaları bakımından gelişmiş ekonomilerle önemli ölçüde entegre olmuş durumdadır. Finans piyasalarına erişimi sınırlı olan kesimler ile dış ticarete konu olmayan ekonomik faaliyetlerde bulunan kesimler dışarıda tutulduğunda (ki bu kesimler de dövizle alınan ithal girdiler kullanabilmektedir), Türkiye’de dış ticaret ekonominin hayat damarı sayılır. Yine, Türk bankacılık sektöründe yabancı sahipliği veya yabancı kontrolü çok yüksek ve etkilidir. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmiyorum; aksine, bu yabancı bağlantısı Türk ekonomisindeki istikrarın en önemli ayaklarından biridir. Daha önce yaptığım bir analize göre, krizlerde aynı istikamette en fazla tepki veren bankalar yerli sahipli bankalar iken, en az tepkiyi verenler yabancı sahipli bankalardır. Bir ekonominin yabancı ekonomiler ve finans piyasalarıyla olan bağlantısı ne kadar güçlüyse, çalkantı dönemlerini atlatması, bu çeşitlilikten ötürü, o kadar kolay olabilmektedir.

Türkiye’nin ihracat, ithalat, yurt dışı yatırımları, yurt içi üretimde girdi kullanımı, yabancı yatırımlar, Türkiye’de sürekli ve geçici ikamet eden yabancılar, yurt dışında sürekli ve geçici ikamet eden Türk vatandaşları ve yurt dışına borcumuz ve yurt dışından alacağımız göz önüne alındığında, uluslararası referans paralara olan girift bağlılık daha açık görülür. Ancak istikrarsız TL ve finans piyasalarından dolayı dövize olan rağbet ve nihayet kripto paraların yaygınlaşmaya başlaması, ulus devletleri olduğu gibi Türkiye’yi de büyük ölçüde etkileyen faktörler olmaya başlamıştır.

WhatsApp’tan sonra Libra: Önce iletişim sonra alışveriş!

Facebook yeni bir sloganını duyuruyor: bağlantılı dünya için bağlantılı cüzdan. Bugün WhatsApp uygulamasının dünyayı nasıl birbirine bağladığını düşünürsek, Facebook dijital parasının da benzer şekilde para transferlerinde bir süper kolaylaştırıcı olarak işlev göreceğini öngörebiliriz. Facebook dijital para olarak Libra’yı sunmaya hazırlanıyor. Muhtemelen, sadece ulusal paralarının değerini korumada başarısız olanların değil, görece başarılı ulus devletlerin de sahayı terk etmeleri veya sahalarını daraltmalarını gerektirecek bir dönüşüm yaşanmaya başlayacak.

Para politikası etkili olamıyor

Yabancı reel ve finansal piyasalarla bağlantıları güçlü olan bir ekonomide, dikkat edilecek en önemli konu nedir denirse, ben öngörülebilirlik ve istikrar cevabını veririm. Çünkü ülke artık yabancı yatırımcıların, devletlerin, ve ticarî ortakların radarına girmiş olduğu için, özellikle politikalarının öngörülebilir olması en önemli mesele haline gelmektedir. Bizde Merkez Bankasının son 20 yılda çok da başarılı bir performans sergilediği söylenemez (daha önceki yıllarda performans daha da düşüktü). Örneğin, enflasyon hedefleri ve gerçekleşmelerine bakıldığında, sapmanın yüzde 50 ile yüzde 100 arasında olduğu görülmektedir. Bu da, Merkez Bankasının ya öngörü yapmada başarısız olduğunu ya da uygulanan politikalardan bağımsız bir ekonomik gidişatın olduğunu gösterir. Samimi olmak gerekirse, Türkiye’nin son yirmi yıllık başarısında veya başarısızlığında IMF ve Dünya Bankası programlarının belirleyici bir etkisinin olduğunu teslim etmek gerekir. Uluslararası kurumlarla yürütülen programlar tamamlandıktan sonra program-bağımsız bir döneme girildi ve öyle de devam ediyor. Ekonomide para politikasının uzun dönemde etkisiz olduğu, kısa dönemde ise sürpriz veya şok etkisi yapacaksa etkili olduğu genel kabul görür. Tabi bir politikayı bir kere sürpriz diye uygulamak mümkün, aynı şeyi her gün yaparsanız sürpriz olmuyor ve doğal olarak sonuç da vermiyor.

Bütün dünyada ekonomi ve toplumda bir dönüşüm gerekiyor

Bütün dünya, son çeyrek yüzyılda giderek artan bir yoğunlukta dijitalleşmeye maruz kalıyordu. Covid-19 ile bu dönüşüm sistemik bir hale geldi. Eğitim, üretim, ticaret, modelleri, kamu kesimi görme tarzları, devlettoplum ilişkileri, ulus devlet tasarımı gibi konularda büyük dalgalar oluşmaya başlıyor. Bir ülkede sanal âlem ulus devletin kontrolünde olmadığında, dijitalleşme ile yaygınlaşan sanal âlemin ulus devlete rağmen toplumu ne yönde etkileyeceğini ve yönlendireceğini kestirmek giderek zorlaşıyor ve gidişatı yönlendirmek kontrolden çıkıyor. Dolayısıyla, enflasyonla mücadele, para politikası ve döviz kuru politikası alanlarında da ulusal inisiyatif giderek kayboluyor.

Devlet başarısızlığı, piyasa başarısızlığı ve sivil toplum başarısızlığı

Literatürde devletin başarısızlığı (government failure), piyasa başarısızlığı (market failure) ve sivil toplum başarısızlığı (voluntary failure) kavramları giderek daha çok kullanılacak. Eskiden sadece devlet veya piyasa başarısızlığından söz edilir ve özel sektöre veya devlet müdahalesine neden ihtiyaç duyulduğu bununla gerekçelendirilirdi. Şimdi ise sivil toplum başarısızlığı gündemde! Sivil toplumunu geliştirmeyen ve hatta gelişmesine fırsat vermeyen devletlerin, dijital istila ile zeminlerinin önemli ölçüde sarsılacağı söylenebilir. Mesele, bir para politikası veya enflasyon meselesi olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Bütün dünya dönüşüyor, dönüştürülüyor. Bu sert ve güçlü akıma karşı durmak sadece akıbeti hızlandırır. Devlet, özel sektör ve sivil toplum örgütleri bakımından çağdaş gelişmeleri anında izleyip uygulayan, kurumlarının (devlet, özel sektör ve STK) kapasitesini artırmada proaktif davranan toplumlar başarılı bir şekilde hayatta kalacak gibidir. Bunun dışında varlığını sürdürecek toplumlar ise kahramanlık hikâyeleri yazmaya devam edecek gibi görünüyor.